tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2015-05-27

Dünya tarihi yeniden yazılmalı: Geçmişte bizden daha ileri teknoloji devri yaşandı.[video]

Ad kavmi, Andrey Sklarov, antik uzaylılar, Geçmiş teknoloji devirleri, Hititler, İnkalar, Slayt, Slayt1, Süleyman aleyhisselam, süleyman hilmi tunahan, Sümerler, tarih, Vezir Asaf, videolar, Şeddad bin Ad,




Rusya’da alternatif tarih laboratuvarı çalışmaları yürüten fizikçi Andrey Sklarov ve bilim insanlarından kurulu olan Araştırma Ekibi; İnsan oğlunun tarihi hakkında gerçek olan ancak gerçekliğin getireceği Bilimsel karmaşa ve yeni baştan yazılması gerekli olan Siyasi Tarih ve Dünya Kültür tarihinin sancılı dönemler yaşatacağının bilincine sahip gerçek bilim insanları olarak uzun bir zamandan beri kaydettikleri, insanlık tarihinin gerçeklerini ortaya koyuyorlar…. 

Sklarov, Hitit, Sümer ve İnka kültürleri gibi antik uygarlıkların günümüz teknolojisinden çok daha gelişmiş medeniyet kalıntıları üzerine kurulduğunu bilimsel temellere ve gözlemlere dayanarak iddia ediyor. 

Andrey Sklarov yönetiminde çalışmalar yürüten; Rus tarihçi ,etnolog, jeolog ve daha bir çok bilim dalına mensup bilim adamlarının oluşturduğu ekip, Türkiye dahil Güney Amerika’dan, Japonya’ya kadar ortaya çıkarılan tüm arkeolojik bulguları farklı bilimsel bakış açısıyla inceleyerek tarihin yeniden yazılması gerektiği sonucuna varıyor… Sklarov ‘’Tarih, yakında geçmişin değil, geleceğin bilimi olacak’’ diyerek, çok güçlü teknik imkanların kullanıldığı insanlık uygarlık tarihinin gerçekliğini vurguluyor.. İnsanoğlu tarihi hakkında dikkat çekici çalışmalar yapan ekibin çalışmalarını aslında iki yıldan beri takip eden basın kuruluşları, Araştrma grubunun geçen yıl Türkiye’de gerçekleştirdiği incelemelerden sonra elde ettiği bulguları yayınlaması üzerine onlarla görüşme yapmak isteğinde bulunuyorlar…




Sklarov ve ekibinin ortaya attığı tarihin yeniden yazılması gerektiği temel fikrinin arkasında şu tespit bulunuyor: ’’İnka, Maya, Hitit, Mısır, Sümer ve daha bir dizi güçlü uygarlık bu dünyaya ilk olarak çivi çakan medeniyetler değildirler… Bunlar, varlıklarını, alt yapısı hazırlanmış çok farklı ve çoğu zaman ‘‘Tanrılar Kültürleri’’ olarak tarif edilen günümüz teknolojilerinden çok daha farklı ve ileri düzeyde gelişmiş kültürlerin kalıntıları üzerine kurulmuşlardır….’’ (Cilt 1 Sayfa 66)





Hitit İnka Benzerliği



Sklarov’la Basın Mensubları, Moskova’da bir sanat evinde buluşuyorlar…Görüşmelere ‘’beni daha iyi anlamanız için sizi hemen şoke etmek istiyorum’’ diye başlayan Sklarov Çorum’daki ‘Hitit uygarlığı kalıntıları’ olarak tarif edilen ‘Alacahöyük’ arkeolojik kazı bölgesiyle, Peru’da İnka’lara ait olduğu söylenen ‘Cusco’ antik şehrinin iki fotoğrafını yan yana koyuyor…Birbirinden yaklaşık 12 bin km uzaklıkta bulunan bu iki antik şehrin surlarının, yine yaklaşık M.Ö 10.000 yıllarında buraya dikildikleri varsayılıyor.


Süleyman aleyhisselam zamanında, insanlık bilim ve teknolojinin zirve noktasındaydı.

antik uzaylılar, Ay'da bulunan uzaylı mumyası, Ay'daki antik şehir, Geçmiş teknoloji devirleri, İnsanlık tarihi ne kadar, Süleyman aleyhisselam, süleyman hilmi tunahan, tarih,




Bilim adamlarından önce bir din adamı söylemişti.

Dünyamızın son mürşid-i kamili olan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), günümüzde elde edilen son bilgilerden sonra "Dünyada daha önce de yüksek teknoloji kullanan insanlar yaşadı." diyen saygın bilim adamlarından çok daha önce, çok açık ifadeler ile dünyamızda daha önce de teknoloji devri yaşandığını ve bu teknolojinin hep insanlığın zararına kullanılması nedeni ile bir anda kaldırıldığını ifade etmiştir. İşte o sözleri:

Süleyman aleyhisselam, üçyüzbin kişilik ordusunu Taif'den Filistin'e havadan bir günde nakletmiştir.

Ordusuyla bir çiftlik üzerinden geçerken, yerde çift süren fakir bir çiftçi o hali görünce,

"Allah'ım al-i Davud'a ne büyük saltanat verdin" demiş.

Bunu işiten Hazreti Süleyman hemen ordusuyla yanına inip,

2013-09-21

Ezanın Türkçeleştirilmesi (Türkçe Ezan, Türkçe Kur'an, Türkçe Namaz ve Tekbir projesi)

ezan
ezan


76 SENE ÖNCE… 29 OCAK 1932

Bilindiği gibi, İslamda imandan sonra ilk emir namaz… Namazın vakitleri, müslümanlara, belli ve belirli lâfızlarla ve yüksek sesle okunan ezanla duyurulur. Bir beldede İslamın ve müslümanların varlığının sembolü ezandır. Ezan öyle bir sembol ki, Müslüman olan bir bölge halkı, ezan okumamakta diretse, İslam hukukçularına göre, başka bir çare yoksa onlara harp ilan edilir...

Allah’a, Allah’ın peygamberine ve âhiret kurtuluşuna çağırdığı için, ezan aynı zamanda İslama bir çağrı ve dâvettir. Bu dâvet, dünyada Müslüman bulunan her yerde devamlı tekrarlanır durur…

Ezan, “bildirmek, duyurmak, çağrı ve ilan” mânâlarına gelir. Ezan okuyana “müezzin” denir.

Ezan kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de Tevbe sûresi 3. âyette “Bildiri” mânâsında, Hacc sûresi 27. âyette de “Îlan” mânâsında geçer. Mâide sûresi 58. âyet ile Cuma sûresi 9. âyette de mânâ olarak ezandan bahsedilir. Müezzin kelimesi de A’raf sûresi 44. âyet ile Yûsuf sûresi 70. âyette “Îlan edici” mânâsında geçmektedir.

Ezan okumak; Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlere göre müekked (kuvvetli) sünnet. Bâzı Hanefî âlimlerine göre de vâcib. Onun için, “Ezan vâcib derecesinde kuvvetli sünnettir” deniliyor.

Ezan, namaz vakti girdikten sonra okunur. Vakitten önce okunan ezan okunmamış sayılır, tekrar okunması gerekir. Ezanın sözlerinin sırası değiştirilirse yeniden okunması icap eder.

Namaz İslamın Mekke döneminde farz kılındığı halde, ezan henüz meşrû kılınmadığı için müslümanlar Mekke döneminin tamamında ve Medine’de ilk dönemde zaman zaman bir araya gelip namaz vakitlerini beklerlerdi. Namaz vaktini bildirmek için bir müddet “Essalâh! Essalâh!..” diye namaz için çağrıda bulunuldu. Fakat bu kâfi gelmiyor ve başka bir işarete ihtiyaç duyuluyordu…

Başka din mensuplarının yaptıkları gibi boru öttürmek, ateş yakmak veya bayrak asmak gibi teklifleri onlara benzemek olacağından Resûlüllah Efendimiz kabul buyurmadılar…

Ezan, o sıralarda ashabtan Abdullah bin Zeyd’e rüyasında bildiğimiz şekliyle öğretildi. O da rüyasını Peygamberimiz’e anlattı. Hazret-i Ömer (r.a.) aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. Hazret-i Resûlüllah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem, Bilâl-i Habeşî Hazretleri’ne, rüyada öğretilen şekilde ezan okumasını emretti. Hz. Bilal yüksek bir evin üstüne çıktı ve ilk olarak sabah ezanı okudu…

Ezan, 75 sene öncesine kadar İslamın yayıldığı her yerde aynı şekilde asırlarca okundu durdu…


EZANIN TÜRKÇELEŞTİRİLMESİ

Osmanlı döneminin son zamanları ve 2. Meşrûtiyeti takip eden yıllarda “Türkçülük ve Dilde Sadeleşme” akımının arkasından, önemli münakaşalara sebep olan “Ezanın Türkçeleşmesi” meselesi ortaya atıldı. Bu fikri 1918’de ilk ortaya atan Ziya Gökalp idi. Gökalp, Osmanlılık idealini taşıdığı dönemde, 1908’de Ezan adlı şiirinde, ezanı “Büyük asrın (asr-ı saadetin) sesi” olarak anıyor ve şu mısralarla övüyordu:

Okunurken ezan, sanır her vicdan

Cebrâildir; gelmiş Bilal ağzından

Bütün İslam âlemine seslenir
.

Bu mısraların sahibi Ziya Gökalp, Selânik’e yerleştikten sonra 1918’de yazdığı Yeni Hayat kitabındaki “Vatan” şiirinde 180 derecelik bir dönüş sergiliyor ve şöyle diyordu:

Bir ülke ki câmiinde Türkçe ezan okunur

Köylü anlar mânâsını namazdaki duânın

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hudâ’nın

Ey Türk oğlu işte senin orasıdır vatanın

2013-09-04

Ünlü düşünür GOETHE Türk müydü (Prof.Dr. Ahmet Şimşirgil cevaplıyor)

GOETHE
GOETHE



1749 Almanya doğumlu olan Johann Wolfgang von Goethe aslında Türk müydü? Bu konuda Alman tarihçiler ne düşünüyorlar? Goethe Müslüman olduğu için mi Peygamberimize şiir yazdı? Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil merak edilen soruları cevaplandırıyor.


2012-01-13

Sudaki Yansımalar Ebru Sergisi- Minik Ebruzenler Tekne Başında

Sudaki Yansımalar Ebru Sergisi- Minik Ebruzenler Tekne Başında
Boğazhisar Eğitim Kurumları birinci ve ikinci kademe öğrencileri tarafından yapılan ebrular görücüye çıktı.

Sarıyer Kültür Merkezi’nde açılmış olan sergide 56 eser sanatseverlerle buluşuyor.

Serginin koordinatörü olan Görsel Sanatlar Öğretmeni Nuray Gülseren: “Öğrencilerimizin el emeği ve göz nuru ile meşk edilmiş olan ebrularımızı herkes görmeliydi. Onların minicik fakat kocaman yüreklerinde yankı bulan bu müstesna sanatın milletimizin de sembolü olduğunu biliyoruz. Ebrunun suya verdiği ruh, milletimizin birlik ve beraberliğinin de bir sembolü aynı zamanda.” diyor.

Sergi; görmek isteyenler için 13- 14- 15 Ocak'ta Sarıyer Kültür Merkezi'nde..

Ayrıntılı bilgi için;
http://www.timeturk.com/tr/2012/01/13/minik-ebruzenler-tekne-basinda.html

2012-01-12

Mimar Sinan Dehası

Mimar Sinan Dehası
Birkaç yıl önce Süleymaniye Camii’nin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması üzerine en yetkin mimar ve mühendislerden oluşan bir ekip, camiinin bütün yükünü taşıyan kemerleri incelemeye aldı. 

Kemerlerin içinde gizli bir bölme ekibin dikkatini çekti. 

Bölmede, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Osmanlıca bir mektup vardı. Mektup’ta şöyle yazıyordu:

“Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz.”

Koca Sinan kademe kademe kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyordu. Heyet, Sinan’ın söylediklerini aynen uyguladı. Süleymaniye Camii böylelikle kurtarıldı. Bu not şimdi Topkapı Sarayı’nda saklanıyor.

Asırlar önceki bu incelik ve feraset, umarız günümüz mimarlarına ve müteahhitlerine örnek olur da, depremlerde bunca kayba neden olunmaz.

Kaynak: Zeka Geliştirme Enstitüsü

Osman Gâzi'nin, Oğlu Orhan Gâzi'ye Nasihati

Osman Gâzi'nin, Oğlu Orhan Gâzi'ye Nasihati
“Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp, yürütmek gayret ve esâsını dâima gözönünde bulundur ve bu esâsı sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebeb olur. 

Din gayretine sâhib olmayan, sefâhete düşkün olan, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zîrâ, yaradanından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez.

Zulümden ve hangisi olursa olsun bid’atden, yâni İslâmiyet’e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid’ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler.

Allahü Teâlâ'nın rızâsı için, devlet hizmetinde ömrünü tüketen sâdık devlet adamlarını dâima gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefâtından sonra, aile efradını koru, ihtiyâcı olanların da ihtiyâçlarını karşıla, tebeandan hiç kimsenin malına mülküne dokunma. Hak sahiplerine haklarını ver, lâyık olanlara ihsân ve ikrâmlarda bulun ve ailelerini de gözet. Özellikle, devletin ruhu mesabesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan asker taifesini güzelce idare edip rahatlarını te’min eyle.

Devletin bedeninde kuvvet mesabesinde olan hakîki âlimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarları, san’at erbabını gözetip koru. Onlara hürmet, ikrâm ve ihsânda bulun. Bir ülkede, olgun bir âlimin, bir arifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, uygun ve lâyık bir usûl ve ifâde ile onu memlekete getirt. Onlara her türlü imkânı tanıyarak ülkene yerleştir ki, hükümetin süresince âlim ve arifler, bilginler, memleketinde çoğalsın. Din ve devlet işleri nizâma oturup ilerlesin. 

2012-01-11

İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu

İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu
Özellikle Osmanlı Tarihi ile ilgili sohbetlerin yapılacağı programında İlber Ortaylı, Osmanlı şehirlerinin ulaşım sisteminden kurum yapısına ve mimarisine kadar detaylı bilgiler sunuyor.

Tarih: 13 Ocak Cuma
Saat: 18.30
Yer: Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi

2012-01-09

Muallak Kemer / Mağlova Kemeri

Muallak Kemer / Mağlova Kemeri

Kânûnî’nin emriyle Mimar Sinan tarafından 1554-1562 yılları arasında İstanbul'da, Alibey Deresi vadisi üzerinde yapılmış olan su kemeri, bugün Gaziosmanpaşa ilçesi sınırlarında bulunan Cebeci köyü yakınlarındadır. Muallak Kemer, 2.013 metre uzunluğunda 47,01 metre yüksekliğindedir. Üst kemerin kalınlığı 3.05 metre, alt kemerinki ise, 4.5 metredir. Böyle zarîf bir kemerin zelzele, rüzgâr gibi tesirlere dayanabilmesi için esaslı konstrüktif tedbirler alınmıştır. Eser her devir için büyük bir mühendislik ve mimarlık şâheseri olup, dünyada bir eşi daha yoktur.

2005 yılında 20 TL değerinde 5.000 adet Mağlova Kemeri Hatıra Parası basılmıştır.

(Kaynak: Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi)


Mağlova Kemeri Hatıra Parası

2011-12-13

Osmanlı'da Minyatür Sanatı

Osmanlı'da Minyatür Sanatı
Batı dillerinde bir nesnenin küçük boyutlardaki örneğini belirten "Minyatür" sözcüğü, zamanla kitap resmi için kullanılan bir terim halini almıştır. Eski Türk kaynakları kitap resmi için "Nakış", "Tasvir"; minyatür ressamı için de "Nakkaş", "Musavvar" gibi sözcüklere yer verirler.

8. ve 9. yüzyıla ait olan ve günümüze gelmiş Türk resim sanatının örnekleri arasında, duvar resmi ve figürlü işlemelerin yanında minyatürler de bulunmaktadır. Türklerin eski yurtları Orta Asya'da, Türkistan'da yaşadıkları döneme ait olduğu düşünülen minyatür örnekleri hala Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunmaktadır.

Fatih Sultan Mehmed döneminden, 19. yüzyıla uzanan döneme ait ise çok sayıda minyatür eser günümüze ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılmış birçok minyatürlü eser, Türkmen minyatürlerinin etkisini göstermektedir. Bu eserler dönemin giyim, müzik aletleri ve eğlence hayatı gibi bazı özelliklerini de yansıtırlar.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı minyatür sanatında pek çok yeniliğin denendiği bir dönemdir.

2011-12-11

Yürekler Tutuşmadan, Denizler Tutuşmaz!...

İstanbul'un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, (Sultan III. Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii... (Takkeci Camii yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir.)

Camiyi yaptıran Arakiyeci (keçeden takke yapan) İbrahim Ağa, eski İstanbul'un Topkapı'sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedî bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu...
Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu:
"İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!" (Denizin yanması
bile ihtimal dahilindedir.)
"Deniz tutuşur mu be, sen bu kafayla daha çok sürünürsün!"
Takkeci garibi çevresine aldırmıyor, çok çalışıyor, üçü beşe katıp biriktiriyor, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ise, "Nemrud ateşini gülistana çeviren Allah, isterse deryaları da tutuşturur" diye
söyleniyordu. (Tabii bu gerçeği idrak için, insanda, Takkeci İbrahim
sabrı lâzım.)

Bir kandil gecesi, bağlı bulunduğu tarikatın şeyhi, rüyasına girdi ve hemen Bağdat'a gitmesini emretti: "Derhal Bağdat'a git gel."
Yürekler Tutuşmadan, Denizler Tutuşmaz!... 
Sebebini düşünmek, akıl ve mantıkla bağlantısını bulmaya çalışmak, gönül erlerinin derdi değildir. Onlar ihlâs ile buyruğa koşarlar.

Berceste..

Berceste..
Hâk ol ki; Hudâ mertebeni eyleye âlî

|Rûhî

(Toprak gibi -mütevazi- ol ki; Allah-ü Teâlâ mertebeni yüceltsin.)

2011-12-10

Kaşığın Tarihçesi

Kaşığın Tarihçesi
Türk Dil Kurumu kaşık kelimesini "Sulu veya bazı ufak taneli yiyecekleri ağza götürmeye yarayan saplı sofra aracı" olarak tanımlamış. Çatal ve bıçakla beraber günümüze bir sofra takımının en ayrılmaz parçası olsa da kaşığın tarihi çok daha eskilere dayanmaktadır. Mısır firavunlarının hazinelerinde, altından yapılma kaşıklara rastlamak mümkündür. Yunan uygarlığında ise kaşığın yeri çok farklıdır.

Kaşık adının nereden geldiğine de bakmak lazım... Eski Türkçe’den günümüze “kaşuk” biçimiyle kullanıla gelmiş olan kaşık sözcüğü aslen “kaşı” ve/veya “kaşa” (oymak) kökünden türemiştir. Eski Yunancada da kaşık sözcüğü (mistron) yuvarlaştırılmış, içi çukurlaştırılmış ekmek anlamında kullanılmış olup sonraları metal kaşık için de kullanılmıştır.

Avrupa dillerinde de hep birbirine benzer isimlerle türemiştir kaşık... Fransızca “culillerê”, İspanyolca “cuchara”, İtalyanca “cucchiaio” sözcüklerinin Latince kökü olan “cocleare” yılan, yumurta yemeğe yarayan, bir ucu sivri ve sümüklü böcek kabuğuna benzeyen bir alettir.

Kelt dillerinde kaşığın kökü ise genellikle "yontma" kökünden türer. İngilizcede de “spoon” yontmak, çentmek ve “spade” (kürek) kökünden türemiştir. 

Avrupa'da özellikle 16. Yüzyılda önemi artan kaşıkların Osmanlı tarihinde ayrı bir yeri vardır. Osmanlıların yemek takımı kavramları 19. yüzyılın başında henüz yeni yeni oturmaya başlamadan önce kişisel olarak kullanılan tek yemek yeme gereci kaşıktır. Kullanılan kaşıklar yemeğin çeşidine göre de değişiklik göstermektedir. Ayrıca bu kaşıkların yapıldığı malzemeler de servis edilen yemeğe göre farklılaşırdı. Örneğin pilav, muhallebi kaşıkları madenden yapılırdı.

2011-12-07

Ninelerimizin Yemek Kitabı; "Ev Kadını"

Yemek-İçmek kültürü hakkında nadir ve kısıtlı sayıda el yazması risaleler dışında, Türk mutfağına ait ilk basılı yemek kitabı Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocalarından Mehmet Kâmil Efendi'nin ese­ridir.Melceü't Tabahhîn (Aşçıların Sığınağı) İsimli bu kitap, 1844 yılında İstanbul'da taş baskısı (Lito) olarak yayımlanmıştır. Mehmet Kâmil Efendi, bu eseri için dönemin ünlü ustalarıyla görüşmüş, ayrıca Ağdiye Risalesi ve Yemek risalesi isimli iki yazma eserden de istifade etmiştir. 1844 ve 1888 yılları arasında dokuz defa yayımlanan eser, dönemin en çok satan kitapları arasında yer alarak günümüz tabiriyle best seller ol­muştur.

1862 yılında Fevz-i Cihad isimli yatıyla İngiltere'ye gi­den Mısır Valisi Sait Paşa, Thames Nehri üzerinde dev­let adamları ve asiller için yatında bir yemek daveti vermiş, bu yemekte Turabi Efendi tarafından"Turkish Cookery Book" ismiyle İngilizce'ye çevrilen Melceü’t Tabahhîn konuklara hediye olarak dağıtılmış. Daha sonra 1864 ve 1884 yıllarında Londra’da iki kez bası­lan kitap, batıda basılan ilk Türk yemek kitabı olarak, eğer bulunabilirse,  günümüz sahaf raflarında yerini almıştır. Ayrıca Mehmet Sıtkı Efendi tarafından Arapça’ya çevrilmiş ve 1886 yılında Kahire’de yayımlanmıştır. Melceü’t Tabahhîn’in yoğun ilgi görmesine kar­şın ülkemizde mutfakla ilgili tam kırk sekiz yıl başka bir kitap yayımlanmaması ise çok ilginç­tir.
Ninelerimizin Yemek Kitabı; "Ev Kadını"
1892 yılında Ayşe Fehriye Hanım (Fehriye) adını kullanarak Ülkemizdeki ikinci yemek kitabı olan "Ev Kadını" isimli eserini yayımladı. Burada tanıttığımız kitap eserin 1894 tarihli tab-ı sânî yani ikinci baskısıdır. Ayşe Fehriye Hanım, kitabı 400 sayfa artı beş sayfa da sofra düzeni çizimleriyle ha­zırlamış, eserini İstanbul’da bastırmıştır.

2011-12-05

Işığı Yanan Evler..

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptigim yere, Konya'ya bagli bir beldenin saglik ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdim. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmustum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarimiz gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacıanne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?" Hacıanne: "Hayır evlâdim, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "Işığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz." 


Işığı Yanan Evler..
Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "ışığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yasıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler ? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler ? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?


(Prof. Dr. Saffet Solak'ın hatırası)

Bu ay öne çıkanlar