Ali Eren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Eren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-09-21

Ezanın Türkçeleştirilmesi (Türkçe Ezan, Türkçe Kur'an, Türkçe Namaz ve Tekbir projesi)

ezan
ezan


76 SENE ÖNCE… 29 OCAK 1932

Bilindiği gibi, İslamda imandan sonra ilk emir namaz… Namazın vakitleri, müslümanlara, belli ve belirli lâfızlarla ve yüksek sesle okunan ezanla duyurulur. Bir beldede İslamın ve müslümanların varlığının sembolü ezandır. Ezan öyle bir sembol ki, Müslüman olan bir bölge halkı, ezan okumamakta diretse, İslam hukukçularına göre, başka bir çare yoksa onlara harp ilan edilir...

Allah’a, Allah’ın peygamberine ve âhiret kurtuluşuna çağırdığı için, ezan aynı zamanda İslama bir çağrı ve dâvettir. Bu dâvet, dünyada Müslüman bulunan her yerde devamlı tekrarlanır durur…

Ezan, “bildirmek, duyurmak, çağrı ve ilan” mânâlarına gelir. Ezan okuyana “müezzin” denir.

Ezan kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de Tevbe sûresi 3. âyette “Bildiri” mânâsında, Hacc sûresi 27. âyette de “Îlan” mânâsında geçer. Mâide sûresi 58. âyet ile Cuma sûresi 9. âyette de mânâ olarak ezandan bahsedilir. Müezzin kelimesi de A’raf sûresi 44. âyet ile Yûsuf sûresi 70. âyette “Îlan edici” mânâsında geçmektedir.

Ezan okumak; Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlere göre müekked (kuvvetli) sünnet. Bâzı Hanefî âlimlerine göre de vâcib. Onun için, “Ezan vâcib derecesinde kuvvetli sünnettir” deniliyor.

Ezan, namaz vakti girdikten sonra okunur. Vakitten önce okunan ezan okunmamış sayılır, tekrar okunması gerekir. Ezanın sözlerinin sırası değiştirilirse yeniden okunması icap eder.

Namaz İslamın Mekke döneminde farz kılındığı halde, ezan henüz meşrû kılınmadığı için müslümanlar Mekke döneminin tamamında ve Medine’de ilk dönemde zaman zaman bir araya gelip namaz vakitlerini beklerlerdi. Namaz vaktini bildirmek için bir müddet “Essalâh! Essalâh!..” diye namaz için çağrıda bulunuldu. Fakat bu kâfi gelmiyor ve başka bir işarete ihtiyaç duyuluyordu…

Başka din mensuplarının yaptıkları gibi boru öttürmek, ateş yakmak veya bayrak asmak gibi teklifleri onlara benzemek olacağından Resûlüllah Efendimiz kabul buyurmadılar…

Ezan, o sıralarda ashabtan Abdullah bin Zeyd’e rüyasında bildiğimiz şekliyle öğretildi. O da rüyasını Peygamberimiz’e anlattı. Hazret-i Ömer (r.a.) aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. Hazret-i Resûlüllah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem, Bilâl-i Habeşî Hazretleri’ne, rüyada öğretilen şekilde ezan okumasını emretti. Hz. Bilal yüksek bir evin üstüne çıktı ve ilk olarak sabah ezanı okudu…

Ezan, 75 sene öncesine kadar İslamın yayıldığı her yerde aynı şekilde asırlarca okundu durdu…


EZANIN TÜRKÇELEŞTİRİLMESİ

Osmanlı döneminin son zamanları ve 2. Meşrûtiyeti takip eden yıllarda “Türkçülük ve Dilde Sadeleşme” akımının arkasından, önemli münakaşalara sebep olan “Ezanın Türkçeleşmesi” meselesi ortaya atıldı. Bu fikri 1918’de ilk ortaya atan Ziya Gökalp idi. Gökalp, Osmanlılık idealini taşıdığı dönemde, 1908’de Ezan adlı şiirinde, ezanı “Büyük asrın (asr-ı saadetin) sesi” olarak anıyor ve şu mısralarla övüyordu:

Okunurken ezan, sanır her vicdan

Cebrâildir; gelmiş Bilal ağzından

Bütün İslam âlemine seslenir
.

Bu mısraların sahibi Ziya Gökalp, Selânik’e yerleştikten sonra 1918’de yazdığı Yeni Hayat kitabındaki “Vatan” şiirinde 180 derecelik bir dönüş sergiliyor ve şöyle diyordu:

Bir ülke ki câmiinde Türkçe ezan okunur

Köylü anlar mânâsını namazdaki duânın

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hudâ’nın

Ey Türk oğlu işte senin orasıdır vatanın

2012-04-08

Kıyamet gününde en şiddetli azap, ailesini cahil bırakan kimseye olacaktır. Erkek hanımına ve çocuklarına din bilgilerini öğretmelidir

Kıyamet gününde en şiddetli azap, ailesini cahil bırakan kimseye olacaktır.
Erkek hanımına ve çocuklarına din bilgilerini öğretmelidir


Erkeğin karısına karşı olan vazifelerinden birisi de, te­mizliğe ait konuları, lohusalık, adet görme gibi husus­ları bilmiyorsa öğretmesidir. Dini mes'eleleri, -bilhassa eğer otuz iki farzı bilmiyorsa- öğretmesi lazımdır. Eğer kadının kocası bu meseleleri bilmiyorsa, bu hususları kendisi din bilginlerine sormak veyahut kitap okumak suretiyle öğrendikten sonra karısına öğretmelidir. Bu husus o kadar önemlidir ki, kadın kocasının izni olmadıkça bir yere gide­mediği halde, dinen bilmesi farz olan hususları öğrenmek için kocasının izni olmadan bile va'z dinlemeye gitmesi caizdir.
İşte bu, erkeklerin dikkat edeceği hususlardandır. Eğer koca, hanımının öğrenmesiyle ilgilenirse, o da çıkıp dini mes'eleleri alimlerden sormak için gitmeye mecbur olmaz. Eğer kocasının ilmi yetmiyorsa, fakat buna rağmen hanımına vekalet ederek gidip alimlerden müşkilatını soruyor ve verilen cevabı gelip kendisine haber veriyorsa, böyle bir durumda da yine hanım dışarıya gidemez. Böyle bir durum yoksa, o vakit hanım müşkil mes'elelerini sormak için çıkıp alimlere gidebi­lir. Ve de gitmelidir. Bu halde kocası kendisine mani olursa gü­nahkardır. Hanım farzları öğrendiyse, zikir meclisine gitmek veya fazlasını öğrenmek için ancak izniyle çıkabilir. Kadın, adet, lohusalık ve diğer kanamaların hükümlerinden birisini ihmal eder ve kocası da gerekeni öğretmezse böyle bir durumda günahkar olduğu gibi, kocası da günahta kendisine ortak olur.

Binaenaleyh, hanımına ehl-i sünnetin inancını telkin et­mek, onun kalbinden -eğer daha önce kalbinde yerleşmişse-  her bid'atı silmek ve eğer din hususunda ihmalkar ise, onu Allah'ın azabını hatırlatmak suretiyle korkutmak, muhtaç olduğu dini bilgileri öğretmek, kocanın vazifelerindendir.
Müslüman aile reisi, hem karısını hem de çocuklarını na­maz kılmaya teşvik etmeli, bu hususta asla, ihmalde bulun­mamalıdır . Tabii ki başta namazı kendisi kılarak.  
Peygamberimiz buyuruyorlar ki:
"Kıyamet gününde en şiddetli azap, ailesini cahil bırakan kimseye olacaktır."

Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Erkek hanımını kıskanmalıdır ama aşırı kıskançlık da yapmamalıdır

Erkek hanımını kıskanmalıdır ama  aşırı kıskançlık da yapmamalıdır

Hanımını Kıskanmalı

İnsanlar yaratılıştan kıskançtırlar. Allahü Teala insanlara kıskanmak duygusunu vermiştir. İnsanlar bununla namus­larını korurlar. Peygamber aleyhisselam bir hadis-i şerifde bu­yuruyor ki:
"Kıskanmak imandan, kıskanmamak ise münafıklıktan ileri gelir."
İmandan, İslamdan habersiz olan, İslamın nimetlerinden mahrum olan kimselerde kıskanmak bulunmaz. Bunlar kadınlı erkekli toplandıkları vakit kendi karılarının yabancı er­keklerin kollarında dans yapmalarında hiçbir beis görmezler. İşte zamanımızın, sözümona münevverlerinin erkek-kadın eşitliğinden arzuladıkları budur. Onların istedikleri, müslü­man kadının şeref ve haysiyetine leke sürmek, kocası ile arasını açmak ve nihayet aile yuvasını kökünden yıkıp perişan etmek­tir.
Bir erkeğin, gerek kendi hanımını gerekse aile içindeki kadınları başka erkeklerden kıskanması o adam için bir şeref ve dini bir gayrettir. Yersiz suçlamaya kapılmaksızın bu hissi taşımak, tenkide değil tebrike layık bir husustur. Kıskançlık, aile kadınları ile sınırlı kalmamalıdır. Her Müslüman, milleti­nin namusunu kıskanmada ve onu din ve namus düşmanlarından korumada da gayret göstermelidir.
İnsanı kıskançlıktan kurtaran yol şudur:
Kişi, ne hanımının yanına başka erkekleri sokar, ne de hanımını çarşılara bırakır.
Allah'ın Resülü (s.a.v.) kızı Fatıma'ya sordu:
- "Kadın için en hayırlı şey nedir? Fatıma:
- Ne onun erkeği, ne de erkeğin onu görmesidir." Bu cevap üzerine Allah'ın Resülü, sevincinden kızı Fatıma'yı kucaklayarak şu ayeti okudu:
"Bu peygamberlerin hepsi de birbirinden gelme tek zürriyettir. " 
(Al-i İmran: 34)
Bu mübarek hareketleriyle, Fatıma'nın sözünü makbul ka­bul etiğini ilan ediyordu.


Aşırı Kıskançlık
Allah'ın Resulü (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde:
"Gayretin bir kısmı vardır ki, Allahü Teala ondan dolayı buğzeder. O da bir kişinin, şüphe olmadığı halde hanımını kıskanmasıdır," buyurmaktadır.
Çünkü böyle bir kıskançlık Kur'anda bizim için yasaklanan kötü zan hükmüne giriyor. Halbuki zannın bir kısmı ise gü­nahtır.
Hazret-i Ali (r.a.) buyurdu: .
- Sakın lüzumsuz derecede eşini kıskanma. Zira böyle yaptığın takdirde kendini haklı çıkarmak için ona kötülük nis­bet etmek ve çamur atmak mecburiyetinde kalırsın.
Allah'ın Resulü, ortada şüphelenecek bir durum yokken kadınların gizli taraflarını araştırmayı yasaklamıştır.
Allah'ın Resulü (s.a:v.) Tebük'ten dönerken Medine'ye gir­meden önce ashaba:
"Sakın geceleyin gidip hanımlarınızın kapılarını çalmayın," buyurdu.
Hazreti Cabir şöyle rivayet etmektedir:
Tebük seferinden Medine'ye avdet ettiğimizde geceleyin sabahı beklemeksizin evlerimize kavuşmak için acele ettik. Bunun üzerine Allah'ın Reslilü: "Sakınınız, yavaş olunuz. Ta ki geldiğimiz haberi Medine'ye gitsin. Kadınlar kirlerini temizlesinler" buyurdu.

Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Kişinin helaki karısının elinden olabilir

Kişinin helaki karısının elinden olabilir
Kişinin helaki karısının elinden olabilir


Erkek, eşinin ve çoluk çocuğunun nafakasını helal yoldan kazanmaya, ailesini helal lokma ile beslemeye mecburdur. Bazen olur ki, kişinin helal yoldan kazandığı, ailesinin geçim standardını karşılamaya yetmez. Maişet sıkıntısı, geçim darlığı baş gösterir. Bu durumda yapılacak iş; geçim standardını biraz geriye çekmek, sıkıntılara sabır ve iktisatla göğüs germektir.
Resulüllah Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır:
"Bir zaman gelecek, kişinin helaki, karısının ve ço­cuklarının elinden olacaktır. Bunlar onu, fakirlikle ayıplar ve gücünün yetmeyeceği şeyleri kendisinden isterler. Adam bu sebeple, tehlikeli (haram ve gayr-i meşru) işlere girerek dinini harap, kendini helak eder." (Beyhaki)

Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın

Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın
Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın


Resüllüllah Efendimiz buyuruyorlar:
"Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın, şayet eğrilik bulunduğu halde faydalanmak istersen faydalanabilirsin." (Buhari c. 6, s. 145
Kadının eğri bir kemikten yaratılmış olmasına bakıp, onun düzelmeyeceğine hüküm vermek yanlıştır. Böyle bir karara sap­lanmak, yanılmak olur. Kadını tamamen doğrultmaya teşebbüs ise hataya düşmek ve onu kırıp saf dışı bırakmak olur. Bu iki yanlışın arasında orta yolu arayıp ona hayrı tavsiye ederek daha fazla eğri bir hal almasına imkan bırakmamak gerekir.
Salkım söğüdün servi gibi bir endama, düzgün bir boya sa­hip olmasını beklemek, hayaller ile meşgul olmaktır. Aynı, bir ağacı aşılamak suretiyle arzulanan neticeye ulaşmak aklen mümkün ve ilmen sabittir.
Bu noktadan hareketle, aslında eğrilik bulunan kadını zor­lamak suretiyle doğrultmak yanlış bir yol olur. Bu davranış, onun üzerinde yan tesir ve yanlış netice verir. Ancak, kalbine feyzi, ruhuna fazileti aşılamak yolu ile onu kısmen düzeltmek mümkündür. Peygamberimiz "Kadına hayrı tavsiye edi­niz" buyurmaktadır. Bu yoldan gitmeden kadını doğrultmaya kalkan kimseyi, "Onu kırarsın!" diyerek uyarmaktadır.
. 
. 
Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Bekaret (kızlık) Zarının Hususiyetleri

Bekaret (kızlık) Zarının Hususiyetleri
Bekaret (kızlık) Zarının Hususiyetleri


Bir hanımın bakire olduğunu simgeleyen bu zar, kadının cinsi organının dışa açılan bölümünde, rahim yolunu kapayan dokunun kalınlaşmış bir kıvrıntısında meydana gelmiş ince bir zardır. Bu zarın ortasında adet kanının çıkmasını sağlayan de­lik veya delikler vardır. Deliksiz olan zarlar da varsa da, bu, adet görme yaşında anlaşılır .. Çünkü kan dışarı atılamadığı için sancı yapar; doktorlar da kanın çıkması için küçük bir delik açarlar.
Bu zar bazı kadınlarda çok kalın olup, cinsi temasla da yırtılmaz. Bu durumda doktor müdahalesi lazımdır.
Normal kızlık zarı ilk cinsi temasla yırtılır ve hafif bir acı ve az bir kanla olur.
Bazıları da elastiki yani esnek olup normal cinsi temasla yırtılmaz. Böyleleri ilk doğuma kadar kalabilir. Bu arada müte­addit cinsi temaslar olabilir.
Bazı zarlar; düşme, çarpma, zorlama ve ağır kaldırmalarla yırtılabildiği gibi; bazı kadınlarda cinsı temasla kızlık zarı gide­rildiği halde kan gelmeyebilir. Böyle bir durumda şüphelenen erkek, evliliği sona erdirmek yerine bir doktora başvurur ve hanımını muayene ettirirse daha isabetli hareket etmiş olur.
Bekaret ile utanmak arasında çok yakın bir bağ vardır.
Bekar bir kızın yüzüne dikkatle bakılınca yüzü kızarır ve başını yere eğer; böylece utancını belli eder. Bu onun bakire olduğuna işaretlerden bir işarettir. Aksine, bekaretini kaybetmiş birisi, bu utanma alametlerini taşımaz. Hatta onun bakışlarından bekar erkekler utanıp yere bakarlar .

Bekaretini kaybeden kızların, kızlık zarlarıyla beraber haya perdeleri de yırtılır. Bununla, başından zaruri bir hadise geçmiş olanları değil, şehevı hislerinin esiri olarak ve kendi isteği ile bekaretini kaybeden hayasızları kastediyoruz.
Bugün dünyanın birçok yerlerinde, kızlık zarının bulun­ması, iffetin, utanmanın bir nişanı olarak hala geçerliliğini ko­rumaktadır.
Kızlık zarı üzerindeki delikten, ancak küçük bir parmak ih­tiyatla girebilir. Yırtılması halinde gelecek kan az olmakla be­raber, şahıstan şahısa değişebileceğinden, anormal kanama­larda doktora görünmeyi ihmal etmemelidir. .
Adamın biri evlenmişti. Karısı bakire çıkmadı. Çünkü uzun süre adet görmekten dolayı kızlık zarı yırtılmıştı. Hz. Aişe'ye sordular: Hiç şüpheniz olmasın ki, uzun süre adet görmek bek­areti (kızlık zarını) giderir, dedi.

Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Nişan ve Nişan Yüzüğüne Dair Hususlar

Nişan ve Nişan Yüzüğüne Dair Hususlar
Nişan ve Nişan Yüzüğüne Dair Hususlar


Bir kız veya kadına talip olan erkeğe kız tarafından olumlu cevap verilirse, söz kesilmiş olmaktadır. Memleketimizde, bun­dan sonra bir merasim ile yüzük takılıp nişan yapılmaktadır.
Kız istemekten düğüne kadar, bu işin her safhasında Allah'ın emrinden ayrılmamalı ve günahlardan kaçınmalıdır. Nişan merasimi yapılırken pek tabii ki kadınlar ayrı, erkekler ayrı olmalıdır. Damadın yüzüğü erkekler tarafında, kızın yüzüğü de kadınlar tarafında takılmalıdır. Bu merasim de yine Kur'an ve dualarla yapılmalıdır. Çeşitli çalgı, saz-caz ve içki­lerle yapılan her merasimde ancak şeytanlar sevinirler.
Altın ve ipek malumdur ki, dinimizde kadınlara helal, er­keklere haramdır. Takılan yüzüğün nişan yüzüğü olmasıyla bu haramlık ortadan kalkmaz. Dolayısıyla nişan yüzüğü de olsa, eğer altın ise erkeğe haramdır. Damat gümüş veya platinden bir nişan yüzüğü takmalıdır.
Nişanlanan çiftler, zaman-zaman bir arada bulunurlar:
İslam dinine göre kadın ve erkeğin nikah olmadan bir arada bulunması ise doğru olmadığı için onların günah sahibi ol­mamalarını düşünerek nikahlarını da yapmak uygun olur.
Resulüllah Efendimiz (s.a.v.) bir kimsenin parmağında altın yüzük gördü; onun parmağından çıkarıp attı ve " Sizden bi­ri ateş koruna koşuyor ve onu eline alıyor" buyurdu. (Müslim, Nesei)
Yine Peygamberimiz buyurdular ki:
"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir (erkek) kimse, ipek giymesin ve altın takmasın" (Ahmed bin Hanbel)
Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Kadın da Erkek de Eş Seçmekte Serbesttir. Kadın, müsaadesi alınmadan evlendirilemez.

Kadın da Erkek de Eş Seçmekte Serbesttir. Kadın, müsaadesi alınmadan evlendirilemez.
Kadın da Erkek de Eş Seçmekte Serbesttir. Kadın, müsaadesi alınmadan evlendirilemez.


Kadın, müsaadesi alınmadan evlendirilemez. Şayet izni alınmadan evlendirilirse kadın bu evlenmekte muhayyerdir:
İsterse kabül eder, isterse etmez ve nikahı bozabilir.
Peygamber Aleyhisselamın zamanında ensardan Hansa binti Rızam'ın babası, kızının rızasını almadan evlendirmişti. Bu nikahlanmadan memnun olmayıp razı olmayan ve dul olan Hansa, Peygamber Aleyhisselama gelip şikayet etmiştir. Kadının bu şikayeti üzerine Peygamber Aleyhisselam onun ni­kahını geçersiz saymıştır.
Yine Resulüllah zamanında bir adam kızını birisine nikah­lamıştı. Fakat kız daha önce birisini seviyor ve istiyordu. Kızın bu evliliğe razı olmadığı haberi Peygaberimize (s.a.v.) ulaştı. Hz. Resülüllah, babasının kıydığı nikahı iptal ederek, kızı istediği adamla evlendirmiştir.
Evlilikte yuvanın devamı karşılıklı anlaşma ve sevgiye da­yanmaktadır. Bu sebeple baba, kızının fikrini sormalı ve rızasını almalıdır. Onun istemeyeceği bir evlilik hususunda zorlama yapmamalıdır.
Dul bir kadın, evlilik ile ilgili düşüncelerini bakireden daha rahat ifade edebilir. Bu sebeple er görmüş bir kadın, şahsı ile alakalı nikah işine izin vermiş olmalıdır ki, onun adına vekil veya velisi nikahını yapabilsin. Bülüğ çağına ulaşmış bulunan bir dulun süküt etmesi rıza sayılmamıştır. Bu sebeple onunla istişare etmek gerekir.

Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Akraba evliliği sakıncalı mı? Sakat doğumlara sebep olur mu?

Akraba evliliği sakıncalı mı? Sakat doğumlara sebep olur mu?
Akraba evliliği sakıncalı mı? Sakat doğumlara sebep olur mu?



Akraba evliliğinden dolayı, doğan çocuklar sakat olmaz.
Öyle bir durum olsaydı, müslümanlık akraba evliliğini yasaklardı. Nice insanlar vardır ki, çok yakın akrabasıyla evlidir, fakat çocukları çok gürbüzdür. Akrabasıyla evlenenlerin bazılarının çocukları sakat olabiliyor, bu doğru. Fakat akraba olmayanların da bazen çocukları sakat oluyor. İnsanlığa zararlı bir şeye İslam dini müsade etmez. Hz. Ali Efendimiz de akraba evliliği yapmıştı ama, çocuklarının hiçbirinde sakatlık yoktu.
Bu husus peygamberimizin fiiliyle de sabittir. Zira peygam­berimiz halasının kızı (Zeynep, r.a. validemiz) ile evlenmiştir. Peygamberimizin yaptığı bir işi kötü görmek kadar bu dünyada kötülük tasavvur olunamaz.
Akraba evliliğinin zannedildiği gibi mahzurlu olmadığını söyleyenler; Hz. Hasan (r.a.) efendimiz zehirlendiği zaman kardeşi hz. Hüseyin'i yanına çağırtarak oğlu Kasım'ı emanet edip "Ya Hz. Hüseyin! Bu oğlumu zamanı geldiğinde kızınızla evlendirin" buyurmasını, daha ashabdan pek çok­larının hala, teyze ve dayı kızlarıyla evlendiklerini delil göstere­rek, yakın akraba evliliğinin zannedildiği gibi bir çok sa­katlıklara sebep olduğu ve olabileceği iddiasının yersiz olduğunu isbat etmektedirler. Bu hususta araştırma yapan tıp uzmanları (Genetikçiler) ana ve babanın sipermlerindeki gen­leri inceleyerek "Şayet genler hasta ise hasta genlerin birleşmesinden çocuk sakat olur. Bu durumun akrabalarda daha çok olma ihtimali vardır" derlerken, acaba bu sa­katlıkların nikah adaplarına riayet edilmediğinden meydana geldiğini ve gelebileceğini hiç düşündüler mi?

Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Müslüman, Dünyayı ve Kadını Nasıl Değerlendirmeli?

Müslüman, Dünyayı ve Kadını Nasıl Değerlendirmeli?
Müslüman, Dünyayı ve Kadını Nasıl Değerlendirmeli?



Peygamberimiz bir hadis-i şeritlerinde buyuruyorlar ki:
"Dünya hoş (manzaralı ve) tatlıdır. Allah sizi orada halife kıldı da nasıl iş göreceğinize bakıp durmak­tadır. Gözünüzü açın! Dünyadan sakının, kadından sakının."
(İbni Mace c. 2, s. 1325). '

Dünyadan ve kadından sakınmak, bunları terk edip uzaklaşmak manasına olmayıp, bunlara karşı aşırı düşkünlükten ve dini vazifeleri ihmal edecek derecede meyl et­mekten sakınmak anlamında kullanılmış olmaktadır. Harama meyl etmemek ve dini vazifeleri engellememek şartı ile dünya zararlı değildir. Su, gemiye sızmadıkça yararlı ve hatta zaruri­dir. Su, geminin içine sızarsa o zaman tehlike arzetmeye başlar. Dünya sevgisi de kalbin içine sızmadıkça zararlı değil, ya­rarlıdır.
Bir babanın çocuğuna "Ateşten sakın" demesi, soba yakma, ateşten faydalanma, demek olmayıp, "ateşten gelebile­cek zarara karşı uyanık bulun, elini yakma" anlamında bir uyarı olmaktadır. Hadis-i şerifteki "Sakının" ifadesi "Kaçınız"manasına gelmeyip, "Dikkatli ve uyanık bulu­nun" demektir.
Kadından sakının, demenin manası da aynen bunun gibi­dir. Yani sakın evlenmeyin, kadınlara yaklaşmayın, demek değildir. Kadınların kötülüklerinden sakının; onlar sebebiyle gelecek zararlardan kendinizi koruyun, demektir.
Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

2012-04-07

Manto-Pardesü giymek caiz midir?

Manto-Pardesü giymek caiz midir?
Manto-Pardesü giymek caiz midir?

Manto ve pardesüyü giymek, dinimizin aradığı vasıfları haiz ise, tesettür için elbette kafidir. Fakat şurasını açıkça ve üzerine basarak ifade edelim ki, bu elbiseler, güzel görünmek, dikkatleri çekmek, kadının tabii zinetlerini ortaya dökmek için değil, örtünmek, kadının ancak helaline göstermesine izin veri­len tabii güzelliklerini gizlemek ve kaybetmek için giyilir. Bu da ancak kalın kumaştan, uzunca, bolca ve koyu renklerden yapılmış mantolarla mümkündür. Dikkati çeken renklerden yapılmış, cazibeliliği yine cazip olan bir eşarp ile ziyadeleştirilmiş, modeli garip olan ve bizzat kendisi, rengiyle mo­deli ile zinet haline gelen manto ve pardesülere gelince, firaset sahibi müslümanların bunları giymesi ve giydirmesi dini nok­tadan münasip olmaz.
Biz bu hususta müslüman hanımlara, pardesü ve eşarplarını giyerken vücutlarının endamını tamamlayan bir aksesuar olarak giyenleri değil de İslami iffet ve hayanın tim­sali olan islam büyüklerini, sultanlarımızı taklit etmelerini tavsiye ederiz.
Müslüman kadınlar kafire ve müşrike olan kadınlara zinetlerini gösteremezler. Başlarını onların yanında açamazlar.
Çünkü bu kadınlar müslüman kadınların zinetlerini erkeklere anlatırlar. Bunun içindir ki Hz. Ömer (ra) vali olan Ebu Ubeyde hazretlerine mektup yazarak, müslüman olmayan kadınların müslüman kadınlarla beraber hamamlara girmelerine mani olmasını emretmiştir.
Araplar İslamiyetten evvel de başlarını örterler, fakat eşarplarının uçlarını arkalarına, boyunlarına bağlayarak, ger­danlarını ve boyunlarındaki zinetlerini gösterirlerdi. Hz. Allah (c.c.) bu şekilde bir kapanmayı kafi görmeyip, çene altlarının, gerdanlarının, boyun ve boğazlarının da sıkıca kapatılmasını emir buyurmuşlardır. Kanaatimizce geniş ve kalın bir eşarbı çene altına iğnelemek veya sıkıca bağlanmış eşarbın uçlarını mantonun altına sokmak en muteber örtme şeklidir. Bu tak­dirde boyun ve boğazın tamamı ile omuzlardan bir kısmı ör­tülmüş olacak, sağa ve sola dönüldüğü zaman boyun ve boğazlar açılmayıp görülmeyecektir.
Şunu da ilave etmek lazımdır ki CİLBAB’ı bazı müfessirler, kadının başını ve vücudunun bir kısmı (omuzları ve göğüsleri)ni örten örtü diye tarif etmişlerdir. Buna göre, bazı müslüman hanımların başlarına örttükleri küçük ve ince eşarpların, bu manada CİLBAB vazifesi gördüğü düşünülemez. Çünkü Cilbab, başörtüsünün üzerine örtülen dış örtüdür ve bü­yüktür. Başörtünün bu manada Cilbab yerine geçmesi için başı iki örtüyle örtmek icab etmektedir. Birincisi ince ve küçük olan ve sıkıca bağlanan başörtüsü, ikincisi de onun üzerine örtülen büyük ve kalın olan, kadının başını, omuzlarını ve bedeninin yu­karısından bir kısmını örten dış örtü (Cilbab, poşu, şal vb.) dir.


Manto ve pardesü giyen hanımlar bunları Cilbab (dış örtü) diye giyiyorlarsa (ki öyledir) bunlar başı örtmediklerine, ancak boyundan aşağısını örttüklerine göre başlarını, boyun, boğaz, yaka ve gerdanlarını sıkıca örtebilecek şekilde olan büyük ve kalın bir eşarbı başlarına örtüp bağlamaları, gevşeyip çözül­memesini temin için de iğnelemeleri icap etmektedir. Halbuki kadınlarımızın bazısının kullanmakta oldukları eşarplar, ince, küçük, bağlandıktan kısa bir zaman sonra gevşeyiveren, kü­çüklüğünden dolayı da saçlarının uçlarını zaman zaman gösteren, asri hanımların canları istediği zaman canları istediği şekilde bir nevi aksesuar olarak kullandıkları ve tesettür nok­tasından, basit eşarplardır. Bu nevi eşarpların müslüman kadınların tesettürü için kafi geldiğini söylemek ve iddia etmek, aklı selim sahiplerini güldürür. Abdurrahman Bin Avf Hazretleri'nin kızı Hafsa (r.a.), Aişe Validemiz'in (r.a.) yanına ince bir eşarpla gittiğinde, Aişe Validemiz (r.a.) onun eşarbını ikiye katlayarak kalınlaştırmıştır.
İlerdeki sahifelerde görüleceği gibi, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde, Aişe Validemizin kız kardeşi Hz. Esma'ya (baldızına) hitaben, "Kadın baliğa olduktan sonra şurası ve şurasından başka yerlerinin görülmesi caiz değildir" buyurarak mübarek ellerini ve yüzünü işaret buyurmuşlardır.
Başka bir hadis-i şeriflerinde de "ALLAH'a (c.c.) ve ahi­ret gününe iman eden hiç bir kadın, elleri ve yüzü ha­riç bir yerini mahremi olmayan erkeklere gösterme­sin" buyurmuşlardır.
Netice olarak Hz. ALLAH (c. c.) erkek ve kadınların, avret olan yerlerini göstermemelerini emretmiş, kimlere hangi zinet­lerini gösterebileceklerini de ifade buyurmuşlardır.

.
.
Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri


Bu ay öne çıkanlar