sabetayistler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sabetayistler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2017-05-12

İddialar doğru mu? Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, Sabetayist gizli Yahudi Adnan Menderes'e ve Demokrat Partiye destek verdi mi? | Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

akademi dergisi, mehmet fahri sertkaya, adnan menderes, adnan menderes yahudi mi, namık gedik, osman bölükbaşı, içimizdeki israil, masonlar, süleyman hilmi tunahan, süleymancılar, süleymanlılar, cemaat, tarikat

Süleymanlılar hiçbir zaman Menderes'i desteklemedi.


Her şey yanlış biliniyor...

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Adnan Menderes'e ve Demokrat Partisine karşı, yani İçimizdeki İsrail'e ve Masonluğa karşı, devasa bir mücadele verdi...

Menderes çokça küstahlaştığı bir anda, asılacağını yüzüne söyledi. Menderes'in kendisi gibi küstah ve İslam düşmanı içişleri bakanı Namık Gedik'in cesedi bir çöp arabasında bulundu... Vakti zamanında Namık Gedik, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin mübarek naaşı Fatih Camii haziresine defin edilmek istendiğinde, bu define daha öncesinden Bakanlar Kurulu izin vermiş olduğu halde mani çıkartmış, engellemiş ve bir de "Açın Karacaahmet'te bir çukur, gömün gitsin" demişti.

Süleyman Efendi hazretleri yakın talebelerine daha en başından "Bu Menderes Müslüman değil" dedi. Menderes üzerinden bu millete çok büyük tuzaklar kuran Siyonistlerin, Masonların ve Sabetaycıların planlarını bozmak için Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) lideri Osman Bölükbaşı'nı destekledi. Adnan Menderes ve onu oynatan Siyonistler ise, Bölükbaşı'ndan o kadar çok çektiler ki, o meclise giremesin diye Kırşehir'i il olmaktan çıkartıp ilçeye çevirdiler.


Saatler sürecek bir gerçek tarih turu için, her işinizi bitirip videoyu açın ve koltuğunuza yaslanın...

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

2013-09-21

Ezanın Türkçeleştirilmesi (Türkçe Ezan, Türkçe Kur'an, Türkçe Namaz ve Tekbir projesi)

ezan
ezan


76 SENE ÖNCE… 29 OCAK 1932

Bilindiği gibi, İslamda imandan sonra ilk emir namaz… Namazın vakitleri, müslümanlara, belli ve belirli lâfızlarla ve yüksek sesle okunan ezanla duyurulur. Bir beldede İslamın ve müslümanların varlığının sembolü ezandır. Ezan öyle bir sembol ki, Müslüman olan bir bölge halkı, ezan okumamakta diretse, İslam hukukçularına göre, başka bir çare yoksa onlara harp ilan edilir...

Allah’a, Allah’ın peygamberine ve âhiret kurtuluşuna çağırdığı için, ezan aynı zamanda İslama bir çağrı ve dâvettir. Bu dâvet, dünyada Müslüman bulunan her yerde devamlı tekrarlanır durur…

Ezan, “bildirmek, duyurmak, çağrı ve ilan” mânâlarına gelir. Ezan okuyana “müezzin” denir.

Ezan kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de Tevbe sûresi 3. âyette “Bildiri” mânâsında, Hacc sûresi 27. âyette de “Îlan” mânâsında geçer. Mâide sûresi 58. âyet ile Cuma sûresi 9. âyette de mânâ olarak ezandan bahsedilir. Müezzin kelimesi de A’raf sûresi 44. âyet ile Yûsuf sûresi 70. âyette “Îlan edici” mânâsında geçmektedir.

Ezan okumak; Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlere göre müekked (kuvvetli) sünnet. Bâzı Hanefî âlimlerine göre de vâcib. Onun için, “Ezan vâcib derecesinde kuvvetli sünnettir” deniliyor.

Ezan, namaz vakti girdikten sonra okunur. Vakitten önce okunan ezan okunmamış sayılır, tekrar okunması gerekir. Ezanın sözlerinin sırası değiştirilirse yeniden okunması icap eder.

Namaz İslamın Mekke döneminde farz kılındığı halde, ezan henüz meşrû kılınmadığı için müslümanlar Mekke döneminin tamamında ve Medine’de ilk dönemde zaman zaman bir araya gelip namaz vakitlerini beklerlerdi. Namaz vaktini bildirmek için bir müddet “Essalâh! Essalâh!..” diye namaz için çağrıda bulunuldu. Fakat bu kâfi gelmiyor ve başka bir işarete ihtiyaç duyuluyordu…

Başka din mensuplarının yaptıkları gibi boru öttürmek, ateş yakmak veya bayrak asmak gibi teklifleri onlara benzemek olacağından Resûlüllah Efendimiz kabul buyurmadılar…

Ezan, o sıralarda ashabtan Abdullah bin Zeyd’e rüyasında bildiğimiz şekliyle öğretildi. O da rüyasını Peygamberimiz’e anlattı. Hazret-i Ömer (r.a.) aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. Hazret-i Resûlüllah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem, Bilâl-i Habeşî Hazretleri’ne, rüyada öğretilen şekilde ezan okumasını emretti. Hz. Bilal yüksek bir evin üstüne çıktı ve ilk olarak sabah ezanı okudu…

Ezan, 75 sene öncesine kadar İslamın yayıldığı her yerde aynı şekilde asırlarca okundu durdu…


EZANIN TÜRKÇELEŞTİRİLMESİ

Osmanlı döneminin son zamanları ve 2. Meşrûtiyeti takip eden yıllarda “Türkçülük ve Dilde Sadeleşme” akımının arkasından, önemli münakaşalara sebep olan “Ezanın Türkçeleşmesi” meselesi ortaya atıldı. Bu fikri 1918’de ilk ortaya atan Ziya Gökalp idi. Gökalp, Osmanlılık idealini taşıdığı dönemde, 1908’de Ezan adlı şiirinde, ezanı “Büyük asrın (asr-ı saadetin) sesi” olarak anıyor ve şu mısralarla övüyordu:

Okunurken ezan, sanır her vicdan

Cebrâildir; gelmiş Bilal ağzından

Bütün İslam âlemine seslenir
.

Bu mısraların sahibi Ziya Gökalp, Selânik’e yerleştikten sonra 1918’de yazdığı Yeni Hayat kitabındaki “Vatan” şiirinde 180 derecelik bir dönüş sergiliyor ve şöyle diyordu:

Bir ülke ki câmiinde Türkçe ezan okunur

Köylü anlar mânâsını namazdaki duânın

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hudâ’nın

Ey Türk oğlu işte senin orasıdır vatanın

2013-08-27

Türkiye'nin gerçek yakın tarihinin önemli şifreleri: Türkiye'yi kim kurdu?


Türkiye
Türkiye

Yahudiler, 20. asırda içimzdeki hain Sabetayist Yahudilerle bir olup iki devlet kurdular; Biri Türkiye, diğeri İsrail...

- Sözde Cumhuriyetiz ama Anayasamızın gizli maddeleri var?

- Merkez bankamız çok ortaklı bir anonim şirket... Ne statüsü ne ortakları doğru düzgün belli değil... Paralarımızın üzerinde "Türkiye Cumhuriyeti" ifadesi bile yazmıyor...

- Genel Kurmay başkanlarımız Yahudilerin ibadethanesi Ağlama Duvarında ağlayıp duruyorlar...

- Türkiye’yi kurduğu iddia edilen Mustafa Kemal’den tutun da, günümüze gelene kadar, meşhur idarecilerimiz,askerlerimiz, bürokratlarımız hep Sabetaycı Yahudi kökenden çıkıyorlar...

- % 99’u Müslüman olan bir ülkede başörtüsünü bunlar mı yasaklıyorlar?

- PKK’yı bunlar mı bilerek bitirmiyorlar?

- Yeni Türkiye devletinin resmen tanındığı Lozan’da bizi neden Yahudi Hahamı Haim Nahum temsil etti?

- Ünlü Sabetaycı Yahudi Orhan Pamuk Amerika’da bir panelde neden “Modern Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kurduk” dedi...

Ortalık Mason kaynıyor; Millet vekili adayları arasındaki Masonlar, Lionslar ve Rotaryenler

mason
mason


CHP’nin 20 mason ve rotaryen aday gösterdiğinin ortaya çıkmasından sonra, MHP’de de 9 mason, rotaryen ve lions üyesinin milletvekili adayı olduğu saptandı.

Milliyetçi Hareket Partisi’nde (MHP) sular durulmuyor. MHP kaset depreminden sonra şimdi de mason adaylar iddiasıyla çalkalanıyor. CHP’nin 20 mason milletvekili adayından sonra MHP’nin milletvekili adayları arasında da 9 mason, rotaryen ve lions olduğu saptandı. Masonların ve bu tür kökü dışarıdan örgüt mensuplarının kimlikleri gizlenmesine karşın, mason kuruluşlarının elektronik ortam kayıtları bazı internet sitelerine düşmüş ve pek çok önemli ismin bulunduğu mason listeleri yayınlanmıştı. Bu listeler içinde adı geçen 9 kişinin, önümüzdeki milletvekili genel seçimlerinde MHP’den milletvekili adayı olarak gösterildiği ortaya çıktı.

İşte MHP’nin aday listelerinde bulunan bu 9 adayın profili:

PEHLİVANOĞLU “HÜR VE KABUL EDİLMİŞLER”DEN

Özcan Pehlivanoğlu MHP İstanbul 2. bölge 9. sıra adayı. İnternet ortamında (www.kirlitezgah.com) Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar listesinde adının geçtiği belirlendi. Kendisi tarafından bu bilginin tekzip edilmediği kaydedildi.

MUĞLA ADAYI ROTARY KULÜP ÜYESİ

Muğla Ticaret Odası eski Başkanı ve MHP’nin Muğla 3. sıra milletvekili adayı Saim Gürsoy, Rotary Kulübü üyesi olarak biliniyor ve kulübün pek çok etkinliğinde boy gösteriyor.

ÖZGÜR MASONLAR VE SUPREM KONSEYİ ÜYESİ 1. SIRA ADAYI

Sahi! Biz Kore Savaşı'na neden dahil olduk? Şimdi Suriye'yi neden vuracağız?

kore savaşı
kore savaşı

Kendisi de Sabetayist bir gizli Yahudi olan ve "İçimizdeki İsrail"in stratejileri, ABD'li büyük büyük Masonların onayı ile iktidara getirilen ve o yıllarda Komünizme kayması riski çok yüksek olan Türkiye'yi bu tehlikeden koruyup Batı nüfuzunda tutma görevi verilen  Adnan Menderes,  "Biz yavrularmızı Kore'ye, savaşmaya değil, barışı tesis etmeye gönderiyoruz" diye yalanlar anlatmıştı millete...

Halbuki Menderes'in 
Başbakanlık Başmüşaviri olan Ahmet Salih Korur bile, Türkiye Masonlarının Maşrık-ı Azamıydı. Bağlı olduğu ABD başkanı ve aynı zamanda en üst dereceli Mason olan Herry Truman "Türkiye'nin Kore'de batağa saplanan ABD ve müttefiklerine yardımcı olması ve cephede savaşacak asker temin etmesi" için gerekenlerin yapılmasını emretmişti hem Korur'a, hem Menderes'e hem de Menderes'in kabineleri içinde bulunan çok sayıda Kripto Yahudi ve Masona...

Bizim mahallede bir ihtiyar Hüseyin Amca var. Hala sağ... Kore gazisi.. 4. seferde Amerikan gemisi ile gidenlerdenmiş. Yolculuk gemi ile bir aydan fazla sürmüş anlattığına göre...

Her şeyi güzel güzel anlattı da, bir gün, "İyi de Hüseyin Amca! Siz Kore'ye niye gittiniz? Elin Komünisti ile Hıristiyanının arasına bedenlerinizi niye siper ettiniz?" diye soruverince bir tuhaf oldu. Yeminle söylüyorum ki gık etmedi. Usulden bir bahane bile bulmadı. Bulamadı...

Ahmet Taner Kışlalı, Orhan Pamuk yüzünden mi öldürüldü?

Ahmet Taner Kışlalı Orhan Pamuk
Ahmet Taner Kışlalı Orhan Pamuk

Ahmet Taner Kışlalı, özellikle ömrünün son altı ayında, köşesinde yazdığı yazılarda, çok ağır ifadeler ile Orhan Pamuk aleyhine mücadele vermişti. Bir yazısında Orhan Pamuk hakkında şunları yazmıştı;

"Ben, inandıklarını açıkça savunanlara hep saygı duymuşumdur. O düşüncelere karsı olsam bile!
Ama o yürekliliği gösteremeyip de bunu sinsice yapmaya çalışanlara, oraya buraya 'bityeniği' sokuşturanlara, hep tiksinerek bakmışımdır. Bunu hep zayıf bir kişiliğin, zavallı bir ruh halinin yansıması olarak görmüşümdür.
Oyun maskesiz oynanmalıdır! Çirkinlikleri gizleyen maskelerin indirilmesini de tüm 'gerçek aydınlar' görev saymalıdır!

Ve de Pamuk adlı yazarı, isteyen okumalı, isteyen sevmelidir… Ama ne olduğunu, kim olduğunu bilerek! Maskenin arkasındaki gerçek yüzü görerek!.. "


Yaklaşık altı ay süren ağır yüklenmenin sonucunu, Ahmet Taner Kışlalı'nın bir bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmesi belirlemişti. Kamuoyu her zaman olduğu gibi "İslami Terör" uydurması ile uyutulurken, Türkiye'de hakim kripto Yahudiler ve Sabetayistler, ihanet faaliyetlerini icra etmeye devam etmişlerdi. Misal teşkil etmesi açısından Ahmet Taner Kışlalı'nın bir yazısını buraya alıntılıyoruz.

_____

Balo Maskesiz Olsun!...

A. Taner KIŞLALI - Cumhuriyet, 27 Ocak 1999 (Ben Demokrat Değilim )

Kimileri "ortaoyunu"nu maskeli balo ile karıştırıyor.
Ortaoyunu güldür güldür, bu güldürmüyor...
Maskeli balonun bir gizemi vardır, bu ise sadece çirkinlikleri gizliyor.
Kimileri maskelerin ardındaki gerçeği bilmiyor.
Kimileri ise bildiği halde susuyor.
Ya çıkar gereği... Ya da korkudan!
Balo maskesiz olmalı ki, kimin kiminle dans
ettiği bilinsin... Maskeler inmeli ki, o maskelerin ardındaki suratları beğenmeyenler, aldatılmaktan kurtulsun!

* * *

Önce, bir romancımızın son kitabının 50 bin adet basıldığı yazıldı. Arkasından kısa sürede 100 binlik bir satışın gerçekleştiği açıklandı.
Derken, çıktığı günden beri ikinci cumhuriyetçi çizgisini korumaya özen gösteren Aktüel dergisi, romancıyı Türkiye´nin "bir numaralı aydını" ilan etti.
Bu romancımızın adı Orhan Pamuk´tu!
Ben bu "Büyük" (!) yazarımızın bir romanını okumayı denemiştim. Başladığım şeyi bitirme konusundaki tüm inatçılığıma karşın, bitirememiştim.
Ama "Kara Kitap" basında öylesine övüldü ki, ikinci bir deneye girişmekten kendimi alamadım. Ve o çabamda da, daha yarıya gelmeden havlu atmak durumunda kaldım. Tahsin Yücel ve Emin Özdemir gibi, çok saydığım isimlerin bu yazarla ilgili oldukça ağır eleştirilerini anımsadım. Ama beğenenlerin de "beğenme hakkı"na saygı duydum. Ta ki... Bir okurum "Kara Kitap"ta gizlenmiş bir bölüme dikkatimi çekinceye kadar... "Çocukluğunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah" gibi bir anlatım vardı bu bölümde!

Orhan Pamuk; "Vallahi Yahudi değilim" diye yemin eden bir Yahudi

Orhan Pamuk
Orhan Pamuk

(Aksiyon dergisi Orhan Pamuk ile mülakat yapmış ve Orhan Pamuk da "Vallahi Yahudi Değilim." demişti. Bunun üzerine, kendisi de Sabetayist iken mahkeme kararı ile Museviliğe geçen, kimliğine Musevi diye yazdıran Ilgaz Zorlu, Aksiyon dergisine bu aşağıda okuyacağınız maili atmıştır. Eski bir Sabetayistin itiraf ve ispatları ile Orhan Pamuk ve Pamuk ailesi....)

***

10.06.2002 tarihinde derginizin 392 nolu sayısında yayımlanan Orhan Pamuk isimli yazarın "Vallahi Yahudi Değilim" isimli yazısını büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içinde okudum. Adı geçen yazarın, kendisi ve ailesiyle ilgili araştırmalar yapıyor olmam hasebiyle; bu mülakatta yayımlanan iddialara bir cevap verme amacındayım.

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Sabetayist kökenli bir Musevi olarak, insanların kökenleri itibarıyla fikirlerinin eleştiri konusu yapılmasının alenen ırkçılık olduğuna inanıyorum. Ancak; bazı kişiler eğer Türkiye dışında Sabetayist kökenlerini bir reklam amacıyla kullanıp bundan bir menfaat elde etmeye çalışırlarsa bu durumda da kendileri ırkçılık yapmış olurlar. Nitekim bunun en açık örneği 1995 yılında Türkiye'de baskı gördüğünü ifade ederek, yurt dışına kaçan ve Sabetayist kökeninin ardına gizlenerek çeşitli ifadeler veren Halil Bezmen isimli işadamı ile karşımıza çıkmıştır. Devlete karşı işlenen en küçük bir suçun DGM'lerde yargı konusu yapılmasına karşılık Bay Halil Bezmen'e karşı hiç bir yargı organında soruşturma dahi açılamamıştır.

Sayın Orhan Pamuk ve Pamuk ailesi kendi iddialarının aksine Sabetayist kökenlidir. Bu yazar bizzat kolejden arkadaşı olan ve benim de müştereken tanıdığım bir ortak dostumuza New York'ta sabetayizm hakkında hararetli mülakatlar vermiştir. Ayrıca kendisinin bu dostuma ilettiği şu sözler dikkat çekicidir: "Sabetayistlerin bir devlete ihtiyaçları vardı, çünkü Yahudilerle aynı kaderi paylaşmak istemediler. Bu devlet kurucusu oldukları Türkiye Cumhuriyeti'dir."

2012-06-16

"Eşimin Sabetayist olduğunu 30 sene sonra öğrendim" Özdemir Erdoğan

"Eşimin Sabetayist olduğunu 30 sene sonra öğrendim" Özdemir Erdoğan
"Eşimin Sabetayist olduğunu 30 sene sonra öğrendim" Özdemir Erdoğan

"Şarkı Söylemek Lazım" yarışmasıyla yeniden gündeme gelen Özdemir Erdoğan eşinin Sabetayist olduğunu 30 yıl sonra öğrenmiş. 

Erdoğan o anı şöyle anlatıyor: 



"Eşimin ailesinin Sabetayist olduğunu, evliliğimizin 30. yılında öğrendim. İlişkilerimiz hiçbir zaman eskisi gibi olmadı tabii. Bende çok büyük bir düş kırıklığı oluşturdu. Hayatımdaki en büyük üzüntülerden bir tanesini yaşadım. Bu durum benim çok ağrıma gitti. Çünkü evlilik içerisinde bir kültürel çatışma ortamı oluşturuyor. Bu durum benden niçin gizlendi çok merak ediyorum. Sabetayizmde bir önyargı var, bir ön hedef, gizli bir yapı var. Böyle bir şey aile içerisinde kabul edilemez. Özellikle mütedeyyin insanlara karşı bir önyargı var. "

Kaynak: Zaman

2012-04-05

Mecliste Tek Kurşun ile Katl Edilen Kurtuluş Savaşı Kahramanı; Halit Paşa

Mecliste Tek Kurşun ile Katl Edilen Kurtuluş Savaşı Kahramanı; Halit Paşa
Mecliste Tek Kurşun ile Katl Edilen Kurtuluş Savaşı Kahramanı; Halit Paşa

İngiliz istihbararatı Osmanlı Devleti'ni seçim sistemine sokmak için olağanüstü gayret göstermiş ve yüzlerce ajan kullanmıştı. Ali Suavi denen ve pek çok müslümanın kendisini büyük bir zat olarak bildiği kişi de Osmanlı'da ilk defa Demokrasi, Laiklik, Seçim, Türkçe İbadet kavramlarını duyuran ve tartışmaya açan kişiydi.

Lakin, Ali Suavi, Sultan II. Abdülhamid Han'a karşı düzenlediği bir darbe teşebbüsünde Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından öldürüldü. Öldüğünde henüz 39 yaşında olan Ali Suavi'nin İngiliz vatandaşı olan karısı ise hafiyeler kendisine yetişemeden, evlerindeki evrakları imha ederek Marmara açıklarında bekleyen İngiliz gemisine binerek kaçmıştı.

İngiltere bu hedeflerinden daha sonra da vazgeçmedi. Sonraki süreçte gönüllü ajanlar olan Selanik Yahudileri(sabetayistler) ile işbirliği içinde yıkılan Osmanlı'nın yerine Laik, Demokratik, saçma sapan, gırgır şamata ayarında bir seçim sistemi ile yönetilen bir yeni Türkiye'yi kurdular.

Bu oyunların çok çok gecikmeli de olsa farkına varabilenler, mani olmaya çalışanlar imha edildiler. Bunun için gerekirse meclis içerisinde bile vuruldular. İşte bunlardan biri de kurtuluş savaşı kahramanı olarak bilinen Halit Paşa'dır...

****
Kâtil Kel Ali ve Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk. 

Kurtuluş Savaşı Kahramanlarından Halit Paşa, Büyük Millet Meclisi’nde, İstiklal Mahkemesi Reisliği ile tanınmış olan Ali Çetinkaya tarafından vuruldu…


Tahkikat sonrasında Mustafa Kemal’in yakın dava arkadaşlarından olan Afyon Milletvekili Ali Çetinkaya suçsuz görüldü. Halit Paşa yapılan tüm tıbbi müdahalelere rağmen kurtarılamadı. İstanbul’a getirilen cenazesi büyük törenle defnedildi… 13 Ocak 1925


Resimde Atatürk’ün solundaki, “Kel Ali” lakabı ile de anılan ve T.C’nin ilk Ulaştırma Bakanı Olan, Afyon Milletvekili, İstiklal Mahkemelerinin Zalim Hakimi Ali Çetinkaya’dır.

****

HALİT PAŞA KİMDİR?


1883 yılında İstanbul Beşiktaş'ta doğdu. Ahmet Efendi'nin oğludur. 14 Ocak 1901'de Harp Okulu'na girip, 22 Ağustos 1903'te Teğmen olarak mezun oldu. 22 Temmuz 1908'de Kıdemli Üsteğmenliğe terfi etti. II. Meşrutiyet'in ilanı üzerine 1.Ordu 1.Alay 4. Tabur'la birlikte Yemen'e gönderildi. 14 Nisan 1911'de Yemen kıdemiyle birlikte Yüzbaşılığa yükseldi. İtalyanların Trablusgarp'a saldırması üzerine 1910 Haziran'ında Trablusgarp'a gitti. Üç ay bu görevde kaldıktan sonra Balkan Savaşı'na katılmak üzere Çatalca'da Şark Ordusu'na atandı. Bulgarlarla sulh olunca, önce inzibat subaylığına, sonra Harbiye Nezareti emrine atandı.

14 Temmuz 1914'te I.Dünya Savaşı'nın ilanı üzerine Yakup Cemil Bey'in Kafkasya Mürettep Alayı'nın 2. Tabur Komutanlığı'na atandı. Ardahan Zaferi üzerine 23 Haziran 1915'te fevkaladeden Binbaşılığa yükseldi. Çorum Müfrezesi'yle yapmış olduğu hizmetlerin ödülü olarak 14 Haziran 1916'da Yarbaylığa yükseltildi. 10 Mayıs 1917 tarihinde Garbi Dersim Komutanlığı'na atandı. 1918 başında Dersim, Erzincan, Nenehatun ve Erzurum'u geri aldı. İslam Ordusu'nun 3. Fırka Komutanlığı'na atanarak, Batum Muharebesi'ne katıldı. Fırkası ile Ahıska'yı muhasara ederek Ahikelek'in kuzeyini zapt etti. Mütarekenin ilanı üzerine, Tortum kazasına çekildi. Bu sırada İngiliz baskısı ile fırka komutanlığından azledildi. Ali Rıza Paşa kabinesi zamanında 9.Kafkas Fırkası Komutanlığı'na atandı. 27 Eylül 1920'de Ermenistan üzerine yapılan harekâtta başarı kazandı. Başarısı nedeniyle 6 Aralık 1920'de Albaylığa yükseltildi.

1921 yılı başında Doğu Cephesi'nden Batı Cephesi'ne, Kolordu Komutanı yetkisi ile Kocaeli Kumandanlığı'na atandı. II. İnönü Muharebesi'ne Sağ Cenah Grubu Kumandanı ünvanı ile katıldı. 12. Grup Kumandanlığı ile Afyona nakledilerek Kütahya ve Eskişehir'in kurtarılma savaşlarına ve Sakarya Savaşı'na katıldı. Tekrar Kocaeli Grup Kumandanlığı'na atandı. 26 Ağustos 1926'deki Büyük Taarruzda düşmanın kuzey grubuna, Gemlik, Mudanya, Bandırma istikametinde saldırılar yaparak düşman kuvvetlerini tutsak alıp, kaçış düzenlerini bozdu.

Düşmanın Gemlik, Mudanya, Bandırma sahil şeridinden kaçmasını engellemek amacıyla çevirme görevini üstlendi. Albay Halit kumandasındaki birlikler, Gemlik’ten başlayarak Bandırma’ya kadar olan sahil şeridinde düşmana tek kaçış noktası bırakmadı.

Böylece, düşmanın bu bölgeden silinip yok edilmesi sağlandı. Zaferin ardından Albay Halit, gösterdiği bu üstün başarılar nedeniyle Paşa rütbesine yükseltildi. Halit Paşa, Mirliva 31 Ağustos 1922 tarihinde (tümgeneral) olduğunda henüz 39 yaşında idi.

Halit Paşa, muharebe meydanlarında ikisi ağır olmak üzere 9 kez yaralandı. Sakarya muharebesinde beyninin yanına saplanan kurşunu hayatı boyunca taşıdı.

I.Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı sırasında Gümüş Liyakat, Gümüş İmtiyaz, Altın Liyakat, Altın İmtiyaz, 3.Rütbeden Kılıçlı Osmanlı ve İstiklal Madalyası ile Avusturya ve Afganistan'ında birer madalyasına sahiptir.

Kocaeli Grup Komutanı bulunduğu sırada TBMM'nin II. Dönem seçimlerine katıldı.5 Temmuz 1923'te yapılan seçimde Ardahan'dan milletvekili seçildi. 9 Şubat 1925'te Meclis koridorunda, İstiklal Mahkemelerinin zalim reisi Kel Ali tarafından vurulup 13 Şubat'ta vefat etti.

Mudanya'dan, Kocaeli'ne, Kars'a, Artvin'den Gümüşhane'ye, Erzurum'dan İzmir'e, Tunceli'den İstanbul'a, Yemen'den Trablusgarp'a, cephe cephe koşuşturmuş bir komutandı Halit Paşa...

Vatanı için savaşan yiğit askerlere karşı baba gibi şefkatli, vatan hainlerine karşı ise son derece acımasız bir insandı Halit Paşa...

2012-03-25

Sabetayistlerin Üsküdar Bülbülderesi Mezarlığı ve Mezar Taşları Üzerindeki İsimler


Sabetayistlerin Üsküdar Bülbülderesi Mezarlığı ve Mezar Taşları Üzerindeki İsimler
Sabetayistlerin Üsküdar Bülbülderesi Mezarlığı ve Mezar Taşları Üzerindeki İsimler


Atatürk‛ün akrabaları Kapancı‛lar bu mezarlıkta. Mezarların hiç biri kıbleye dönük değil. Hiç birinde ölünün ruhuna Fatiha istenmiyor. Müslümanların asla adeti olmayan şekilde mezar taşları hep fotoğraflı...

Atatürk‛ü yetiştiren gizli Sabetayist hahamı Şemsi Efendi (Şimon Zvi)‛nin de mezarı burada. Hatta bir iddiaya göre Atatürk‛ün cenazesi de gizlice buraya defin olundu. Azra Erhat orada yatıyor. İpekçi Ailesi’nin birçok ferdi orada. Kapancı Ailesi, Dilber’ler, Mısırlı Ailesi, Atatür Ailesi... Soy adları -men ya da -man ekiyle biten onlarca mezar taşı sıra sıra, yan yana. Topçumen, Özerman, Yalman, Antmen, Kermen, Darman, Ekemen...

Yine, -er, -ar, -gen, -gan ve -bay ekleri birbirlerini tanımak yolunda şifre olarak kullanılmış...  Saker, Erginler, Erkorkut, Erşen, Sarıer, Ertetik... Hepsi orada...

Ülkemizde son üç yüz yıldır yaşanan ihanetlerin çoğunun çözümü bu mezarlıkta...

Mezarlığın 10-20 metrekarelik küçük bir kısmı belediyeye ait ve buraya Sabetayist olmayanlar   gömülmüş. Bu mezarlarda hemen besmele ve Fatiha talebi göze çarpmakta. Ama kalan alan hep Türklerin ve Müslümanların arasında Türk ve Müslüman gibi gözükürken aslında Yahudiliğini koruyan ve Yahudiliğine hizmet edip bizlere ihanet eden Sabetayistlerle dolu...

Bu hareket tarzımız bir ötekileştirme, bir nefret söylemi, bir ırkçılık değildir. Bizim Yahudiliğini ilan edip de Yahudi olarak yaşayanlarla hiç bir husumetimiz yok. Ama kendini, isimleri ve yaşantılarıyla bile Türk ve Müslüman gösterirken, memleketimizin her makamını eline geçiren, her düzgün şeyi bozmaya kendini memur bilen, Türkleri-Müslümanları her sahada geri bırakmak için en adi fitneleri çeviren bu kadroya düşmanlık beslemek, bunları deşifre etmek, bunlara yaptıklarının hesabını sormak istemek katiyyen ırkçılık değildir, ötekileştirme ve nefret duyurma gayreti değildir. Sadece adaletin gereğidir bu sergilenen...

Hareket ordusu gibi yakın tarihimizde çok kritik bir rol oynamış, Ulu Hakan Abdülhamid Han'ı tahtından indirmiş, böylece Osmanlı'nın son can damarını da kesmiş bir ordunun yarısından çok çok fazlasının Sabetayistler olması, bu ordunun Kurmay başkanı Mustafa Kemal'in de Kapani Sabetayistlerinden olması, Türk'ün başına hile ile, gerçek kimliğini gizleyerek ATA olması, Koca bir devleti-i aliyye'nin tasfiye edilmesi, üç milyondan fazla Türk ve Müslüman'ın cephelerde düşmanlarımıza kırdırılması, Filistin Cephesinde sergilenen ihanet, devlet zoru ile halkın alfabesinin, kıyafetinin, tatil gününün değiştirilmesi ve daha binlerce husus meydanda iken, bunların birinci derecede sorumlularının Sabetayistler olduğu meydana çıkıyor iken, çeşitli devletlerin istihbarat örgütlerine gönüllü ajanlık yaptıkları da meydana çıkıyor iken, dört yüz senelik topraklarımızda İsrail devletinin kurulmasına verdikleri destek, sağladıkları çok yönlü katkı meydanda iken, Sabetayizmi ve Sabetayistleri araştıranların ırkçılık, antisemitizm, toplum içinde bölünme, kin ve nefret suçlarını işlediklerini iddia edebilenlerin de gerçek niyetleri araştırılmalıdır.

Artık cerahat patladı. Bu yarayı kimse dikemez. Türk oğlu iç düşmanını, iki asrını heba edenleri   tanıdı. Hesap sormasına, kendine yapılan zulümlerin, kandırılan nesillerin, perişan edilen Türk ahlak yapısının hesabını sormasına dünya bir araya gelse artık mani olamaz...

İşte, geçmişleri, bu günleri, inanışları, hareket tarzları, ahlaki yapıları, aile bağları ve bu güne kadar ki ihanetleri dahil her şeyleri ile deşifre olması gereken Sabetayistlerden Üsküdar Bülbülderesi Mezarlığı'nda yatanların listesi;

MEZAR TAŞLARI

SİTARE HARMANCI (1914-1985)
M. Tahsin TUNCELLİ (1915-1967)
Mahmut Nedim TÜYELİN (1928- 1982)
Osman Gazi OLÇER (1925-1998)
Ali Suat KARAOKÇU (1908-1995)
Osman SANCAKTAR (1913-1994)
İsmail Hakkı KAFADAR (1868-1938)
İsmail Edip TOPÇUMEN (1862-1941)

Osman BÜRSIN (1916-1987)
Mehmet Merih ŞAMLI
Şermin ÖNDOĞAN (1913-1986)

Seher HISIM (1907-1987)
Bahattın BİLGET (1914-1996)
Ratice Nesrin SAKER (1910-1989)
Atiye NARTER (1899-1990)
Osman ERGİNLER (1932-1987)

Emine Senihe TURAÇ (1901 – 1987)
Ahmet Yılmaz ATUK (1926- 1987)

Füsun ERSİN (1965-1987)
MüjganTURHAN (1915-1987)
Ali Fettan KİBAR (1905-1987)
Aliye Se1ma ÜZENLİ (1913-1988)
Fatma ZEREN (1909-1988)
Ali Suavi ERŞEN (1914-1988)
Samime HARMANCI (1909-1988)
Osman PEKİN (1920-1988)
Rabia Suzan TÜZECAN (1907-1988)
Osman Sa1ip SÜSLÜ (1920-1988)
Mehmet SARIER (1920-1988)
Recep SOY ARSLAN (1337-1988)
S. Emir DİLBER (1931-1988)
Ayla DİLBER (1936-1988)
Asil SANDALCI (1925-1988)
Gülen ÖZÖREN (1928-1988)
Osman SEZEN (1911-1990)
Murat Nihat SALMA (1925-1989)
Abdi KORAY (1924-1989)
Osman GÜNSELİ (1917-1989)
Murat KOYUNCU (1913-1990)
Emine Gül ERTETİK (1959-1991)
Rahşan HARMANCI (1911-1992)

Ali GONCA (1921-1992)
Mahmut Bedit SERPEN (1893-1990)
Necdet TALU (1928-1990)

Ömer Melih ÖZERMAN (1926- 1989)
Süleyman ERSUNAY (1918-1990)
Osman GÜNKUT (1893-1961)
Osman PERTEV (1888- 193 1)
Osman Hayri KOYUNCU (1878- 1953)
Necati Rauf SİRMAN (1898-1953)
Hayat KOYUNCU (1917-1967)
Recep GERÇEL (1907-1989)

Osman Hüsamettin AMBARCI (1888-1967)
AliYacit ERİŞ (1907-1999)
Murat Seki CANLISOY (1915-1986)
Sara CANLISOY (1915-1993)
İsmail Kazım GERÇEL (1882-1949)

Dr. Ali İLKİN (1927-2000)
Belkıs YURTBAY (1906-1967)
Ahmet TANJU (1936-1960)
Süleyman SITKI ONBAŞIOĞLU (1879-1954)
Nevin ŞAMLIOĞLU (1912-1996)
Remin AKALTUN (1929-1993 )
İsmail İPEKÇİ (1853- 1936)
Osman KAPANCI (1880-1932)
Ayşe KAPANCI (1881-1960)
Enis İPEKÇİ (1896-1936)
Hayri KOYUNCU Kızı Emine SEVİM (1917-1937)
Ferdi NİHAT (1917.:1931)
İsmail Halis KOYUNCU (1909-1992)
Fatma ANDELİP (1873-1944)
Pertev NEZİH (1883-1931)
Fevzi ŞAMLI Zevcesi Aliye NEVBER (1892-1934)

ŞAMLIOĞLU AİLESİ
Nevber ŞAMLIOĞLU (1892-1934)
Nec1a ŞAMLIOĞLU (1917-1999)
Fevzi ŞAMLIOĞLU (1887-1976)
Ümit ŞAMLIOĞLU (1924-1995)
M. Süha ŞAMLIOĞLU (1910-1989)
Ayşe Server SUNTEKİN (1900-1967)
Osman Coşkun KAYMAK (1933-1967)

Ali Macit KARAKAŞ (1876-1936)
Adalet Rabia TOKAY (1906- 1991)
Besime Rabia ÇUBUKÇU (1885-1937)

Sefa YENEN (1906-1936)
Bekir Nejat ADAR (1917-1988)
Mustafa INCE (1857-1936)
Süleyman MISIRLI (1916-1992)
Diş Hekimi Mehmet Nazmi ÜSTÜNGÖR (1883-1936)
Süleyman Sıtkı DİLBER (1819-1937)

Ayşe BAŞER (1912-1945)
İsmail Macit MISIRLI (1925-2000)
Osman Nazif DİLBER ( 1912-1968)

Şabame SUSMUŞ (1906-1990)
Halil Samim ERDAL (1916-1986)
Aliye AKYOL (1877-1947)
Afife TANGÜNER (1871-1940)
Rabia ATUK (1906-1976)

Ayşe ÖNDER (1927-1996)
Celal ATAMEN (1892-1948)
Sedat GÜRSEL (1910-1998)
Emme İsmet AKÇİL (1893-1939)
Enver VERAL (1893-1939)
Selanikte Medfun
Eminoğlu Kahveci Osman Ağa Mahdumu
Kahveci Mehmet GÖRÜNGEÇ (1879-1940)
Fehim Recep KUNAL (1939 – ?)
Safiye Üftade KUNAL (8.11.1963)
Abdi Raif İPEKÇİ Kızı Rabia AFET (1899-1988)
Dr. Ahmet Tevfik ÖZTAŞ (1870-1938}

Selanikte Metfun Emin Oğlu Süleyman Efendinin Eşi Ayşe EMİNOĞLU (1868-1938)
Kızı Munire ŞAHİNALP (1894-1964)
İ. Cazip ŞAHİNALP (1922-1997)
Mustafa Feyyaz ÖZERMAN (1918-1981)
Turgay TOLU (1962- 1981)
Ayşa Meliha TOLU (1873)
Mehmet ERESEN (1908-1991)
Müzeyyen Şefik ESRİGÜN (1913- 1937)
Osman ERBÜTÜN (1909-1998)

SUNTEKİN AİLESİ
Munire SUNTEKİN (1901-1940)
Firuz SUNTEKİN (1897-1951)
Mustafa Azmi SUNTEKİN (1924-1996)

SANDALCI AİLESİ
Rabia Eda SANDALCI (1867-1936)
Halil Vehbi ALFAN (189’9-1981)

BARAN AİLESİ
Dr. Ali RİFAT BARAN (1883- 1938)
Verdinaz BARAN (1890-1972)
Lema BARAN (1923- 1980)
Hatice Nüket BARAN (1912- 1965)
Fatoş (BARAN) KARASALAN (1943-1992)
Bülent BARAN (1909-1966)

Adile İPEKÇİ (1874-1936)
Abdurrahman Ecan ATATÜR (1934-1953)
Abdurrahman GÖKSEL (1912-1987)
Nevsal ATATÜR (1930-1936)
Muzaffer ATATÜR (1897-1940)
Osman AKBAY (1886-1956)
Ali Nacil Demir GÜZEKİN (1925-1998)
Şamlı Mustatafa Mahdumu
Süleyman ŞAMLI (1890-1974)

ARISEL AiLESi
Mustafa Zeki ARISEL (1910-1980)
Atıfe ARISEL (194?-1989)
Gönül DUHANİ (1925-1952)
Ayşe İÇÖZÜ (1904- 1999)
Osman GÖKSU (1888-1977)

ACAR AİLESİ
Atiye Zeki ACAR (1889-1941)
Abdurrahman Zeki ACAR (1885-1954)
Zeki Acar Kızı Harika BALCI (1909-1981)

Binbaşı Tahir Oğlu Hakim Yüzbaşı
Kazım YALMAN (1909-1942)
Torunu Kazım YALMAN (1968-1998)
İşletmeci Seher EDİŞ (1904-1971 )
Jale DİLBER (1913-1987)
Kabadayızade Abdurrahman AKOY (1902-1985)
Emine AKOY (1903-1985)
F.Ezel KOYUNCU (1910-1980)
Osman KOYUNCU (1906-1977)
S.Asil KOYUNCU (1946-1990)
Abdurrahman Ağa Oğlu
Yusuf Ziya YALTI (1886-1965)
Fatma Naciye YALTl (1886-1965)
Saliha Nermin ULUKUT (1925-?)
Süleyman Nehip ULUKUT (1914-1979)
Fatma Adil ULUKUT (1948-1994)
Atiye NİLLİ ( 1898-1972)
Emine Lebib MISIRLI (1897 -1967)
Ahmet Melih KOYUNCU (1911-1980)
R.Selma BİROL (1906-1993)
Burhan BİROL ( 1896-1968)
İbrahim Metin KOYUNCU (1946-1998)
Ayşe ÖZANT (1900-1971)
Rubeyde ÖZANT (1917 -1997)
Fatma ÖZMEN ( 1908-1990)
Fatma Cevher DİLBER (1904-1999)
İbrahim Şevket DİLBER (1900-1968)
Mehmet Sıtkı DİLBER (1904-1968)
Fatma Suzan BİREN (1910-1979)
Mehmet Sadullah ÜLGER ( 1915-1969)
Osman.Ziya ESİN (1910-1981)
Emine Neşe AYAZ (1925-1998)
M.Nevit AYAZ (1922-1969)
Hüseyin SOMER (1921-1970)
Emel SOMER (1923-1990)
Osman Naim AKBAY(1920-1980)
Ayşe EZEL (1928-1980)
Osman Faruk AYFER (1910-1970)
Hanife AYFER (1912-2O01)

ÖZALTAN AİLELERİ
Dr. Osman SONANT (1914-2972)
Mehmet SONANT (1885-1939)
F.Şadiye SONANT (1894-1968)
E.Emine SONANT (1923-1995)
A.Sena ÖZALTAN (1913-1994)
M. Cevdet OZALTAN (1910-1997)

Dr. Ziya SOMER (1914-1972)
Hale SOMER (1921-1991)

İsmail KÖSEM (1898-1973)
Ayşe KÖSEM (I906-1983)

TONER AİLESİ
Mehmet TONER (1913-1976)
İsmail TONER (1947-1998)
Abdurrahman TONER (1911-1983)

Ahmet SOMER (1955-1975)
Rabia ÖZVER (1894-1978)
Mehmet Ekmel ÖZVER (1921-1985)
Rabia Seyyide ULUTAŞ (1900-1976)
F. Nevzer İPEKÇİ (1915-1978)
Aliye Meftune PAKİN (1894-1976)
Hüseyin Cavit ÖRER (1926-1978)
Rabia Nayran ÖRER (1927-1999) .
Ferruze ETAN (1901-1977)
Selanik Eşrafından Merhum
Berber Osman Ve Merhume Havva Kızı
Merhum Şefkati AKKANAT Eşi
Ayşe Raşide AKKANAT ( 1896-1977)
Emine Nil Arısal TANGA (1957 -1997)
Mehmet Kemal GÖKER (1908-1986)
Şerife Vecihe GÖKER (1914-1978)
Mustafa Fıtrı TUNCER (1907-1978)

ERGİNLER AİLESİ
Nermin ERGİN (1904-1977)
Mehmet Lütfi ERGİN (1910-1980)
Osman ÖZCENGİZ (1897-1979)
Süleyman KÖSEM (1907-1978)
Ayşe Mesude GERÇEL (1889-1979)
Hacı Bekirzade İ. Muvaffak TANGI (1906-1979)
Eşi Nadide TANGI ( 1920-1985)
Mehmet Şinasi ULUTAŞ (l893-1979)
A.Safa ULUTAŞ (1924-1989)

Nesri TÜREDİ (1936-1979)
Munire EVİN (1899-1979)
Jale GÖNÇ (1917-1995)
Mustafa Naib Efendioğlu
A. Muhittin KAYMAK (1899- 1979)
Nevzer KAYMAK (1908-1984)
Adnan İPEKÇİ (1910-1979)
Osman ARCAN (1914-1979)
Hatice Nebahat BARAN (13.7.1979)
Ahmet ÇANKAYA (1912-1978)
O. Fahri Göksel Kızı Mehmet Koyuncu Eşi
RaBia Feşan KOYUNCU (1916-1979)
İbrahim ÇELİKKOL (1901-1979)
Zuhal ÇELİKKOL (1904-1990)
Rabia Ipek BAŞKURT (1952- 1979)
Mehmet Rakım ULUSKAN (1899-1981)
Ayşe Sema ULUSKAN (1911-1979)
A.Erol ERBİBER (1930- ? )
G.Ezel ERBİBER (1933-1979)
Kapalı Çarşı Esnafından
Süleymanoğlu Sami ETKİN (1892-1979)
Afife TUNCER (1915-1993)
Aliye BAŞER (1913-1978)
Osman ŞAMLI (Ö. 1978)
Mustafa Çelebi Ahfadından Koyuncu
Ahmet Oğlu Mehmet KOYUNCU (1909-1978)
İbrahim BAŞOL (1917-1978)
Şeref SARIER (1906-1978)
Osman ANTMEN (1900-1978)
Nihal ÖZTAŞ (1909-1978)
Samime ARISAL (1909-1978)
Abdurrahman ÜNEL (1907-1978)
Aliye ÜNEL (1905-1996)
Leman ATAY (1917-1978)
Betül ÖZVER (1942-1998)

Beraberliğimiz bir hazdı
Ellerim bomboş kaldı
Tüm sevgilerim sana azdı
Üzülmek bana kaldı
Lale gittin dünyam karardı.
İsmail Seha ÜNLÜSOY (1900-11978)
R. Şayegan ÜNLÜSOY (1904-1981)
Osman Senai KİREŞÇİ (1894-1978)

Rasim M. GÜNER (1889-1978)
Tarık GÜNER (1922-1998)
Müyesser KUNAL (1318-1978)
Şehir Tiyatroları Çocuk Bölümü Yazar ve
Rejişörü Ferihi EGEMEN (1916-1978)
Osman Nezihi EGEMEN (İ9l3-1987)
Dr.Medih EGEMEN

Emine Mahire KALYONCU (1894-1978)
İbrahim ÖNDER (1909-I979)
Süleyman Macit MISIRLI (1917-1979)
Rabia Reyan DİLBER (1915-1979)
Güzen İŞMEN (1917-1995)
Behlül İŞMEN (1909-1999)

Abdurrahman Abdi ERESEN (1911-4976)

Afife ERŞEN (1896-1976)
Ata Kızı Şehnaz MÖREKLİ (1910-1976)
Utku GÖRGÜL (1935-1985)
Ahmet Necati ULUTAŞ (1898-1978)
Raşide Aliye ULUTAŞ (1902-1976)
Merak Mehmet Efendi Mahdumu Hidayet Eşi
Süleyman TÜYEL (1908-1976)
Abdurrahman Feyyaz YALTI
Şafak BAŞOL (1953-1998)
İbrahim BİRDER (1912-1976)
Yalçın BÜYÜKDOĞANAY (1947-1976)
Ömer DAYIZADE
Osman PAKELLİN (1910-1970)
Maşuka HOŞGELEN (1905-1977)
Atiye EGEMEN (1890-1976)

Neysan MISIRLI (1912-1977)
Nimet GÜNER (1899-1976)
Mehmet ŞUHUBİ (1893-1977)
Ayşe Feriha GÖKŞEN (1901-1976)
Ayşe Saadet İYİBİLEK ( 1893-1977)
Hacı Bekir Zade Osman TANGI (1912-1978)
Eminoğlu Şevket Kızı
Safıye İrfan ÖZBEL (1909-1977)
İbrahim Haydar EVREN (?) (1902-1976)
Nimet ERKORKUT (1323-1977)
Süleyman İYİBİLEK (1898-1977)
Osman UÇMAN (1918-1976)
Osman BİLGÖR (1892-1976)
FATMA VEDİDE ATATÜR (?) (1905-1977)
Ekrem ADAR (Ö.1977)
Feyza KERMEN (1905-1977)
Envare ŞAMLI (Ö.1977)
Süleyman Vasfi SEZEN (1891-1977)
İbrahim Hikmet TUNCELLİ (1884-1956)
Raziye TUNCELLİ (1885-1977)
Süleyman Numan TUNCELLİ (1917-1991)
Madelet Saliha ÖZERMAN (1917-1977)
Semih Mestçi Eşi Asuman MESTÇİ (1936-1977)
Semih MESTÇİ (1929-1993 )
İbrahim Amca Kızı Havva Cavide ÖĞE (1907 -1977)
Fatma Şeref ERLER (1890-1977)
Osman ÇELİKOL (1890-1977)
Samim ÇELİKOL (1907- 1’985)
Rana ÖNDER (19O3-1977)
Fatma Macide SELEM (1916-1977)
Rabia Mukadder ULUSOY (R.F.)
Nazlı Osmanoğlu
Burhan ATAKOL (1900-1977)

Hasreti Süleyman Efendi Kızı
Nermin ATAKOL (1908-1987)
Osman BILGET (?) (1892-1977)
Nazmiye BİLGET (?) (1901-1996)
Recep_Sait TOPARLAK (1913-1977)
Osman Mustafa YALTI (1911-1977)
Mehmet Kuşcu YALTI (1925-1977)
Neşe Tanır ÖZER (1923-1996)
Vadt HAMARAT (1906-1980)
Didar HAMARAT (1887-1962)
NedimHAMARAT (1884-1945)
Mahmut Ayhan DÜNDAR (1929-1977)
Mustafa Ziyat EVRENK (1912-1977)
Mehmet Cevdet iPEKÇi (1906-1985)
Mustafa ÇELİKER (1902-1978)
Saime ÇELİKER (1908-1999)
Aliye Recep HAMARAT (1863-1953)
Mehmet ETAN (1915-1977)
Saffet ZEKAVET (1907-1979)
Abdurrahman Pertev ERŞAN (1898-1978)
Dr. İbrahim ZATl (1886-1945)
Zerrin UĞUREL (1907 -1987)

Ahmet Çelebi Ahfadından
Şakir Abdurrahman Ağanın Oğlu
Ahmet Şakir UĞUREL (1869-1946)
Emine UĞUREL (1881-1952)
Emine Mehpare İDEMEN (1893-1978)
Osman İDEMEN (1920-1994)
Atiye Ferihe ÖZER (1901-1979)
Rabiye Peyman UĞUREL (1911-1993)
Mehmet UĞUREL (1912-1998)
Refia ÖĞET (1886-1947)
İsmail Feza ÖĞET (1907-1997)
Ahmet Çelebi Ahfadından Mahdumu
Halil Necati ÖĞÜT (1893-1979)
Osman Tur un Eşi Ela TUR (1917-1989)
Nafıa BALCI (1879-1948)
Nejad KENT (1898-196 1)
Hilkat KENT (1901-1974)
Osman KUNAL (1902-1983)
Ayşe Cazibe KUNAL (1904-1965)
Kadinoğlu osman Efendi
Bekir Sami BALCI (1903- 1967)
Mehmet Balcı Kızı Sabire KADIOĞLU (1875-1959)
Bekir KADIOĞLU (19Ô5-l964)

Hatice Şehber BAYTAR (1882-1975)
İsmail KUNAL (1906-1973)
Abdurrrahman Vahid BAYDAR (1899-1975)
Coşkun KUNAL (1926-1982)

Ahmed Çelebi Ahfadından Sarı Süfeyman Efendi
Mahdumu Abdurrahman SADİ (1306- 1949)
Dayızade Mustafa AĞAOĞLU
Osman Ehat BİLKUR (1882-1949)

Almanya’da Kalan Artist
Vedat KARAOKÇU (1884-1966)

Hüsnü CEZZAR (1876-1928)
Leyla CEZZAR (1878-1953)
Abdurrahman Lütfi EĞİNLER (1875-1949)
İsmail Kazım BİRDER Eşi Fatma Zehra (1879-1951)
Çakırzade Abdurrahman Ziya TOKER
Duhani Ahmet BESİM (1881-1950)
Yüksek Mühendis İbrahim Cudi Kızı
Safiye Handa YALTl (1930-1951)
Abdi Nazım Kızı Ali Baykal Eşi
Ayşe Perihan BAYKAL (1912-1950)
Bekir KÖSEM (1922-1951)
Adnan SONER (1907-1984)
Mustafa Sadık SONER (1876-1950)
Halil Çelebi Ahfadından Minür AKER
Haremi Dilber zade Ali Kızı
Havva DİLRUBA (1890-1951)
Prof.Ezc.Ömer Şevket ÖNCEL (1880-1950)
Hafız Mustafa Zeki GÖZDE (Ö.1446)
Ayşe Melek KOR (1897-1980)
Mısırlı Mustafa Tevfik Eşi Osman Kamil Kızı
Atiye BİRBEN ( 1853-1952)
Bekir Edip KALYONCU (1301-1950)
Onbaşı Osman Ehat BİLKUR Eşi
Seyyare BİLKUR (1894-1951)
Lordzade Osman ÖZMEN (1908-1951)
Osman ERGAY (1892-1951)
Safıye ERGAY (1894- 1968)
Abdurrahman Oğlu İhsan ERKUN (1893-1986)

Belkıs ERKUN (1896-1986)
Hikmet Mısırlı Oğlu
Süleyman Hikmet UŞEN (1917-1951)
Aliye Sacıde ÖGET (1908- 1982 )
Kadıoğlu Hadi ÖGET (1895-1982)
Süleyman Çelebi Ahfadından Sucu
İsmail Oğlu Bekir GÖKSU (1880-1951)
İzmirde işgalci düşmana ilk kurşunu atan
Hürriyet kahramanı mukaddes şehit
Gazeteci Osman NEVRES (Hasan TAHSİN)
Osman Senai Ogan (1900-1957)
Zeynep Senehat Ogan (1916-1933)
Dr.Ziya Osman (1866-1933)

Zair
Bu kabrin derinliklerine nazarını nufuz ettirebilirsen
orada hastaların halaskarı, fakirlerin babası
herkesin bildiği Selanik’li Doktor Ziya’yı görürsün.
O öldü ve onun ölümüne kızları
İkbal, Şadiye, Nezahet ile beraber bütün
iyiliklerini gören ve kendini sevenler ağlıyor.
(Tevellüt Tarihi: 1866 Vefat Tarihi :16.4.1933)

İsmail Halil (1878-1914)
Halil İsmail İrişik (1909-1936)
Zair
Hayatın birçok elem ve acıları ile yoğrulmuş olan
bu vücut 27 yaşının nevbaharında hiç beklenmeden üfül etti. İhtiyar dedesini kimsesiz, anasını zavallı,
genç eşini yad ellerde yalnız ve perişan bıraktı.
Bu büyük kalpli, fukara babası gencin kabri
önünde eğil ve ondan fatihanı esirgeme.
Tevellüdü : 26. 3. 1909 Vefatı :1. 3. 1959

Ey Mevt !
Aldın elimden ah hida feridimi,
bilsen onunla yerde neler gitti iğtirap
Hayretteyim fakat bu senin kanlı zevkine,
ancak olursa böyle olur hüsnü intihap
İsyan eder bu zevkine sabrım tahammülüm
Benden niçin hidayeti kıskandın ey ölüm
Talihsiz Zevcesi
Tevellüdü: 1886 Vefatı :1. 3. 1933
Sabiha Telci (1886-1. 2. 1969)
Osman Fıtrı (1873-14. 10. 1932)
Vuslet Fıtrı (1880-29.10.1936)
R. Mazlume Yanık (1873-23.31961)
Sabite Ahmet Fehim
Kırk sekiz yıl inledi. Bir gün gülmedi.
Kırk sekiz yıllık hayatında baharı görmedi
D. 1886 Ö. 1934
Merhum keresteci İsmail Sami Oğlu
Osman Akışık’ın Ruhuna Fatiha
D: 1905 Ö :1946
Yusuf Kapancı’nın Torunu Kereste Tüccarı
İbrahim Sonal Ruhuna Fatiha
D. Selanik 1900 Ö. İstanbul 31. 10. 1980
Atiyye Zeki
Bu taşlar sağlıksız bir gencin
Zavallı bir annenin
Bütün yaslarını, acılarını
Koynunda saklıyor.
Burada Selanik’li Zeki Şükrü’nün
Yaşama ortağı Atiyye yatmaktadır.
Taşını okuyanlardan onun için
Tanrı’ya yakarmalarını diler. D. 1886 – Ö. 1932

Ali Nihat (1872-1984)
Raziye Öğütmen (1868-16.3. 1940)
Dr. Osman Öğütmen (1895-20. 3. 1940)
Selanik’li Doktor Rıfat İnsel (1859-1953)
Melike Rıfat İnsel (1869-1935)
Cezmi İnsel (1885-1949)
İsmet Tendar Hanımefendi
(D.Selanik 1293 Ö. İstanbul 1963)
Fikriğ Ailesi Mehmet Fikriğ (1875-1935)
Nüzhet Fikriğ (1877 – 1 958)
Nevsal Atatür (?) (1930-1936)
Muzaffer Atatür (?) (1897-1967)
Leyla Barda (1875-1967)
Süleyman Barda (1915-2000)
Binbaşı Tahir Oğlu Hakim Yüzbaşı
Kazım Yalman (1909-1942)
İşletmeci Seher Ediş (1904- 1971)
Kabadayızade Abdurrahman Akoy (1902-1985)
Emine Akoy (1903-1985)
Abdurrahman Oğlu Yusuf Ziya Yatlı (1883-1968)
Kabadayı Osman Kızı Yusuf Ziya Eşi
Fatma Nadye Yatlı (1886-1965)
Atiye Nilli (1898-1972)
Emine Lebib Mısırlı (1897-1967)

R. Selma Birol (1906-1993)
Burhan Birol (1896-1993)

BİTEK AİLESİ
Abdurrahman BİTEK (1284-16.4.1938)
Rukiye Bitek (1877-14.8.1962)
Rukiye Halil MALTA (1875-13.2.1944)

Muhlis Ethem ERTEM
Zair
Bu mütevazi mezar önünde bir lahza dur.
Bu beyaz mezarın gizlediği kara topraklarda
Muhlis Ethem Ertem meftundur.
Hatırşinaslığıyla daima dudaklarında dolaşan tebessümüyle Muhlis’i tanıyıp ta
sevmemek kabil değildi.
O gülen dudaklar, bu gün kurudu
Daima şefkat ve merhametle
daraban eden kalp durdu.
Muhlis Ethem Ertem için Tanrı’dan mağfiret dile
(1867-9.5.1937)

Abdüs İsmail KORMAN (1872-1951)
Halil KORMAN (1877-15.11.1981)
Abdüs İsmail’in Eşi Safinaz KORMAN (1877-18.2.1938)
Ezzacı Asaf Validesi Mensure AGDUHAN (1867-1937)

İsmet Osman TEVFİK (1873-1935)
Osman Tevfik KAHYA (1866-1.9.1951)

Derviş Alizade Şevki Efendi Eşi
Fatma EREN (1871-1936)
Ruhuna Fatiha
Ey Gezmen! Bu taşların altında
Hakkı Nazmi’nin Eşi Emine yatıyor.
O dermanı bilinmeyen yaman bir derdin
Panfiküz hastalığının kurbanı olarak
Genç yaşında bu kara topraklara gömüldü.
Daha bir çok yıllar yaşamaya, yavrularının
Bahtiyarlığını görmeye hakkı varken göçen
Bu mutsuz talihsiz anaya Tanrı’dan rahmet dile
(1890-20 Mayıs 1935)

Yorgancı Hasan Efendi Haremi
Ayşe SEZGİN (1884-25.10.1941)
Emine Mustafa TÜREL (1851-1945)

Sevgili Babamız Cemal GÜLER (1928-1984)
Ruhuna Fatiha
Burada Santurzade Mustafa Haremi
Dudu Meryem Hanım Metfundur.
Ruhuna Fatiha
(1887-19.11.1935)

Burada Veli Kızı Hasibe KANDEL Yatıyor
Ruhuna Fatiha (1893-12.1.1948)

Zair
Burada Abdüs Efendi Kızı
Ve Zeybek Mehmet Efendi Zevcesi
Selanik’li Emine Hanım Metfundur
Allah Rahmet Eylesin
(Tevellüdü: 1260 Vefatı: 3 Temmuz 1931)

Akışını Baki Sanma Ömrün
Durur Bir Gün Ummadığın Zamanda
Aramızda Bir Varlıktı Daha Dün
Bu Mezarda Şimdi Sessiz Yatan da
Tattı Bir Gün Ebediyet Tadını
Terk Eyledi Vücudunu Toprağa
Fakat Alıp Götüremedi Adını
Kaydet Onu Sararmış Bir Yaprağa
Kitapçı Mehmet Rıza Efendi
Ruhuna Fatiha
Hafıze SEYNUR (0.1872 -Ö.26.2.1955)
Süheyla AKSOY (D. 18. 1. 1926-Ö.7.7. 1998
Kaymak İsmail Oğlu Hasan DARMAN
Ruhuna Fatiha (D.1873-Ö.11.2.1938)
Zair
Ben Selanikli Mehmet Latif Haremi Fatıma’yım
Babam Ulemadandı Bilgisini
Kocam Zengindi Varlığını
Hep Burada Bırakıp Göçtüler
Bir Tanecik Oğlum Avni’yi
Genç Yaşında Buraya Gömdüm
Ömür Varlık Hepsi Biter
Hepsinin Sonu Bu Topraktır
Bitmeyen Ancak Yapılan İyiliklerdir.

Ey Zair
İbret Bin Bu MeZar Pür Sükün İçinde Yatan
Selanikli Vehbi Efendi Hayatın Bütün Acılarına
Gözünü Yumdu Bir Gün Öldü Buraya Gömüldü
Ruhuna Bir Fatiha İthaf Etmeden Geçme
(Tevellüdü: 1865-Vefatı: 12 Haziran 1930)
Dr. Ethem BAKAR (1877-1945)
Makbule BAKAR (1882-1965)
Zeki Tarı Kızı Mefharet TARI (1906-1932)
İbrahim Zeki TARI (1880-1952)
Fatma Hatice TARI (1881-31.1.1960)
Mustafa TARI (1912-1959)
Ziya TARI (1910-1968)
Raziye SOMMAN (1872-1929)
Yusuf Kapancı Kızı Fatma SONAL (1873-12.4.1939)
İsmail Kızı Fatma Aliye DERMAN (1879-30.7.1940)
Tütün Eksperi
Abdurrahman Mustafa AKTEL (1886-1940)
İsmail GEMİC İ (1932-1991)
Bedriye GEMİCİ (1932-1991)
Şaban Melih BÜYÜKTANKAYA (1938-1997)
Ömer DİKMENOĞLU (1327-1983)
Elmas DİKMENOĞLU (1327-1990)
M. Seyit AKOBA (1909-1987)
Murat ERENLER (1909-1960)
İbrahim BASMACI (1863-1949)
Prof. Dr. Hasan BÜYÜKÖNDER (1949-1993)
Kemal ALBÖRÜ (1928-1984)
Nezahat AKBÖRÜ (1928-1981)
Rana TAMTÜRK (1910-1984)
Dr. Sema SOMAY (1922- 1983)
Dr. Ali ÜRÜN (1924-11.2.2000)
Mehmet ÜRÜN (1893-1983)
J. Kd. Albay İbrahim EKEMEN (1922-2001 )
Ayten TUNCER (1924-5.12.1983)
Süleyman TUNCER (1916-1996)
Abdurrahman BAŞOL (1920-7.10.1983)
Timur ÖZBABACAN (1944-1983)
Abdurrahman TANGI (1330-1983)
Cenk KAPTANOĞLU (1965-1983)
Mehmet ÖZERMAN (1902-1983)
Mehmet KUBİLA Y (1908-1984)
Aliye Cahide İNCE (1897-1984)
Safıye SAĞ (1917-1992)
Kenan DEĞERLİ (1909-1983)
Nediye KAYMAK (1907 -1986)
Baha SOYSAL (1905-1990)
Halide KARUL (1911-2000)
Ahmet Hulki KARUL (1901-1982)
Osman Melik ATAM (1911-1982)
Ferih ES İN (1913-1983)
Aliye SÜTMEN (1890-1982)
Mehmet Meriç TAN (1312-1982)
Dr. İsmail SUSMUŞOĞLU (1901-1983)
Atiye BABACAN (1908-1996)
Rabiye TÜFEKMEN (1897-1981)
Halil İNCE (1922-1983)
Nebil İNCE (1924-1995)
Aliye PAKELLİ (1929-1983)
Süleyman Şevket DİLBER (1911-1985)
Abdurrahman GÖKER (1909-1982)
Cudi Ziya Mahdumu Mehmet PAKOY (1916-1981)
Emine Nazan ERBÜTÜN (1932-1997)
İsmail Aytok ANTMEN (1935-1981)

BERKER AİLESİ
Rabia Nedret BERKER (1924-1982)
İsmail Adnan AYFER (1908-1985)
Mustafa TAMEROĞLU (1893-1983)
Osman Tayfun KUNAL (1929-1984)
İkbal DOLUNAY (1909-1982)
Osman KÖSEOĞULLARI (1899-1985)
Halil İrfan EMSEL (1913-1981)
Meşkure GÖKSU (1912-1982)
Mehmet GÖKSU (1909-1983)
E.Albay Osman EDİS (1918-1984)
İsmail Hakkı ERLER (1907-1982)
Recep KOYUNCU (1913-1983)
Fatma Beyhan ERLER (1920-1984)
İbrahim AKMAN (1914-1984)
E. Yarbay Mustafa ÇAKIR (1914-1981)
Aliye GENCER (1905-1981)
Saniye ÜSTÜNGÖR (1891-1981)
Muammer ÖZMEN (1903-1981)
Abdi Çeliş DENEL (1903-1984)
Fatma MISIRLI (1913-1984)
Osman BAŞARAN (1916-1984)
İbrahim ERŞEN (1903-1983)
Bahattin ÇİFTÇiOĞLU (1885-1981)
Mehmet KOR (1919-1983)
Rasin DiLBER (1924-1984)
Nihal BiRCED (1912-1996)
Halil Vehbi ERALP (1907-1994)
Murat iNCE (1906-199&)
Meliha MlSlRLl (1891-1983)
Y. Ayhan ERLER (1946-1988)
Mustafa Şefkati GERÇEL (1880-1974)
Ali Salim ERPUL (1883-1960)
Ali Eşber GÖKŞİNGİL (1926-1961)
Mehmet AVCl (1916-1978)
Işık Kolejinden Mehmet ATAM (1918-1998)
Sevil ÖZDAL (1945-1963)
Mehmet Emin ŞAMLI (1888-1940)
Makbule BİRDER (1884-1974)
Süleyman Cevdet İPEKÇi (1883-1954)
Ömer KAPTANOĞLU (1900-1982)
Osman NEYYİR ( 1880-1955)
İbrahim Necmi BAŞARAN (1891-1989)
Kapıcı İbrahim Mahdumu Rahmi GÖZEN ( 1890-1959)
Süleyman Çelebi Ahfadından Kaynak İsmailağa oğlu Diş Dr. Ali Galip CANLISOY (1882- 1959)
Fikret GÖZEN (1921-1956)
Abdurrahman Şamlıoğlu Münir ŞAMLI (1896-1956)
Abdurrahman Mübin BAŞARANER (1920-1991)
Osman Ziver EFENDİ (1865-1933)
Muallim Şemsi EFENDİ Atatürk’ün Hocası
Sefiye Lütfi EMİL (1874-1056)
Osman Tevfik YAZGAN (1879-1959)
Firdevs KİBAR (1886- 1971 )
Osman ORTAÇ (1879-1966)
Yargıtay Onursal Üyesi
Rabia Mukadder SOYSAL (1912-1989)
Ayşe ERKUN (1923-1982)
Dr. Abdurrahman SOYARSLAN (1917-1982)
Havva Sibel BÜKE (1938-1944)
İbrahim Vİcdani BÜKE (1896-1967)
Çelebi İsmail Ağa Ahfadından
Mısırlı İbrahim Paşa Mahdumu
Abdurrahman Hikmet Efendi (17 Zilkade 1339/1337)
Süreyya SIRMAN (1908-1975)
Mustafa Ekrem OLCAY (1878-1939)
Abdurrahman Tevfik KALYONCU (1847-1915)
Felek Ali BENGİSU (1857-1922)
Osman BARDA (1875-1920)

Aşiyan Mezarlığı’ndaki Bazı Ünlüler

Bu isimleri Aşiyan Mezarlığı’na bakarak
ve ayrıca M. Orhan Bayrak’ın kitabından
yararlanarak çıkardım. (Gokyuzu)

Ahmet Vefik Paşa : 197. Sadrazam, Dahiliye Nazırı,
Elçi, Ayan üyesi, Maarif Nazırı, Evkaf Nazırı,
İlk Meclisi Mebusan Reisi , Vali, Tarihçi, Yazar
Bugün Bursa’da ismini taşıyan tiyato var.

Dr. Tevfik Rüştü Aras : Dışişleri Bakanı (1925-1938) www.mason.org’dan tarihçeye tıklanırsa, bütün üyelerinin Sabetaycı olduğu Selamet Locası içinde olduğu görülecektir. Fatin Rüştü Zorlu’nun
kayınpederi, Latife Hanım’ın akrabası.

Ömer Fahrettin Türkkan : Korgeneral, I. Dünya Savaşı’nda Kork. Komutanı, Medine Müdafaii, Büyükelçi; General Selim Türkkan ile
General Orhan Türkkan’ın babasıdır.
Prof. Dr Reha Oğuz Türkkan’ın amcası

Hasan Hüsnü Çakır : Ticaret Bakanı (1938-1941),
Milli Savunma Bakanı (1948-19509, Milltevekili

Fahri Engin : Amiral, Donanma Komutanı,
Ulaştırma Bakanı (1941-1943)

Akif Eyidoğan : Başbakan Yardımcısı, Milltevekili, Senatör, Vali; Demirel’in adamlarından.

Orhan Veli ve ağabeyi Adnan Veli: Babaları Veli Kanıkoğlu Flarmoni Orkestrası Şefidir. Orhan Veli, Oktay Rifat’la Garib’i çıkarırken, finansmanını M. A. Birand’ın dayısı Mahmut Dikerdem sağlamış.
Adnan Veli, İtalyan casusu olduğu için
(suçüstü yapılmıştır) cezaevinde yatmıştır.

Ahmet Rasim Paşa : Vezir, Bahriye Nazırı
(1879-1891) Vali, İstanbul Şehremini

Manastırlı Salin Faik : Mutasarrıf, Divan Şairi

Cem Cemil : Karikatürist Cem deniyor. Güzel
Sanatlar Okulu Müdürü, Dr. Kemal Paşa’nın oğlu

Fenni Mehmet Dede : Mevlevi şair,
Sadrazam Ayas Paşa’nın torunu.

Mustafa Saffeti Ziya : Maliye Nazırı, Yazar, Protokol
Genel Müdürü, Musa Saffeti Paşa’nın torunu.

Yahya Kemal : Gerçek ismi Mehmet Agah’dır.

M. Nezih Demirkent
A. Hamdi Tanpınar : Yazar
Münir Nurettin Selçuk
Mehmet Ali Aybar
Mina Urgan
Orgeneral Fahrettin Altay

Tahsin Demiray : Milletvekili, yazar, Türkiye Yayınevi
kurucusu, Türkiye Köylü ve Adalet Partisi kurucusu.

Selçuk Başar (Müzisyen)

Prof. Dr. Kadri Raşit Anday, Melih Cevdet’in babası, Eczacı Mehmet Raşit Paşa’nın oğlu

Mustafa Saffeti Ziya
Şevket Dağ, Ressam

Nigar Hanım, Şaire, aslen Macar Yahudisi olan
Macar Osman Paşa’nın kızı. Nigar Hanım’ın
annesi de bu mezarlıkta gömülmüş.

Macar Osman Paşa

İhsan Raif, Şaire, Köse Raif Paşa’nın kızı,
Şehabettin Süleyman’ın eşi

Mustafa Nuri, Suphi Nuri İleri’nin babası

Bedia Muvahhit
Zeki Faik İzer
Hikmet Münir Ebcioğlu
Şukufe Nihal Başar, Limancı Hamdi
(Ahmet Hamdi Başar) nin eşi

Ruşen Eşref Ünaydın, Reşat Nuri Güntekin’in
teyzesinin oğlu. Reşat Nuri de
Reha Oğuz Türkkan’ın eniştesi.

Özer Derbil (12 Mart’ın bakanlarından)
Ulvi Uraz
Hilmi Ziya Ülken

Said Gelenbevi
(Aybar’ın annesi Aliye, ünlü matematikçi Gelenbevi
İsmail Efendi’nin torunu Lebibe Hanım’ın kızıymış.
Aybar’ın annesinin dayısı Sait Gelenbevioğlu
Darülfunun Fen Fak. Dekanı ve Ahmet Muhtar Paşa,
Demat Ferit ve Ali Rıza Paşa hükümetlerinde bakan)



2012-03-23

Ve Oyun Bitti; Mustafa Kemal Atatürk'ün Akrabaları Sabetayist Kapâni Yahudileri

Ve Oyun Bitti; Mustafa Kemal Atatürk'ün Akrabaları Sabetayist Kapâni Yahudileri
Ve Oyun Bitti; Mustafa Kemal Atatürk'ün Akrabaları Sabetayist Kapâni Yahudileri


Bilindiği gibi Sabetaycılar üç kola ayrılıyorlar. Karakaşiler, Yakubiler ve Kapâniler...

Müslüman Türklerin yetişmiş kadrolarının çeşitli cephelerde, son olarak da Filistin ve Çanakkale cephelerinde ihanetlerle kırılması ve milletimizin beyin takımlarının yok edilmesi ve sonuç olarak da Osmanlı Devleti'nin yıkılması sürecinde birlik içinde ihanet faaliyeti sergileyebilen Sabetayistler, aralarındaki husumetleri geçici bir süre de olsa göz ardı edebildiler.

Bizim aramızda Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma isimlerini taşırlarken, her şeyleri ile Türk ve Müslüman gibi görünürlerken, aslında Yahudilik davalarına hizmet ettiler, en kritik aşamalarda ekmeğini yedikleri milletimize ve vatanımıza en feci, en vahim ihanetleri, en örtülü şekilde yapmaktan geri durmadılar.

Yine, Dünya Yahudi Konseyi ve bu konseyin kontrolünde tuttuğu İngiltere'nin de desteği ile Osmanlı'nın yerine, tam bir Yahudi cenneti olarak tarif edilebilecek yeni Türkiye'yi kurdular. Cephelerde savaşıp can veren bizdik ama devleti kontrolü altına alanlar, halkı devlet zoru ile yepyeni, batılı bir ayara sokanlar onlardı...

Hemen 1924'te "Yunanistan'da kalan Türkleri ana vatanlarına getirmek" bahanesi ile bir mübadele(nüfus değiş tokuş antlaşması) da yaptılar ve ülkemizdeki Rumları Yunanistan'a gönderip Yunanistan'dan da Türk diye Yahudi dönmelerini/Sabetayistleri getirdiler... Artık nüfuzları kadar nüfusları da epey güçlenmişti. Ülkemize yeni gelen Sabetayistler devlet gücü ile bir anda en zenginler oldular. Patronlar, sanatçılar, gazeteciler, meşhurlar onlar oldular.  Ama ciddi bir sorun vardı; Gizli bir Yahudi hahamı Şemsi Efendi(gerçek adı ile Şimon Zvi) nin yetiştirmesi olan Mustafa Kemal Atatürk ve etrafındaki Sabetaycılar Kapâni koluna mensuptular. Bu durum Karakaşi kolu Sabetaycıları için rahatsız ediciydi. İki grup arasında iktidar mücadelesi hat safhadaydı.

İttihat ve Terakki'nin son Maliye bakanı olan Cavid Bey, Karakaşi gurubunun lideriydi. Meşhur İzmir Suikasti hadisesinde, Atatürk'e suikast yapacakları iddiası ile asılanların arasında Cavid Bey de vardı. Aslında suikast tertibi ile hiç bir alakası yoktu. Ama zaten bu suikast teşebbüsünü düzenleyenelerin amacı buydu; bütün muhalifleri, özellikle de Karakaşi Sabetayistleri tesirsiz hale getirmek... Yine aynı İzmir Suikasti davasında asılan Doktor Nazım da Karakaşi Sabetaycılardandı... Asanlar Sabetaycıların Kapani kolu, asılanlar ise Karakaşi koluydu. Yakın tarihte türlü türlü bahaneler ile izah edilen hadiselerin bir çoğu karakaşi-kapani kapışması yüzündendi. Bu iki gurup birbirlerini kırarlarken bile ortak sırlarını yani Sabetaycılıklarını açığa çıkarmıyorlardı.

Yine, ölümünden kısa süre önce oğlu Aydın Menderes'in de itiraf ettiği gibi Ali Adnan Menderes de Sabetaycıydı ve Karakaşi gurubuna mensuptu. Onun idama gidişinin elbette pek çok sebebi vardı ama en etkili sebep Kapanilerin Karakaşilere iktidarı kaptırma endişesi idi... Menderes, Sabetaycıların sıklıkla yaptığı gibi -er ekli bir soyadını, ERTEKİN soyadını almıştı. Sonra mahkeme kararı ile yakın arkadaşı Edhem'in soyadını aldı ve Menderes yaptı. Menderes'in eşi Berin Hanım'da meşhur Sabetaycı aile Evliyazadelerin kızı idi. Zaten Sabetaycılar asla dışarıya(sabetaycı olmayanlara) kız vermez ve dışarıdan kız almazlardı.

1990'da Cumhurbaşkanlığına aday olan ve kazanamayan İsmail Cem de Sabetaycıydı. Yine iç çekişme yüzünden kazanamamıştı. Cem, soyadı olan İpekçi'yi kullanmıyordu. İpekçiler en meşhur Sabetayist ailelerden biriydi...

Özetle, Osmanlı'nın son döneminde, yıkılışı/tasfiyesi ve yeni Türkiye'nin kuruluşunda en etkin gurup iç çekişmelerine rağmen Sabetaycılardı. Atatürk tek başına, yalnız bir kahraman değildi. Buz dağının sadece görünen yüzüydü. Dana onun doğmadığı tarihlerde binlerce aktif Sabetaycı çoktan Osmanlı'nın çeşitli makamlarını ele geçirmiş ve Osmanlı'yı yıkılışa sürüklemişlerdi. Atatürk hedefine ulaşmak için, daha sonra hain ilan edeceği Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin'in kızını bile almak istemiş, damat-ı şehriyari olarak hız kazanmak bile istemişti. Lakin teklifi kabul görmeyip red edilince bu plan gerçekleşememişti. Bilindiği gibi daha sonraki süreçte evlenip boşandığı İzmirli Latife Hanım da kendisi gibi Sabetayistti. Çankaya köşkünde vazifelendirdiği yakın hizmetlilerine kadar herkes Sabetayistti...

Buraya kadar özet bilgi vermek istedik. Bloğumuzda Sabetaycılar hakkında aylardır yeterince yayın yaptık. Şimdi asıl amacımız Kapani kolu Sabetaycılarını tanıtmak.

Bir ilginç dergi gördük. Chronicle namında bir dergi... 2005-2009 arası yayın yapmış... Ufak bir incelemede bile Sabetayist bir kadro tarafından çıkarıldığı anlaşılabilen bu dergi her nedense Kapanileri tanıtmak ihtiyacı duymuş... Tabii suya sabuna dokunmadan ve Sabetaycılıktan hiç bahis etmeden... Bizim bu güne kadar ulaşabildiğimiz ve Kapanilerin akrabalık bağlarını anlatan tek araştırma bu... Gerçi buna araştırma denir mi bilemiyoruz. Zira, özellikle son on yılda Sabetayistlerin iyice deşifre olmaları karşısında sahneye sürdükleri bir eylem planları var... Şiddetli tepki almadan usul usul kendilerini, kendi kalemşörleri ile deşifre etmek ve bu işi 150 senenin ve inanılmaz binlerce ihanetlerin, acıların, göz yaşının hesabını sorabilecek Müslüman yazarların eline bırakmamak...
Soner Yalçın ve Prof. Yalçın Küçük'ün de bu planın bir parçası olduğu kanaatindeyiz. Zaten Yalçın Küçük'ün enişteleri de dedeleri de Yahudi...

Biz sizi bu ilginç derginin dikkat çekici yazısı ile başbaşa bırakıyoruz ve Atatürk'ün de akrabaları olan Kapani Yahudilerini tanıyoruz;
(Not: Makalenin yazarı olan Duygu Özsüphandağ YAYMAN ismi de tipik bir Sabetayist kriptoloji örneği.)

****

Kapanizadeler Hem Hükümet Hem Muhalefet



Latife Hanım’dan Fahri Korutürk’e uzanan akrabalık bağları onları farklı siyasi kamplara savurdu. Kurtuluş Savaşı’nda Çakıcı Efe ile rakı içen bir babanın iki farklı oğlu; 1. Menderes Hükümeti’nden Osman Kapani ve özgürlükçü akademisyen kardeşi Prof. Dr. Münci Kapani ile onların gazeteci ve belgeselci yeğenleri Güneş Karabuda, ailenin en popüler üyeleri. Birbirinden ünlü hukukçu, doktor, diplomat, sporcu damatlar, bir de Atatürk ile kurulan bağlar, cabası!

Bir ailenin kolları nereye kadar uzanır? Kaç ailenin kolları hem Atatürk’le uzaktan akrabalığa hem Menderes hükümetinde bakanlığa hem Menderes’in en sıkı muhalifliğine hem Türkiye’nin en köklü kurumlarından, simge yapılarından birinin temelini atmaya çıkar? Kaç ailenin siyaset, ticaret, hukuk, eğitim, medya ve spor tarihlerine yazılan, bu alanlardaki konumlarıyla Türkiye’nin yazgısını değiştiren üyeleri vardır? Kapanizadeler’de bunların hepsi ve fazlası var. Lafı uzatmayalım, aile geniş. Üstelik evliliklerle aralarına katılanların da hatırı sayılır hikâyeleri var. Satırları onlara bırakalım.

Kapanizâde adı, 1800’lerin ikinci yarısında yüksek sesle söylenecek kıvama geliyor. Zira görünmeyecek gibi değil; İzmir ve çevresindeki çiftlikler, onların, imparatorluğun en büyük işadamlarından olduğunu gösteriyor. Mustafa Kapancıoğlu’nun verdiği bilgilere göre ailede ulaşılan ilk isim, tüccar Sahip Kapancızâde Esseyyidül Hacı Hüseyin Bey.

Muris Rukiye Hanım ile Hacı Hüseyin Bey’in dört çocuğu, 1800’lerin sonundan itibaren Kapanizâde adının belleklerden artık hiç silinmeyeceğinin garantisi oluyor: Hamdiye Avniye, Mehmet Reşat, Fatma Aliye ve Tahir Kapani. Dört çocuğun dördünün de ayrı çiftlikleri var. Mehmet Reşat Kapani’nin çiftliği Torbalı’da, Tahir Kapani’ninki ise Salihli Sart yakınlarında. Onlar aynı zamanda, İzmir’in ilk büyük ithalatçı ve ihracatçı ailelerinden.

Bu tarımsal ve ticari faaliyet bir yandan ailenin adını belirliyor: Bugüne ulaşan Kapani ve Kapancıoğlu soyadları “büyük depo” veya “büyük terazi, çeki” anlamına gelen “kapan” kelimesinden türüyor.

Bir yandan da çiftlikler, bulunduğu coğrafyaya yazılıyor: Sart yakınlarındaki bir köye “Kapancı” adı yadigâr kalıyor.

AĞABEY-KARDEŞ: HÜKÜMET-MUHALEFET

Hacı Hüseyin Bey’in oğlu Tahir Kapani’nin, Mediha Hanım ile evliliğinden süren soy, ailenin en popüler kanadı. Sart’taki çiftliği ile İzmir Limanı’ndan yaptığı ithalat ve ihracat işleri, Tahir Bey’i, 1914’lerde İzmir iş çevrelerinin en ünlü işadamlarından biri haline getiriyor. Bir dönem İzmir Belediyesi Karşıyaka Şube Başkanlığı görevini üstleniyor. Tarih, Tahir Kapani’nin çocukları durağına geldiğinde, ailenin ismi ülke çapında daha çok yankılanıyor. Onu, ilkin şöyle anons etmek gerekiyor:

Menderes’in bakanlarından Osman Kapani’nin ve Kamu Hukuku Profesörü Münci Kapani’nin babası, (Uşakizâde) Ömer Uşşaklı ile Ord. Prof. Baha Kantar’ın kayınpederi, gazeteci-yazar ve belgeselci Güneş Karabuda’nın dedesi Tahir Kapani!

Tahir Bey tüm çocuklarını; Osman, Münci, Mefharet (Yemişçi), Sabahattin, Atıfet (Karabuda), Hüseyin, Güner (Pamir) ve Muazzez (Kantar) Kapanizâde’yi yurtdışında okutuyor. Kardeşlerin en büyüğü, 1915 doğumlu Osman Kapani, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ardından Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde eğitimine devam ediyor. Yurda döndükten sonra da Türkiye’nin siyasal yazgısına yazılacak isimlerden biri oluyor. Demokrat Parti’nin kuruluşunda yer alan Osman Kapani, kısa sürede Ege Bölgesi’ndeki miting meydanlarında halkı coşturan söylevleriyle sivriliyor. Çok partili yaşamın ilk meclisine İzmir Milletvekili olarak seçilen Osman Kapani, 1950’de ilk Adnan Menderes hükümetinde, devlet bakanı olarak yer alıyor.

Ağabey, siyaseti icra ederken; kardeş, siyasetin bilimini yapıyor. Ne ki aile, bu yeni siyaset madalyonunun her iki yüzünü de görüyor. Çünkü Münci Kapani, hükümetin özgürlükleri kısıtladığını düşünen akademi cephesinde, yani bakan ağabeyine karşıt kutupta yer alıyor. Ders yılı açılışında “Gençler, düşündüklerinizi her ortamda olduğu gibi söyleyin” diyen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) Dekanı Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, Menderes tarafından görevden uzaklaştırılıyor. Bunun üzerine SBF’den Şerif Mardin, Mümtaz Soysal, Bahri Savcı, Coşkun Kırca gibi akademisyenler istifa ederken onlara Hukuk’tan katılanlar arasında Münci Kapani de yer alıyor: “Hükümet üniversiteye müdahale edemez.”

HUKUK LİTERATÜRÜNDEKİ KAPANİ

Demokrat İzmir Gazetesi Başyazarlığı yapan avukat Osman Kapani, TBMM’de dokuz, on ve on birinci dönem DP İzmir Milletvekili olarak yer alıyor. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından o da Yassıada’ya gönderiliyor. Aynı dönemde ailenin damatlarından biri de devrik bakanla aynı kaderi paylaşıyor. Kapani’nin yeğeni Rukiye Nevin Safaoğlu’nun ilk eşi, İzmir Belediye Başkanı Faruk Tunca, Balmumcu’da tutuklu bulunuyor (Tarih, Tunca’nın adını daha sonra ikinci eşi, 1952 Türkiye güzeli, ilk Avrupa güzeli Günseli Başar ile yan yana anıyor).

Osman Kapani’nin siyasi yaşamının çöküş dönemi, kardeşinin hukukçu akademisyen kimliğinin yükseliş dönemine bırakıyor yerini.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Münci Kapani adı, 1950’lerin önde gelen düşünce dergilerinden Forum’un yazı kurulunda, Bülent Ecevit, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy gibi adların yanında yer alıyor. Kapani, 1963 yılında fakültenin Kamu Hukuku Kürsüsü Başkanı oluyor. 1964’te bölüme asistan olarak giren isimlerden biri dikkati çekiyor: Doğu Perinçek.

Kamuoyunun gündemine yakın zamanda giren Nurettin Veren’de, Kapani ailesiyle akraba.
“Politika Bilimine Giriş,” “İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları,” “Kamu Hürriyetleri” kitaplarının yazarı olan Kapani’nin, hukuk ve politika alanlarının kavramsal çerçevesine yaptığı katkılar literatüre geçiyor. Siyaset, kamu hukuku, insan hakları, anayasa mahkemesi gibi konularda halen ona atıfta bulunuluyor. “Politika Bilimine Giriş”te yazdığı; “Kamuoyu, iktidarı yapan ve yıkan bir güçtür” sözü, zihinlere kazınan alıntılardan. Siyasal iktidara getirdiği “iktidar = kuvvet + rıza (meşru olma) formülü” yeni bir açıklama biçimi olarak kabul ediliyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni -Türkiye Barolar Birliği’nin ifadesiyle- İngilizce ve Fransızca asıllarını karşılaştırarak ve eldeki eski metinlerden yararlanarak günümüz Türkçesiyle titizlikle çeviriyor. 12 Eylül 1980 darbesinin getirdiği ortamda, 1983 yılında kürsü başkanlığından istifa ediyor. Münci Kapani 1989’da; kurucuları arasında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi aydınların olduğu Atatürkçü Düşünce Derneği’nin onur kurucuları listesinde yer alıyor.

Kapani’nin öğrencilerine verdiği son ders, kuşaklar boyu bir hayat dersi olarak bugüne ulaşıyor: “Size ders anlatmaya değil, ders vermeye geldim. İki şey söyleyip gideceğim. Önce şunu belirteyim ki sizin sınıf çok iyi mevkilere gelebilecektir. Sizden sonrakilerin şansı az ama daha sonraki kuşağınki daha da az. Benim size söylemek istediğim iki şey şu: Görev yaparken: 1. Ekmekle hürriyeti birbirine tercih edilir hale getirmeyin. Aç insana hiçbirşey kabul ettiremezsiniz. 2. Fazilet ile menfaati bir araya getirmeyin. Onlar su ve şeker gibidir. Fazilet, menfaatin içinde erir gider.

Kapanizâdeler, İzmir’in pek çok tanınmış, köklü ailesiyle evlilikler yoluyla akrabalık bağları kuruyor. Kuşak sırasına göre gidersek; Hacı Hüseyin Bey’in kızı Hamdiye Avniye Hanım, İzmirli ünlü tüccar Hocazâde Ahmet (Üzümcü) Bey ile evleniyor. İzmir bu adı, şehrin en prestijli semti Alsancak’ın tek camisi, aynı zamanda protokol camisi olan Hocazâde Camii’nden tanıyor. Ahmet Üzümcü, daha sonra aynı mimara (Fahri Nişli), eşi Hamdiye Avniye Üzümcü adına bir cami de Urla’da yaptırıyor.




Türkiye'nin en kritik öneme sahip ailelerinden biri olan
Sabetayist Kapanizadeler, çok etkili isimler çıkarttılar
Hacı Hüseyin Bey’in diğer kızı Fatma Aliye Aksoy ise, Türkiye’nin atlet lakaplı ilk sporcusu Seha Aksoy ile evleniyor. 1941 Dekatlon Türkiye Rekortmeni, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi ve aynı zamanda da iyi bir bilardocu olan Seha Aksoy’un adı, Atatürk Spor Kompleksi içindeki Seha Aksoy Atletizm Pisti aracılığıyla dünyaya ulaşıyor.

Evliliklerle kurulan akrabalık bağları arasında, bir alt kuşaktaki bir soyadı, Atatürk’le bağlantısı nedeniyle ilgiyi üzerinde topluyor: Tahir Bey’in kızı Atıfet Hanım ilk evliliğini, Atatürk’ün eşi Latife Uşşaki’nin kardeşi Ömer Uşşaklı ile yapıyor. Atıfet Hanım’ın ikinci eşi ise İzmit Memleket Hastanesi Başhekimliği, Sağlık Bakanlığı’nda genel müdür yardımcılığı, müsteşarlık, Dünya Sağlık Örgütü toplantılarında delegasyon şefliği yapmış olan Dr. Nail Karabuda. Ancak boynuz, kulağı geçiyor; Güneş Karabuda’nın ünü, babasını aşıyor. Osman ve Münci dayılarının yolundan gidip hukuk okuyan Karabuda, gazeteciliğe, üniversite eğitimini aldığı Paris’te fotomuhabiri olarak başlıyor. 1961’de televizyonculuğu ekliyor kariyerine. Dünyanın dört bir yanını, hazırladığı politik, sosyal ve kültürel içerikli belgesellerle, başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere Avrupa ve Amerika’daki değişik televizyon kanallarından yansıtıyor. Tarihe tanıklık ettiği en önemli görüntülerini, Vietnam Savaşı’nın ortasından geçiyor. Karabuda’nın deneyimlerine ilişkin daha fazlasını, arkadaşı Yaşar Kemal anlatıyor: “Güneş’i 40 yıldır tanırım. Onu önce fotoğrafçı olarak tanıdım, sonra da kameraman… Bu 40 yılda Güneş şaşırtıcı bir hızla dünyayı dolaştı, filmler yaptı. Endonezya’da bir milyon kişi öldürülürken Güneş oradaydı. Şili’de Allende öldürülürken o oradaydı. Dofar gerillaları Arabistan’da çarpışırken Güneş gene oradaydı. Güneş’in maceraları saymakla bitmez. Güneş 40 yıldır dünyanın her yerindeydi.”

Aile, bir cumhurbaşkanı ile daha evlilik bağı kuruyor. Münci Kapani’nin kızı Suzan Hanım ile Türkiye’nin altıncı cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün oğlu, eski Paris Büyükelçisi Osman Korutürk evleniyor (Osman Korutürk adı, Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi olarak da hatırlanıyor).

Tahir Bey’in diğer kızlarına gelince; Mefharet Hanım, İzmir’in bir başka ünlü tüccar ailesi Yemişçiler’e gelin gidiyor. Muazzez Hanım’ın eşi Ord. Prof. Baha Kantar ise ailenin yolunu bir kez daha Atatürk ile kesiştiriyor. Atatürk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Kantar’ı, 1925’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin açılması üzerine buraya ceza hukuku profesörü olarak tayin ediyor. Kantar, 1935’te Türk Dili Tetkik Cemiyeti ile İçtimai İlimler Terimleri Komisyonluğu başkanlığına seçiliyor. Aynı yıl dekanlığa atanıyor, Kriminoloji Enstitüsü’nü kuruyor. Atatürk tarafından Türkiye’yi yurtdışındaki bazı toplantılarda temsil etmekle görevlendirilen Kantar’ın, üç ciltlik “Ceza Muhakemeleri Usulü” kitabı, yeni kuşaklara yol gösteriyor.

DİĞER İKİ KOLUN SOYADI KAPANCIOĞLU

Geldik yine başladığımız yere. Çünkü Hacı Hüseyin Bey’in çocuklarıyla süren kol, ailenin birinci kolu. Hacı Hüseyin Bey’in kardeş çocukları ve torunlarından gelen Kapanizade Mustabey ile eşi Katipzadelerden Hatice Naciye Hanım; çocukları Hüsnü, Ali Suphi, Nedime ve Adnan Kapancıoğlu ile birlikte ailenin ikinci kolunu sürdürüyor. Ali Suphi Bey, İzmir’in ilk meşhur şekercilerinden. İnşaat yüksek mühendisi olan oğlu Mustafa Kapancıoğlu ODTÜ’de öğretim üyeliği yaptıktan sonra, beş yıl Lizbon’da beton barajlar üzerine uzmanlık yapıyor. Türkiye’ye “Barajlar Kralı Süleyman Demirel’in öğrencisi” namıyla dönen Mustafa Kapancıoğlu, 12 Eylül öncesinin İzmir İl İmar Müdür Vekili. 12 Eylül sonrasında ise valilik tarafından “İzmir Belediyesi’ni Denetleme İmar Komisyonu Başkanlığı”na atanıyor. Engelli atlama, yüksek atlama ve mızrak atmada elde ettiği başarılar, Mustafa Kapancıoğlu’nun sporcu yanının nişanları. Hüsnü Bey’in oğlu Gündüz Kapancıoğlu ise uzun süre yaptığı İzmirliler Derneği Başkanlığı ile hatırlarda.

Hacı Hüseyin Bey’in kardeş çocuklarından Ali Rıza Bey ile Denizli Tavaslı Esma Hanım da ailenin üçüncü kolunu oluşturuyor. Eski Tariş Yönetim Kurulu üyelerinden İbrahim Kapancıoğlu ile 1977’nin Sarayköy Belediye Başkanı Rıza Kapancıoğlu, Kapanizâdelerin tüccar ve siyasetçi yetiştirme geleneğini, ailenin üçüncü kolunda yaşatanlara örnek oluyor.

****

[NOT: T.C. yasalarına göre Sabetayistleri araştırmak, incelemek, tartışmak asla suç değildir. Bu yayını özgürce beğenip paylaşabilirsiniz. Suç Türk ve Müslüman gibi gözüküyorken aslında Yahudiliğe ve çeşitli ülkelerin istihbarat birimlerine hizmet etmektir. Suç Sabetaycı olmaktır. Yahudi olmak bunu açıklama ve yahudice yaşamak suç değildir, bir tercihtir. Ama sabetaycılık doğrudan hıyanet-i vataniyye kapsamında değerlendirilmesi gereken bir husustur... Suçtur...]
http://www.chronicledergisi.com/kapanizadeler-hem-hukumet-hem-muhalefet/ 

Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?

Samiha Ayverdi
Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen
Türk aydınına bilmem ne demeli? Samiha Ayverdi


TÜRK TOPRAĞINDAKİ YAHUDİLER

Bu eski hâtıranın, kitaplarımızdan birinde kayıtlı olduğunu bilmekle beraber, ehemmiyetine binâen, şu "Hâtıralar" serisi içine almayı uygun buldum. Basit, hatta mizahî görünüşüne rağmen, asırlar boyu Osmanlı Devleti'nin çatısı altında barınmış, sırasında, toprağın öz evlâdı olan Türklerden daha refahlı, ve alabildiğine geniş içtimaî, vicdanî, iktisadî ve ticari imkânları içinde yaşamış etnik gruplar arasında, Yahudi cemâatinin de, Türk'e yabancı hatta düşman oluşuna misal vermek bakımından üstünde durmaya değer olsa gerek.

Türk târihinin, iktisadî, içtimaî/sosyal ve dahi siyâsî seyrini kollayıp, koparılmış çıbanlarını tespit etmiş olanlar, bilhassa gayr-i müslim azınlıkların Türk insanına ne ölçüde oyun oynamış olduklarını görürler. Bu azınlık zihniyetinin topografîk haritası yapılmak istendiği takdirde, Rum, Ermeni ve Yahudi'nin el birliği ile, devlet ve millet aleyhine kazdıkları uçurumlar, girdaplar, hatta ateş püsküren volkanlar meydana çıkar.

Anlatmak istediğim hikâye şu:

Çamlıca'da bir yazlık evimiz vardı. Üsküdar-Kısıklı arası 4-5 km.lik yokuşu tırmanmak için tek vâsıta da, talikalar idi. Vapurdan Üsküdar'a çıkan babam, bir Yahudi'nin bir Türk'e patlıcan satmakta olduğunu görmüş. Fransızca gibi İspanyolca'yı da çok iyi konuştuğundan, biraz da alaycı ve mizaha yatkın mizacı yüzünden İspanyolca olarak:

- Bezirgan, patlıcanın tanesi kaça? demiş. Kendisine aynı dille cevap veren Yahudi, müşterisini göstererek:

- Şu uğursuz oğlu uğursuz gitsin de, ona elli paraya verdiğimi sana kırk paraya veririm! diye cevaplandırmış.

Bu ara babam da gidip bir araba tutmuş ve içine girip oturduktan sonra da: "Küfende ne kadar varsa hepsini alıyorum, boşalt!" demiş ve kırk paradan olarak patlıcanların bedelini ödemiş. Alış-veriş bitip araba hareket ettikten sonra da, bu defa Türkçe olarak:

- Bezirgan, hangimiz uğursuz oğlu uğursuz? diye seslenince, aldatmaya alışık olduğu kadar, aldanmaya hiç gelemeyen Yahudi, kendi gafleti ile sanki bütün İsrail oğullarının aldanmış olduğu vehmine düşercesine, büyük bir öfke ile:

- Yit... Yozum yormesin yit! diye bağırırken, babamın arabası da, yavaş yavaş gözden kaybolmuş.

Asırlar evvel, Katolik vahşeti ile kan pıhtısına dönen İspanyol Yahûdilerine kapılarını açan Türk'ü çevirdiği ticarî, iktisâdi, mâlî ve hatta siyâsî dolaplarla içten içe yıkan ve en sonunda da, Filistin'de bir karış Türk toprağını bu şeriatçı ve ırkçı Yahudi'ye kaptırmayan Osmanlı Hânedânı'nın dahî hükümdarını tahtından al-aşağı eden ve Türklüğü de devlet otoritesinden mahrum bırakan, işte patlıcancısından, bankerine, tacirine, komisyoncusuna kadar hep bu Yahudilerdir.

1953 senesi idi. Kapalıçarşı'nın Mercan semtinde. Hakkı Usta isminde, îmal ettiği ayakkabıları gene aynı dükkânda satan namuslu ve ciddî bir esnaf vardı. Sinan mektep çağına gelinceye kadar ayakkabılarını hep oradan aldım. Hani "Çocuğun yediği helâl, giydiği haram" diye bir atasözü vardır ya, işte bizim oğlanın ayakkabıları da, daha yıpranmadan küçülüyordu.

Bir defasında, aldığım ayakkabıyı evden beğendiler. İki gün sonra gidip bir tane daha almak istedim.

Fakat Hakkı Usta paketi yaparken, verdiğim parayı elinde tutarak yüzüme baktı ve fiyatın bir lira artmış olduğunu söyledi. Mukadder suâlimi beklemeden de: "Yahudi, bir telefonla malları topladı, bize de keyfinin istediği fiyattan veriyor. Bu bir lira bizim kesemize değil, onun kasasına giriyor!" dedi.

Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?

Her gün, sayıları da nüfuzları da artan mason locaları, Lions Kulüpler, Rotari Kulüpler, hep Yahudi oyununun tuzakları... Amma bilen kim, hele inanan nerde?

Kütahya'da bir kunduracı dükkânı vardır. İstanbul piyasasından satın aldıkları düşük kaliteli ayakkabıları satarlar.

Dükkân sahibinin adını bilmiyorum. Oğlunun ismi, Mustafa Kalyon'dur. Bir gün baba Kalyon, mal almak için İstanbul'a gitmek üzere olan oğluna: "Orada, benim bir Yahudi ortağım vardı. Git onu gör ve benden selâm söyle!" der.

Mustafa Kalyon da, babasının arzusu üzerine, bu eski ortağın iş yerini arayıp bulur. Fakat burası, akıl durduran, muazzam ve o nisbette de lüks bir binadır.

İçeri girerse de patronun yanına destursuz girilemeyeceğini, önüne çıkan engeller derhal belli eder. Ne ise ki, eski ortaklık hikâyesi adamları biraz yumuşatır, telefonlar, sorup soruşturmalardan sonra izin çıkar ve kapı kapı içinden geçirilerek, eski ortağın mükellef bürosuna girmek mümkün olur.

*

Mukayese, hazin olduğu kadar da acı. Kalyonların karanlık, bakımsız tabur tabur kutu dizili rafların sıralanmış olduğu dükkânlarına bir kere girmiştim.

Gerçi baba Kalyon'un Yahudi ortağının o muhteşem ticarethanesine ne gittim ne de gördüm. Mustafa Kalyon'dan dinlediğim o ihtişamla Kütahya'daki ayakkabıcı dükkânını zihnen ve hayâlen karşılaştırdığımızda, başını alıp gitmiş bir varlıkla, yerinde sayan ve ticâret hacminin de, şeklinin de yürek sızlatmaması ne mümkün?

Yahudi'nin müesseseleşmiş iş yerinde, terlik, ayakkabı satmak gibi onlarca ednâ/basit olan işlere yer yoksa da, hemen bütün terlikçi ve kunduracıları kesime almış büyük işlerin çevrildiği muhakkaktı.

Türlü ticâret hileleri ve dalavereli çevirme hareketleri ile piyasaya hâkim olan bu kurnaz adam, kısa zamanda Kalyon'un ortağı olmaktan, yüzlerce Kalyonu satın alacak hâle gelmiş bulunuyorsa, kendimizde de suç arayıp iş ve cemiyet hayâtımıza çeki düzen vermezsek, iktisâdı ve ticari hayâtımızı parsellemiş olan azınlıkların saltanatlarına son vermeyi ebediyen unutmamız gerekir.

*


1957 senesinde tertip etmeye başladığımız "Çocuk İftarları", çok şükür 26 senedir aralıksız devam etmektedir. Her sene, ramazandan evvel, davetli çocuklara verilmek üzere hazırladığımız diş kiraları ile beraber, oyuncak veya küçükleri memnun edecek bir şeyler arayıp bulmak gerekir.

Bundan on iki sene kadar evveldi. Bu maksatla Eminönü'ne giderek bir şeyler satın aldım. Fakat hediye adedini biraz daha genişletmem gerektiğinde Yeni Postahâne Caddesi'ndeki kırtasiyecilere de bakmak istedim. Burada biri Türk, diğeri Yahudi, karşılıklı iki kırtasiyeci bulunuyordu. Yahudi'nin camekânında plastik kap içindeki zarif pergerin fiyatı iki buçuk lira olduğu halde, aynı perger, Türk'ün dükkânında üç lira idi. İçeri girdim ve bu fiyat farkının sebebini sordum. Genç tezgâhtar çatık bir yüzle: "Gidip oradan alın" demez mi! 

Sükûnetle yüzüne bakarak: "Oradan almamı tavsiye edeceğinize, neden sizden almak istediğimi sormuyorsunuz? Bunlardan iki adet istiyorum ve Türk olduğunuz için de, bile bile bir lira fazla veriyorum. Fakat bu değişik fiyat karşısında sizi tercih edecek başka müşteriler olacağını da pek tahmin etmiyorum," dedim.

Dedim, Fakat müşteri tutmayı, müşteriye edilecek muameleyi bilmeyen, ticâret ahlâkının bigânesi genç tezgâhtar, maalesef bu söylediklerimi de anlamadığı aşikâr bir kayıtsızlıkla dinledi.

Bu hâdisenin üstünden birkaç zaman geçtikten sonra, Yahudi'nin neden Türk'ten daha ucuz sattığını tesadüfen öğrendim.

Kırtasiye üzerine çalışan toptancıların hemen hepsi Yahudi imiş ve kendi ırklarından olan tüccarlara sattıkları malı Türklere verdiklerinden daha düşük fiyatla verdikleri için, gerek toptan, gerek perakende piyasayı onlar tutmakta imişler.

Bana perger satan mağazadaki gencin, işin bu tarafinı bilmemesi pek mümkün değildi. Hiç olmazsa: "Git oradan al!" diyeceğine, bunu açık söylese, hatta dertleşseydi, ne doğru bir harekette bulunmuş olurdu.

Yeğenim Cemil Büyükaksoy, liseyi Saint Joseph*de okuduğu sırada, Yahudi cemâati tarafından taksitleri Ödenen fakir bir Yahudi arkadaşı da varmış.

Aradan seneler geçmiş, bir gün Cemil, hızlı hızlı yolda giderken, lüks bir husûsî araba yanında durmuş ve direksiyonda olan genç: "Cemil, gel seni götüreyim!" diye seslenmiş.

Yeğenim, kendisini ismi ile çağıran bu kalantor adamın, Saint Joseph'deki fakir Yahudi çocuğu olduğunu hayli güç fark edebilmiş.

Arabayı süren genç, merakla kendisine bakan yeğenime:

- Biliyorsun, beni Musevî cemâati okuttu. Harp içindeki yokluk seneleri malûm. O yok, bu yok... çivi de yoklar arasında. Bir ara, ithal malı tahta çivi geldi. Piyasada rağbet eden olmadı. Amma bizim cemâat, kârın yüzde otuzuna karşılık, bana sermâye verdiler. İşte, kimsenin beğenmediği çiviler, bana zenginlik yolunu açtı. Şimdi ne iş yaparsam, yüzde otuzu cemâatindir. Çevirdiğim ticâret işleri, bana da onlara da, bol bol yetiyor, demiş.

Ne idik, Ne olduk?
Sâmiha Ayverdi
Shf: 96-101

Bu ay öne çıkanlar