Yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014-03-27

Avrupa’da sünnet tartışmasına son nokta

Avrupa’da sünnet tartışmasına son nokta
Almanya’da başlayan, ardından AKPM platformuna taşınan sünnet tartışmasına son noktayı Avrupa Konseyi’nin karar organı Bakanlar Komitesi koydu.

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nin (AKPM) erkek sünnetinin sorgulanmasını isteyen kararına verdiği yanıtta, erkek sünneti ile kadın sünnetinin bir tutulamayacağı ve bu konuda ek hukuksal önlemler almaya gerek olmadığını bildirdi.
Bakanlar Komitesi, “genital sakatlama” olarak da anılan kadın sünnetinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin işkence ve insanlık dışı muameleyle ilgili 3’üncü maddesine ve Avrupa Konseyi Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddetle Mücadele Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu belirterek, dini nedenlerden ötürü erkek çocukların sünnet edilmesiyle aynı planda değerlendirilemeyeceğini kaydetti.
Bakanlar Komitesi’nin yanıtında, çocukların tıbbi zorunluluk olmaksızın ameliyat edilme riskine karşı Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası kurumlar tarafından hazırlanmış bağlayıcı hukuksal belgelerle korunduklarını, bu nedenle erkek çocuk sünneti konusunda yeni bir sözleşme veya hukuksal belgeye ihtiyaç olmadığı da not edildi.
Bakanlar Komitesi ayrıca, Avrupa Konseyi Biyoetik Komitesi tarafından sünnet uygulamasıyla ilgili olarak Avrupa ülkelerindeki hukuksal mevzuat hakkında araştırma gerçekleştirildiği, araştırma sonuçlarının, Avrupa ülkelerinin çocuk sağlığı için her türlü riski asgari düzeye çekmek amacıyla cerrahi operasyonların gerçekleştiği koşullara “özellikle dikkat ettiklerini” gösterdiği bildirildi.
Sünnet kararı rafa kaldırıldı

2013-08-30

Amerika'nın, işgallerine bahane ettiği Saddam Hüseyin, bir Amerikan ajanıydı

saddam
saddam

(...)

Bazı iddialara göre Irak'ın Kuveyt'i işgalini önceden bilen ABD bir taşla iki kuş vurmuş oldu. Irak'ın, Kuveyt'i işgal ederek petrol rezervleri bakımından tekel oluşturması, bölgede ve Arap aleminde lider olma heveslerini kırmakla kalmadı, ABD'nin bölgede sürekli kalmasını meşru hale getirmiş oldu. Kuzey Irak'taki bugünkü oluşum tamamiyle bu stratejik hatanın bir sonucudur.

Yani Saddam tam da ABD-lsrail ikilisinin istediğini yapmıştı.
İşin garip tarafı ABD ve İsrail, Körfez Savaşı başlamadan önce Kuveyt'in yanında olduklarını söylemelerine rağmen Irak'ı silahlandırmaya devam etmiş oluşlarıydı. 1991 yılında Ana Britannica'nın, ana yıllığının, 106. sayfasında şöyle deniyordu:

"Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, Irak'a savaşın başladığı tarih olan 2 Ağustos 1990'a kadar en gelişmiş silahlar ve silah üretim olanakları sunmayı sürdürmüşlerdir."


Amerika'nın en saygın gazetelerinden olan Washington Post'un bir haberine göre de, Saddam Hüseyin ile CIA, Körfez Savaşı öncesinde bilgi alışverişinde bulunmuştu. Yani Bush yönetimi, Saddam'ın Kuveyt'i işgalini engellemek bir yana, gönderdiği CIA ajanlarıyla, Irak ordusunu teknik ve taktik açılardan eğitmişti. (Meydan, 30 Nisan 1992)

Nitekim 2 Ağustos 1990'da Saddam'ın Kuveyt'i işgal ettiğini açıklamasıyla kötü bir dönemden geçen neredeyse tümü Yahudi olan Amerikan savaş sanayii rahat bir nefes alabilmiş, silah satışlarının artmasıyla birlikte borsalardaki hisse senedi değerleri de yükselmişti.
Örneğin, Lochead Şirketi Başkanı Daniel Tellep, 24 Şubat 1991 tarihinde, Ekonomik Panaroma'ya şunları söylüyordu:

2013-08-27

Orhan Pamuk; "Vallahi Yahudi değilim" diye yemin eden bir Yahudi

Orhan Pamuk
Orhan Pamuk

(Aksiyon dergisi Orhan Pamuk ile mülakat yapmış ve Orhan Pamuk da "Vallahi Yahudi Değilim." demişti. Bunun üzerine, kendisi de Sabetayist iken mahkeme kararı ile Museviliğe geçen, kimliğine Musevi diye yazdıran Ilgaz Zorlu, Aksiyon dergisine bu aşağıda okuyacağınız maili atmıştır. Eski bir Sabetayistin itiraf ve ispatları ile Orhan Pamuk ve Pamuk ailesi....)

***

10.06.2002 tarihinde derginizin 392 nolu sayısında yayımlanan Orhan Pamuk isimli yazarın "Vallahi Yahudi Değilim" isimli yazısını büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içinde okudum. Adı geçen yazarın, kendisi ve ailesiyle ilgili araştırmalar yapıyor olmam hasebiyle; bu mülakatta yayımlanan iddialara bir cevap verme amacındayım.

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Sabetayist kökenli bir Musevi olarak, insanların kökenleri itibarıyla fikirlerinin eleştiri konusu yapılmasının alenen ırkçılık olduğuna inanıyorum. Ancak; bazı kişiler eğer Türkiye dışında Sabetayist kökenlerini bir reklam amacıyla kullanıp bundan bir menfaat elde etmeye çalışırlarsa bu durumda da kendileri ırkçılık yapmış olurlar. Nitekim bunun en açık örneği 1995 yılında Türkiye'de baskı gördüğünü ifade ederek, yurt dışına kaçan ve Sabetayist kökeninin ardına gizlenerek çeşitli ifadeler veren Halil Bezmen isimli işadamı ile karşımıza çıkmıştır. Devlete karşı işlenen en küçük bir suçun DGM'lerde yargı konusu yapılmasına karşılık Bay Halil Bezmen'e karşı hiç bir yargı organında soruşturma dahi açılamamıştır.

Sayın Orhan Pamuk ve Pamuk ailesi kendi iddialarının aksine Sabetayist kökenlidir. Bu yazar bizzat kolejden arkadaşı olan ve benim de müştereken tanıdığım bir ortak dostumuza New York'ta sabetayizm hakkında hararetli mülakatlar vermiştir. Ayrıca kendisinin bu dostuma ilettiği şu sözler dikkat çekicidir: "Sabetayistlerin bir devlete ihtiyaçları vardı, çünkü Yahudilerle aynı kaderi paylaşmak istemediler. Bu devlet kurucusu oldukları Türkiye Cumhuriyeti'dir."

2012-06-04

Eşkiyalıktan Orduya - Filistin Topraklarında Yahudi Terör Hareketleri

Eşkiyalıktan Orduya - Filistin Topraklarında Yahudi Terör Hareketleri
Eşkiyalıktan Orduya - Filistin Topraklarında Yahudi Terör Hareketleri


Filistin topraklarının Yahudiler tarafın­dan ele geçirilmesi sürecinde,   silahlı Yahudi çetelerinin rolü büyüktür. Bunlar, Yahudilerin Filistin topraklarına daha ilk yasadışı göçlerinden itibaren ortaya çıkmışlardır.

Yahudiler, Filistin'e yaptıkları modern zamanların bu yasadışı göçlerine "Aliyot" veya "Aliyah" derler. 1870-1914 arasındaki ilk "Aliyot" sırasında çeşitli entrika­larla Osmanlı idaresindeki Filis­tin'de kurulan Yahudi yerleşimle­ri (-ki Yahudi kasabaları, semtle­ri, "moşava" denilen köyleri, çift­likleri, "moşav" ve "kvutza" deni­len kooperatif yerleşmelerinden oluşuyordu) etrafında, sözüm ona Arap çetelerinden kendilerini ko­rumak amacıyla silahlı gruplar oluşturmuşlardı.

Haşomer örgütünün Yahudi  militanları, Arap kıyafetleri ile...
Haşomer örgütünün Yahudi
militanları, Arap kıyafetleri ile...

Haşomer


İlk Yahudi yerleşimlerinde, en az bir kişi, bölgeden ve gerekli görüldüğünde hububat yetiştiri­len alanlardaki güvenlikten so­rumluydu. Bu güvenlik görevlisi bir tüfek veya çoğunlukla bir ta­banca taşır, gece ve gündüz, atlı veya yaya olarak dolaşırdı. Böy­lece, bölgede kurulan en önemli Yahudi yerleşimlerinden biri olan Zikhron Ya'akov başta olmak üzere birkaç yerleşim yerinde, genç gönüllülerden oluşan küçük gruplar, güvenliği sağlamaya baş­ladılar. Bu düzensiz gönüllüler, ilk olarak 1907'de, daha sonra İsrail'in ikinci cumhurbaşkanı olacak Yitzhak Ben-Zvi'nin Yafa yakınlarındaki Neve Tzedek'de bulunan evinde toplanarak, "Bar Giora" denilen teşkilâtı oluşturdular. Bu teşkilât, Sejera'da Yahu­di muhafızlar için ilk "komün"leri kurdu. Bu komünlerin çalışan­ları ve muhafızları da birlikte, 1909'da "Haşomer"i kurdular. Ha­şomer, kendisini bir çok Yahudi yerleşiminin güvenliğini sağla­makla sorumlu tuttu. Haşomer, işçilere güvenlik görevi sağlama­sı ve üç katlı hiyerarşisi (Bar Giora gazilerinden oluşan küçük bir çekirdek kadro, geniş çaplı bir aktif muhafızlar ağı ve kendi­lerini '"İşçi Lejyonu" olarak adlandıran Haşomer üyesi Yahudi işçi­lerden oluşuyordu) sayesinde operasyonlarında çabuk organize olmasıyla meşhurdu.

1913'de Haşomer liderliği, Avrupa'daki Siyonist teşkilâtlar ile ilişki kurmaya başladı ama 1914'de başlayan Birinci Dünya Savaşı, bunu kesintiye uğrattı.

Osmanlı idaresi, savaş sırasında düşman ülke vatandaşı olan Ya­hudileri Filistin'den çıkartarak bu silahlı Yahudi grupların da dağıl­masını sağlamaya çalıştıysa da, tam başarılı olamadı. Üstelik, "Yafa Grubu" adıyla, gençlerden oluşan, Tel Aviv ve Yafa'daki Ya­hudilerden sorumlu yeni yeni si­lahlı gruplar da türemeye başla­mıştı.

Dünya siyonist kongresi  Başkanı Haim Weizmann
Dünya siyonist kongresi
Başkanı Haim Weizmann
1909 ile 1920 arasında faaliyet gösteren Haşomer'in önde gelen liderlerinden biri, Yisrael Şohat, diğeri de, aynı zamanda Yafa Grubu liderlerinden Elivahu Golomb idi. Bu arada, Zikhron Ya'akov civarındaki moşavotlarda yaşayan gençler, Gideonite"ler adıyla bir teşkilât kurdular. Savaş sırasında bu teşkilât, İngilizler he­sabına Filistin'de Osmanlı aleyhine gizli istihbarat faaliyetleri yü­rüten ve başında Aaron Aaronsohn isimli Yahudi bir ziraatçinin bulunduğu NILI'nin (Netzab Yis­rael Lo Yeşaker) temelini oluştur­du.


CASUSLAR

Bu teşkilât, bilhassa Osmanlı Ordusu içinde görev yapan an­cak resmen görevlendirilmemiş memur statüsünde bulunan Filis­tinli Yahudileri hedefledi. Os­manlı Ordusu içinde İngilizler hesabına casusluk yapmayı kabul eden Yahudilerden bazıları şun­lardı: Moşe Şarett, Dov Hoz (da­ha sonra firar ederek İngiliz Ordusu'na geçti ve görev aldı), Alexander Aaronson ve Elimelekh Zelikoviç (Avner).

Öte taraftan, 1915'de Mısır'daki İngiliz Ordusu içinde, Yahudi gö­nüllülerden oluşan Siyon Katırcı Kuvveti (Zion Mule Corps) ortaya çıkmıştı. Bu kuvvetin komutası, aslen İrlandalı olan Yarbay John Henry  Patterson  ile  (Yahudi) Yüzbaşı  Joseph   Trumpeldorda  idi.


GÖNÜLLÜLER


Çanakkale Cephesi'nde yar­dımcı bir birlik olarak kullanıl­dıktan sonra fonksiyonsuz bırakı­lan bu Katırcı Kuvveti, Eylül 1917'de Jabotinsky'nin girişimleri sonucu Yahudi Lejyonu'na dö­nüştürülerek. 38'inci Kraliyet Tü­fekli Taburu adı ile İngiliz Ordu­sunda görev almaya devam etti. Birlik, ilk olarak İngiltere'nin gü­neyinde toplandı. Komutası da yine Siyon Katırcı Kuvveti'nin es­ki komutanı Yarbay Patterson'da idi. Şubat 1918’de Mısır'a getirilen lejyon, Filistin'i işgal eden Gene­ral Edmund Allenby'nin komutasındaydı. Ürdün Vadisi'nde Eriha'ya konuşlandırılan ve "'alay" statüsü verilen lejyonun komutan yardımcısı, "teğmen" rütbesi veri­len Vladimir (Ze'ev) Jabotinsky idi.


Bu günkü israil ordusunun çekirdeğini meydana getiren  haganah gerillaları, filistin'de kırsal alanda eyleme giderken
Bu günkü israil ordusunun çekirdeğini meydana getiren
haganah gerillaları, filistin'de kırsal alanda eyleme giderken
 39'uncu Tüfekli Tabur ise 38'inci Tabur'un Mısır'a gitmesinden sonra yine İngiltere'de oluşturul­muştu. Bu lejyon da, Ameri­ka'dan, Kanada'dan ve Rusya'dan gelen Yahudi gönüllülerden ku­rulmuştu ve komutası da daha önce Fransız Cephesi'nde Avust­ralya seferî kuvvetindeki bir ta­burun başında bulunmuş Yarbay Eliezer Margolin'de idi. Bu lejyon da Nisan 1918’de Mısır'a gönderildi. Mısır'da bulunduğu sırada Güney Filistin’i işgalinden sonra İngiliz Ordusu'na gönüllü yazıl­mış Filistinli Yahudileri de bünye­sine katan lejyonun yarısı, Eylül 1918'de, 38'inci Tabura katıldı.

Üçüncü Yahudi Lejyonu ise 40'ıncı Kraliyet Tüfekli Taburu adı ile Mısır'da Ağustos 1918'de kuruldu. Bu lejyon da çoğunluk­la ABD ve Kanada'dan gelen Ya­hudi gönüllülerden oluşuyordu. İçlerinde David Ben-Gurion'un da bulunduğu bu gruba, Filis­tin'den Osmanlılar tarafından çıkarılan Yahudilerden Yitzhak Ben-Zvi, Dov Joseph ve Nehemia Rabingibi isimler de katılmıştı. Yarbay Samuel'in komutasındaki lejyona, Eliyahu Golomb, Dov Hoz, Beri Katznelson ve Haşomer'in birkaç üyesi de katıldı. Mı­sır'dan   Filistin'e   gönderilen   bu lejyon, herhangi bîr askerî hare­kete katılmakta çok geç kaldı.

1948'de bir Haganah komandosu
1948'de bir Haganah komandosu


Her üç Yahudi lejyonundaki gönüllüler, Kasım 1918'de, Birin­ci Dünya Savaşı'nı bitiren ateşkes anlaşmaları imzalanır imzalan­maz, terhis edildiler. Buna rağ­men, bu gönüllüler, Siyonist amaçlar doğrultusunda Filistin'i terk etmediler.
İngiltere ve Filistin'deki Siyo­nist liderler, İngiliz yetkilileri, bir Yahudi gönüllü alayı kurulması konusunda ikna ettiler. Alay, Fi­listin'deki İngiliz garnizonunun bir  parçasıydı  ve  komutanı   da Yarbay Eliezer Margolin idi. Bu alaya "İlk Yudealar" (First Judeans) adı verildi ve 1919'da Sarafand'da (şimdiki adı Tsrifin) orga­nize edildiler.

Ancak İngilizler, bu Yahudi ala­yının ne 1920'de Tel Hay ve Kudüs'deki olaylara, ne de Mayıs 1921’de patlak veren Arap Ayak­lanmasına müdahale etmesine izin vermedi. Olaylar, Tel Aviv ve Yafa arasındaki sınır boyunca ya­yılınca, Yarbay Margolin inisiyati­fini kullanarak alayı harekele ge­çirdi. İngilizler de buna cevap olarak "Yudea" alayını (Yahudi Lejyonunu) lağvederek dağıttılar.

'İlk Yudealar"ın dağıtılması, bazı Siyonist liderlerin İngiliz­lerin himayesinde bir askerî güç geliştirilmesine karşı çıkmalarının ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Ancak zaten Yahudi milis güçleri giderek gelişiyordu.


HAGANAH

"Haganah", ilk olarak 1920'de ortaya çıktı. Yahudi yerleşimcile­rin içinden tabiî olarak ortaya çı­kan bu silahlı hareketin içinde, Histadrut'un (Yahudi Genel İşçi Federasyonu) kurucuları da var­dı. İngilizler'in yasadışı saydığı bu hareket, kurucularının naza­rında tam bağımsız ve millî bir askerî güçtü. Yine de kuruluşunu takip eden ilk on yılda Haganah, seçilmiş organları bulunan His­tadrut'un bir alt birimiydi.

1929 Ayaklanması'nın kötü so­nuçlarından ve Siyonist partilerin liderleri arasındaki büyük tartış­malardan sonra, Haganah, Yahu­di Ajansı İdaresi'nin ve Millî Kon­seyin (Va'ad Loumi) idaresine bırakıldı. 1931'de Haganah, üç ''Sol” (aralarında Eliyahu Golomb ve Dov Hoz da vardı) ve üç "Sağ" temsilci (ikisi Sa'adya Şoşani ve Yissaşar Sidkov idi) ile siyasî ola­rak bölünmüş bir Yüksek Komutanlık'ın otoritesi altındaydı.

Yahudi gözü dönmüş teröristler, Filistinli çocuklann  içinde bulunduğu okul otobüslerine dahi  ateş açmaktan çekinmiyortardı. 1948
Yahudi gözü dönmüş teröristler, Filistinli çocuklann
içinde bulunduğu okul otobüslerine dahi
ateş açmaktan çekinmiyortardı. 1948
Haganah, bu yapısıyla daha o za­man bir Yahudi millî teşkilâtı ola­rak nitelendiriliyordu. Böylece is­mini giderek daha fazla duyuran Haganah'a, her moşava, moşav ve kibbutz'dan, her Yahudi kasabası ve semtinden katılımlar arttı. Ancak bu çabuk genişlemenin ayrılık getirmesi de o kadar ça­buk oldu. Siyasî konsensusa da­yalı Yüksek Komutanlık'ın otori­tesini kabul etmeyen bir grup, 1931'de Haganah'dan ayrıldı. Kı­sa bir süre sonra, 1932'de, ayrılan bu grup, Avraham Tehomi liderli­ğinde, Millî Askerî Teşkilât (Irgun tzeva'i le'umi) veya "Etzel" adıyla yeni bir Yahudi silahlı gücü oluş­turdular.  Bu teşkilât, İbranîce baş ismine nazaran, bilhassa 1945-1948 arası yaptığı eylemlerle dünyada adını "Irgun" olarak duyurduysa da, Yahudiler arasında­ki popüler ismi, İbranîce açılımı­nın kısaltılmışı olan "Etzel" idi. Etzel,  Ze'ev Jabotinsky'nin Reviz­yonist Partisi ile sağ-kanat Siyo­nistlerin ve Mizrahi'nin (Orto­doks Yahudilerîn 1902’de kurulmuş din  ağırlıklı Siyonist teşkilâ­tı) tam desteğini arkasına almıştı.

1936-1939 arasındaki Arap Ayaklanması, İngilizler ile "yasa­dışı" Haganah'ı birbirine yaklaş­tırdı. Bilhassa Kudüs'deki strate­jik çıkarları, İngiliz Hükümeti'ni Haganah ile belirli ölçülerde bir işbirliğine gitmeye zorladı. Bu iş­birliği, en azından üç sene için Haganah'ı yasadışılıktan "yasallığa" çıkardı. İngilizler, bu dönem­de Yüzbaşı Charles Wingate ko­mutasında, "Kadro fazlası Polis Kuvveti" (Super numery Police) adı altında Araplara karşı Haga­nah üyesi Yahudileri kullanmak­tan çekinmediler. Bu polis kuv­veti, Haganah ile İngilizlerin ça­tışma sürecine girdiği ve İsrail Devleti'nin kurulduğu 1948?e ka­dar varlığını sürdürdü.


GERİLLALAR ORDU KURMA YOLUNDA

1938'de, Yahudi Ajansı İdaresi, Haganah'ın Yüksek Komutantığı'na siyasî olmayan ve millî ka­rakterli bir lider atanmasına karar verdi. Bu pozisyona atanan ilk isim, Yohanan Ratner idi. Eylül 1939'da ise Yahudi Ajansı ve Mil­lî Konseyi, Haganah'ın Yüksek Komutanlığı altında, değişik or­ganları ve operasyonları birleşti­recek bir Askerî Genelkurmay oluşturulmasını kararlaştırdı. Bu birimdeki ilk Yahudi Genelkur­may Başkanı Ya'akov Dori (Dostrovsky) idi.

İngiliz askerleri şüphelendikleri Haganah  militanlarını tutuklamış 1948
İngiliz askerleri şüphelendikleri Haganah
militanlarını tutuklamış 1948
Bu arada, Nisan 1937'de, Avraham Tehomi liderliğinde ayrılan 1.500 kişi, Haganah'a geri dön­müştü. Ancak Etzel'in geri kalan kadrosu, Ze'ev Jabotinsky liderli­ğindeki Revizyonist Siyonist Teşkilât'ın siyasî otoritesi altında ey­lemlerini sürdürdü. Etzel, Haganah'ın Araplara karşı "ılımlı" po­litikası ile Siyonist liderliğin "diz­ginleme" (havlaga) doktrinini reddediyor,   "gözdağı   verme  ve terör" politikasını benimsiyordu.

Fakat İngilizler, Arap Ayaklan­masının bastırılmasında, Haganah’ı tercih ettiler. Ayaklanma, 1938-1939'da İngiliz kuvvetleri ile işbirliği içindeki Haganah tarafın­dan bastırıldı. Ayaklanmanın bas­tırılmasında, 20 bin Yahudi "kadro fazlası polis" kullanıldı. Bu kuvvete ek olarak, Yitzhak Sadeh komutasındaki muharebe birlik­leri ve Yüzbaşı Wingate komuta­sındaki "Özel Gece Mangası" da operasyonlara katıldı. Bu manga­nın ismi, Filistinli Araplara karşı nasıl dehşetli bir hareket yürütül­düğünün de ipuçlarını veriyor.

Haganah, böylece iyice profesyonelleşti. 1937-1939 arasında, yasal olarak operasyonlara katıl­dığı süre içinde Haganah, bir Mu­harebe Alayı ile Askerî Tıbbiye ve İşaret Alayı'na sahip olmakla kalmamış İstihbarat servisini de kurmuştu. Ayrıca, aynı dönemde Filistin'e yasadışı Yahudi göçünü (Aliya Bet) sağlamak için büyük bir imkân elde etmenin yanında, kendi silah endüstrisini de kur­muş, silah tedarik etme ve depo­lama hizmetleri için birimlerini oluşturabilmişti. Haeanah, Filistin'i Ma'arakhot (kampanyalar) denilen askerî operasyon bölge­lerine ayırmıştı. 1941'de, "Genç­lik Alayları" (Gadna) ve "Vurucu Güç" (Palmah) ortaya çıktı. Aynı yıl,  Haganah’ın,  Siyonist girişim ve Yahudi devleti kurulması için askerî güç temelindeki, millî ve Siyonist karakterini açıklayan prensipleri de belirlendi:

İngiliz polisince aranan Yahudi şüpheliler
İngiliz polisince aranan Yahudi şüpheliler
-Haganah, İsrail topraklarının siyasî bağımsızlığı için uğraşan Yahudi halkının askerî gücüdür.
-Haganah, Filistin topraklarında organize olmuş Yahudi halkı ile bağlantılı Dünya Siyonist Teşkilâtı’nın otoritesine karsı sorumludur, onun hizmetindedir ve onun emirlerine riayet eder.
-Haganah'ın fonksiyonları:

1) Filistin'deki Yahudi halkını saldı­rılara karşı savunmak, mülkünü ve mevkiini korumak

2) Siyonist girişimi ve İsrail topraklarındaki Yahudi halkın siyasî haklarını sa­vunmak

3) İsrail topraklarını ve sınırlarını, kapasite ve siyasî şart­lara uygun olarak dış düşmandan korumak

-Haganah, bütün Yahudi mille­tine, Filistin topraklarında yaşa­yan bütün Yahudilere (yişuv) ve bütün Siyonist harekete hizmet eder. Millî marşı. Hatikva’dır. Her Yahudi erkeği ve kadını, Haganah'a millî savunma görevi için gönüllü olarak katılabilir.

-Haganah, Yahudi olmayan hü­kümetin kanunlarından bağım­sızdır. Varlığı, silahlan ve operas­yonları, dikkatli bir şekilde gizle­nir. Bu prensibe uymama, hayat­ları risk altına atmak demektir.

-Haganah, mensuplarını Yahu­di halkına ve Filistin'deki Yahudi devletine (Eretz İsrael) sadakat, bağımsızlık aşkı ve Yahudi dirili­şi, cesaret, güçlüklere ve sıkıntı­lara tahammül, fedakârlığa gönüllülük, insan hayatına saygı, dürüst karakter, basitlik, insanî değerlere ve Yahudi değerlerine saygı konusunda eğitir.


BEYAZ KAĞIT SİYASETİ

İngilizlerin Mayıs 1939'da Filis­tin'de uygulamaya koyduğu ve yasadışı Yahudi göçünü büyük ölçüde önleyen Beyaz Kâğıt Siya­seti (White Paper Policy) ve arka­sından patlayan İkinci Dünya Sa­vaşı dolayısıyla İngilizlerin, Ya­hudi karşıtı Nazi Almanyası'na karşı savaşta önemli bir rol alma­ları, Siyonist Liderliği, İngiltere'ye karşı doğrudan ve dolaylı askerî eylemler konusunda ikilem için­de bıraktı. Siyonist İdare'nîn Baş­kanı David Ben-Gurion, Siyonist hareketin ve Filistin'deki Yahudi toplumunun bu durum karşısın­daki tavrını şöyle belirledi: Nazi­lere karşı İngiltere ile askerî iş­birliği, ancak göç ve yerleşmeyi engelleyen Beyaz Kâğıt Siyaseti'ne karşı da direniş...

1938'de Yahudi terör örgütlerinin  düzenlediği  hayfa şehrindeki  bir binaya büyük hasar veren sabotaj
1938'de Yahudi terör örgütlerinin
düzenlediği  hayfa şehrindeki
bir binaya büyük hasar veren sabotaj

Etzel de, bu kararlara, tam tersi bir kutupta olmasına rağmen ka­tıldı. Revizyonist Liderlik, Beyaz Kâğıt Siyaseti'ne rağmen, Nazi­ler1 e karşı İngiltere ile askerî sevi­yede işbirliği yapılabileceğini ka­rara bağladı. Ancak Abraham (Yair) Stern liderliğinde küçük bir grup, bu karara katılmadı ve İn­giltere'nin "Siyonizm'in En Büyük Düşmanı1'olduğunu öne sürerek, ona karşı gerilla eylemleri ve te­rörizm yoluyla savaşılması gerek­tiğini ilân etti. Jabotinsky'nin 1940’da ölmesinden sonra bu grup tamamen Etzel'den ayrıla­rak. "İsrail'deki Etzel" veya popü­ler adıyla "Stern Grubu" ismiyle faaliyet göstermeye başladı.

Abraham Stern'in Şubat 1942'de İn­gilizler tarafından öldürülmesin­den sonra grubun liderliğini, Na­tan Yellin  Mor, Yitzhak Şamir (İs­rail'in 1980 ve 1990'lardaki Baş­bakanı) ve Yisrael Eldad üstlendi. Bunlar, Stern Grubu'nu, "Yahudi Özgürlük Savaşçıları" (Lohamei Herut Yisrael) veya kısaca "Lehi" adıyla yeniden organize ettiler. Bu dönemde Filistin'deki Yahudi silahlı hareketleri açısından en büyük gelişme, 30 binden fazla Filistinli Yahudi'nin İkinci Dünya Savaşı dolayısıyla yeniden İngiliz Ordusu'na katılması oldu. Bilhas­sa savaşın bitimine yakın safha­larda kurulan "Yahudi Tugayı" (jewish Brigade Group), Kuzey İtalya'da Nazi Almanyası'na karşı savaştı.

Filistinli Yahudilerin İngiliz Kara ve Hava Kuvvetlerine alın­ması, gerilla tipi Yahudi silahlı hareketinin, bilhassa savaş, yö­netim, teknoloji ve modern ordu­nun lojistik ihtiyaçları konularını kapsayan geniş çaplı bir askerî eğitim süreci geçirmesine yaradı. Bu, Haganah'ın düzenli İsrail Sa­vunma Kuvvetleri'ne (IDF) dö­nüşmesi safhasında, büyük bir basamaktı.



SİLAHLAR İNGİLİZLERE DOĞRU

Nitekim, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini sabırsızlıkla bekleyen Haganah, savaş biter bitmez İngilizler'e karşı bayrak açmakta gecikmedi. Ekim 1945 ile Aralık 1947 arasında Haga­nah, İngilizlere karşı en büyük ve en önemli askerî güç idi. Ge­nelkurmay Başkanı Yitzhak Sadeh, "Yahudi Direniş Hareke­ti”nin en kıdemli ve en otoriter şahsiyetiydi.

Militanların bir eyleminden sonra Filistin şehirlerinin sokaklarında böyle dehşet manzaraları oluşuyordu
Militanların bir eyleminden sonra Filistin şehirlerinin
sokaklarında böyle dehşet manzaraları oluşuyordu
Haganah, İkinci Dünya Sava­şında İngilizlerden öğrendiğini, şimdi onlara karşı acımasızca kullanıyordu. Bu dönemde Haganah'ın belli başlı eylemleri şun­lardı:
Atlit Kampı'nda enterne edilen yasadışı göçmenlerin kur­tarılışı,
Filistin'deki demiryolu ağı ile (Tren Geceleri) radar istasyon­larına sabotajlar ve İngiliz Devri­ye Polisi'ne saldırılar;

yasadışı gö­çü engelleyen İngiliz gemilerine hücumlar; sınırlardaki bütün yol ve demiryolu köprülerinin hava­ya uçurulması (Köprü Geceleri).


GÖÇÜN ORGANİZYONU

Haganah ayrıca, 1944-1948 ara­sında, Şaul Avigur (Meirov) yöne­timinde yığınlarca yasadışı Yahu­di göçmeni Avrupa ve Kuzey Af­rika'dan kara ve deniz yolu ile kaçırarak (Beriha), Orta Doğu ül­keleri üzerinden Filistin'e getir­meyi de başardı. Bunun da öte­sinde Haganah, Filistin'e yayılmış bütün Yahudilere askerî koruma sağlayarak, onların yeni yerleşim­ler kurmalarını sağladı. Bu tip bir yerleşmenin kurulmasına en tipik örnek, Haganah'ın Genelkurmay Başkanı Yardımcısı Yosef Avidar (Rokhel) komutasında "bir gece­de" (1946'nın Yom Kippur Bayramı'nın gecesi) Necef’de kurulan onbirinci Yahudi yerleşimidir.



Birinci Dünya Savaşı sonrası dağıtılan Yahudi Lejyonu yerine  Filistin'deki İngiliz Ordusu içinde kurulan  İlk Yudealar (First Judeans) isimli Yahudi Lejyonu.
Birinci Dünya Savaşı sonrası dağıtılan Yahudi Lejyonu yerine
 Filistin'deki İngiliz Ordusu içinde kurulan
İlk Yudealar (First Judeans) isimli Yahudi Lejyonu.
Etzel ve Lehi de, daha çok ferdî terörizm ve gerilla taktikleri ile Yahudilerin İngilizlere karşı sa­vaşına katıldı. Fakat Haganah'dan çok bu grupların yaptığı eylem­ler, daha korkunç oluşları ile dünya kamuoyunun hafızasına kazındı. Bunlardan en ünlüsü, Kudüs'deki İngiliz idarî ve askerî karargâhı King David Oteli’nin bombalanarak tamamen havaya uçurulmasıdır.   Bu  iki  terörist grup, ayrıca Qastina'daki İngiliz hava üssüne yapılan saldırı, Acre'deki Yahudi savaş esirlerinin kurtarılması ve Hayfa yakınların­daki demiryolu tamir atölyelerine yapılan sabotajlar ile de seslerini duyurdu.

"İsrail Savunma Kuvvetleri" (IDF veya Tsahal) denilen İsrail Ordusu'nun resmî kuruluşu, 15 Mayıs  1918'de  İsrail  Devleti'nin ilân edilmesinden sonra Arap ül­keleri ordularının 31 Mayıs 1948'e kadar Filistin'e girişleriyle başlayan süreçte gerçekleşti. Böylece Haganah, "Savunma, gü­venlik, misilleme ve Filistinli-Arap düşmana karşı-saldırı"dan sorumlu en önemli Yahudi gücü oldu. Etzel ve Lehi'yi de tasfiye ettikten sonra Haganah, 1 Hazi­ran 1948'den sonra resmen İsrail Savunma Kuvvetleri olarak anıl­maya başlandı.

Levent Elpen
Tarih ve Düşünce Dergisi
Haziran 2002


Bibliyografya:

"From Hashomer to the Israel Defense Forces, Armed Jewish Defense in Palestine" by Me'ir Pa'il, Colonel (res.), Ph.D.,the academic director of the Galili Center for Defense-"Haganah" Studies.

www.israel.mfa.gov.il/mfa/go.asp?MFAH027z0

2012-04-28

Konferans: YAHUDİ MESELESİ (Yahudinin dünü-bu günü, oyunları, planları, inançları...) Kadir Mısıroğlu (Video)

Konferans YAHUDİ MESELESİ (Yahudinin dünü-bu günü, oyunları, planları, inançları...)
Kadir Mısıroğlu (Video)


Yahudilerin dünyanın tamamını kendi idareleri altında toplamak ve dünya çapında bir krallık kurmak gibi bir davaları vardır... Yahudi meselesi sadece Türklerin değil bütün dünya milletlerinin en önemli meselesidir.
Bu gün dünya üzerinde yaşanan gelişmeleri bu videoda anlatılan bilgilere sahip olmadan doğru olarak anlayabilmeniz mümkün değildir... İzleyin ve izletin!




Mevzular:
- Yahudi'nin Gıda Silahı ve Doğum Kontrolü Planı.
- Unilever Hollanda Yahudisi.
- Doğum Kontrolü ve RockFeller Vakfı.
- Felç aşısı diye yapılan aşılar kısırlık aşısıdır.
- Ülker'in Cola Turka'sı, Cola-Cola'dan izin almadan kola çıkaramaz! Kola'nın her çeşidi haramdır, çünkü içinde eroin vardır.


1. Bölüm



******

Yahudiler kendi soylarının Adem aleyhisselamdan geldiğine inanmazlar. Akıl almaz sapık inançları vardır. Kendileri haşa Şeytan ile Havva validemizin ilişkisinden meydana gelmişlerdir. Bu nedenle Adem oğullarına (Yahudi olmayan herkese) düşmandırlar... Yahudi olmayanlara Goyim derler ve yahudiler goyimleri kır hayvanı seviyesinde görürler..

Hahamların bozduğu muharref Tevrat'ta, uydurma bir ayette Goyimler için "Onlara acımayacaksın. Onların çocuklarına da acımayacaksın. Onlar kır hayvanı mesabesindedirler. Hepsini kıracaksın" mealinde emirler vardır.

Dünyanın bir türlü huzur yüzü görememesinin en temel nedenlerinden biri kendini bütün dünya milletleri ile savaşmak zorunda kabul eden yahudilerdir...
Zira Yahudilerin bir savaş hukuku da yoktur. Makyevelistlerdir. Yani zafere ulaşmak için akla gelen her şey caizdir. Hiç sıkıntı etmezler...

Zafere ulaşacağız diye kendi kadınlarını ekran fahişesi yapmaktan bir an olsun tereddüt etmezler. Kumar, kadın pazarlama, uyuşturucu, organ ticareti, çocuk ticareti, iftira, karalama, kavimleri birbirlerine düşürme, terör örgütleri kurma, kardeşi kardeşe düşürme, kadınları çocukları katl etme ve akla gelebilen her ama her melaneti yaparlar. Bunları yapmaktan dolayı kendilerine bir günah yazılmayacağına, bunların hesabının kendilerine sorulmayacağına inanırlar...

En dikkat edilmesi gereken husus ise bu derecede sapkın inançlı bu kavmin her kılığa giriyor olmasıdır. Türk'ün arasında Türk gibi, Kürt'ün arasında Kürt gibi, İngiliz'in içinde İngiliz gibi gözükürler... Bulundukları kavimlerin dinlerine ve inançlarına da siyaseten tabi olurlar. Cuma günü bizimle namaza gelirler de cumartesi günü de gizlice sinagoglarına giderler...

Atalarımız ne güzel söylemiş; "Yahudinin yumurtası pişmemiş, tutmuş dünyayı yakmış."


2. Bölüm

2012-04-19

Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler

Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler
Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler

Alparslan Türkeş'in gerçek ismi olan Hüseyin Feyzullah'ın hikayesi ilginçtir.

Adındaki Hüseyin, ünlü işadamı Üzeyir Garih'in mezarı başında öldürüldüğü Küçük Hüseyin Efendi'den gelir.

Üzeyir Garih, kimliğinde Yahudi yazdığı ve 33. dereceden Mason olduğu bilinmesine rağmen bu Mevlana Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını çok sık ziyaret etmiştir.

Küçük Hüseyin Efendi'nin icazet aldığı kendinden önceki şeyhi ise Feyzullah Efendi'dir... Türkiye'nin son yüzyılına damgasını vurmuş pek çok kimsede olduğu gibi, Türkeş'in adını koyan babası da, Küçük Hüseyin Efendi de ve daha binlerce kişi de "ASLINDA YAHUDİ OLDUKLARI HALDE TÜRK VE MÜSLÜMAN GÖZÜKEN BİR İHANET ŞEBEKESİNİN FERTLERİDİRLER"


******


İşadamı Üzeyir Garih’in Eyüp Sultan Mezarlığı’nda mezarına ziyarete gittiği sırada uğradığı saldırı sonucu ölmesi, bütün dikkatleri burada ziyaret ettiği Mevlana Küçük Hüseyin Efendi’nin üzerine çevrildi. Peki, bu zat kimdi?

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi; Ankara’nın, Arslan Bey Mahallesinde, 1244 (1828) senesi dünyaya gelmiş. Babası, Katırcı Ali Abdullah Efendidir.

Gençlik yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra, Ankara’yı terkederek Mihalıççık’a gitmek zorunda kalmış. Babasının vefatından sonra İstanbul’a gitmeye karar vermiş.

İstanbul’da Mevlevi tarikatına mensup bir ustanın yanında çıraklığa başlamış. Mevlevi usta; okuma – yazma öğrenmesi için, Küçük Hüseyin Efendi’yi, Bayezid Camii avlusundaki bir tesbihçinin yanına götürmüş. Tesbihçinin yanında iken, sabahları Süleymaniye Camii’ne gider, ders okurmuş.

Küçük Hüseyin Efendi’nin ilk şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’dir. Onun vefatından sonra, Edirneli Mehmed Nuri Edirnevi Efendi’ye bağlanmış 8 yıl da bu Zat’ın eğitiminden geçmiş. Bir süre Hasan Visali Efendi ile sohbetlere devam eden Küçük Hüseyin Efendi, Hasan Visali Efendi’nin 1902 yılında vefatından sonra, 1902 yılında 76 yaşında iken şeyhlik ile görevlendirilir.

İrşad merkezi haline gelen evi; Kocamustafa Paşa’dadır. Çok talebesi olan Küçük Hüseyin Efendi, 397 gün hasta yattıktan sonra 14 Mart 1930’da ahırete göçmüş. Kabri, Eyüp Sultan’da; Karlık tepe (Gümüşsuyu) diye bilinen yerde ; ikinci şeyhi Mehmed Nuri Efendi’nin kabri civarındadır.

Küçük Hüseyin Efendi, 120 cm. boyunda, zayıf cüsseli, sol yanağında beni olup, sağ gözü ameliyatlıydı. Seyrek sakallı ve siyah beyaz karışımı idi.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN GERÇEK KİMLİĞİ


Küçük Hüseyin Efendi’nin kronolojik hayatından sonra şimdi de gerçek kimliğini bildirelim:

Küçük Hüseyin efendi, Nakşi değil Mevlevi idi. Gerçek kimliğini öğrenebilmek için mensubu olduğu tarikatı bilmek gerekir.

Mevlevilik nedir?

Mevlevilik, önceleri tasavvufta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin ve talebelerinin takip ettiği bir yol, sahih bir tarikat idi.

Mevlana hazretlerinin, hayâtında tarîkat kurmak gibi bir teşebbüsü olmadı. Fakat daha sonra gelenler bu yola ‘Mevleviyye’ adını vererek yolun temel esaslarını ortaya koydular.

Tevâzû, hoşgörü, şefkat, merhamet, cömertlik, muhabbet gibi güzel huylarla ahlâklanmak bu yolun belli başlı esaslarındandı.

İnsanların Allahü teâlânın rızâsına, dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarını gâye edinen Mevleviyye yolu, geniş kitleler ve Selçuklu Sultanları üzerinde tesirli oldu. Osmanlı Sultanları da Mevlevîlere ve Mevleviyye dergâhlarına değer verdiler. Devlet adamlarından ve halktan büyük destek gören Mevlevîler köylere kadar yayıldılar. Çok büyük hizmetlere vesile oldular.

Mevleviliğin Bozulması

Ancak Bektâşî dergâhlarına ve Yeniçeri Ocağına sızan ve bu ocakların bozularak kapatılmasına sebep olan Eshâb-ı kirâm düşmanı Hurûfîler zamanla Mevlevî dergâhlarına da sızdılar.

Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin ismini istismar ettikleri gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin isminin arkasına sığınarak bozuk inanış ve düşüncelerini Mevlevîler arasında yaymaya başladılar. Mevlevî şeyhlikleri câhillerin eline düştü. Mesnevî’de geçen ‘ney’i çalgı sanarak ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. İbâdetlere haramlar karıştırdılar.

Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlayan, Avrupa’ya köle duruma düşmemizi sağlayan Tanzimat ve Islahat hareketlerine, İtihat Terakkiye destek verdiler. Mevlevîler, Avrupa hayranı devlet adamlarından destek gördüler. Yurt dışına gidip Osmanlı Devletinin aleyhine faaliyet gösteren Jön Türklerle münâsebet kurdular. Midhat Paşa gibi mason devlet adamları Mevlevîler arasına katıldılar.

İkinci Meşrûtiyetin îlân edilmesine ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesine taraftar oldular. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin oldu bittiye getirerek girdikleri Birinci Dünyâ Savaşına Mevlevî Alayı olarak katıldılar.

Son zamanlarında neredeyse İslamiyet ile alakası kalmayan, Yahudilerle, dış güçlerle içli dışlı olan Mevlevî tekkeleri, 1925 senesinde kapatıldı. Konya’da bulunan Mevlevîliğin merkezi Halep Mevlevîhânesine nakledildi. Fakat 1944 senesinde Suriye Devletinin tekkelerle ilgili aldığı yeni kararlarla Mevlevîlik resmî özelliğini kaybetti.

O DEVRİ YAŞAYANLARIN DİLİNDEN KÜÇÜK HÜSEYİN

Şeyh Küçük Hüseyin’in İslamî kesimin dışında bazı kesimlerle bağlantıları ve yaşayışı zamanının alimleri arasında zaman zaman tartışmalara sebep oluyordu. O günün şartları icabı birçok şeyhe baskı yapılırken, bunun rahat bir şekilde hareket etmesi, tutuklanma, takip ve baskı gibi hallere maruz kalmaması da dikkat çekicidir. Bunun için zamanının gerçek şeyhleri, alimleri buna hep şüphe gözüyle bakmışlar, kendisinden uzak durmuşlardır. Cenazesine bile iştirak etmemişlerdir.

Örneğin, Şeyh Efendi vefat ettiğinde talebeleri, Eyüp’ün meşhur alimlerinden birine gidip, Şeyh efendinin telkinini vermesini isterler. Meşhur alim, ‘Böyle birinin telkini verilmez’ deyip teklifi red eder. Fasık yani günahkar da olsa, Müslümana telkin verilirken bu alim buna niçin vermedi?

Yine bu alim, Eyüp’e yeni geldiğinde, Küçük Hüseyin’in çok talebesi olduğunu öğrenince merak edip, evine ziyaretine gider.

Şeyh Efendi hasta yatağında yatmaktadır. Bir ara gözünü açıp şunları söyler: ‘Alacaksan al canımı. Niçin bana eziyet ediyorsun, nedir senden çektiklerim, yeter artık!’ gibi serzenişlerde bulunur. Alim zat merak ettiği zatın, nasıl Cenab-ı Hakka karşı isyan halinde biri olduğunu anlar, oradan uzaklaşır.

Uzun süre Darüşşefeka’da öğretmenlik yapmış olan, Halid Turan Bey, kendine bir şeyh bulmak için yollara düşer. Tavsiye üzerine, Şeyh Küçük Hüseyin’in dergahına varır. Şeyh Efendi Müridleri ile oturmaktadır. Fakat Şeyh Efendi hiç konuşmuyor. Bu sessizlik dikkatini çeker. Bir ara mırıltı şeklinde birşeyler söylemeye başlar Şeyh Efendi. Konuştuklarına anlayamayan Halid Turan Bey, müridlerinden birine sessizce sorar: ‘Şeyh Efendi ne diyor?’ Mürid sus işareti yaptıktan sonra usulca cevap verir: ‘Sus! Efendi hazretleri Allah’la konuşuyor’ Halid Turan Bey yanlış adrese geldiğini hemen anlar, çıkıp gider.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN YAHUDİLERLE DOSTLUĞU

Gazetelerde, Küçük Hüseyin’in Üzeyir Garih’in babasının evine sık sık geldiği ve babası ile dost olduğu yazıldı. Bu haberin doğruluğunu, Yahidiler ile Mevlevilerin içli dışlı olduklarını Sabateist (Yahudiliğin bir kolu) Rıfat Zorlu da teyit etmektedir. Eğitim – Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki repörtajında Zorlu şunları söylüyor:

‘İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor.

Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.’

Sabetaycılar kendi din adamlarını İslamî tarikatlar içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç, adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde yetişmiş din adamı gibi görünür. Nitekim, Selanik’teki Şemsi Efendi Okulu’nun kurucusu hahamdı. Haham olduğu cemaat içinde belgelenmiştir. Böyle bir tuhaflık da vardır.

Aynı dergideki başka bir yazıda da şu ifadeler yer alıyordu: ‘Türk Ocaklarının kurulmasında en fazla maddi desteği veren kişi, Yahudi asıllıydı. Tekin Alp müstear ismiyle yazan Moiz Kohen de bir Yahudi idi ve Türk Milliyetçiği üzerinde etkili olmuştur’

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLİŞKİSİ

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Küçük Hüseyin’in müridi olduğu kesin. Zaten, vasiyeti üzerine yanına defnedilmiş. Anıtkabir’de devlet mezarlığı açılınca oraya nakledilmek istenmiş yakınları razı olmamış.

Burada anlaşılamayan, bütün tarikatların kapatılarak, tarikat mensuplarının yakın takibe alındığı bir zamanda Fevzi Çakmak gibi devletin en üst düzeyinde 21 yıl kalmış birinin bu ilişkiyi sürdürmesi.

Bazı yazarların da değindiği gibi burada şu akla geliyor: Acaba bu tarikat, faaliyetlerini derin devletin kontrolünde mi yürütüyordu? Bu faaliyetlere göz mü yumuluyordu?

Bu endişeyi taşıyanlardan biri de Fehmi Koru. Bu endişelerini Yeni Şafak’taki 29.8.2001 tarihli yazısında şöyle dile getiriyor:

‘Profesör Toktamış Ateş, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ‘Türk Musevilerinin hâmisi’ olduğunun anlaşılmasından hiç mutlu olmamış. Bu tespitin Jak Kamhi’ye ait olduğunu sanıyor. Oysa, CNN-Türk’e Vitali Hakko’ya atfen yansımıştı o iddia, doğru kaynağı burada ben yazdım: Türkiye Musevileri ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Rıfat N. Bali…

Toktamış Ateş ‘Yok öyle şey’ dese de gerçek değişmiyor: 500 yıldır ülkemizde yaşayan Museviler, bir ara kendilerine karşı ‘kitlesel imha planları’ yapıldığını düşünmüş ve bundan vazgeçilmesini Mareşal Fevzi Çakmak’ın müdahalesine bağlamışlar.

En iyisi bu konudaki bilgileri kaynağından almak. Rıfat N. Bali’nin ‘Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)’ adlı kitabına taşıdığı bilgi şöyle:

‘Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.’ (s. 419).

Jak Kamhi’nin adı, kitapta, ‘Diyebiliriz ki, Mareşal Fevzi Çakmak Yahudilerin en büyük müdâfiiydi’ cümlesinin sahibi olarak geçiyor.

Mareşal Çakmak’ın ‘Nakşi’ olması (Nakşi değil Mevlevi) gerçek bir sürpriz; çünkü onun en önemli askerî koltukta oturduğu dönemde tarikatlarla epey uğraşıldı. Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin vefatından sadece sekiz ay sonra meydana gelen ‘Menemen Vak’ası’ yüzünden, aynı tarikatın büyüklerinden Şeyh Esat Efendi ve müritleri muhakeme edildi. Birçok kimse idam edildi.

Ne diyelim; Musevilere kol kanat germeyi başarmış Fevzi Çakmak’ın Nakşilere (müslümanlara) fazla bir yararı olamamış.’

Gerçekten garip bir durum değil mi? Yahudilere, Mevlevilere destek çıkan Fevzi Çakmak müslümanlara niçin kol kanat germedi? Bu hal birçok yazarın ifade ettiği gibi, yoksa bir danışıklı dövüş müydü?

MASON MUYDU?

Bu konuda kafası karışanlardan biri de Akit’ten Hasan Karaya. 30.8.2001 tarihli yazısında şöyle diyor:

‘Bir yanda Şeyh Hüseyin Efendi’nin kabri, bir yanda ‘beni şeyhimin yanına defnedin’ diyebilecek kadar ona bağlı Mareşal Fevzi Çakmak’ın kabri! Tam ortasında ise Üzeyir Garih!

Öyle bir ‘tarikat’ şeyhi ki; bir ‘Müslüman Mareşal’ de, bir ‘Musevi işadamı’ da onun müridi! Gel de, çık işin içinden! Öyle bir ‘mareşal’ ki;

Bütün ‘şeyh’lerin, ‘derviş’lerin ve de onların ‘mürid’lerinin inim inim inletildiği, adeta ‘köklerinin kazındığı’ bir dönemde, o, ‘Ankaravî Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye mürid olabiliyor!

‘Şeyh ve derviş avı’nın amansızca sürdürüldüğü o dönemde, şeyh de hayatta, müridi de ayakta kalabiliyor! Gel de çık işin içinden!

Acaba hangisi gerçek? Ya da; ‘Yalan’ olan hangisi? Şahsen ben, çıkamadım işin içinden! Öyle ya; Bir yanda ‘tarikat şeyhi’, öte yanda; biri ‘Müslüman’, öteki ‘Musevi’ iki mürid! Gelin de karışmasın kafanız. Gelin de sormayın:

Acaba Şeyh Hüseyin Efendi ve müridi Fevzi Çakmak da birer ‘mason’ muydu?’

GARİH’İN DİNLERARASI DİYALOG GAYRETİ

Üzeyir Garih’in ‘Toprağı bol olsun’ en büyük özelliği bütün müslümanlara yakın olması, herkesle diyaloğunun iyi olmasıdır.

Zaten gizli Müslümanlığı da pek ciddiye alınmadı. ‘Üzeyir Garih gizli din taşıyordu, aslında Müslümandı’ türü bir yakıştırmanın rolü olmadığı belli. Böyle bir iddiaya yer yok. Garih’in ‘inançlı’ bir insan olması ona ilgi duyulması için yetti. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye ve Mareşal Fevzi Çakmak’a duyduğu özel yakınlık, belli ki, ‘kişisel’ ve ‘Musevi cemaati’ eksenli bir duyarlılığın eseriydi. (F.Koru, Y.Şafak – 3.8.2001)

Garih’in, bu diyalog ile yapmak istediği de Müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanları yaklaştırmaktı. Yani üçünün karışımı bir din ortaya çıkartmaktı. Bunu yaparken maksadının ne olduğunu; iyi maktsatla mı kötü maksatla mı yaptığını bilemeyiz. Fakat gerçek olan dinler arası bir diyaloğun sağlanması faaliyeti idi. Bu diyalog faaliyetini İngilizler yürüttüğüne göre, acaba Garih İngilizlerin adamı mı idi? Fanatik Yahudiler bunun için öldürtmüş olabilirler mi?

Nitekim, MİT eski Daire Başkanlarından Prof. Mahir Kaynak, ‘Eymür’ün iddiasına kesinlikle inanmıyorum. Türkiye’nin yaptığına bile inanmıyorum. Bu, Yahudilerin kendi aralarında yapmış olduğu iç çatışmanın bir sonucu olarak gerçekleştirilmiş bir cinayettir. Bunun dışında varılan her türlü kanaat spekülasyondur’ değerlendirmesini yaptı.

Diyalogta hayli mesafe alındı

Üzeyir Garih’in diyalog faaliyetinde de en çok teması, Fethullah Hoca ile idi. Bu faaliyetten dolayı da Yaşar Nuri Öztürk’le beraber Üzeyir Garih’e Hoca Efendi ödül vermişti. Bu diyalogta hayli mesafe de alındı. Alınan bu mesafeyi Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce şöyle dile getiriyor: (30.8.2001)

‘Rahmetli Üzeyir Garih’in Neve Şalom Sinagogu’ndaki dinî törenine katılanlar, aslında tarihe tanıklık ettiler. 28 Ağustos 2001 tarihindeki bu törende siyaset, iş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri iki önemli tabloyu fark ettiler.

Gençliğimiz ‘Yahudi düşmanlığı’ ile geçmişti. Ama şimdi bir Musevi mabedinde, dost bildiğimiz bir insana vefa gösterme adına hiçbir zorlama altında kalmadan bulunuyorduk.

Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir sinagogun içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi?

Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir dinlerarası diyalog sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar.

Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz.

Ancak vefasızlık edemeyeceğim için bu iki muhteşem tablonun öncü kahramanı, Neve Şalom Sinagogu’ndaki tören boyunca hiç aklımdan çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çünkü bugün dünya barışı için en önemli anahtar dinlerarası diyalog ise, bu diyalog için ilk adımı atma cesaretini gösteren insanı unutamayız.

Neve Şalom Sinagogu’ndaki törende hemen herkesle teker teker ilgilenen Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000′de gazetemiz Zaman’a şunları söylüyordu:

‘Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti…’

Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ’ın aynı tarihli gazetemizdeki sözleri ise şöyleydi:

‘Yıllarca Türkiye’de İslam ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasında sıcak ilişkilerin kurulması için ilk adımı atacak, bu cesareti gösterebilecek birini aradık. Bu dünyayı cehennemden çıkarıp, cennete çevirmek için beraber yaşamanın güzelliğini gerçekleştirecek biri çıkacak mı diye bekliyorduk. Beklediğimiz 1997′deki bir iftar yemeğinde gerçekleşti. Hayal dahi edilmeyen bir olayı gerçekleştirdiği için Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerine bütün kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.’

Muhterem Fethullah Gülen, globalleşen dünyamızda, İslam, Hıristiyanlık, Musevilik hatta Hint ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyaloğun mecburî bir süreç olarak işleyeceğine inanıyor. Dünyamızın, insanlığın gerçek özünü bulacağı bir bahara gebe olduğuna inanıyor. Bu baharın hazırlanmasında en büyük rolün de Türkiye’ye düştüğüne inanıyor.

Neve Şalom Sinagogu’nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen’i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.’

Bu nasıl güzellik anlamak mümkün değil. Müslümanın ve Hıristiyanın, Yahudi mabedinde onların ayinlerine katılmasının neresi güzel. Sütle şarap karışında ortaya çıkacak şey kimin ne işine yarayacak? Ayinler, ibadetler birlikte yapılacaksa, ayrı ayrı mabetlere ne lüzumu var. Yoksa diyaloğun nihayi hedefi bu mudur? Üç dinin mensuplarını bir yerede toplayıp ortak bir ayin şekli mi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor?

Bunu doğrulayan bir açıklama da Diyanet’ten gelmişti. Diyaloğun önde gelen savunucularından DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra CNN TÜRK’e açıklamalar yaptı. Kendisine, bu ‘diyalog’un niteliği soruldu: Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek miydi? Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz’ın cevabı: ‘İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar (T.Akyol- 17.6.2000 Milliyet)

NETİCE

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeyh Küçük Hüseyin, muteber bir zat değildir; Osmanlı’nın yıkılmasını çalışan, Mevlevilik, Melamilik, Bektaşilik gibi bozuk tarikatlarla ve birçok karanlık güçlerle işbirliği içinde olmuştur. Yahudilerle dostluğu ve diğer tarikat mensuplarının ve alimlerin bu zata mesafeli olmaları bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Hiçbir islam alimi, gayri müslimlerle içli dışlı olmamış onları kendine dost edinmemiştir.

Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade etmiş; fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklamıştır. Çünkü, Maide suresi 51. ayette, ‘Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.’ buyurulmuştur.

(iktibas.net, 9-2001)

Hepsi de aynı yere çalışıyor, Kripto Yahudilerin maskeleri iniyor; Alparslan Türkeş de kripto Yahudiydi...

Türkiye'de bir kaç milyon kripto yahudi var...
Hepsi de aynı yere çalışıyor, Kripto Yahudilerin maskeleri iniyor; Alparslan Türkeş de kripto Yahudiydi...

Alparslan takma adını kullanan Kripto Yahudi Hüseyin Feyzullah Türkeş'in bağlı olduğu Arusilik, hak tarikatlardan biri olan Şazeli tarikatının koluydu. Bu tarikatı ve kollarını ele geçiren kripto Yahudiler, Arusiliği de aynı Mevlevilik gibi aslından kopardılar... Bâtıl bir ayara soktular. Sanatçı Çelik'in annesinin okuduğu sözde ihahilerle, kadın-erkek bir arada sözde zikirler yaptılar...

Arusiliğin son dönemdeki sözde şeyhlerinden Ömer Fevzi Mardin'in annesi bir Fransızdı... Türkeş'in hayatının bir çok zor anlarında Ömer Fevzi Mardin'in kritik yardımları oldu. Zaten sadece Türkeş değil bütün cemaat aynı zamanda gönüllü ajandılar. Amerika'nın CIA'i, İsrail'in Mossad'ı ve İngiliz istihbarat birimleri ile yakın bir ilişki içindeydiler...

Sadece bu bilgilerden yola çıkıp araştırdığınızda bile, Osmanlı'yı yıkanların ve yeni Türkiye Cumhuriyetini kuranların, Türkçülüğü ve Kürtçülüğü kuranların aslında hep Kripto Yahudiler ve Sabetaycılar olduğu gerçeğine ulaşmanız mümkün...

Dünya liderleri olan ülkelerin de desteklerini alarak, o ülkeleri idare eden Dünya Yahudi Konseyi'nin de desteğini alarak Türk milletini neredeyse tarihten sildiler. İslam'ı yasak edip Türkçülüğü bir din haline getirmek istediler. İslam'dan soyutlanmış bir Türkçülük gayreti içine girdiler.

Bakın; Annesi bir Fransız olan Arusi şeyhi(!) Ömer Fevzi Mardin ve Evanjelist rahip Buchman Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesinin "manevi" tarafını inşa etmişlerdi.

Şeyh(!) Mardin'in kitabının adı: "Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret." idi... Halbuki "Bizim Kore'de ne işimiz vardı?" sorusuna hala daha doğru düzgün cevap verebilen hiç kimse çıkmadı...

Evanjelist rahip Buchman, Sabetayistlerin Yakubi kolundan olan Ahmet Emin Yalman ve Fener Rum Patriği Atenagoras birlikte Eyüpsultan Camisi'ne gidip dua bile etmişlerdi.

Atenagoras Kuzey ve Güney Amerika başpiskoposu iken bir gecede Türk vatandaşı yapılarak ABD Başkanı Truman'ın özel uçağı ile İstanbul'a getirilip Fener Rum Patrikhanesi'nin başına oturtulmuştu.

Sabetayist başbakan Adnan (Ertekin) Menderes, Atenagoras'ın elini öpmüştü.

"Manevi Cihazlanma Derneği" Türkiye'de Ankara valiliğinin 11 Kasım 1966 tarih ve 6/7285 sayılı izniyle kamu yararına çalışan dernek statüsünde kuruldu.

Derneğin başkanı dönemin İstanbul valisi ve önde gelen masonlardan Prof. Fahrettin Kerim Gökay'dı.

Gökay, "İslami hassasiyetleri" ön planda olan, 11 Ekim 1951'de kurulan İlim Yayma Cemiyeti'nin de kurucuları arasındaydı. Derneğin diğer kurucularından biri Said Nursi'nin avukatı Seniyüddin Başak'ın olması herhalde tesadüftü. (?)

Bir başka tesadüf de, derneğe en büyük desteğin masonlar tarafından yapılmasıydı.

Tekrar günümüze dönelim.

Ilgaz Zorlu, Tempo dergisinde yayınlanan mülakatında şunları söylüyor:

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tamamlandığında Türkiye'de adı demokrasi olan Sabataycı oligarşik yönetim hâkim olacaktır… Türkiye Sabataycıları ABD Musevi lobisinde önemli bir konumdadırlar. Türkiye Yahudilerinden daha güçlüdürler. Ayrıca devlet içindeki konumları ve örgütlenmeleri Yahudilerden daha kuvvetlidir… Sabataycıları bir arada tutan dini bir argüman değil, ortak çıkarlarıdır. Cemaat mensupları birbirlerini tanıdıklarında birbirlerine yardım ederler. Sabataycı olmayan birinin Sabataycı cemaatine girmesi mümkün değildir."

Yine, Arusiliğin diğer kripto Yahudi Şeyhi(!) Harun Kan'dı.. Harun Kan'ın gerçek adı; "Aaron Kanduyati” idi...

Aaron Kanduyati İspanya’dan Türkiye’ye göç etmiş Sefarad Yahudisi, 1931 yılında Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinde doğuyor, daha sonra Istanbul’a geliyor ve İstanbul’a geldikten sonra müslümanlığı kabul etmiş görünüyor... Harun adını alıyor. Aaron Kanduyati Müslüman(!) olduktan sonra Arusi Tarikatı’nın şeyhi Aziz Çınar Efendi’ye bağlanıyor. Sadece Şeyhliği ele geçirmek isteyenleri değil bütün hepsi kendilerini Müslüman gösteriyorlar.

Artık, 1800'lerin başlarından beri İslam tarikatlarının içine sızan hatta bazılarını tamamen kontrolü altına alan kripto Yahudiler derhal deşifre edilmeliler... Özellikle bütün tarikat ve cemaatlerin yasaklandığı Cumhuriyet'in ilk devirlerinde hiç bir yasaklamaya tabi tutulmayan ve Genel Kurmay başkanı Fevzi Çakmak'ın bile dizinin dibine diz çöktüğü sözde Şeyh Küçük Hüseyin Efendi deşifre edilmelidir. Küçük Hüseyin Efendi'nin kendinden önceki şeyhi Feyzullah Efendi'dir. Türkeş'in babası da bu kripto yahudi sözde şeyhlere muhabbetinden dolayı Türkeş'in adını Hüseyin Feyzullah koymuştur. O ise meydana Alparslan takma adı ile çıkmıştır.

Ha, bu arada kimliğinde Musevi yazdığı halde Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarı başında ölü bulunan ünlü iş adamı Üzeyir Garih'in neden cesedinin orada bulunduğu, kendisi bir Yahudi , küçük Hüseyin Efendi bir Müslüman şeyhi biliniyorken neden her hafta onun mezarını ziyarete gittiği de sorgulanmalıdır.

22 sene boyunca Genel Kurmay başkanlığı yapmış olan Fevzi Çakmak'ın öldükten sonra neden Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarının yanıbaşına defin edildiği de, Çakmak'ın eşinin daha sağlığında evlerini neden Yahudi cemaatine hibe ettiği ve sinagog yapıldığı da araştırılmalıdır. Bunları araştırmak suç değildir. Aksine büyük bir vatan hizmetidir.

Bu sahte şeyhler deşifre edildiklerinde, bunların siyasi ve ideolojik uzantıları da zaten peşi sıra çorap söküğü gibi meydana çıkacaktır.

|mfs

Bu ay öne çıkanlar