gerçek tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçek tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-08-27

Türkiye'nin gerçek yakın tarihinin önemli şifreleri: Türkiye'yi kim kurdu?


Türkiye
Türkiye

Yahudiler, 20. asırda içimzdeki hain Sabetayist Yahudilerle bir olup iki devlet kurdular; Biri Türkiye, diğeri İsrail...

- Sözde Cumhuriyetiz ama Anayasamızın gizli maddeleri var?

- Merkez bankamız çok ortaklı bir anonim şirket... Ne statüsü ne ortakları doğru düzgün belli değil... Paralarımızın üzerinde "Türkiye Cumhuriyeti" ifadesi bile yazmıyor...

- Genel Kurmay başkanlarımız Yahudilerin ibadethanesi Ağlama Duvarında ağlayıp duruyorlar...

- Türkiye’yi kurduğu iddia edilen Mustafa Kemal’den tutun da, günümüze gelene kadar, meşhur idarecilerimiz,askerlerimiz, bürokratlarımız hep Sabetaycı Yahudi kökenden çıkıyorlar...

- % 99’u Müslüman olan bir ülkede başörtüsünü bunlar mı yasaklıyorlar?

- PKK’yı bunlar mı bilerek bitirmiyorlar?

- Yeni Türkiye devletinin resmen tanındığı Lozan’da bizi neden Yahudi Hahamı Haim Nahum temsil etti?

- Ünlü Sabetaycı Yahudi Orhan Pamuk Amerika’da bir panelde neden “Modern Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kurduk” dedi...

2012-01-13

Sudaki Yansımalar Ebru Sergisi- Minik Ebruzenler Tekne Başında

Sudaki Yansımalar Ebru Sergisi- Minik Ebruzenler Tekne Başında
Boğazhisar Eğitim Kurumları birinci ve ikinci kademe öğrencileri tarafından yapılan ebrular görücüye çıktı.

Sarıyer Kültür Merkezi’nde açılmış olan sergide 56 eser sanatseverlerle buluşuyor.

Serginin koordinatörü olan Görsel Sanatlar Öğretmeni Nuray Gülseren: “Öğrencilerimizin el emeği ve göz nuru ile meşk edilmiş olan ebrularımızı herkes görmeliydi. Onların minicik fakat kocaman yüreklerinde yankı bulan bu müstesna sanatın milletimizin de sembolü olduğunu biliyoruz. Ebrunun suya verdiği ruh, milletimizin birlik ve beraberliğinin de bir sembolü aynı zamanda.” diyor.

Sergi; görmek isteyenler için 13- 14- 15 Ocak'ta Sarıyer Kültür Merkezi'nde..

Ayrıntılı bilgi için;
http://www.timeturk.com/tr/2012/01/13/minik-ebruzenler-tekne-basinda.html

2012-01-12

Mimar Sinan Dehası

Mimar Sinan Dehası
Birkaç yıl önce Süleymaniye Camii’nin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması üzerine en yetkin mimar ve mühendislerden oluşan bir ekip, camiinin bütün yükünü taşıyan kemerleri incelemeye aldı. 

Kemerlerin içinde gizli bir bölme ekibin dikkatini çekti. 

Bölmede, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Osmanlıca bir mektup vardı. Mektup’ta şöyle yazıyordu:

“Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz.”

Koca Sinan kademe kademe kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyordu. Heyet, Sinan’ın söylediklerini aynen uyguladı. Süleymaniye Camii böylelikle kurtarıldı. Bu not şimdi Topkapı Sarayı’nda saklanıyor.

Asırlar önceki bu incelik ve feraset, umarız günümüz mimarlarına ve müteahhitlerine örnek olur da, depremlerde bunca kayba neden olunmaz.

Kaynak: Zeka Geliştirme Enstitüsü

Osman Gâzi'nin, Oğlu Orhan Gâzi'ye Nasihati

Osman Gâzi'nin, Oğlu Orhan Gâzi'ye Nasihati
“Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp, yürütmek gayret ve esâsını dâima gözönünde bulundur ve bu esâsı sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebeb olur. 

Din gayretine sâhib olmayan, sefâhete düşkün olan, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zîrâ, yaradanından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez.

Zulümden ve hangisi olursa olsun bid’atden, yâni İslâmiyet’e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid’ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler.

Allahü Teâlâ'nın rızâsı için, devlet hizmetinde ömrünü tüketen sâdık devlet adamlarını dâima gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefâtından sonra, aile efradını koru, ihtiyâcı olanların da ihtiyâçlarını karşıla, tebeandan hiç kimsenin malına mülküne dokunma. Hak sahiplerine haklarını ver, lâyık olanlara ihsân ve ikrâmlarda bulun ve ailelerini de gözet. Özellikle, devletin ruhu mesabesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan asker taifesini güzelce idare edip rahatlarını te’min eyle.

Devletin bedeninde kuvvet mesabesinde olan hakîki âlimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarları, san’at erbabını gözetip koru. Onlara hürmet, ikrâm ve ihsânda bulun. Bir ülkede, olgun bir âlimin, bir arifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, uygun ve lâyık bir usûl ve ifâde ile onu memlekete getirt. Onlara her türlü imkânı tanıyarak ülkene yerleştir ki, hükümetin süresince âlim ve arifler, bilginler, memleketinde çoğalsın. Din ve devlet işleri nizâma oturup ilerlesin. 

2012-01-11

İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu

İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu
Özellikle Osmanlı Tarihi ile ilgili sohbetlerin yapılacağı programında İlber Ortaylı, Osmanlı şehirlerinin ulaşım sisteminden kurum yapısına ve mimarisine kadar detaylı bilgiler sunuyor.

Tarih: 13 Ocak Cuma
Saat: 18.30
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi

2012-01-09

Muallak Kemer / Mağlova Kemeri

Muallak Kemer / Mağlova Kemeri

Kânûnî’nin emriyle Mimar Sinan tarafından 1554-1562 yılları arasında İstanbul'da, Alibey Deresi vadisi üzerinde yapılmış olan su kemeri, bugün Gaziosmanpaşa ilçesi sınırlarında bulunan Cebeci köyü yakınlarındadır. Muallak Kemer, 2.013 metre uzunluğunda 47,01 metre yüksekliğindedir. Üst kemerin kalınlığı 3.05 metre, alt kemerinki ise, 4.5 metredir. Böyle zarîf bir kemerin zelzele, rüzgâr gibi tesirlere dayanabilmesi için esaslı konstrüktif tedbirler alınmıştır. Eser her devir için büyük bir mühendislik ve mimarlık şâheseri olup, dünyada bir eşi daha yoktur.

2005 yılında 20 TL değerinde 5.000 adet Mağlova Kemeri Hatıra Parası basılmıştır.

(Kaynak: Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi)


Mağlova Kemeri Hatıra Parası

2011-12-13

Osmanlı'da Minyatür Sanatı

Osmanlı'da Minyatür Sanatı
Batı dillerinde bir nesnenin küçük boyutlardaki örneğini belirten "Minyatür" sözcüğü, zamanla kitap resmi için kullanılan bir terim halini almıştır. Eski Türk kaynakları kitap resmi için "Nakış", "Tasvir"; minyatür ressamı için de "Nakkaş", "Musavvar" gibi sözcüklere yer verirler.

8. ve 9. yüzyıla ait olan ve günümüze gelmiş Türk resim sanatının örnekleri arasında, duvar resmi ve figürlü işlemelerin yanında minyatürler de bulunmaktadır. Türklerin eski yurtları Orta Asya'da, Türkistan'da yaşadıkları döneme ait olduğu düşünülen minyatür örnekleri hala Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunmaktadır.

Fatih Sultan Mehmed döneminden, 19. yüzyıla uzanan döneme ait ise çok sayıda minyatür eser günümüze ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılmış birçok minyatürlü eser, Türkmen minyatürlerinin etkisini göstermektedir. Bu eserler dönemin giyim, müzik aletleri ve eğlence hayatı gibi bazı özelliklerini de yansıtırlar.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı minyatür sanatında pek çok yeniliğin denendiği bir dönemdir.

2011-12-11

Yürekler Tutuşmadan, Denizler Tutuşmaz!...

İstanbul'un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, (Sultan III. Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii... (Takkeci Camii yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir.)

Camiyi yaptıran Arakiyeci (keçeden takke yapan) İbrahim Ağa, eski İstanbul'un Topkapı'sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedî bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu...
Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu:
"İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!" (Denizin yanması
bile ihtimal dahilindedir.)
"Deniz tutuşur mu be, sen bu kafayla daha çok sürünürsün!"
Takkeci garibi çevresine aldırmıyor, çok çalışıyor, üçü beşe katıp biriktiriyor, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ise, "Nemrud ateşini gülistana çeviren Allah, isterse deryaları da tutuşturur" diye
söyleniyordu. (Tabii bu gerçeği idrak için, insanda, Takkeci İbrahim
sabrı lâzım.)

Bir kandil gecesi, bağlı bulunduğu tarikatın şeyhi, rüyasına girdi ve hemen Bağdat'a gitmesini emretti: "Derhal Bağdat'a git gel."
Yürekler Tutuşmadan, Denizler Tutuşmaz!... 
Sebebini düşünmek, akıl ve mantıkla bağlantısını bulmaya çalışmak, gönül erlerinin derdi değildir. Onlar ihlâs ile buyruğa koşarlar.

Berceste..

Berceste..
Hâk ol ki; Hudâ mertebeni eyleye âlî

|Rûhî

(Toprak gibi -mütevazi- ol ki; Allah-ü Teâlâ mertebeni yüceltsin.)

2011-12-10

Kaşığın Tarihçesi

Kaşığın Tarihçesi
Türk Dil Kurumu kaşık kelimesini "Sulu veya bazı ufak taneli yiyecekleri ağza götürmeye yarayan saplı sofra aracı" olarak tanımlamış. Çatal ve bıçakla beraber günümüze bir sofra takımının en ayrılmaz parçası olsa da kaşığın tarihi çok daha eskilere dayanmaktadır. Mısır firavunlarının hazinelerinde, altından yapılma kaşıklara rastlamak mümkündür. Yunan uygarlığında ise kaşığın yeri çok farklıdır.

Kaşık adının nereden geldiğine de bakmak lazım... Eski Türkçe’den günümüze “kaşuk” biçimiyle kullanıla gelmiş olan kaşık sözcüğü aslen “kaşı” ve/veya “kaşa” (oymak) kökünden türemiştir. Eski Yunancada da kaşık sözcüğü (mistron) yuvarlaştırılmış, içi çukurlaştırılmış ekmek anlamında kullanılmış olup sonraları metal kaşık için de kullanılmıştır.

Avrupa dillerinde de hep birbirine benzer isimlerle türemiştir kaşık... Fransızca “culillerê”, İspanyolca “cuchara”, İtalyanca “cucchiaio” sözcüklerinin Latince kökü olan “cocleare” yılan, yumurta yemeğe yarayan, bir ucu sivri ve sümüklü böcek kabuğuna benzeyen bir alettir.

Kelt dillerinde kaşığın kökü ise genellikle "yontma" kökünden türer. İngilizcede de “spoon” yontmak, çentmek ve “spade” (kürek) kökünden türemiştir. 

Avrupa'da özellikle 16. Yüzyılda önemi artan kaşıkların Osmanlı tarihinde ayrı bir yeri vardır. Osmanlıların yemek takımı kavramları 19. yüzyılın başında henüz yeni yeni oturmaya başlamadan önce kişisel olarak kullanılan tek yemek yeme gereci kaşıktır. Kullanılan kaşıklar yemeğin çeşidine göre de değişiklik göstermektedir. Ayrıca bu kaşıkların yapıldığı malzemeler de servis edilen yemeğe göre farklılaşırdı. Örneğin pilav, muhallebi kaşıkları madenden yapılırdı.

2011-12-07

Ninelerimizin Yemek Kitabı; "Ev Kadını"

Yemek-İçmek kültürü hakkında nadir ve kısıtlı sayıda el yazması risaleler dışında, Türk mutfağına ait ilk basılı yemek kitabı Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocalarından Mehmet Kâmil Efendi'nin ese­ridir.Melceü't Tabahhîn (Aşçıların Sığınağı) İsimli bu kitap, 1844 yılında İstanbul'da taş baskısı (Lito) olarak yayımlanmıştır. Mehmet Kâmil Efendi, bu eseri için dönemin ünlü ustalarıyla görüşmüş, ayrıca Ağdiye Risalesi ve Yemek risalesi isimli iki yazma eserden de istifade etmiştir. 1844 ve 1888 yılları arasında dokuz defa yayımlanan eser, dönemin en çok satan kitapları arasında yer alarak günümüz tabiriyle best seller ol­muştur.

1862 yılında Fevz-i Cihad isimli yatıyla İngiltere'ye gi­den Mısır Valisi Sait Paşa, Thames Nehri üzerinde dev­let adamları ve asiller için yatında bir yemek daveti vermiş, bu yemekte Turabi Efendi tarafından"Turkish Cookery Book" ismiyle İngilizce'ye çevrilen Melceü’t Tabahhîn konuklara hediye olarak dağıtılmış. Daha sonra 1864 ve 1884 yıllarında Londra’da iki kez bası­lan kitap, batıda basılan ilk Türk yemek kitabı olarak, eğer bulunabilirse,  günümüz sahaf raflarında yerini almıştır. Ayrıca Mehmet Sıtkı Efendi tarafından Arapça’ya çevrilmiş ve 1886 yılında Kahire’de yayımlanmıştır. Melceü’t Tabahhîn’in yoğun ilgi görmesine kar­şın ülkemizde mutfakla ilgili tam kırk sekiz yıl başka bir kitap yayımlanmaması ise çok ilginç­tir.
Ninelerimizin Yemek Kitabı; "Ev Kadını"
1892 yılında Ayşe Fehriye Hanım (Fehriye) adını kullanarak Ülkemizdeki ikinci yemek kitabı olan "Ev Kadını" isimli eserini yayımladı. Burada tanıttığımız kitap eserin 1894 tarihli tab-ı sânî yani ikinci baskısıdır. Ayşe Fehriye Hanım, kitabı 400 sayfa artı beş sayfa da sofra düzeni çizimleriyle ha­zırlamış, eserini İstanbul’da bastırmıştır.

2011-12-05

Işığı Yanan Evler..

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptigim yere, Konya'ya bagli bir beldenin saglik ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdim. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmustum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarimiz gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacıanne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?" Hacıanne: "Hayır evlâdim, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "Işığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz." 


Işığı Yanan Evler..
Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "ışığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yasıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler ? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler ? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?


(Prof. Dr. Saffet Solak'ın hatırası)

2011-12-03

3. İstanbul Edebiyat Festivali 5 Aralık’ta Başlıyor!

3. İstanbul Edebiyat Festivali 5 Aralık’ta Başlıyor!
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür Müdürlüğü’nün uhdesinde gerçekleştirilecek olan 3. İstanbul Edebiyat Festivali 5-10 Aralık 2011 tarihlerinde Sultanahmet Kızlarağası Mehmed Ağa Medresesi’nde başlıyor.

İstanbulluyu edebiyatla buluşturmak ve İstanbul’un kültürel zenginliğini, sanatsal verimliliğini ortaya koymak, gerçek edebiyatçıları bir araya getirerek İstanbul’un edebiyat gündemini belirleyecek bir edebiyat platformunun oluşturulmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirilen festival altı gün sürecek.

Festivalde, atölye çalışmalarından açıkoturum ve panellere, film gösterimlerinden konsere, sergilerden ödül törenine 20 farklı etkinlik yer alacak.

Sevinç Çokum, Leyla İpekçi, Gökhan Yorgancıgil, Ömer Karaoğlu, Ertuğrul Erkişi, Hüseyin Su, Cem Erciyes, Gonca Özmen, Korhan Gümüş gibi tanınmış 44 edebiyatçı, akademisyen, uzman ve sanatçının yer alacağı festival,

2011-11-30

Ünlü Türk Ebru Üstadı Mustafa Düzgünman'ın İzinden Yürüyen 6 Kuşak Ebru Sanatçısının Açtığı Üstad Düzgünman'ın Mirası Sergisi, Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde Ziyarete Açıldı.

Ünlü Türk Ebru Üstadı Mustafa Düzgünman'ın İzinden Yürüyen 6 Kuşak Ebru Sanatçısının Açtığı Üstad Düzgünman'ın Mirası Sergisi, Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde Ziyarete Açıldı.
6. KUŞAK EBRU SERGİSİ

Ünlü Türk ebru üstadı Mustafa Düzgünman'ın izinden yürüyen 6 kuşak ebru sanatçısının açtığı Üstad Düzgünman'ın Mirası sergisi, Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde ziyarete açıldı.

Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli ebru üstadı Mustafa Düzgünman'ın mirası sayılan, Düzgünman ekolü temsilcisi hat sanatçılarının eserlerinden oluşan Altıncı Kuşak Ebru Sergisi, Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde sanatseverlerin ziyaretine açıldı. Klasik Türk Sanatları Vakfı'nın düzenlediği sergiye ilk günde çok sayıda sanatsever akın etti. Düzgünman'ın vefatından sonra talebesi olan Mustafa Başar hoca bayrağı devraldı. İcazet silsilesi, Başar hocanın talebesi Avukat Tülay Taslacıoğlu, ondan öğrendiği ebru sanatına kendine özgü gül motifleri ile yenilikçi bir akım oluşturan Yılmaz Eneş, Eneş hocadan aldığı icazetle renk cümbüşünü teknesi ile birleştirmeyi başaran Mahmut Peştel ve ebru ustası Peştel'den öğrendikleri ile ebru sanatına dinamizm katan Tuğba Balcıoğlu ile sürdü. 6 kuşak ebru ustasının eserlerinin yer aldığı sergide yaklaşık 100 eser görücüye çıktı. 35 yıldır sanat hayatının büyük bölümünü ünlü ebru üstadı Düzgünman'ın yanında geçiren ve onun öğrencisi olma şansını yakalayan Fuat Başar, 6 kuşak ebru sanatçısının böyle bir sergi açmayı başarmasının gurur verici olduğunu söyledi. Serginin 'öğrencinin öğrencisi' diye devam eden bir silsile eseri olduğunu ifade eden Başar, tıp eğitimi alırken ebru sanatı ile tanıştığını ve tercihini ebrudan yana kullandığını ifade etti. Başar, "Hekimliği bırakmak istedim, beni ebrudan vazgeçirmek istediler; ancak ikna çabaları kalbimdeki ateşi söndüremedi.

2011-11-27

Hüsn-ü Hat ile Besmele-i Şerife

Hüsn-ü Hat ile Besmele-i Şerife
‎"Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlanmayan her işin bereketi kesiktir" 
(Hadîs-i Şerîf, Ebû Dâvûd, Sünen, Edeb, 18.)

Ebru: Reyhan S.G.
Hat: Murad Kahraman

2011-11-24

Hüsn-ü Hat Sanatında Hattatların Ketebe (İmzâ) ve Târih Koyma Şekilleri

Hüsn-ü Hat Sanatında Hattatların Ketebe (İmzâ) ve Târih Koyma Şekilleri
Hattatlar, yazıları altına koydukları imzâlarını ekseriyâ Arapça “Bunu yazdı” demek olan "Ketebehû" kelimesiyle birlikte yazarlar ki, buna Ketebe koymak, Ketebe yazmak, Ketebe atmak, kısaca ketebe derler.

Her yazı nev’ine göre ketebe koymanın husûsî bir şekli vardır. Sülüs, Muhakkak, Reyhânî, Celî ve Müsennâ yazılarda ekseriyâ Rıkaa’ kalemiyle yâni (icâzet) yazısıyla yazarlar ve nokta koymazlar. Ta’lîk’de yine Ta’lîk yazı ile ve asıl kalemin üçte biri kalınlıkta olmasını tercih ederler.

Ketebehû yerinde, nemekahu, yazan kendisinden söz katıyorsa Harrerehu, harekeli yazmış ise Rakamehu, tevâzu için, yâhut karalama yazmış olduğunu ifâde için Sevvedehu, bir meşke baka baka yazdığını, yâhut meşk olmak üzere îtinâ ile yazıldığını ifâde için Meşşakahu, istinsâh (kopya) sûretiyle yazmışsa Nesehâhu, yâhut Satarehu, aynen taklît ederek yazıldığını ifâde için Kalledehu gibi tâbirler kullanılmıştır.

Bir de, murakkaât, kıt’a, kitâp ve levhalarda El-fakîr, yâhut El hakîr, El-müznîp, Er-râcî gibi makama ve yazı muhtevâsına uygun ve tevâzua delâlet eden bir kelime veya cümleden sonra, isim yazmayı âdet edenler de olmuştur. İsimden sonra bâzen Gufira lehu, Gufira zünûbuhu ve emsâli duâyı taşıyan bir cümle ilâve edilir.

Bâzıları, yalnız kendi ismini yazmazlar, bâzıları isimden önce veya sonra babasının, hocasının, her ikisinin adlarını yazmışlar ve hattâ memleketini ve mesleğini bile tebârüz ettirenler olmuştur. Hâsılı, imzâ ve ketebe işinde her san’atkâr kendince münâsip gördüğü şekli kullanmıştır.

Bilindiği üzere, imzâlı yazılara imzâsızlardan ziyâde kıymet verilir. Çünkü imzâ yazının senedi mâhiyetindedir. Bu îtibarla bir hattat, bile bile güzel bir yazısına imzâ atmak istemeyeceği gibi, beğenmediği bir yazısına da imzâ atmaktan çekinir. Dolayısıyla, bir yazının imzâlı veya imzâsız olmasının mutlaka bir mânâsı olmak îcap ederse de, bunu her zaman sezmek mümkün olmaz. İmzâ koymamak husûsunda sebep olarak başlıca şunlar hatıra gelir:

2011-11-22

Berceste



Afv râcihtir berây-ı terbiyet tekdîrden..


(Affetmek, terbiye etmek hususunda azarlamaktan daha tercihe şayandır.)


Râşid 'Müverrih Mehmed'

Dünyanın en büyük Hilye-i Şerif'i

Dünyanın en büyük Hilye-i Şerif'i
Bilindiği gibi Hilye-i Şerif, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in yüce sıfatlarını anlatan manzûm veya nesir halindeki yazılardır. Bugüne kadar tek parça kâğıt üzerine yazılmış en büyük Hilye-i Şerif olan 4 metre boyunda ve 2 metre 60 santim enindeki dev eser, ünlü Hattat Süleyman Kartal tarafından yazıldı. Klasik hat sanatı teknikleriyle yapılan eserin dünyanın en büyük el yazması olduğu bildirildi. Çay ile renklendirilip yumurta akı ve şap ile cilalanan eser şimdiye kadar bir çok yerde sergilendi.


Böyle güzel bir eseri bir Türk' ün yapması da ayrıca çok onurlandırıcı..

2011-11-21

Yazar, Ressam ve Hattat İnci Beşoğul Sergisi 26 Kasım Cumartesi Günü Sevenleriyle Buluşacak.

Çok yönlü sanatçı İnci Beşoğul sergisi…



İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün bünyesinde gerçekleştirilen sergi kapsamında sanatçının Türk el sanatlarından hat, tezhip, ebru, minyatür, resim, yağlıboya, giyim ve süs eşyaları gibi serbest çalışmalarından oluşan 100 den fazla eseri sergilenecek.
Yazar, Ressam ve Hattat İnci Beşoğul Sergisi 26 Kasım Cumartesi Günü Sevenleriyle Buluşacak.
Merhum Hattat Hamid Aytaç’tan hat dersi alan ve Aytaç’ın tek kadın talebesi olan İnci Beşoğul,

Gül Camii Minyatürü

Gül Camii Minyatürü 
Klasik Türk Sanatlarından olan Minyatür Sanatı'na ait bir eser; Gül Camii Minyatürü.
Nusret Çolpan'a ait olan bu eser, 
Türk - İslâm Sanatları Kütüphanesi - Gül Sergisi Albümü'nden...

Bu ay öne çıkanlar