Hatıratlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatıratlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-10-15

Osmanlı hekimlerinin yüksek ahlâkı


doktor brayer, Hatıratlar, Osmanlı Devleti, Osmanlı Yaşamı, Sağlık, sultan II. mahmud, şehir ve yaşam



Sultan İkinci Mahmud devrinde İstanbul'a gelip yıllarca ülkemizde tedkikler yapmış olan Doktor Brayer 1836'da yayınlanan eserinde diyor ki:

• Herhangi bir Türk hekimine muayene için gelen hasta çok da olsa, toplanan para gayet az olur: Çünkü bu hastaların dörtte üçü fakir tabakadan olduğu için hekim onlardan hiçbir ücret istemez. Hastalar para vermeden çıkıp gider.

• Para verenlerin birçokları da orta tabakaya mensup oldukları için pek az bir şey verirler. Meselâ bir gün ayağından kan aldıran bir Harem ağası masanın üstünde altı para bırakıp gitmiştir.

• Eski Türk hekimleri için hastalardan hiç para istememek bir prensip meselesidir. Onlar kendilerine ne verilirse memnuniyetle kabul ederler. Bunun sebebi, Müslümanlıkta bir kişinin hayatını kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmak kadar büyük bir sevap sayılmasıdır.

İşte bundan dolayı Türk hekiminin tek gayesi insanlığa hizmetten ibarettir. Bu duruma göre eski Türk hekimleri geçimlerini nasıl sağlamışlardı? Bu nokta da yalnız bazı zengin hastaların lütfen verdikleri fazla paralarla açıklanabilir.



2012-03-23

Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?

Samiha Ayverdi
Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen
Türk aydınına bilmem ne demeli? Samiha Ayverdi


TÜRK TOPRAĞINDAKİ YAHUDİLER

Bu eski hâtıranın, kitaplarımızdan birinde kayıtlı olduğunu bilmekle beraber, ehemmiyetine binâen, şu "Hâtıralar" serisi içine almayı uygun buldum. Basit, hatta mizahî görünüşüne rağmen, asırlar boyu Osmanlı Devleti'nin çatısı altında barınmış, sırasında, toprağın öz evlâdı olan Türklerden daha refahlı, ve alabildiğine geniş içtimaî, vicdanî, iktisadî ve ticari imkânları içinde yaşamış etnik gruplar arasında, Yahudi cemâatinin de, Türk'e yabancı hatta düşman oluşuna misal vermek bakımından üstünde durmaya değer olsa gerek.

Türk târihinin, iktisadî, içtimaî/sosyal ve dahi siyâsî seyrini kollayıp, koparılmış çıbanlarını tespit etmiş olanlar, bilhassa gayr-i müslim azınlıkların Türk insanına ne ölçüde oyun oynamış olduklarını görürler. Bu azınlık zihniyetinin topografîk haritası yapılmak istendiği takdirde, Rum, Ermeni ve Yahudi'nin el birliği ile, devlet ve millet aleyhine kazdıkları uçurumlar, girdaplar, hatta ateş püsküren volkanlar meydana çıkar.

Anlatmak istediğim hikâye şu:

Çamlıca'da bir yazlık evimiz vardı. Üsküdar-Kısıklı arası 4-5 km.lik yokuşu tırmanmak için tek vâsıta da, talikalar idi. Vapurdan Üsküdar'a çıkan babam, bir Yahudi'nin bir Türk'e patlıcan satmakta olduğunu görmüş. Fransızca gibi İspanyolca'yı da çok iyi konuştuğundan, biraz da alaycı ve mizaha yatkın mizacı yüzünden İspanyolca olarak:

- Bezirgan, patlıcanın tanesi kaça? demiş. Kendisine aynı dille cevap veren Yahudi, müşterisini göstererek:

- Şu uğursuz oğlu uğursuz gitsin de, ona elli paraya verdiğimi sana kırk paraya veririm! diye cevaplandırmış.

Bu ara babam da gidip bir araba tutmuş ve içine girip oturduktan sonra da: "Küfende ne kadar varsa hepsini alıyorum, boşalt!" demiş ve kırk paradan olarak patlıcanların bedelini ödemiş. Alış-veriş bitip araba hareket ettikten sonra da, bu defa Türkçe olarak:

- Bezirgan, hangimiz uğursuz oğlu uğursuz? diye seslenince, aldatmaya alışık olduğu kadar, aldanmaya hiç gelemeyen Yahudi, kendi gafleti ile sanki bütün İsrail oğullarının aldanmış olduğu vehmine düşercesine, büyük bir öfke ile:

- Yit... Yozum yormesin yit! diye bağırırken, babamın arabası da, yavaş yavaş gözden kaybolmuş.

Asırlar evvel, Katolik vahşeti ile kan pıhtısına dönen İspanyol Yahûdilerine kapılarını açan Türk'ü çevirdiği ticarî, iktisâdi, mâlî ve hatta siyâsî dolaplarla içten içe yıkan ve en sonunda da, Filistin'de bir karış Türk toprağını bu şeriatçı ve ırkçı Yahudi'ye kaptırmayan Osmanlı Hânedânı'nın dahî hükümdarını tahtından al-aşağı eden ve Türklüğü de devlet otoritesinden mahrum bırakan, işte patlıcancısından, bankerine, tacirine, komisyoncusuna kadar hep bu Yahudilerdir.

1953 senesi idi. Kapalıçarşı'nın Mercan semtinde. Hakkı Usta isminde, îmal ettiği ayakkabıları gene aynı dükkânda satan namuslu ve ciddî bir esnaf vardı. Sinan mektep çağına gelinceye kadar ayakkabılarını hep oradan aldım. Hani "Çocuğun yediği helâl, giydiği haram" diye bir atasözü vardır ya, işte bizim oğlanın ayakkabıları da, daha yıpranmadan küçülüyordu.

Bir defasında, aldığım ayakkabıyı evden beğendiler. İki gün sonra gidip bir tane daha almak istedim.

Fakat Hakkı Usta paketi yaparken, verdiğim parayı elinde tutarak yüzüme baktı ve fiyatın bir lira artmış olduğunu söyledi. Mukadder suâlimi beklemeden de: "Yahudi, bir telefonla malları topladı, bize de keyfinin istediği fiyattan veriyor. Bu bir lira bizim kesemize değil, onun kasasına giriyor!" dedi.

Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?

Her gün, sayıları da nüfuzları da artan mason locaları, Lions Kulüpler, Rotari Kulüpler, hep Yahudi oyununun tuzakları... Amma bilen kim, hele inanan nerde?

Kütahya'da bir kunduracı dükkânı vardır. İstanbul piyasasından satın aldıkları düşük kaliteli ayakkabıları satarlar.

Dükkân sahibinin adını bilmiyorum. Oğlunun ismi, Mustafa Kalyon'dur. Bir gün baba Kalyon, mal almak için İstanbul'a gitmek üzere olan oğluna: "Orada, benim bir Yahudi ortağım vardı. Git onu gör ve benden selâm söyle!" der.

Mustafa Kalyon da, babasının arzusu üzerine, bu eski ortağın iş yerini arayıp bulur. Fakat burası, akıl durduran, muazzam ve o nisbette de lüks bir binadır.

İçeri girerse de patronun yanına destursuz girilemeyeceğini, önüne çıkan engeller derhal belli eder. Ne ise ki, eski ortaklık hikâyesi adamları biraz yumuşatır, telefonlar, sorup soruşturmalardan sonra izin çıkar ve kapı kapı içinden geçirilerek, eski ortağın mükellef bürosuna girmek mümkün olur.

*

Mukayese, hazin olduğu kadar da acı. Kalyonların karanlık, bakımsız tabur tabur kutu dizili rafların sıralanmış olduğu dükkânlarına bir kere girmiştim.

Gerçi baba Kalyon'un Yahudi ortağının o muhteşem ticarethanesine ne gittim ne de gördüm. Mustafa Kalyon'dan dinlediğim o ihtişamla Kütahya'daki ayakkabıcı dükkânını zihnen ve hayâlen karşılaştırdığımızda, başını alıp gitmiş bir varlıkla, yerinde sayan ve ticâret hacminin de, şeklinin de yürek sızlatmaması ne mümkün?

Yahudi'nin müesseseleşmiş iş yerinde, terlik, ayakkabı satmak gibi onlarca ednâ/basit olan işlere yer yoksa da, hemen bütün terlikçi ve kunduracıları kesime almış büyük işlerin çevrildiği muhakkaktı.

Türlü ticâret hileleri ve dalavereli çevirme hareketleri ile piyasaya hâkim olan bu kurnaz adam, kısa zamanda Kalyon'un ortağı olmaktan, yüzlerce Kalyonu satın alacak hâle gelmiş bulunuyorsa, kendimizde de suç arayıp iş ve cemiyet hayâtımıza çeki düzen vermezsek, iktisâdı ve ticari hayâtımızı parsellemiş olan azınlıkların saltanatlarına son vermeyi ebediyen unutmamız gerekir.

*


1957 senesinde tertip etmeye başladığımız "Çocuk İftarları", çok şükür 26 senedir aralıksız devam etmektedir. Her sene, ramazandan evvel, davetli çocuklara verilmek üzere hazırladığımız diş kiraları ile beraber, oyuncak veya küçükleri memnun edecek bir şeyler arayıp bulmak gerekir.

Bundan on iki sene kadar evveldi. Bu maksatla Eminönü'ne giderek bir şeyler satın aldım. Fakat hediye adedini biraz daha genişletmem gerektiğinde Yeni Postahâne Caddesi'ndeki kırtasiyecilere de bakmak istedim. Burada biri Türk, diğeri Yahudi, karşılıklı iki kırtasiyeci bulunuyordu. Yahudi'nin camekânında plastik kap içindeki zarif pergerin fiyatı iki buçuk lira olduğu halde, aynı perger, Türk'ün dükkânında üç lira idi. İçeri girdim ve bu fiyat farkının sebebini sordum. Genç tezgâhtar çatık bir yüzle: "Gidip oradan alın" demez mi! 

Sükûnetle yüzüne bakarak: "Oradan almamı tavsiye edeceğinize, neden sizden almak istediğimi sormuyorsunuz? Bunlardan iki adet istiyorum ve Türk olduğunuz için de, bile bile bir lira fazla veriyorum. Fakat bu değişik fiyat karşısında sizi tercih edecek başka müşteriler olacağını da pek tahmin etmiyorum," dedim.

Dedim, Fakat müşteri tutmayı, müşteriye edilecek muameleyi bilmeyen, ticâret ahlâkının bigânesi genç tezgâhtar, maalesef bu söylediklerimi de anlamadığı aşikâr bir kayıtsızlıkla dinledi.

Bu hâdisenin üstünden birkaç zaman geçtikten sonra, Yahudi'nin neden Türk'ten daha ucuz sattığını tesadüfen öğrendim.

Kırtasiye üzerine çalışan toptancıların hemen hepsi Yahudi imiş ve kendi ırklarından olan tüccarlara sattıkları malı Türklere verdiklerinden daha düşük fiyatla verdikleri için, gerek toptan, gerek perakende piyasayı onlar tutmakta imişler.

Bana perger satan mağazadaki gencin, işin bu tarafinı bilmemesi pek mümkün değildi. Hiç olmazsa: "Git oradan al!" diyeceğine, bunu açık söylese, hatta dertleşseydi, ne doğru bir harekette bulunmuş olurdu.

Yeğenim Cemil Büyükaksoy, liseyi Saint Joseph*de okuduğu sırada, Yahudi cemâati tarafından taksitleri Ödenen fakir bir Yahudi arkadaşı da varmış.

Aradan seneler geçmiş, bir gün Cemil, hızlı hızlı yolda giderken, lüks bir husûsî araba yanında durmuş ve direksiyonda olan genç: "Cemil, gel seni götüreyim!" diye seslenmiş.

Yeğenim, kendisini ismi ile çağıran bu kalantor adamın, Saint Joseph'deki fakir Yahudi çocuğu olduğunu hayli güç fark edebilmiş.

Arabayı süren genç, merakla kendisine bakan yeğenime:

- Biliyorsun, beni Musevî cemâati okuttu. Harp içindeki yokluk seneleri malûm. O yok, bu yok... çivi de yoklar arasında. Bir ara, ithal malı tahta çivi geldi. Piyasada rağbet eden olmadı. Amma bizim cemâat, kârın yüzde otuzuna karşılık, bana sermâye verdiler. İşte, kimsenin beğenmediği çiviler, bana zenginlik yolunu açtı. Şimdi ne iş yaparsam, yüzde otuzu cemâatindir. Çevirdiğim ticâret işleri, bana da onlara da, bol bol yetiyor, demiş.

Ne idik, Ne olduk?
Sâmiha Ayverdi
Shf: 96-101

İnanma Nuriyeciğim, Dönme/Sabetayist, ne Türk olur ne de Müslüman...

İnanma Nuriyeciğim, Dönme-Sabetayist-, ne Türk olur ne de Müslüman... Samiha Ayverdi
İnanma Nuriyeciğim, Dönme-Sabetayist-, ne Türk olur ne de Müslüman... 


ÖĞRETMEN NURİYE HAYIRLI HANIM ve DÖNME ARKADAŞI

İstanbul Lisesi felsefe hocalığından emekli Nuriye Hayırlı Hanım gerçekten, hayır için dünyâya gelmiş fazilet, meziyet, feragat ve şefkat sahibi bir kadındı, iyilikte o mertebe ileri giden bir insandı ki, artık hayır sahibi olmayı, sûistîmal etmiş denebilirdi.

Bir gün öğretmenler odasında otururken, ağlayarak içeri giren bir arkadaşı, Kandilli Lisesi'ne tâyin olduğunu ve her gün o dik yokuşu çıkmasına imkân görmediğini yana yakıla söyleyince: "Üzülme kardeşim, becayiş oluruz, senin yerine ben giderim!" demiş ve sekiz sene, o yokuşları, arkadaş hatırına inip çıkmıştı. Kız Muallim Mektebinin hocalarından Nebâhat Karaorman'ın kardeşi olan bu hanım da, o fedâkârlığı minnetsiz kabul eylemişti.

Üstelik, bu arkadaşın, hocalıktan ayrılmış olsa da geçimi yerinde olduğu halde, Nuriye Hanım'ın idare etmeye mecbur olduğu bir ailesi vardı. Son derece muhterem ve muhteşem bir insanlık âbidesi olan Bakırköy eski müftüsü yüz yaşında bir baba, hasta bir ana ve gene hasta bir kardeş ile, evlâtlıkları vardı. O târihte Nuriye Hanım'ın evi Yeşildirek'de yâni İstanbul Lisesi'nin çok yakınında olduğu halde, sayısız hayırhahlıkları arasında, işte bir de böylesi olmuştur.

Kendisi Kandilli Lisesi'nde iken bir gün Müdîre Resmiye Hanım'dan bir konferans davetiyesi almış ve lisenin dik yokuşunu otomobille çıkmıştım.

Konferanstan sonra hoca ve talebelerle yemekhaneye gittik. Nuriye Hanım ortalıkta yoktu. Sordum. Meğer mektebin yemeğini yemez, evden getirirmiş.

İşte, herkese evi ve kolu - kanadı açık olan Nuriye Hanım'ı her ziyaretimde, öğretmen arkadaşlarından bir hanımı orada görmek, âdeta evin kânunu gibiydi. Bu kendi hâlinde gösterişsiz kadının "dönmelerden-sabetayistlerden" olduğunu, Nuriye Hanım'ın naklettiği bir macerasından öğrendim. Şöyle ki, Nuriye Hanım'ın bir başka arkadaşı, bu dönme meslektaşı için: "İnanma Nuriyeciğim, dönme, ne Türk olur ne de müslüman... bu kadına güvenmekle hatâ ediyorsun..." dedikçe, Nuriye Hanım da: "Aman kardeş, artık onun dönmeliği kalmamış ki... ne kadar bizden..." diye arkadaşının ağzını kapatmaya uğraşsa da, o gene bildiğinden şaşmazmış.

Günün birinde, bu dönme arkadaşın kocası ölüverince, Nuriye Hanımcık, koşup arkadaşının evine gitmiş ve birden, mevtanın yattığı odaya girince de, gözlerine inanamadığı bir manzara ile karşılaşmış.

O an: "İnanma Nuriyeciğim" diyen arkadaşının ne kadar haklı olduğu, ayan beyan ortaya çıkmış. Zîra Ölünün baş ucunda bir haham, elindeki Tevrat'tan bir şeyler okumakta imiş.

Ne idik, Ne olduk?
Sâmiha Ayverdi
Shf: 81-82

Dönmeler-sabetayistler- dışarıya kız vermezler, dışarıdan kız almazlar

Dönmeler-sabetayistler- dışarıya kız vermezler, dışarıdan kız almazlar
Dönmeler-sabetayistler- dışarıya kız vermezler, dışarıdan kız almazlar

DÖNMELİK PRENSİBİ

1954'lerde, Hayat Mecmuası'mn tertiplediği kadın muharrirler/yazarlar toplantısına davet edilmiştim. Bu davete her ne kadar icabet etmek istemiyor idiysem de, vâki ısrar karşısında, daha fazla direnmenin tatsız olacağı düşüncesi ile gittim.

Yanıma, gayet zarif ve genç bir hanım tesadüf etmişti. Tahminen, yirmiden fazla kadın yazar vardı. Amma, hiç birini daha evvel görmemiştim. Onlar için ben de meçhuldüm. Yirmi küsur sene evvelki bu toplantıdan, ancak birkaç isim hatırlayabiliyordum: Safiye Erol, Muazzez Tahsin, Mebrure Sami Koray, soy adı Altınay olan bir hanımdan başka, davetliler kadrosundan kimsenin sîmâsı gözümün önüne gelmiyor.

Yanıma düşen zarif hanıma gelince: Rikkat Köknar Hanım imiş. Birkaç kitabımızı okumuş. Bol bol iltifatına uğradım. Evine çaya davet etti. Bu kabil ziyaretlerden azamî kaçınmaklığım, etrafa yayılan dedikodulara yol açıyor, en azından, kibirlilik damgası ile mühürlenmeme kadar işi götürüyordu. Böylece de birçok kimsenin günâha girmesine sebep oluyordum.

İşte bu endîşe ile, geleceğimi söyleyerek, kendisine yeni neşredilmiş olan istanbul Geceleri'nden de bir nüsha hediye ettim.

*

Rikkat Hanım'ın evi Teşvikiye Caddesi'nde mükellef bir apartman dâiresi idi. içeri girer girmez, benden evvel gelmiş orta yaşlı altı yedi misafir hanım olduğunu gördüm. Kısa zaman evvelki kadın muharrirler toplantısında, durmaksızın yazılarımızdaki Türkçeye hâkimiyeti, üslûp ve tahkiyeyi söylemekle bitiremeyen Rikkat Hanım'a ne olmuştu ki, daha odada yerimizi ısıtmadan hoş geldin deyip hatır dahi sormadan:

- Neden kitabınızda, mason localarını, meyhaneler, kumarhaneler, bankerler arasında zikretmişsiniz? Demez mi?

Gerçekten de İstanbul Geceleri'nin Beyoğlu kısmında, masonlara bu tertip içinde yer vermiştim.

Masonlara sataştığım için mademki ev sahibi hanımın, en basit misafirperverlik kaidesini unutacak kadar gözü kararmış ve bu öfke ile de, damdan düşercesine suâline zaman seçemeyecek bir gaflete düşmüştü, şu halde, günah benden gitmiş sayılırdı.

İşte böylece de sözü, tâ Sultan Abdülmecid'e suikast hazırlayan masonik çevrelerin Kuleli Vak'ası denen darbelerinden alarak, Meşrûtiyet senaryosunu tertipleyen aynı kafaların İttihatçıları nasıl kandırıp satın aldıklarına ve buradan da, kökü, rejisörü ve suflörleri dışarıda olan bu Yahudi ileri karakolunun, hâlâ memleketin millî-mânevî değerlerini tahrip ile uğraşmakta olduklarını anlattım.

Ses çıkarmadan dinlediler. Amma bana inandıklarından değil, dinlediklerini nakz edecek/bozacak bir karşı müdâfaa hazırlıkları olmadığından susmaya mecbur oldular. Keşke bu kronolojik ve târihî seyri çürütecek bilgileri olsaydı da, nefs-i mütekellim-i vâhid (sadece tek bir kişinin konuşması) gibi tek taraflı olarak konuşmaya mecbur olmasaydım.

Meğer Rikkat Hanım, dönmelerden imiş. Kocası Rifat Köknar da hem dönme hem de mason imiş.

Benden evvel gelen hanımların kamburumsu iskeletlerinden ve yüz hatlarından, daha içeri girerken şüphelenmiştim.

Tabiî bu ziyaretten sonra ne Rikkat Hanım beni aradı, ne de ben onu.

*

Çocukluğumda, kulağımda kalmış olan dönmelerin bir yaygarasını hâlâ unutamamışımdır.

Babamın, Aydoslu Vehbi Bey isminde bir tanıdığı vardı. Bu zâtın oğlu, Bahçekapı'nın en büyük ticarethanelerinden biri olan Mustafa Şamlı ailesinden bir kız ile anlaşıp evlenmeye karar vermişler.

İşte bu karar ortaya çıkınca, bir kızılca kıyamettir kopmuş. Mes'ele, yalnız iki aile arasında kalsa gene de, izdivaca engel bâzı pürüzlerin olduğu bahane edilerek bir dereceye kadar tefsir yoluna gidilebilirdi.

Fakat temeldeki gerçek sebep, varlık yokluk, güzellik çirkinlik, tahsil, terbiye, asalet ve mevki gibi mahzur teşkil edebilecek pürüzler değil, bir "Avdeti"(dönme-sabetayist) ile bir Müslüman Türk'ün birleşmesini önleyen Yahudi ırkçılık ve şerîatçiliği idi.

*

Bir de, annemden dinlemiş olduğum meşhur Kâni macerası vardır.

Ben küçük bir çocuk iken, Kani, yaşını başını almış olmasına rağmen hâlâ yakışıklı bir ihtiyardı.

Henüz Eminönü istimlâki olmamış ve Yenicâmi'nin önünü kapayan sıra dükkânlar kaldırılmamıştı. İşte, bu mağazalardan biri de Kâni'nin bonmarşesi idi.

Artık bu eski tezgâhtarın, müşterilerine dil dökme devri geçmişse de, dükkânının kapısı önünde boy göstermesi dahi, müşteri celbinde işe yarardı.

1310 zelzelesi olmadan evvel, istanbul'un en gözde kumaş piyasası Kapalıcarşı'da imiş. Herhalde:


Bu kış hanım İstanbul'a taşındı 

Eğlenip zevk edelim Kalpakçılarbaşı'nda
şarkısı da o devrin hâtıralarından biridir.

İşte o zamanlar, genç ve güzel Kâni'nin dükkânı da, kendisine hayran hanımlarla dolup taşarmış. Ancak, gönül eğlendiren bu transit müşteriler arasında, Saray'a mensup bir paşanın kızı, Kâni'ye öylesine büyük bir aşk ile bağlanmış ki, ne unutturmak mümkün, ne de vazgeçirmek kabil...

Kızın ailesi, evlâtlarının hayâtı bahis mevzuu olur hâle gelmiş bulunduğundan, bir "Avdeti" ile evlenmesine rızâ gösterirlerse de, karşı tarafı yumuşatmak mümkün olmaz. Araya ricacılar sokulur, varlık dirlik teklifleri edilir, fakat gene de fayda vermez. Hülâsa/özetle, hiçbir ısrar hiçbir rica, "dönmelik" prensiplerini yıkamaz.

Nihayet kızın babası, artık yatağa düşmüş evlâdının son defa yüzünü güldürmek karârı ile "irâde" çıkartarak nikâh kıydırır.

Gerçekten de birkaç gün sonra, bu tek ve son arzusu yerine gelen kız, Kâni'nin elinde uçup gider.

*

Bugün "Avdetî"ler, eskisi kadar Türklerden kız alıp kız vermek hususunda mutaassıp değillerse de, bunun sebebi, aynı sülâle içindeki izdivaçların meydana getirdiği genetik bozukluk karşısında tedbir almak çaresizliğinde olduklarına kanâat getirmiş bulunmalarındandır.

Bir de şu var ki, eski nesillerin müslüman Türk'ü gerçekten müslümanlığın da, Türklüğün de maddî-mânevî değer ve hususiyetlerine sahipti. Bugün ise Türk'ün, dîni de, milliyeti de, dönmeleri telâşlandırıp korkutmuyor. Zîra bu şahsiyetinden soyunmuş sâde suya nesiller, hangi millî ve dînî potalarında bir dönmeyi eritip müslüman Türk yapmaya muktedir olabilirler?

Aksine, "dönme" kadın veya erkek, zihni de ruhu da sahipsiz bu yabancıyı, kendi şeriat ve ırklarının sempatizanı yaparlar. Hatta yapmakta bulunuyorlar. Geriye doğru sür'atle ne mesafe almışız... Amma duyan, düşünen ve çâre arayan da kim?

Ne idik, Ne olduk
Samiha Ayverdi
Shf: 85-89

"Hiç bir düşman dönmeler kadar Türkler'e kötülük edemez." - Gerçekten Müslüman olan bir Yahudi Dönmesi (Sabetayist)'nin itirafları

"Hiç bir düşman dönmeler kadar Türkler'e kötülük edemez." - Gerçekten Müslüman olan bir Yahudi Dönmesi (Sabetayist)'nin itirafları
"Hiç bir düşman dönmeler kadar Türkler'e kötülük edemez." -
Gerçekten Müslüman olan bir Yahudi Dönmesi (Sabetayist)'nin itirafları

Yazar Sâmiha Ayverdi hâtıralarında, bir hanımın davetinden bahisle şunları anlatmaktadır: 



MEDİHA GEZGİN HANIM'IN MECLİSİ ve SELANİK DÖNMELERİ

Bu satırları yazdığımda, yıl 1982. En az otuz küsur sene evvel, Mediha Gezgin isminde bir hanımın, evine çaya davet edilmiştim. Gittim. Salonda, on beşden fazla hanım misafir vardı. Belki en gençleri bendim. Ancak, bu ileri yaştaki hanımlar, aşırı ilerici olarak, benden fersah fersah genç sayılsalar reva idi.

Bu köksüz kalabalığın ne millî, ne de manevî bir mesnedi/dayanağı vardı. Bunlar memleket için bence câhilden daha zararlı olan bir münevver/aydın  zümre taslağı idiler. Aralarında bulunduğum bu yarı aydınları, Tanzimat kapısından girmiş kırk haramiler gibi görmeye başlamıştım.

Târihî, millî ve manevî hazînelerimizi, varımızı yoğumuzu hep bu batıya yaranma yarışındaki ilerici güruh çalıp yağmalamamış mıydı? Hâlâ da yağmalamakta devam eden gene onlar değil miydi?

*



Beni evine davet eden Mediha Gezgin Hanımın babası, Sultan Abdülaziz (rh.)'i Osmanlı tahtından indirmek yolunda Hüseyin Avni Paşa gibi, kendini devlete değil, devleti kendine kul köle edecek tıynetteki bir adamın oyununa gelmiş kimse idi. işte Mediha Hanım da bu meş'um işte vazife almış o Mekteb-i Harbiye Nâzırı (Harp Okulları Bakanı) Süleyman Paşa'nın kızıydı.

Saf olduğu kadar da basiretsiz ve gâfil bir asker olan Süleyman Paşa, Dolmabahçe Sarâyı'nı Harbiye Mektebi talebeleri ile kuşattı­rarak Pâdişah'ın hal'i işine/tahtan indirilmesine yardımcı olup da, sonunda Serasker Hüseyin Avni Paşa'nın desîse ve mel'anetine âlet olduğunu anla­yınca, bir vükelâ hey'eti (Bakanlar Kurulu) toplantısında şiddetle salonun kapısını açıp içeri girerek, Serasker'e en ağır hakaretleri sayıp sıralayan da gene bu adamdı.


Ne yazık ki Süleyman Paşa'nın kızını, bir Hüseyin Avni Paşa kandıramamış idiyse de, o, bu eski devirlerin hatalı tortu ve birikin­tileri ile zehirlenmiş olmaktan da kurtulamamıştı.

... Davette, sesleri üst perdeden çıkan kadınlar kalabalığı arasında, onlara tek cümle ile olsun iştirak etmeyen bir hanım vardı. Dikkat çekecek kadar sesi soluğu çıkmayan bu kadın, ertesi gün bize geldi ve:

— Affedersiniz. Mediha Hanım ne diye sizi arkadaşları ara­sına davet etti? Bir türlü akıl erdiremedim, diyerek söze başladıktan sonra, Ben Selanik dönmesiyim. Elhamdülillah Müslüman oldum. Bir Türk'le de evlendim... İsmim Zahide, mezhebim de Şafiî'dir, dedi.

Canı yanık bir kadın olduğu her hâli ile belli oluyordu. Hayat hikâ­yesini anlatmak ihtiyacı içinde bulunduğu da aşikâr gibiydi. Amma buraya kendi macerasını söylemekten ziyâde, bir iyilik yapmış olmak için gelmişe benziyordu. Nitekim anlattıkları, bence meçhul gerçek­lerden olmamakla beraber mühim olan, bu hakikatleri bir sabık/eski dön­menin ağzından dinlemekti.

Siz, dedi, dönmelerin bu memlekete ne derece zararlı oldu­ğunu bilemezsiniz. Hiçbir düşman, dönmeler kadar Türkler'e kötülük edemez. İktisadî, içtimaî/sosyal ve bilhassa kültür sahalarında öyle planlı düşmanlıkları vardır ki, bunları ancak benim gibi o soydan gelmiş ve aralarında yetişmiş bir kimse bilebilir. Benim bir Müslüman-Türk'le evlenmiş olmam, hepsini deli etti. Ailem ve hatta anam, aleyhime öyle işler yaptılar ki, çevirdikleri oyun­larla beni kuru tahta üzerinde bıraktılar. Buraya gelişimin sebe­bi, dönmeler hakkında kulağınızı bükmek ve onlardan uzak dur­manızı tavsiyedir, dedi ve çıkıp gitti. O zaman bu zaman kendisini bir daha hiç görmedim.

(Ne idik, ne olduk? s. 76-78)

2012-03-17

Bir zâbitin hatıra defterinden Çanakkale

Bir zâbitin hatıra defterinden Çanakkale



30 Ağustos 1915: 
Gecesi bölüğümün birinci takım çavuşu: "Efendim", dedi. "Bizim takımdan Oruçoğulları'ndan Kamanlı Sâdık siperden fırladı. Düşmanın gündüz attığı torpillerin patlamayanlarını kucaklayıp düşman siperlerinin önüne götürüp bırakıyor. Kendisine o kadar söyledik, etme be Sâdık, tehlikedir, dedik ama dinlemedi." Ve eliyle göstererek:
-  "İşte!" Dedi, "Bakın..." Döndüğünde Sâdık'ı çağırdım;
- "Sâdık ne yaptın?", dedim.
- "Yarın yine bize atsın diye mi düşmana torpil taşıyorsun?" 

- "Hayır beyefendi", dedi. "Onları kendi kazdıkları kuyuya düşüreceğim."
-  "Nasıl, onlara cephane, mermi, torpil taşıyarak mı?"
-  "Kusura bakma beyefendi... Bana yarın sabaha kadar müsâade et... O zaman düşman siperlerinde kazılacak kuyuları görürsün..."


Maksadını anlamıştım; bu yiğit ve fedakâr vatan evladını bakışlarımla ve bütün ruhumla takdir ve teşvik ederek:



- "Peki Sâdık! Göreyim seni!" dedim.


31 Ağustos 1915: 
Şafak atar atmaz düşmanın karşımızdaki iki siperinin müthiş tarrakalar, kulak tırmalayan infilâklarla alt üst olduğu ve pek çok kayıp olduğu görülüyordu. Kahraman Sâdık, gece yerleştirdiği torpilleri, tam isabetli atışlarıyla infilâk ettirmeğe muvaffak olmuştu. Hemen yanına gittim.


Ben ona "Aferin Sâdık" diye takdir ve teşekkür ederken o gülerek: "Beyefendi, bak, akşam dediğim kuyuları görüyon mu?" diyordu...


Akşama kadar yapılan hücumlarda hep Sâdık'ın düşmana bir aslan gibi saldırdığını gördüm. Akşam üzeri kendi kurşunuyla yaralanan bir düşman neferini omuzlayıp siperimize getirmek üzere iken yan tarafından gelen bir kurşun, Sâdık'a pek sevdiği şehâdet rütbesini kazandırmıştı.


(Çanakkale Cephesi, Çamlıca Basım yayın)

2012-02-19

Sefil Çocuk! Buraya Gel! Ben kaputsuz da ölürüm

Sefil Çocuk! Buraya Gel! Ben kaputsuz da ölürüm


Muallim Hacı Selim'in "Anadolu Harpzedeleri" isimli hatıratından Birinci Dünyâ Harbini anlatan bir ibret manzarası:

 "Of!... bir kere görmüş olsa idiniz. Ne dehşetli bir yer! İnsan söylemekten âciz!...

Yolun iki tarafı kana bulanmış, bir çok insan cenâzeleri, hayvan leşleri, kırık araba ve tüfek parçaları dolmuştu. Diri bir kimse yoktu! Ben korkudan yaprak gibi titriyor ve ağlıyordum...

Kana bulanmış bir asker torbası buldum ve sevindim. İçinde dört parça ekmek vardı. Ekmeği yiyerek, ayağım topallayarak nereye gittiğimi bilmeden yürürken yolun kenarındaki cenazeler arasından:

"Sefil çocuk, buraya gel!" sesini işittim ve dönüp baktım ki; yüzü gözü korkunç bir halde, kana, çamura bulanmış genç bir Türk zabiti arkasındaki kaputu (paltoyu) zorlukla çıkardı ve: "Al ve giy, soğuktan telef olma!" dedi. Ben de hayretle:

"Amca! Böyle vakitte elbiseye senin benden çok ihtiyâcın vardır!" dedim. Zavallı, yürek parçalayan bir âh çekerek;

"Evlâdım! Ben kaputsuz da ölürüm. Belki bu kaput sebebiyle bir Müslüman çocuğu kurtulur!" dedi ve takatsiz yıkıldı.

Ne cömertlik, ne erlik!...

2011-07-27

"Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?" (Hamilton)

"Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?" (Hamilton)


Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden;


7 Nisan 1915, İskenderiye;
Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık; Yahûdî gazeteciler bizim dâvamıza renk katar, Yahûdî bankerler de kesemize para yağdırırdı.


17 Haziran 1915.
Merakımı mucip olmuştur; karşımızda Hıristiyanlara düşman bir Müslüman eri olsa, hattâ o er kısmen aç olsa, kendisine 10 şiling verilse ve iyi bir akşam yemeği ile karnı doyurulsa, ne yapardı acaba? Maamâfih, dünyâda Osmanlı Türkü'nden başka, din uğruna canını fedaya münâkaşasız hazır bir millet ve asker yoktur. Teslim olması için her asker başına 10 şiling yerine 50 İngiliz lirası teklif etsek, yine de Türk askeri onu suratımıza çarpar, dünyâya rezil oluruz.


30 Haziran 1915 İmroz;
Garip! Çerkez asıllı Türk esirlerinden biri, yaralı bir İngiliz askerini ateş altında sırtına alıp taşımış.


5 Temmuz 1915 İmroz;
Saat altıda Türkler hat hâlinde değil, bir çeşit arı sürüleri gibi yığınlarla hücuma devam etmekteydiler. Çalılıklar içinden binlerce Türk çıkıyordu. Makineli tüfeklerin yaylım ateşiyle çoğu öldürüldü. Cesetleri topraklar üzerinde duruyor. On güne kalmaz, Türk askeri tamamıyla eriyecektir.(!)


21 Ağustos 1915, İmroz;
Saat sabaha karşı 4.30 idi. 11. tümenin, Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdikleri haberi geldi. Yeniden karakol dağa tırmandım. Bu sefer İsmaîloğlu tepesini hiçbir kuvvet elimizden kurtaramazdı. Sabah erken saatlerde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez hale getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer azaldı ve cephe sustu. Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.


2 Eylül 1915, İmroz;
Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.

"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"


(Müttefik orduları başkumandanı Hamilton)

2011-07-06

Bir Zamanlar Böyle İdik

Bir Zamanlar Böyle İdik


Bir seyyahın(gezginin) hatıratından;
Bu gün kendi eşyamla, yol arkadaşım olan eski bir Macar Zabitinin(subayının) eşyasını taşımak için bir köylünün arabasını kiraladım.

Buralarda yatağın hayali bile mevcut olmadığı için, gece üstüne uzanmak için biraz kuru ot satın almak isteyince, son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Arabasını kiraladığım köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizi bütün eşyamızla beraber sokağın ortasında bıraktı. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Ben onun uzaklaştığını görünce dedim ki;
- “Burada birisi kalmalı…” Yanımdaki Türk hayretle sordu:
- “Niçin?”
- “Eşyalarımızı beklemek için.”
- “A!. Ne lüzumu var. Eşyalarınız bir hafta burada kalsa bile dokunan olmaz.”

Ben bu sözü kabul ettim ve döndüğümde her şeyi yerli yerinde buldum.

Şu noktayı da unutmamalı ki, o sırada İslam askerleri bile mütemadiyen gelip geçmekteydi. Bu vak’a bütün Londra kiliselerinin kürsülerinden Hristiyanlara ilan edilmelidir; içlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!
(A. Ubucini, 1855)

2011-06-21

Bir Batılının Kalemiyle "Osmanlı Cemiyeti"

Bir Batılının Kalemiyle "Osmanlı Cemiyeti"


Nobel ödüllü Norveçli romancı Knut Hamsun, 1899'da İstanbul'a geliyor... Şehre ayak bastığının ertesi günü yanında bir kadınla bir kahvehaneye gidiyor. Bundan yaklaşık yüz yıl önce bir kadının İstanbul'da bir kahvehaneye girip oturmasına herkes şaşmalıydı, değil mi?

Ne gezer! Kimsenin umurunda bile olmuyor... Ve asıl bu umursamayış hayretten hayrete düşürüyor ünlü romancıyı:
"Buraya ilk defa bir kadın ayağı basıyor olma ihtimâlinin yüksek olmasına rağmen, gelişimize kimse şaşırmamış gibi davranıyor. Müşterilerin hepsi bizden tarafa bakmamak üzere anlaşmışlar sanki. Meraklılık [Biz buna tecessüs diyelim] Şarklılar'ın tenezzül etmedikleri bir davranıştır."

Neyse, kahveler gelir, fincanlar çalkalanarak içilir. Ancak biraz şekerli midir ne? Fransızca şekersiz kahve istediklerini söylerler. Fakat garson ne dediklerini anlamaz. Bu sırada karşıda oturan ve nargile içen bir Türk, kahveciye alçak sesle bir şeyler söyler ve biraz sonra sade kahveleri önlerindedir. Eh, Hamsun'un da buna bir teşekkür etmesi lâzım gelmez mi? Ayağa kalkıp hafifçe eğilerek adamı selâmlar. Beklemektedir ki, adam da kalkıp selâmını alsın. Fakat "Türk", oturduğu yerden selâmını almakla iktifa eder ve kalkana kadar da bir daha onlarla alâkadar olmaz.

Şaşkındır Kunt Hamsun. Fakat itiraf etmekten de geri kalmaz:

"Esasen asil bir davranış bu... O da ayağa kalkıp bizi selamlasa, tuhaf olurdu. Bizim gibi turistler onu niçin alâkadar etsin ki?.. Biz Garplılar(Batılılar), barbarlar onu niçin alâkadar etsin ki?"

Bir başka enteresan hâdiseyi de Ayasofya'da hafızlık çalışan gençlerle karşılaştığında yaşar. Onların vücutlarından yukarısını ezber sırasında ileri-geri sallamalarını önce gösteri zannederek küçümser. Ancak uzun uzun gözüne baktığı talebenin bakışları bir kere bile Hamsun'unkiyle buluşmayınca,

"Uzaklardan gelip, yanımızdan, bize hiç temas etmeden geçen bu yakıcı bakışı asla unutmayacağı"nı söyler ve ilâve eder:

"Haşmetli bir kral veya kraliçe bile olsaydık, orada bulunuşumuz hiçbir şey ifade etmeyecekti ona."

Evet, misâlleri çoğaltmak mümkün... Ancak, adı geçen Batılı yazarın da itiraf ettiği gibi Osmanlı cemiyeti, gevezeliğin yerildiği, az ve öz konuşmanın faziletinden sık sık bahsedildiği ve bunun fiilen yaşandığı huzurlu bir dünyadır.

(Kaynak: Knut Hamsun ve H. C. Anderson, istanbul'da iki İskandinav Seyyah, Çev. Banu Gürseler-Syversten, 3. baskı, Yapı Kredi, 1998)

2011-05-04

Ben O Heriflerin Ayağına Gitmem

Ben O Heriflerin Ayağına Gitmem

Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, hâtıralarını anlatırken, İbnülemin Mahmud Kemal İnal Beyin "Son Sadrâzamlar" isimli eseri ile alâkalı olarak şunları söylüyor:

"Valiliğim sırasında bir gün Celal Bayar, Adnan Menderes ve bazı bakanlar İstanbul'a geldiler. Efendi Hazretlerini buraya getir diye Florya Köşküden haber gönderdiler. Derhal Mahmud Kemal Bey'e gittim ve durumu arzettim. Öfkeli bir tavırla,

— Ben o heriflerin ayağına gitmem! dedi.

Israr ettim, yalvardım, yakardım. Sonunda ikna etmeyi başardım. Bin naz ile ve söylene söylene Florya Deniz Köşkü'ne götürdüm. Yenilip içildiği, ileri geri konuşulduğu bir sırada Celal Bayar, ibnülemin Mahmud Kemal Bey'e dönüp dedi ki:
— Efendi! "Son Sadrâzamlar" adındaki eserinizi okudum. Hakikaten güzel yazmışsınız. Lâkin hep Osmanlı döneminin sadrâzamlarını (Başbakanlarını)
anlatıyorsunuz! Acaba, bir eser daha kaleme alsanız, orada da Cumhuriyet devrininin başvekillerini, cumhurbaşkanlarını yazsanız nasıl olur?



ibnülemin Mahmud Kemal Bey, karşısında bulunanın bir cumhurbaşkanı olduğunu hiç kaale almadan sordu:
— Kim o herifler! Sonra da şunları söyledi:
— Ben son dönem Osmanlı sadrâzamlarını yazdım; lâkin, hepsini yakından tanıdım. Kimisinin yanında bizzat bulundum, kimisiyle birlikte vazife yaptım. Merhum babam Mehmed Emin Paşa sayesinde birçoğunun aile mahremiyetine kadar sokuldum. Onlarla düştüm,onlarla kalktım. Halbuki yenileri tanımıyorum. Hem bunların yazılacak neleri var ki?
Hazret daha sonra şunları ilâve etti:
— Eskiden bir adam, en yüce mevki olan sadâret makamına yükseleceği zaman belli bir kademeden geçer, belli bir merhale kat'ederdi.Meselâ önce vali olur, sonra nazır(bakan) olur, derken sadrazamlığa(başbakanlığa)
kadar çıkardı. Şimdi öyle mi? Ne idüğü belirsiz bir adam, birden milletin başına geçiyor, âlimi-ulemâyı ayağına çığırıyor!"

işte "Son Sadrâzamlar" müellifi Mahmud Kemal Bey, böyle bir şahsiyetti. Doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyen, ilmin ve ulemânın itibarını gözeten ilim ve kalem erbabı bir zâttı. 

Bu ay öne çıkanlar