kripto yahudiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kripto yahudiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-08-30

Suriye illüzyonu ve Ortadoğu: Egemenliğin Yolu

suriye
suriye

ABD'NİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE İSRAİL


TED GALEN CARPENTER, Foreign Policy dergisinin 91-92 kış sayısında şöyle diyordu: (Ted Galen Carpenter, "The New World Disorder", Foreign Policy, 85 Winter 1991-1992; sh. 24-39)

"Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra, üstelik son yıllarda ortaya çıkan yeni güç odaklarına rağmen dünyadaki en büyük askerî gücü ve bu gücü kullanma iradesini elinde tutan en büyük devlet olarak, ABD'nin kaldığı görülüyor. Bu durum bazılarına bugün tek süper devletli bir dünyada yaşadığımızı, artık dünyanın tek polisinin Birleşik Amerika olduğunu ileri sürmek olanağını veriyor."

Gerçekten de ABD'nin Sovyet vetosundan kurtulmasıyla birlikte, Birleşmiş Milletler içinde büyük bir etkinlik kazanması ve bu sayede Irak ve Libya karşısında uluslararası toplumu peşinden sürüklemeyi başarması, bu şekilde düşünenleri haklı çıkaran kanıtlardı. Nitekim 1992 yılında hazırladığı son derece önemli bir raporda Pentagon (The New York Times, 8 Mart 1992), ABD'nin hiçbir devlet ya da kuruluşla yetki ve güç paylaşımına gitmeden dünya barış ve güvenliğini korumak için, kollarını sıvamasını istiyordu. 8 Mart 1992 tarihinde The New York Times gazetesine sızan ve büyük tartışmalara yol açan "Tek Süper Devletli Dünya Raporu" adlı bu raporda, Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek amacı şu şekilde belirtiliyordu:

"Batı Avrupa'daki, Asya'daki ya da eski Sovyetler Birliği'ndeki devletlerden hiçbirinin Birleşik Amerika'nın karşısına dikilecek, ona kafa tutacak güce erişmesine izin vermemek..." 

Başka bir deyişle ABD egemenliğinde tek süper devletli bir dünya kurmak ve bu dünyanın devamını sağlamak... Raporu hazırlayanlara göre bu amaçla ABD kendisine karşıt olabilecek
devletleri uluslararası alanda daha büyük roller yüklemeye heveslenmekten, kendisinin ve dostlarının çıkarlarını korumak için onları saldırgan politikalar izlemeye, çekirdekli/nükleer silahlar edinmeye kalkışmaktan caydıracak kadar büyük bir gücü her zaman elinde tutmalıydı.

Ortadoğu: Egemenliğin Yolu

BUNUN DA yolu kuşkusuz Ortadoğu'dan geçiyordu. Çünkü Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi üç kıtanın birleşmesinden kaynaklanan jeostratejik öneminin yanısıra, dünyanın şu anki petrol rezervlerinin yüzde 65,7'sini (yani üçte ikisini) barındırması nedeniyle büyük bir ekonomik öneme sahipti. (Baskın Oran, Kalkık Horoz, sh. 19)

Hangi anlamda ele alınırsa alınsın, Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir köprü durumundaydı ve bu üç kıtaya açılan bir kapı, eski dünyanın ortası, kalbi olma niteliğini her zaman koruyacaktı. Kıtalar arasındaki bu merkezî konumundan ötürü tarih boyunca çeşitli yönlerden gelen göçlerin geçit yeri ve tarihin ilk devirlerinden bu yana insanlığın kaderini belirleyen uygarlıkların beşiği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti'ni parçalayan sömürgeci güçlerin bölgedeki denetimleri İkinci Dünya Savaşı'na kadar sürdü. Savaştan sonra bölgede dengeler değişmişti, Filistin'de kurulan İsrail Devleti'nin izlediği Siyonist politika, (Ortadoğu Barış Süreci ve Türkiye Üzerine Etkileri, Genelkurmay Başkanlığı, Harb Akademileri Komutanlığı) bölgenin duyarlı dengesini bozuyordu. Yöredeki eski etkinliklerini kaybeden İngiltere ve Fransa yerine ABD, İsrail Devleti'nin destekçisi olarak önemli roller üstleniyordu. Bu tehlikeli ikilinin bölgedeki etkinliği artarken bölgeye, kan ve nefret kelimeleri hakim oluyordu.

Hava Kuvvetleri'nde görevli Albay Mehmet Kocaoğlu'na göre, Ortadoğu petrollerinin ABD ve Batı pazarlarına akışının kesintisiz devam etmesi bir ABD reel politiğiydi ve bölgenin jeostratejik konumu ve sahip olduğu zengin petrol rezervlerinden dolayı Ortadoğu, özellikle Körfez Bölgesi ve çevresi ABD millî güvenliği ile ilişkili bir hale gelmişti.

Albay Mehmet Kocaoğlu şöyle diyordu:

"Tarihsel süreç incelendiğinde görülecektir ki, dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar yoğun bir bölge olmamıştır. Sanayileşme sonucu, petrolün son derece önemli bir nitelik kazanması ve bu maddenin de Ortadoğu'da bulunmasından ötürü, sadece bölge içi ülke ve güçlerin değil, bölge dışı emperyalist güçlerin çıkar ve nüfuz mücadelesi alanı haline dönüşmüştür. 1990'da Kuveyt'in Irak tarafından işgali ile başlayan Körfez Krizi ve 1991 Körfez Savaşı, Ortadoğu petrolleri üzerinde sürdürülen nüfuz kurma mücadelesinin tipik ve en çarpıcı özelliğini oluşturmaktadır."

Amerikan-Sovyet çatışması bitmiş ve Körfez Savaşı ile Amerikan egemenliği bölgede tescil edilir edilmez, Amerika ve İsrail bölgede yeni bir Ortadoğu resmi çizmişti. Batı dünyası tarafından onaylanmakta gecikilmeyen bu resme göre Ortadoğu, Soğuk Savaş'ın hemen ardından yeni bir "iki kutuplu" sisteme oturmuştu. Bir yanda Amerika'nın uzaktan koordine ettiği ve İsrail'in başını çektiği Ürdün, Arafat'ın FKÖ'sü, Mısır ve Muhafazakar Arap monarşilerinden oluşan bir 'barış cephesi', diğer taraftan da İran, Suriye ve Bağdat'taki Saddam rejiminden ve iki ülke tarafından desteklenen direniş örgütleri... 

İşte böyle bir cepheleşmede Türkiye'nin yeri nerede olacaktı? Amerika ve İsrail Türkiye'nin en hassas noktasının PKK terörü olduğunu biliyor ve Türkiye'yi kalbinden vuruyordu. Genel
kanı ABD-İSRAİL ikilisinin, bölgedeki terörün aynı merkezden yani Şam'dan yönetildiği, dolayısıyla bölgedeki bütün terör hareketlerine karşı ortak hareket etmeleri gerektiği düşüncesini Türkiye'ye dayattığı ve Türkiye'nin de bu fikre sıcak baktığı ve bu yüzden bu ikili ile işbirliğine girdiği şeklindeydi. Yani Türkiye'ye, PKK'nın da, İsrail karşıtı direniş hareketlerinin de aynı merkezden yönlendirildiği, dolayısıyla birlikte mücadele edilmesi gerektiği söyleniyordu.

Durum gerçekten böyle miydi? Türkiye'nin yaklaşık 20 yıldır en büyük baş belası olan PKK gerçekten Şam'dan mı idare ediliyordu? Yoksa bu bir illüzyondan başka bir şey değil miydi? Çünkü biz biliyorduk ki...

İsrail PKK'yı Destekli(yor)du

Özgür Suriye Ordusu'nun komuta kademesinde MOSSAD ajanları var




büyük israil projesi, CIA, el kaide terör örgütü, kripto yahudiler, mossad, muhalifler, özgür suriye ordusu, suriye sorunu

                                                    Özgür Suriye Ordusu

 Adı, Jozef Kohin...
Mossad ajanı...
Suriye'de oldu Şeyh Mustafa...
Türk istihbaratının gözetiminde İdlib Azmarin beldesi (Asi nehrine 1 km mesafede) üzerinden İdlib kırsalına geçti tabur komutanı oldu. İdlib kırsalında Suriye askeri noktalarına önemli ve hassas noktalara yapılan saldırıları yönetti.

Ayrıca bu Mossad ajanı gibi bir çok ajanın el kaide komutanı olarak kuzey Suriye kırsalında bulunduğu ve saldırılara komuta ettiği belirtildi.


Türkiye'deki el Kaide terörist destekçilerine boşuna "Abd&İsrail uşağı" demiyoruz. Bu gruplar İsrail'e gık diyemezken salyalı ağızlarıyla Suriye'de cihat diye bağırıyor. Aslında cihat değil, Suriye ye yönelik Haçlı seferlerine bunlar kılavuzluk yapıyor.

Resim Mossad ajanı Jozef Kohin -Suriye de komutan Şeyh Mustafa.

Barzani de Yahudi. İşte belgesi....

Barzani
Barzani


'Musul hahamlarından Sallum, müslümanlardan birine hakaret edince önce Selanik'e, oradan da Kudüs'e sürülür.

Barzani ailesi ile ilgili sis perdesi ve aile­nin Yahudi kökenli oluşuyla ilgili yazı­mız, bazı çevrelerce "madem böyle ise, Osmanlı Arşiv ka­yıtlarında bunun belgesi olmaz mı?" kuşkularıyla değerlendiril­di. Daha önceki yazımızda da be­lirttiğimiz gibi Barzani ailesi, bölge­nin -Kuzey Irak'ın- gündemine, 20. yüzyıl başlarında ancak girebilmiş bir ailedir. Meşhur Kürt Tarihçi Meh­met Emin Zeki'ye göre, 1931'de Barzan aşireti 2750 hane civarındaydı.(2)  Barzani, Osmanlılar zamanında bile Zibad nahiyesinin bir köyü olmak­tan ileri gidememişti. Bir başka ifa­deyle küçük bir yerleşim birimi idi. Köyde yönetim ve kontrol, her za­man Barzani ailesinin elinde olmuş­tu.(3) 
Barzani ailesinden Yahudi hahamları çıktığı ve bölgede Yahudiliğe eği­tim öğretim faaliyetleri konusunda bu hahamların çok büyük hizmet ettiğine dair bilgi yalnız, Kürtçe ko­nuşan Yahudilerle ilgili önemli bir uzman olan Prof. Dr. Jona Sabar'a ait değildir.(4) Osmanlı Arşivi'nde bulduğumuz bir vesika da bu aile­den hahamların olduğunu teyid et­mekte, adeta bizim yazımızı sorgu­layanlara cevap vermektedir. 1856 yılına ait bu belgede ileride de ayrıntılarını nakledeceğimiz gibi Musul'dan Selanik'e, oradan da Ku­düs'e sürülen "Sallum Barzani"den bahsedilmektedir. Barzani kelimesi­nin son harfinin Osmanlıca yazılışın­daki "y" harfı (î okunur) bilindiği gi­bi nispet "ye"sidir. Kişinin mensup olduğu şehir ya da aileyi belirtir.

Dolayısıyla Haham Sallum, Barzan aşiretine ya da köyüne mensuptur. 1931'de nüfusu 2750 hane olan, Barzan'ın 1856'daki nüfusu herhal­de onlu rakamlarla ifade ediliyordu. Dahası burada hakimiyet tam olarak Barzanî ailesinde idi. Bölgede "Barzan" adıyla başka bir yerleşim birimi ve aşiret de yoktu. Kaldı ki, bölgede Barzani ailesi ile ilgili dinî kuşkular ve gizli kitap iddiaları yıllardır söy­lenmektedir.(4)

 Bu yazımızda değerlendireceğimiz belgeye göre Musul kazası haham­larından Sallum Barzani adlı Yahu­di, Müslümanlardan birine dil uzattı­ğı için yakalanıp zincire vurularak hapsedilmişti. Sonra da İstanbul'a getirilerek durum Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye'de görüşülerek Selanik'e sürülmüştü. Selanik ve Mu­sul'daki hahamlar, "Onun Selanik'te çaresiz ve perişan bir halde olduğu­nu, Selanik'in havasına alışamadığı­nı, bu durumun onun ölümüne se­bep olmakla kalmayıp Musul'da bu­lunan eşi ve çocuklarının da bir ek­meğe muhtaç olduklarını" mektuplarla İstanbul'daki Hahamhane'ye bildirmişler. Hahambaşının, Sallum Barzani'nin sürgünlüğünün Kudüs-i Şerif olarak değiştirilmesi ve Salllum'un orada gece gündüz padişaha dua ile meşgul olacağının belirtil­mesi üzerine, Kudüs'e Yahudi iskâ­nı ile ilgili tereddütler olduğu için; Hariciye Nezaretinin de görüşü alı­narak 29 Şubat 1856'da Hahambaşı'nca verilen dilekçe Osmanlı Hü­kümetince 11 Nisan'da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861'da bir irade ile Ku­düs'e sürülmüş, daha doğrusu sür­gün yeri değiştirilmişti.(5)


Mustafa Barzani
Mustafa Barzani'nin yıllar sonra kurduğu iliş­kiler, hahamlarla Sallum Barzani ai­lesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sür­düğünü göstermektedir. Molla Mus­tafa Barzani, 1950'den beri sık sık zi­yaret ettiği İsrail'de her zaman Ku­zey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kalmak­tadır: Haham David Gabay. Barzanilerin İsrail ile ilişkileri, hiç bir devlet­le kuramadıkları kadar sıkı ve sami­midir. Acaba neden diğer Kürt grupları değil de, Barzaniler bu ilişkide başrolde oynamaktadırlar. 18 Eylül 1972'de Washington Post'un yazdı­ğına göre her ay İsrail'den 50 bin dolar alan, MOSSAD şefi Zwi Şamir'i Kuzey Irak'taki kampında ağırlayan, 1967'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan'a sadece bir "Kürt Hançe­ri" götürmekle kalmayıp İsraillilerin bombalayacağı Kerkük Petrol tesis­lerinin planlarını da götüren Molla Mustafa Barzani(6) İslama mı, başka bir dine mi hizmet etmektedir. Bü­yük bir alim ve Seyyid olduğu iddia edilen hangi insan buna sırf "aşiret devleti" koltuğu için razı olabilir. 


Hahamların torunları; Barzaniler

Barzaniler
Barzaniler



Mühtedîlikten Osmanlı'ya, İngilizler'e ve Türkiye Cumhuriyeti'ne isyana...

Hahamların torunları: Barzanîler


Kaliforniya Üniversitesi İbranî Dili Profesörü Tona Sabar'ın ilginç iddiasına göre, özellikle ünlü Barzanî ailesinden gelen hahamlar Kürdistan'ın bir çok yerinde dinî çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuşlardı

Yirminci yüzyılın başlarından itiba­ren Kuzey Irak Kürtlerinin tarihinde mühim rol oynayan Barzanî aşireti ve bölge­deki ilk faaliyetleri hak­kında bizde ciddî bir araştırma yapılmamıştır. Son zamanlarda Mesut Barzanî'nin bazı açıklamaları ile bir kez daha gündemimize gelen bu ailenin tarihî serüveninin özeti, dikkate değer.

Kuzey Irak'ın Hakkâri'ye yakın uç noktalarından birinde, dağlık bir arazide kurulan Barzan Köyü, çevre köylere hâkim bir noktada bulunmakta, Musul vilâyetine bağlı "Zibar" nahiyesinin de merkezini teşkil etmekteydi. Osmanlı Arşivi belgelerine göre 1909'da yine Barzan merkez olmak üzere üçüncü sınıf bir kazaya dönüştü­rülmüştü.(1)

Bu kaza ve çevresinde Barzan, Zibar, Beçil ve Fakih Abdurrahman aşiretleri ayrı ayrı yer­leşim birimlerinde yaşamakta ve çoğu kez de birbirleriyle "aşiret kavgası" yapmaktaydılar. Bu ne­denle Osmanlı yönetimi bölgede güçlü askerî karakollar kurmuş ve önemli miktarda güç bulun­durmak zorunda kalmıştı.(2) 

Aslın­da bu aşiretler çok büyük aşiret­ler değildi. Meşhur Kürt tarihçile­rinden Mehmed Emin Zeki, "1931'de Barzan aşiretinin 2750 hane olduğunu, yerleşik hayata geçip bağcılık, tütüncülük ve hayvancılıkla uğraştıklarını" yazar. (3)

Nakşibendiliğin yayılışı

Barzan Köyü'nün ne zaman kurulduğunu kesin olarak bilme­sek de bu köyün kurulmasında ve gelişmesinde Barzanî Ailesi'nin rolünü biliyoruz. Bu aile­den bilinen ve Barzan Kalesi'ni yapan ilk lider, Mesud'dur. Bü­yük Zap ırmağının sol kıyısında kurulan bu köye, başka bir yer­den damat olarak gelen Mesud, oğlu Said'i bölgedeki meşhur medreselerde okuttu. Said'den sonra oğlu Mesud da benzer bir eğitimden geçti. Özellikle onun oğlu Taceddin, tasavvufa ilgi du­yarak Barzan Köyü'nde bir tekke kurdu.(4)

Bu yıllarda bölgede Kadi­rîlik ve Nakşîlik önem kazanmış­tı. Bölgede Nakşibendîliğin ilk yayıcısı Mevlânâ Halid-i Bağda­dî'dir (1777-1837). 1809 yılında Hindistan'a giderek Abdullah-ı Devlevî'den (ks.) hilâfet alan Halid, kısa sürede bölgenin en etkin şeyhi olmuştu. Özellikle Hakkâri'li Abdullah Nehrî ve Palulu Ali Septî (Şeyh Said'in dedesi) aracı­lığıyla Kuzey Irak ve Doğu Ana­dolu'da yayılan Halidîye, Barzanîleri de tesir sahasına almakta gecikmemişti. Nehrîlerden Seyyid Taha, Barzanlı Şeyh Taceddin'e hilâfet vererek Barzan'daki tek­kenin aktivitesini hızlandırmıştı.(5)

Şeyh Taceddin'den sonra yerine geçen oğlu I. Abdüsselâm, Sey­yid Taha tarafından fıkıh dersleri almış olmanın da avantajıyla iliş­kilerini sıklaştırmış, hatta zaman zaman Halid-i Bağdadîyi (ks.) bi­le ziyaret etmişti. Kürt kaynakla­rına göre I. Abdüsselâm bu ziya­retlerinin birinde Mevlânâ Halid'den bölgenin Nakşî halifesi ol­ma iznini de almıştı. 1872'de şeyhliği oğlu Muhammed'e bıra­karak vefat etti.(6)

Siyasî Kürtçülerden M. Sıraç Bilgin, "I. Abdüsselâm, Osmanlı­ların mecbûrî iskânına ve zorla askere almalarına karşı ayaklan­mış, görüşmelere gittiği Musul'da asılmıştı"(7) dese de ne Osmanlı kaynakları ne de konuyla ilgili Kürt kaynakları bu bilgileri doğrulamamaktadır.

I. Abdüsselâm'ın öldürülmesi olayı ile ilgili Hollandalı Kürdoloji uzmanı Martin Van Bruinessen oldukça farklı ve ilginç şeyler an­latmaktadır. Onun verdiği bilgiye göre, Seyyid Taha'nın kardeşi Şeyh Saleh'den hilâfet alan I. Ab­düsselâm, şeyhinin ölümü üzeri­ne kendisini şeyh ilân etti. Buna kızan Seyyid Taha'nın oğlu ve yeni şeyhi Ubeydullah, 'Abdüs­selâm ve müridlerinin delirdikle­rini, şeytanın kurbanları olduğu­nu" ileri sürerek, ona savaş açtı. Şeyhlerinin yenilmesine rağmen Abdüsselâm'ın müridleri onu mehdi ilan ettiler. Abdüsselâm da korkusundan saklandı. Daha sonra da öldü. Yerine oğlu Muhammed geçti. Muhammed, Şeyh Ubeydullah'a bağlılığını bildirdi. Fakat Ubeydullah'ın Hicaz'a sü­rülmesinden sonra bu kez de Muhammed Barzanî mehdiliğini ilan etti. Bu, bölge halkı tarafın­dan benimsenmedi. Bölgede Bar zanîler "divâne" olarak adlandırıl­maya başlandılar.(8)

Muhammedi Barzanî

Kürt kaynaklarına göre I. Ab­düsselâm'ın yerine geçen Mu­hammed, zâhid, aşiret ve kabile kavgalarından kaçanların sığına­ğı, aktif bir insandı. Osmanlıya yapılan şikâyetler sonucu Bitlis'e sürülmüş, ve bir kaç yıl sonra da sürgünden dönmüştü. Ondan sonra da kimseyi kabul etmemiş ve 1903'de yerini oğlu II. Abdüsselâm'a bırakarak vefat etmişti.(9)

Şeyh Muhammed'in oğlu Molla Mustafa Barzanî anılarında, "1903-1904'de bir gün köylerini basarı Hamidiye Alayı mensupla­rınca tutuklanarak, ailece Diyar­bakır hapishanesine kondukları­nı, bir buçuk yıl kaldıktan sonra döndüklerini" anlatmaktadır.(10)

Diyarbakır ya da Bitlis'te sürgün kalan ailenin bu felâketinde Os­manlı Arşivlerindeki belgelere göre Osmanlı'nın tavrı değil aşi­ret ve tarikat kavgaları rol oyna­mıştı. 1888 başlarında Barzanî aşiretinin katıldığı bir kavgayı Osmanlı ordusu bastırmıştı.(11)

Barzanî aşireti 1898'de Becil ve Fakih Abdurrahman aşiretleriyle siyasî, Eylül 1903'de Şemdinanlı Şeyh Muhammed Sıddık Neh­rî'yle dinî nüfuz mücadelesi ola­rak değerlendirebilecek çatışma­lar yaşamıştı.(12)

Aslında Şeyh Mu­hammed ilginç bir insandı. Keke­me olması nedeniyle tam bir medrese eğitimi alamamış ve ba­basının daha onun medrese tale­beliği döneminde vefatıyla henüz talebe iken; postuna oturmuştu. Rus Kürdolog Bazil Nikin'e göre, kaba yöntemlerle kendi nüfuzu­nu sürdüren Şeyh Muhammed, Şeyh Ubeydullah Nehrinin Os­manlı yönetimince 1880 Kürt is­yanı nedeniyle Hicaz'a sürülme­sinden sonra bölgedeki nüfuzu­nu daha da arttırmış, civardaki aşiret liderlerine birer birer bo­yun eğdirmişti. Bundan sonra o da babası I. Abdüsselâm gibi mehdiliğini ilân etti. Mehdiliğini ilân etmekle kalmadı, Musul'a ve dolayısıyla Osmanlı'ya "cihad-ı mukaddes"(!) ilân etti. Mehdiliği­ni ve cihad çağrısını kabul etme­yenleri acı bir son, feci ölümler bekliyordu. Zibar aşireti liderle­rinden Molla Perisey'in başına gelenler korkunç ve tüyler ürper­tici idi. Molla parça parça edile­rek öldürülmüş, bu parçalar oyulmuş yaşlı bir ceviz ağacının gövdesine konarak yakılmıştı.

Barzanîlere bağlı Becil Şeyhi Nehrili Şeyh Muhammed Sıddık'a yazdığı bir mektupta, "Burada adlarını bile ağza almak isteme­diğim bu rezil aşiretin ve bu kötü ruhlu ailenin bana ettikleri na­mussuzca işler, onur kırıcı işler de var ayrıca. Burada senin ta­rafsız kararını istiyorum. Bilirsin ki, onlar Kur'an-ı Kerim'e bile acımamış ve onun sayfalarını çöpe atmışlardır. Benim mescidi­mi kirletmişlerdir" diyordu.(13)

Yahudi Barzanîler

2013-08-27

AKP ABD İşbirliği: Amerikayı Kalkındırma Partisi

AKP ABD
AKP ABD


Allah’la Kandırma Partisi ya da Amerika’yı Kalkındırma Partisi!


İşte Ak Gerçekler Size:

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
1 ▬ Başbakan Erdoğan bir Amerikan gazetesine yazdığı makalede Irak’a savaşmaya giden ABD’li askerlere dua etti ve:

“Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz.” şeklinde konuştu...

“We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.”

[By Recep Tayyip Erdogan – The Wall Street Journal (March 31st, 2003)]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
2 ▬ Dışişleri Bakanı Gül:

“Dünya barışı için, barışı korumak için, son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir.” dedi.

[http://www.milliyet.com/2006/05/16/siyaset/siy03.html]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
3 ▬ Yirmi beş İslam ülkesinin sınırlarını değiştirip hepsini Irak gibi yapma projesi olan ABD kaynaklı BOP’la ilgili Sayın Gül’ün görüşü:

“Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek.” Şeklinde konuştu.

[http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295]

Not: Vatandaşlarımızın % 72’si BOP’u tehlikeli görüyor. (25.07.2004 – Yeni Şafak)

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
4 ▬ Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın diyor ki:

“Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim, büyük zevk duyuyorum.”

[II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt: 2 sayfa: 375]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
5 ▬ Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı yapılan Sayın Mehmet Aydın, İslam dinini Müslüman olmayanlara tebliğ etmeye ‘En DİNSİZCE Hakarettir’ dedi; şöyle ki:

Bazı Müslüman kardeşlerimiz diyor ki yahu bir fırsat düştü, Müslümanlığı anlatalım Hıristiyanlara; Allah belki hidayetini gösterir. (Diyalog çalışmalarında)...

İşin ucunda bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa, açıkçası bu bir din mensubuna yapılacak en DİNSİZCE bir hakarettir.”
[II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt: 2 sayfa: 322]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
6 ▬ ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz:

“Biz Irak’a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, Tayyip Erdoğan bize cesaret vermiştir.” 

[Irak işgalinden üç ay önceki Türkiye ziyareti esnasında yaptığı açıklamadan]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
7 ▬ Erdoğan, AJC örgütünden bugüne kadar “Cesaret Ödülü” alan 10 kişi içinde Yahudi olmayan tek kişi. Tayyip Erdoğan’a “Cesaret Ödülü” veren “American Jewish Congress” (AJC) adlı kuruluş, WJC’ye bağlı. Theodore Herzl tarafından Dünya Musevilerini bir “ulusal yurda” kavuşturma amacıyla 19. yüzyıl sonunda kurulan “World Jewish Congress” (WJC) İsrail devletini kurmakla amacını gerçekleştirmiş bir Yahudi teşkilatıdır. Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüştü; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan. Listede İsrail’in önemli bütün başbakanları var. Türkiye başbakanına bu ödülün verilmesi de, verildiği mekân da anlamlı: HSBC bankasının New York merkezi…

[http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/SUBAT/05/tkivanc.html]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
8 ▬ Bush, Erdoğan’a: “Sen ne harika bir adamsın” dedi.

[(You are a great man) Kasım 2004]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
9 ▬ Çeçenler Rusların dilinde terörist. Erdoğan 3 Kasım seçimi sonrası AKP genel başkanı olarak 170 kişilik heyetle ziyaret ettiği Rusya’da teröre karşı işbirliğinden söz etti.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
10 ▬ Erdoğan genel başkan sıfatıyla gittiği Çin’de de şöyle dedi:

“Tek Çin anlayışını destekliyoruz. Çin’in toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin herhangi bir tereddüdü yok, saygısı vardır. Terörün dini, milleti, ırkı olamaz.”

(Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı kendi toprağı sayıyor ve özgürlük mücadelesi veren 30 milyon Uygur Türk’ü kardeşimize de terörist diyor! Tayyip Bey’in sözü bu manada nasıl değerlendirilecek?)

(Tayyip Erdoğan, diline pelesenk olduğu üzere, Pekin’de de “Han, Mançur, Moğol, Doğu Türkistanlı, Tibetlisi ile Çin bir büyük mozaiktir. Bu da büyük zenginliktir” demeliydi (!) alıntı)

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
11 ▬ Yurtdışı turları ve ilginç temasların ardından Erdoğan, milletvekili oldu. Aradan dört buçuk yıl geçmesine rağmen AKP “Acil Eylem Planı”nı bile tatbik edemedi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
12 ▬ Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirildi. Buna ciddi hiçbir tepki gösterilemedi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
13 ▬ Üstelik ağır ve ciddi çuval olayı sonrası “ABD’ye nota verecek misiniz?” sorusuna başbakan şöyle veciz (!) bir cevap verdi:

“Bu müzik notası değil. Öyle aklınıza her estiğinde verilmez. Ağırlığı ve ciddiyeti vardır.” 

[http://www.hurriyet.com.tr/agora/article.asp?sid=1&aid=2257]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
14 ▬ Erdoğan’dan enteresan bir açıklama:

“Amerika’nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım!”

[(15 Şubat 2004, Kanal D, Teke Tek Programı) 18.02.2004. Hürriyet Gazetesi, sayfa: 20.]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
15 ▬ Sözde Ermeni Soykırımı meselesinde Dışişleri bakanlığı, yetersiz kaldı. Üstelik Sözde Ermeni soykırım yasasını kabul eden ülkelere yenileri eklendi:

[İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Litvanya (2005), Arjantin (2006)...]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
16 ▬ 1 Mart Tezkeresi reddedilmesine rağmen, bir genelgeyle, ABD’nin savaş araç-gereçleri Türkiye üzerinden nakledildi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
17 ▬ İsrail’in talebiyle ve onun güvenliği için, kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderildi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
18 ▬ Başbakan Erdoğan, İspanya Başbakanıyla beraber “Medeniyetler Arası İttifak (!?)” eş başkanı oldu.

(Medeniyetler arası ittifak, Dinler arası diyalogun diğer bir ismidir. Gösterilen tepkiden dolayı, medeniyetler arası ittifak ifadesi kullanılıyor.)

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
19 ▬ Başbakan Erdoğan, BOP’un da (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanı oldu. İkinci başkan, Bush...

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
20 ▬ Erdoğan, Gül ve bakanların baskısına rağmen 1 Mart tezkeresine ‘hayır’ diyen milletvekilleri, 22 Temmuz seçiminde aday gösterilmediler!

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
21 ▬ Tezkereye ‘evet’ denmesini isteyen Erdoğan:

“Her zaman, ‘hayır’da hayır yoktur. Rahat olun, gelişmeler kontrolümüzde” dedi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
22 ▬ Erdoğan, tezkere geçse de geçmese de ABD’nin harekâtta kararlı olduğunu belirterek, Türkiye’nin 2003 yılı içinde 73 milyar dolar borç ödemesi olduğunu söyledi ve tezkerenin çıkmaması halinde Türkiye’nin ekonomik olarak çok sıkıntıya gireceğini ifade etti.

(Hatta Erdoğan’ın “Tezkereye hayır diyen, bana hayır demiş olur”... “Tezkere geçmezse memur maaşlarını ödeyemeyiz” dediği ifade edildi.)

Türkiye'nin gerçek yakın tarihinin önemli şifreleri: Türkiye'yi kim kurdu?


Türkiye
Türkiye

Yahudiler, 20. asırda içimzdeki hain Sabetayist Yahudilerle bir olup iki devlet kurdular; Biri Türkiye, diğeri İsrail...

- Sözde Cumhuriyetiz ama Anayasamızın gizli maddeleri var?

- Merkez bankamız çok ortaklı bir anonim şirket... Ne statüsü ne ortakları doğru düzgün belli değil... Paralarımızın üzerinde "Türkiye Cumhuriyeti" ifadesi bile yazmıyor...

- Genel Kurmay başkanlarımız Yahudilerin ibadethanesi Ağlama Duvarında ağlayıp duruyorlar...

- Türkiye’yi kurduğu iddia edilen Mustafa Kemal’den tutun da, günümüze gelene kadar, meşhur idarecilerimiz,askerlerimiz, bürokratlarımız hep Sabetaycı Yahudi kökenden çıkıyorlar...

- % 99’u Müslüman olan bir ülkede başörtüsünü bunlar mı yasaklıyorlar?

- PKK’yı bunlar mı bilerek bitirmiyorlar?

- Yeni Türkiye devletinin resmen tanındığı Lozan’da bizi neden Yahudi Hahamı Haim Nahum temsil etti?

- Ünlü Sabetaycı Yahudi Orhan Pamuk Amerika’da bir panelde neden “Modern Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kurduk” dedi...

Sayın Terörist Başı: Abdullah Öcalan - Artin Agopyan

apo
apo


Elinizdeki eser, ülkemizin Güneydoğu topraklarının da içinde kaldığı çok geniş bir coğrafyada Büyük bir İsrail Devleti kurmak isteyen, bu hedefe ulaşmak için akla gelen her ama her şeyin meşru olduğuna inanan, kendilerinden başka ırkların mensuplarını kır hayvanları seviyesinde gören, bebek katletmeyi, insan kanı içmeyi, diri diri insan yakmayı ibadet kabul eden ve Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de lanetlediği Yahudi milletinin dünyada çıkarttığı fitne ateşlerinden sadece ama sadece birini, PKK terörünü, bilinmeyenleri ile anlatmak ve bu yangını söndürmek maksadı ile hazırlanmıştır. 

Sahi! Biz Kore Savaşı'na neden dahil olduk? Şimdi Suriye'yi neden vuracağız?

kore savaşı
kore savaşı

Kendisi de Sabetayist bir gizli Yahudi olan ve "İçimizdeki İsrail"in stratejileri, ABD'li büyük büyük Masonların onayı ile iktidara getirilen ve o yıllarda Komünizme kayması riski çok yüksek olan Türkiye'yi bu tehlikeden koruyup Batı nüfuzunda tutma görevi verilen  Adnan Menderes,  "Biz yavrularmızı Kore'ye, savaşmaya değil, barışı tesis etmeye gönderiyoruz" diye yalanlar anlatmıştı millete...

Halbuki Menderes'in 
Başbakanlık Başmüşaviri olan Ahmet Salih Korur bile, Türkiye Masonlarının Maşrık-ı Azamıydı. Bağlı olduğu ABD başkanı ve aynı zamanda en üst dereceli Mason olan Herry Truman "Türkiye'nin Kore'de batağa saplanan ABD ve müttefiklerine yardımcı olması ve cephede savaşacak asker temin etmesi" için gerekenlerin yapılmasını emretmişti hem Korur'a, hem Menderes'e hem de Menderes'in kabineleri içinde bulunan çok sayıda Kripto Yahudi ve Masona...

Bizim mahallede bir ihtiyar Hüseyin Amca var. Hala sağ... Kore gazisi.. 4. seferde Amerikan gemisi ile gidenlerdenmiş. Yolculuk gemi ile bir aydan fazla sürmüş anlattığına göre...

Her şeyi güzel güzel anlattı da, bir gün, "İyi de Hüseyin Amca! Siz Kore'ye niye gittiniz? Elin Komünisti ile Hıristiyanının arasına bedenlerinizi niye siper ettiniz?" diye soruverince bir tuhaf oldu. Yeminle söylüyorum ki gık etmedi. Usulden bir bahane bile bulmadı. Bulamadı...

Ahmet Taner Kışlalı, Orhan Pamuk yüzünden mi öldürüldü?

Ahmet Taner Kışlalı Orhan Pamuk
Ahmet Taner Kışlalı Orhan Pamuk

Ahmet Taner Kışlalı, özellikle ömrünün son altı ayında, köşesinde yazdığı yazılarda, çok ağır ifadeler ile Orhan Pamuk aleyhine mücadele vermişti. Bir yazısında Orhan Pamuk hakkında şunları yazmıştı;

"Ben, inandıklarını açıkça savunanlara hep saygı duymuşumdur. O düşüncelere karsı olsam bile!
Ama o yürekliliği gösteremeyip de bunu sinsice yapmaya çalışanlara, oraya buraya 'bityeniği' sokuşturanlara, hep tiksinerek bakmışımdır. Bunu hep zayıf bir kişiliğin, zavallı bir ruh halinin yansıması olarak görmüşümdür.
Oyun maskesiz oynanmalıdır! Çirkinlikleri gizleyen maskelerin indirilmesini de tüm 'gerçek aydınlar' görev saymalıdır!

Ve de Pamuk adlı yazarı, isteyen okumalı, isteyen sevmelidir… Ama ne olduğunu, kim olduğunu bilerek! Maskenin arkasındaki gerçek yüzü görerek!.. "


Yaklaşık altı ay süren ağır yüklenmenin sonucunu, Ahmet Taner Kışlalı'nın bir bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmesi belirlemişti. Kamuoyu her zaman olduğu gibi "İslami Terör" uydurması ile uyutulurken, Türkiye'de hakim kripto Yahudiler ve Sabetayistler, ihanet faaliyetlerini icra etmeye devam etmişlerdi. Misal teşkil etmesi açısından Ahmet Taner Kışlalı'nın bir yazısını buraya alıntılıyoruz.

_____

Balo Maskesiz Olsun!...

A. Taner KIŞLALI - Cumhuriyet, 27 Ocak 1999 (Ben Demokrat Değilim )

Kimileri "ortaoyunu"nu maskeli balo ile karıştırıyor.
Ortaoyunu güldür güldür, bu güldürmüyor...
Maskeli balonun bir gizemi vardır, bu ise sadece çirkinlikleri gizliyor.
Kimileri maskelerin ardındaki gerçeği bilmiyor.
Kimileri ise bildiği halde susuyor.
Ya çıkar gereği... Ya da korkudan!
Balo maskesiz olmalı ki, kimin kiminle dans
ettiği bilinsin... Maskeler inmeli ki, o maskelerin ardındaki suratları beğenmeyenler, aldatılmaktan kurtulsun!

* * *

Önce, bir romancımızın son kitabının 50 bin adet basıldığı yazıldı. Arkasından kısa sürede 100 binlik bir satışın gerçekleştiği açıklandı.
Derken, çıktığı günden beri ikinci cumhuriyetçi çizgisini korumaya özen gösteren Aktüel dergisi, romancıyı Türkiye´nin "bir numaralı aydını" ilan etti.
Bu romancımızın adı Orhan Pamuk´tu!
Ben bu "Büyük" (!) yazarımızın bir romanını okumayı denemiştim. Başladığım şeyi bitirme konusundaki tüm inatçılığıma karşın, bitirememiştim.
Ama "Kara Kitap" basında öylesine övüldü ki, ikinci bir deneye girişmekten kendimi alamadım. Ve o çabamda da, daha yarıya gelmeden havlu atmak durumunda kaldım. Tahsin Yücel ve Emin Özdemir gibi, çok saydığım isimlerin bu yazarla ilgili oldukça ağır eleştirilerini anımsadım. Ama beğenenlerin de "beğenme hakkı"na saygı duydum. Ta ki... Bir okurum "Kara Kitap"ta gizlenmiş bir bölüme dikkatimi çekinceye kadar... "Çocukluğunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah" gibi bir anlatım vardı bu bölümde!

Orhan Pamuk; "Vallahi Yahudi değilim" diye yemin eden bir Yahudi

Orhan Pamuk
Orhan Pamuk

(Aksiyon dergisi Orhan Pamuk ile mülakat yapmış ve Orhan Pamuk da "Vallahi Yahudi Değilim." demişti. Bunun üzerine, kendisi de Sabetayist iken mahkeme kararı ile Museviliğe geçen, kimliğine Musevi diye yazdıran Ilgaz Zorlu, Aksiyon dergisine bu aşağıda okuyacağınız maili atmıştır. Eski bir Sabetayistin itiraf ve ispatları ile Orhan Pamuk ve Pamuk ailesi....)

***

10.06.2002 tarihinde derginizin 392 nolu sayısında yayımlanan Orhan Pamuk isimli yazarın "Vallahi Yahudi Değilim" isimli yazısını büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içinde okudum. Adı geçen yazarın, kendisi ve ailesiyle ilgili araştırmalar yapıyor olmam hasebiyle; bu mülakatta yayımlanan iddialara bir cevap verme amacındayım.

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Sabetayist kökenli bir Musevi olarak, insanların kökenleri itibarıyla fikirlerinin eleştiri konusu yapılmasının alenen ırkçılık olduğuna inanıyorum. Ancak; bazı kişiler eğer Türkiye dışında Sabetayist kökenlerini bir reklam amacıyla kullanıp bundan bir menfaat elde etmeye çalışırlarsa bu durumda da kendileri ırkçılık yapmış olurlar. Nitekim bunun en açık örneği 1995 yılında Türkiye'de baskı gördüğünü ifade ederek, yurt dışına kaçan ve Sabetayist kökeninin ardına gizlenerek çeşitli ifadeler veren Halil Bezmen isimli işadamı ile karşımıza çıkmıştır. Devlete karşı işlenen en küçük bir suçun DGM'lerde yargı konusu yapılmasına karşılık Bay Halil Bezmen'e karşı hiç bir yargı organında soruşturma dahi açılamamıştır.

Sayın Orhan Pamuk ve Pamuk ailesi kendi iddialarının aksine Sabetayist kökenlidir. Bu yazar bizzat kolejden arkadaşı olan ve benim de müştereken tanıdığım bir ortak dostumuza New York'ta sabetayizm hakkında hararetli mülakatlar vermiştir. Ayrıca kendisinin bu dostuma ilettiği şu sözler dikkat çekicidir: "Sabetayistlerin bir devlete ihtiyaçları vardı, çünkü Yahudilerle aynı kaderi paylaşmak istemediler. Bu devlet kurucusu oldukları Türkiye Cumhuriyeti'dir."

2012-06-07

MOSSAD öldürüyor, intihar denilip üzeri örtülüyor. Hayati Kamhi'yi MOSSAD öldürdü

MOSSAD öldürüyor, intihar denilip üzeri örtülüyor. Hayati Kamhi'yi  MOSSAD öldürdü
MOSSAD öldürüyor, intihar denilip üzeri örtülüyor. Hayati Kamhi'yi  MOSSAD öldürdü
Yahudilerin iç hesaplaşması dünya çapında hız kesmeden devam ediyor. Türkiye'nin baronu ve en büyük iş adamı olan Üzeyir Garih de iç hesaplaşma sebebi ile öldürülmüş ve güpegündüz, Müslüman mezarlığında, tek bir koruması olmadan dolaşan Garih masonik işaretler taşıyan bir cinayete kurban gitmişti. iş önce bir ayakkabı boyacısı çocuğun, sonra iki genç kızın, o da tutmayınca Yener Yermez adında firari er bir eroinmanın üzerine ihale edilmişti. Ne tuhaftır ki firari er Yener Yermez bütün Türkiye kendisini ararken memleketine gittiği otobüste yakalanmıştı.


Yahudi ve 33. dereceden Mason olan Üzeyir Garih'in öldürülmesinin sebebi ise daha sonra meydana çıkmıştı. Garih, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)'un gerçekleşmesi ve 1 Mart tezkeresinin geçmesi için üzerine düşenleri yapmamış, bunu sağlamak için uğraşan Yahudive Mason kardeşlerini çok müşkil durumlarda bırakmıştı. Üstelik İsrail'e düzenli olarak ödediği vergiyi de kesmişti... Bu cinayet aslında dünyanın dört bir tarafına yayılmış Yahudilerin ve Kripto (Türk gözüken/şifreli)  Yahudilerin İsrail'in denetiminde olduğunu, onları gerektiğinde koruyan, destekleyen, güçlendiren ve vergi alan İsrail'in gerektiğinde de MOSSAD'ı kullanarak en ağır şekilde cezalandırdığı gerçeğini gözler önüne sermişti.

Aslında işin daha derinine bakıldığında ise, on seneden fazla bir zamandan beri Yahudilerin şahin ve güvercin diye adlandırılan iki gruba ayrıldıkları ve birbirlerine karşı düşmanca bir mücadele içinde oldukları da bilinmekte. Dünya üzerinde el değiştiren sermayenin, holdinglerin, Türkiye'de batık banka patronları hadisesinin, patlayan sinagogların, HSBC'nin, Şaron'un dünya üzerindeki bütün Yahudilerin İsrail'e gelmesi yönündeki sert çıkış ve tehditlerinin, ardından ağır hasta olup meydandan silinmesinin, Sinagog patlamaları ile Türkiye'deki Yahudilerin huzurlarını bozmak, korku vermek ve böylece Şaron'a itaat edip İsrail'e gitmelerini sağlamak amacıyla güdülen siyasete Tayyip Erdoğan'ın çok sert tepki vermesinin, bunun ardından o gurup Yahudier tarafından "Üstün cesaret ödülü" ile ödüllendirilmesinin, aynı gün diğer Yahudi gurubunun da Mehmet Emin Karamehmet'e "Üstün idarecilik ödülü" vermesinin, yine kripto Yahudilerden olan Uzanların elenmesinin, bir anda bölgedeki bir çok ülkenin liderlerinin sahneden silinmesinin (Esad, Arafat, Şaron, Demirel v.d.) ve daha saymakla bitmeyecek bir çok önemli hadisenin arka planında iki Yahudi gurubunun birbirleri ile gayet sert ve kuralsız mücadelesi var. CNN Yahudi sahibinin "İsrail bir terör devletidir." açıklamasını yapmasına da sebep olacak kadar şiddetli olan bu mücadele önümüzdeki günlerde de yaşanacak bir çok önemli hadisenin gerçek sebebi olacak gibi...

Son zamanlar da da Türkiye'de arka planı derin ve karanlık olan ilginç hadiseler oldu. Bakın taşıdığı Ergün Diler ismi, buram buram Sabetayist kriptoloji kokan yazarımız, neler neler yazdı ve Hayati Kamhi cinayetini nerelere bağladı;

****
Ünlü işadamı Jak Kamhi’nin 62 yaşındaki oğlu Hayati Kamhi önceki gün Kandilli’deki villasında ölü bulundu! Hemen hemen her YAHUDİ vatandaşımızın ölümünden sonra ortaya atılan ŞABLON yine piyasaya sürüldü:
BORÇ YÜZÜNDEN İNTİHAR ETTİ!

Belki PARA yüzünden intihar etmişti ama ya bu birine olan BORÇ yüzünden değilse! Bilmiyoruz. Ama kısa yoldan kesip atmayı seviyoruz.
Geriye baktığımızda ne faili meçhuller bırakmışız arkamızda. “Bu da ne ki” diyebiliriz…
Ama gelin biz zor olanı seçip işin arka planına seyahat etmeye devam edelim.
Çünkü seyahat etmek için o kadar çok sebep var ki… Öncelikle resmi makamların sıcağı sıcağına “ihtihar” demesi, Adli Tıp Kurumu’nun “acil” bir sonuca ulaşması bende şüphe uyandırdı. Normalde bu kadar HIZLI olmayan KURUMLARIN bu ve benzeri YAHUDİ ölümlerindeIŞIK HIZIYLA hareket etmesi beni hep kuşkulandırdı.

Hayati Kamhi’ye gelmeden önce gelin Moşe Kohen cinayetine gidelim…

2012-04-24

Alparslan Türkeş, Osmanlı'nın Kıbrıs'a sürgün ettiği bir Yahudi ailesinin ferdiydi. Gerçek adı Hüseyin Feyzullah'tı... Arusilik de bu gizli Yahudilerin kontrolüne girmişti...

Alparslan Türkeş, Osmanlı'nın Kıbrıs'a sürgün ettiği bir Yahudi ailesinin ferdiydi. Gerçek adı Hüseyin Feyzullah'tı... Arusilik de bu gizli Yahudilerin kontrolüne girmişti...
Alparslan Türkeş derin bir ihanet şebekesinin üyesiydi. Bağlı olduğu Arusiliği kendi gibi kripto/gizli yahudiler ele geçirmişti... Türkeş Osmanlı'nın Kıbrıs'a sürgün ettiği bir Yahudi ailesinin ferdiydi. Gerçek adı Hüseyin Feyzullah›tı... İsimlerini aldığı Hüseyin de Feyzullah da Müslüman şeyhi gözüken gizli Yahudilerdi... Ülkemizde sayıları milyonları bulan ve bizim aramızda Türk ve Müslüman gözüken koca bir ihanet şebekesi var... Kripto Yahudiler ve Sabetaycılar ülkemizin güvenliği için çözülmesi gereken ilk sorundur...

Yeni Şafak'ın yazı dizisinden okuyoruz;
Not: Köşeli parantez [ ] içindeki yazılar Akademi tarafından eklenmiştir.

----


Türkeş Arusiler'le gizlice görüşürdü


25 Ağustos 2001 günü, Musevi kökenli ünlü iş adamı Üzeyir Garih Eyüp Mezarlığı'nda bıçaklanarak öldürüldüğünde, herkes Garih'in Müslüman mezarlığında ne işi olduğunu tartıştı. Garih'in cesedinin Mareşal Fevzi Çakmak'ın kabrinin yanıbaşında bulunması çeşitli komplo teorileriyle yorumlandı. Cesedin yakınlarında bir kabir daha vardı: Küçük Hüseyin Efendi'nin kabri.
[Mareşal Fevzi Çakmak'ın karısı daha sağlığında iken evini Yahudi cemaatine hibe etmiş ve sinagog yapılmıştır. Fevzi Çakmak'ın Sabetayistlerin iktidarında 22 sene genel kurmay başkanlığı yapabilmiş olması da zaten manidardır. Fevzi Bey "Çakmak" soy adını aldığında Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok sert tepki görmüştür. Bilindiği gibi Sabetaycılar hep birbirlerini tanıyabilecek şifreli soy isimleri almışlardır.]



İlk gün gözden kaçan bu küçük ayrıntı, ertesi gün Garih olayının göbeğine oturdu. Garih'in Eyüp Mezarlığı'nda yatan Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin kabrini düzenli olarak ziyaret ettiği ortaya çıktı. 1930 yılında vefat eden Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin Garih'in babası ile yakın dost oldukları, hatta iki kişi arasında neredeyse şeyh-mürit ilişkisi olduğu iddiaları gündeme geldi. Üzeyir Garih'in Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını yaptırttığı da ortaya çıktı. İddialara göre Garih'in babası gizlice Müslüman olmuştu. Öte yandan yaptığımız araştırmalar sonucunda Musevi işadamı Üzeyir Garih ile yakın ilişkisi bulunan MHP'nin efsanevi lideri Alparslan Türkeş'in Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden Ömer Fevzi Mardin'in kurucusu olduğu Arusilik'le yakın ilişkisini ortaya çıkarmış, hazırladığımız bir kitapta bu bilgileri kamuoyuna aktarmıştık. Böylece kamuoyu Arusilik adıyla anılan tasavvufi akımın varlığına tanık oldu (Öldüren Sır: Garih/Sıradışı Bir Musevinin Portresi, Bakış Yayınları, Kasım 2001).
[Ömer Fevzi Mardin hakkında tarihçi Kadir Mısıroğlu'nun bizzat şahit olduğu hatıraları vardır. Mısıroğlu Ömer Fevzi Mardin'in değil Şeyh, bir Müslüman olarak bile kabul edilemeyeceğini, kitaplarında yazdığı şeylere inanan Müslümanların dinden çıkacağını söylemektedir. Mardin, Hıristiyanlığın ve Museviliğin nesh olunmadığını/yürürlükten kaldırılmadığını bile iddia edebilmiştir. Çünkü bütün bu ekibin Türk gözükmeleri de Müslüman gözükmeleri de sadece bir plan gereğidir.]






ARUSİ SEVGİSİ MEZARA KADAR


1917'de Kıbrıs'ta dünyaya gelen Alparslan Türkeş, 1944'teki Turancılık Davası'ndan yargılanarak hapis yatan genç bir üsteğmen iken 27 Mayıs 1960'taki askeri darbede ihtilalin kudretli albayı oldu. Türkeş, ihtilali yapan askeri heyet içindeki ihtilafların ardından 13 arkadaşı ile tasfiye edildi. Hindistan'a askeri ataşe olarak sürgün edilen Türkeş, Türkiye'ye döndükten sonra siyasete atıldı. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne giren Türkeş, bilahare Genel Başkan oldu. Partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirildi. Türkeş, 1970'lerdeki Milliyetçi Cephe Hükümetleri'ne koalisyon ortağı olarak katıldı, Başbakan Yardımcılığı görevlerini üstlendi.



Arusiler Türkeş'i sevdi


1980'de Türk Silahlı Kuvvetleri siyasal şiddet olayları ve siyasal istikrarsızlık gerekçesiyle yönetime el koydu. Türkeş ve diğer MHP yöneticileri de askeri mahkemelerde yargılanarak yıllarca hapis yattılar. 1989'da siyaset yasağının kaldırılmasının ardından Türkeş MÇP'nin başına geçti. 1991'deki seçimlerde Necmettin Erbakan'ın RP'si ile seçim ittifakı yaparak yeniden Meclis'e girdi. Bu arada MÇP'nin ismi de MHP olarak değiştirildi. 1995 seçimlerinde parlamento dışı kalan Türkeş, bu dönemde uzlaşmacı bir lider profili çizerek ülke siyaseti üzerinde etkili oldu. Türk siyasi hayatının en tartışmalı liderlerinden biri olan Türkeş 1997"de vefat etti.


Türkeş"in siyasi kimliğinin yanı sıra ruh dünyası da ilginçti. Türkeş"in bazı cemaat liderlerini ve tarikat şeyhlerini gizlice ziyaret ettiği ülkücü camia içerisinde konuşuluyordu. Türkeş"in çok yakın çevresinin bildiği bu ilişkiler vefatından sonra parça parça da olsa ortaya çıktı. Türkeş"in büyük yakınlık duyduğu tarikatlerden biri de Arusilik"ti. Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden Ömer Fevzi Mardin'in kurduğu Arusiliğin şeyhleriyle 1960"lardan vefatına kadar görüştü.



İlk adı Hüseyin Feyzullah




Hüseyin Efendi"nin Türkeş"in ailesi ile tanıştığı da ortaya çıktı. Ailenin tanışıklığını açıklayan sıradan bir kişi değil, Türkeş ailesinin yakından tanıdığı ve saygı duyduğu Mehmet Faik Erbil'di. Erbil, Arusiler'in en önde gelen isimleri arasında yer alıyor. Erbil, Türkeş'in sağlığında sık sık ziyaret ettiği bir kişi. Erbil, yıllardır dile getirilen bir iddiaya da açıklık getiriyor. İddia, Alparslan Türkeş'in ilk adının Hüseyin Feyzullah olduğudur. Hüseyin Küçük Hüseyin Efendi'ye, Feyzullah ise Küçük Hüseyin Efendi'nin şeyhi Feyzullah Efendi'ye nispettir. Bu ismi Türkeş'in babası Ahmet Hamdi Bey ve annesi Fatma Zehra Hanım koydu. Türkeş'in dedesi Tuzlalı Arif Ağa da Şeyh Feyzullah Efendi ile aynı dönemde Sultan Abdulaziz tarafından sürgün edildi. Arif Ağa Kayseri'den Kıbrıs'a, Nakşi Şeyhi Feyzullah Efendi ise İstanbul'dan Midilli'ye gönderildi.



'Bu çocuğa dikkat edin'


Türkeş'e Hüseyin Feyzullah ismin verilmesinin hikayesini Mehmet Faik Erbil şöyle anlatıyor: "Bildiğim kadariyle rahmetli Hacı Alpaslan Türkeş'in nüfus kaydındaki ismi Hüseyin Feyzullah'tır. Bunun aslı şudur: Biz işin aslını biliyorduk ama vesile teşvik etmişken kendisinin 1989 senesinde bize söylediği bir sözü burada nakledelim: 'Ankaralı Büyük Evliyâ'dan Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin huzuruna kendisi 7-10 yaşları arasında iken ebeveyni tarafından getirilmiş ve mübârek zât kendisine bakarak, şahâdet parmağı ile işaret eyleyip 'Bu çocuk... Bu çocuğa dikkat edin. Türk tarihi bu çocuğu altın harflerle yazacaktır' diye buyurmuşlardır. Buradaki incelik şudur: Alâkaları sebebiyle daha önce ebeveyni oğullarına huzuruna getirdikleri mübâreğin ve mürşidinin ismi şeriflerini koymuşlar."


Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil"in sözünü ettiği Küçük Hüseyin Efendi 1930"da İstanbul'da vefat ederek Eyüp Sultan Mezarlığı"nda toprağa verildi. Küçük Hüseyin Efendi'nin mütevazi mezarının hemen yanında ise Mareşal Fevzi Çakmak ve ailesinin kabristanı yer alıyor.


Küçük Hüseyin Efendi'nin ÜNLÜ MÜRİTLERİ


Mehmet Faik Erbil Efendi, Küçük Hüseyin Efendi'nin yanısıra tarikatlere mensup ünlü isimleri açıklıyor:


"Yolumuzun ulularından Arif-i Zât-ı Billah Esseyyid Mevlâna Küçük Hüseyin Efendi'ye ve Halife-i Hassası Zât Mürşidi Esseyyid Ömer Fevzi Mardin Hazretleri'ni zikrettikten sonra terbiyesinde yetişmiş pekçok değerli dervişlerinden birkaçının isimlerini burada dercetmek istiyoruz: Eski Başvekillerimizinden vatanperver Hüseyin Rauf Orbay, beynelmilel tıp ilmi ile mücehhez Ord. Prof. Dr. Hasan Reşat Sığındım, yine tıp âleminden Ord. Prof. Dr. ve aynı zamanda Paşabahçe Tezyin-i Sanatlar Hocası muhterem Ahmet Süheyl Ünver, Washington Büyükelçimiz Münir Ertegün, eski Adliye ve Hariciye Vekillerimizden Ord. Prof. Dr. Yusuf Kemal Tengirşenk, Sağlık eski Bakanlarından Tıp Profesörü Dr. Nihat Reşat Belger, Atina Büyükelçimiz Enis Akaygen, Müzeler Umum Müdürü Prof. Dr. Burhan Toprak ve Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak ve teğmen rütbesi ile huzuruna varıp mübareğin kendisine gösterdiği keramet üzerine ömrünün son demine kadar mum ışığında Kur'ân-ı Kerîm okuyan Balıkesir Kumandanı Korgeneral Kurtcebe Noyan Paşa. Bu vesile ile ayrıca belirtmiş olalım ki Halvetî Tarîkati'nden Şark Orduları Başkomutanı Kazım Karabekir Paşa, Mevlevî Tarîkati'nden Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tekin Arıburun (Paşa) ve aziz şeyhimin "Ordumuzun en değerli paşası Faik Türün Paşa'dır" diye buyurduğu 1970 ve 1973 arasında İstanbul 1. Ordu Kumandanı Org. Faik Türün Paşa da birer mübarek tarîkat mensubudurlar.



Cenab-ı Allah bu şerefli zâtların cümlesine gâni gâni rahmet eylesin. Beşiktaş'ta T. Arıburun Paşa ile görüştüğümüzde "18 oy daha alsaydınız, bugün Cumhurbaşkanı'ydınız, paşam" dediğimde bana cevap olarak "Hakk tazyik edilmez ki" demeleri üzerine kendilerini tebrik ettim. Not: Rahmetli Mareşal M. Fevzi Çakmak vasiyeti üzere, mürşidi Ankaralı Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin türbesinin yanında medfun olup, dolayısıyla damadı rahmetli Prof. Dr. Burhan Toprak da aynı sıradadır."






Koç'larla aile dostları


Ord. Prof. Hasan Reşat Sığındım (Ender Mermerci'nin babası), İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın babası Mühürdar Mehmet Emin Paşa, Nurettin Topçu'nun şeyhi Abdulaziz Bekkine, Musevi doktor Salih Arazraki, Üzeyir Garih'in diş hekimi babası Azra Garih, Devlet Bakanı Ali Babacan'ın halası Hatice Suat Babacan'ın annesi Naciye Hanım (Şeyh Yahya Dergahı'nın son postnişini Abdulhay Öztoprak'ın eşi) da Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden. Koç Holding'in duayenlerinden Can Kıraç'ın eşi İnci Kıraç da Küçük Hüseyin Efendi'nin torunlarından. Sevgi (Koç)Gönül de Küçük Hüseyin Efendi'nin torunlarından Sabiha Hanım'ın aile dostları arasında yer aldığını açıklamıştı.



Başbakan Ürgüplü de mezarı ziyaret ederdi


Mehmet Faik Erbil, İsmet Paşa döneminin bakanlarından Suat Hayri Ürgüplü ve babası Şeyhülislam Hayri Efendi'nin Küçük Hüseyin Efendi ile ilişkisini şöyle anlatıyor: "Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin huzuruna, büyük bir evliya olduğunu öğrenen Ürgüplü'nün babası o devrin Şeyhülislâmı Hayri Efendi gelirler. Hayri Efendi: "Efendim tahsiliniz nedir?" diye sorarlar. Mübarek şu cevabı verirler: "Maksûd." Bunun üzerine Hayri Efendi istihza ile güler ve şöyle söyler? "Aman efendim. Benim odacım dahi maksûd dersini çoktan geçti." Akabinde alaycı bir tavırla anlayamadığını ifade eder. Mübarek yine "Maksûd evladım" cevabını verirler. Şeyhülislâm Efendi huzurundan ayrılırlar, fakat maksûd kelimesi kendilerini ömürleri boyunca meşgûl eder. Aradan onbeş sene geçer ve maksûdun yüce ifadesini bir hâl üzere Kur'ân'dan öğrenmiş olurlar. O da şudur: "Maksûd, âlem-i cemâle intikâl etmeden önce dünyasında iken Rabbını gören Allah'ın saltanatlı velileridir. Zirâ onlar daha dünya hayatında iken maksûda ermişlerdir."






Bunun üzerine Hayri Efendi ah-vah eder, cehlini itiraf için mübareğin huzur-u şeriflerine girmek ister. Bir dostu "Peki, bu arzunu yerine getireyim. Haydi kalk gidelim"der. Eyüpsultan'a gelirler ve oradan kabristana yönelirler. Bu esnada Hayri Efendi durur. "Yoksa mübârek bu âlemden çekildi mi?" diyerek refikine sorarlar. "Evet. Türbesine gidiyoruz" cevabını alınca aynın şöyle dövünürler. "Eyvah! Hayri Efendi, sen ne halt ettin? Meğerse ben ne kadar cahilmişim." Türbe-i Şerif'i ziyaretten sonra oğlu Suat Ürgüplü'ye şu vasiyette bulunurlar: "Ey oğlum. Bir gün başın sıkışırsa Eyüp tepesinde türbesi bulunan mübarek zât Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'ni ziyaret et, müşkülünün halli için o mübârek kapıda Allah'a yalvar. Muhakkak Allah yardımcın olacaktır." Ürgüplü Tekel Bakanı iken hakkında açılan dava karşısında Küçük Hüseyin Efendi'nin makam-ı şerifine giderek Allah'a şu niyazda bulunur: "Ey Allahım. Suçlu değilim. Aile şerefimiz ayaklar altına alınmak isteniyor. Huzurunda bulunduğum mübaret zatın yüzü suyu hürmetine bu iftira davasından beni kurtar" diyerek hüngür hüngür ağlayarak, yapıştığı türbenin demirleri dua esnasında devamlı salıncak gibi sallanır. Ve tam yedi gün sonra her türlü baskıya rağmen beraat kararını almıştır. Ondan sonra mübareği unutmamış ve fırsat buldukça ziyaretine gitmiştir.


MHP lideri Türkeş yaşamı boyunca Arusiler'e şükran duydu.1964'de siyasete atılırken Arusi Şeyhi Mustafa Aziz Çınar'a danışan Türkeş, bu özel görüşmede neler konuşulduğunu sır gibi sakladı. 25 yıl boyunca sakladığı sırrı bir başka Arusi şeyhine açan Türkeş, 12 Eylül öncesinde ülkücü gençlerin öldürülmesinden kendisinin sorumlu tutulduğunu gözbebekleri dolarak anlatarak partisinden istifayı düşündüğünü söyledi.




MHP lideri ve ülkücülerin Başbuğu Alparslan Türkeş'in gizli dünyasında önemli bir yer tutan Arusilik Tunus/Libya kökenli bir tasavvuf hareketi. Arusiler Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarıyla tanınıyorlar. Birinci Dünya Savaşı'nın yanısıra Kurtuluş Savaşı'nda da maddi ve manevi olarak Türkiye'yi desteklediler. Tarikate adını veren Ahmed bin Arus'tur. Tarikat asıl ününü, Ahmet Bin Arus'un müridi Selim Feyturi'nin oğlu Seyyid Abdusselam El Esmer ile kazandı. Ahmed bin Arus Horasan'dan Afrika'ya gelen Şeyh Fethullah-ul Acemi'yyul Horasani'ye intisab etti. Ahmed bin Arus Tarikat-i Sazeliyye'den de halifelik almış olmakla birlikte, Medyeniyye, Sazeliyye, Cestiyye ve Kadiri tarikatlarinin bazı özelliklerini birleştirerek müstakil bir hüviyet kazandı. Seyyid Abdusselam ise 1460-1560 tarihleri arasinda yaşadı. Dergahı Libya Zileytin kasabasındadır. Arusuilik Osmanlı zamanında Afrika'da yayılabildi. Girit, İzmir gibi yerlere değişik zamanlarda Arusi şeyhleri gönderildi, ancak İstanbul'da zuhur etmesi 1900'lerin ortalarını buldu. İstanbul'da Arusiliğin ilk müntesibi Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi'ydi.




İlk Arusi Filibeli Ahmet Hilmi


Sultan 2. Abdülhamid tarafından Fizan'a sürgün edilen aydın, yazar ve bilim adamı Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, burada iken Arusi tarikatine intisap etti. Ahmet Hilmi Bey, 1913'te Şeyh Mihriddin Arusi adıyla, 'İki Gavs-ı Enam: Abdülkadir ve Abdüsselam' isimli bir broşür yayınladı. Bu eserinde Abdülkadir Geylani ve Şeyh Abdusselam'ı tanıttı. Bir iddiaya göre masonların faaliyetlerini deşifre eden Ahmet Hilmi zehirlenerek öldürüldü. Ancak Arusilik asıl olarak soyu Abdülkadir Geylani'ye dayandırılan ve Mardin'de Şirin Dede namı ile maruf Kadiri şeyhi zatın torunlarından, Sultan 2. Abdülhamid devrinde kazaskerlik yapan, İmam-ı Gazali'nin İhya-i Ulum-iddin adlı eserine ondokuz cilt Türkçe şerh yazan Yusuf Sıdkı Efendi'nin torunu Ömer Fevzi Mardin tarafından kuruldu. Ömer Fevzi Mardin, hem aile çevresi içinde manevi terbiye ile yetişti, devrinin askeri okullarından mezuniyet ile orduya katılarak binbaşılık rütbesine kadar yükseldi. Teğmenlik yıllarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılan Ömer Fevzi Mardin, Osmanlı Devleti'nin İtalyanlar ile yaptığı Trablusgarb Harbi'nde Hamidiye kahramanı namını Rauf Orbay ile paylaştı. Dönemin hükümeti tarafından ödüllendirilmek istenen Mardin, sadece Hamidiye Zırhlısı'nın savaştaki bayrağını kabul etti. Hamidiye bayrağı Mardin'in yakınları tarafından daha sonra Deniz Müzesi'ne bağışlandı.




Mardin Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı


Mustafa Kemal Atatürk, Enver Paşa ile birlikte Trablusgarp Savunması'na gönüllü olarak katılan Ömer Fevzi Mardin, bu dönemde silah ve cephane sevkiyatıyla meşgul oldu. Avrupa'dan temin ettiği silah ve cephaneyi bir tekneye yükleyerek Mısır yoluyla İskenderiye Limanı'na geldi. Amacı cephaneyi deve kervanı ile Libya'ya sokmaktı. Ne var ki İngilizler sevkiyatı haber alarak tekneye el koydular. Ömer Fevzi Mardin, İskenderiyeli kabadayılarla birlikte tekneye baskın yaparak cephaneyi Libya'ya ulaştırmayı başardı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir süre Tahran Sefareti Ataşemiliterliği'nde bulunan Ömer Fevzi Mardin, Teşkilat-ı Mahsusa'nın emriyle İran'ın İngiltere ve Rusya'nın nüfuzundan kurtarılması için çok önemli girişimlerde bulundu, hatta bu yüzden iki kez başarısız kalan suikastlere hedef oldu. Mardin'in İran'daki faaliyetleri Almanlar'ı da rahatsız etti. Bu nedenle Mardin'e yönelik suikast girişimlerinde Almanlar'dan da kuşkulanıldı. İran'da iken Sünni ve Caferi mezhepleri arasındaki uzlaşmazlıkları çözümlemek için ulema ile temaslarda bulundu. Caferiler'in Hacc taleplerinin karşılanması için Osmanlı Hükümeti nezdinde aracılık yaptı. Mardin'in iki mezhep arasındaki ilişkileri geliştirme çabaları Osmanlı Devleti'nin savaştan yenik çıkmasıyla akim kaldı.


Şeyhi ölene kadar bekledi


Bir süre Harbiye Mektebi'nde öğretmenlik yapan Mardin, Rauf Orbay'ın tavsiyesiyle İstanbul'da Koca- mustafapaşa semtinde Nakşibendi-Halidi şeyhlerinden Küçük Hüseyin adı ile maruf Hüseyin Hüsnü Ankaravi'ye intisab etti. Bilahare şeyhinden Nakşibendi icazeti aldı. Şeyh Hüseyin Hüsnü Efendi'nin 1930'da vefatına kadar talebe almayan Ömer Fevzi Mardin, 1940'dan itibaren Nakşibendi, Kadiri, Mevlevi, Şabani dersi verip halifeler ve müridler yetiştirdi. Arusi kaynaklarına göre Ömer Fevzi Mardin'in Arusi tarikatindan ilk ders verdiği kişi, daha sonra halifesi olan Mustafa Aziz Çınar'dır. Böylece Arusi Selami Ömeriyye Türkiye'de Ömer Fevzi Mardin ile baslayıp, Mustafa Aziz Çınar ve Şeyh Necmettin Oyman ile devam ederek bugünlere ulaştı. Yine cemaat kaynaklarına göre Afrika dışında kalan ülkelerde Arusilik ile ilgili tasarruf Ömer Fevzi Mardin'e ve bu koldan yetişen halifelerine verildi.



Libya Arusileri klasik esma tertibi usulu ile diğer Arusiler ise Ömer Fevzi Mardin'e Uveysiyye tecellisi ile verilmis esma tertibi yoluyla seyri süluk görüyorlar. Bu nedenle Arusilik Türkiye'de Arusi-Selami-Ömeriye olarak nitelendiriliyor. Mardin'in Kadıköy Kalamış'taki evi dönemin fikir ve bilim adamlarının katıldığı sohbet halkasına sahiplik etti. Kadıköy Toplantıları'nın müdavimleri arasında Küçük Hüseyin Efendi'nin talebelerinden Prof. Hasan Reşat Sığındım ile Prof. Süheyl Ünver'in yanısıra Mehmet Ali Ayni, Prof. İsmail Hakkı İzmirli ve Cami Baykut da yer alıyordu.



MHP'den istifasını Şeyh Erbil önledi


MHP lideri Türkeş 1989'da kendisine yönelik eleştirilerden iyice bunalır, siyaseti bırakmayı dahi düşünür. Türkeş, içini ne zaman bir sıkıntı sarsa Arusi Şeyhlerini ziyaret ederdi. Bu kez de öyle yaptı. Arusi şeyhlerinden Mehmet Faik Erbil'e içini açan Türkeş'in gözbebekleri doldu. Erbil, Türkeş ile arasında geçen özel görüşmeyi yakın çevresine şu sözlerle anlatıyordu:


"Türkeş Bey sohbet esnasında bir ara sıkıntılı ve üzüntülü olduğundan bahisle şöyle dediler: 'Efendim, ülkücü gençlerimizin, evlatlarımızın şehâdeti hususunda sanki suçlu ben imişim gibi gösterilmek isteniyorum. Bundan da çok üzüntü duyuyorum. Eğer müsaadeniz olursa şimdi buradan telefonla genel merkeze hemen istifamı bildireyim ve yarım saat içinde hizmetlerimi burada noktalamış olayım.' Cenâb-ı Allah'ın izni şerifiyle cevabımız şöyle oldu: 'Hayır. Zâtınızın üzüntüsünü, kederini mucip olacak hiçbir vebâliniz yoktur. Hazret-i Peygamber Efendimiz o vatan şehitlerinin hepsini kanatları altına almıştır. Bundan daha büyük saadet olur mu. Siz yiğit bir insan ve büyük bir vatanperver olarak hizmete devam ediniz' deyince çok rahatlayıp, memnun kaldılar ve bu ifademiz üzerine 'peki efendim' dediler ve istifa etmekten vazgeçtiler. 1989 senesinde genel başkanlıktan ayrılması da böylece önlenmiş oldu. Sinemizde saklı nice gerçeklerin en küçüklerinden birisi budur. O gün beraber geldikleri refikası da bu konuşmayı olduğu gibi duydular."



NOT: Dizinin dünkü bölümünde Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden olduğu belirtilen, Şeyh Yahya Dergahı'nın son postnişini Abdülhay Öztoprak Bey'in eşi Naciye Hanım'ın kızı olduğu ifade edilen Hatice Suat'ın Devlet Bakanı Ali Babacan'ın halası Hatice Babacan olmadığı ve Babacan ailesiyle herhangi bir akrabalık bağının bulunmadığı aile kaynakları tarafından kaydedildi. Düzeltir, özür dileriz.



Türkeş'in 25 yıllık büyük sırrı


Ömrü boyunca Türkiye'deki Arusi şeyhlere yakınlık duyan ve her zaman istişarelerde bulunan MHP lideri Alparslan Türkeş, Hindistan'dan sürgünden döndükten sonra siyasete atıldı. Türkeş siyasete atılma kararını gizlice ziyaretine gittiği Arusi Şeyhi Mustafa Aziz Çınar'a da açarak fikrini aldı. Arusiler'in önde gelen isimlerinden Mehmet Faik Erbil Efendi, şeyhi Aziz Çınar ile Türkeş arasında geçen görüşmeyi şöyle anlatıyor: "1964 senesinde rahmetli Alparslan Türkeş suret-i mahsusada şeyhim Arif-i Billah Mustafa Aziz Çınar Hazretleri'nin huzuruna gelir ve birlikte akşam yemeği yerler. Bir ara Türkeş Bey kendilerine siyaset yolu ile memlekete hizmet etmek arzusunda olduklarını ifade ederler. Mübârek şeyhimden aldıkları cevap aynın şöyledir: 'Alparslan Bey, siz siyaset yapmıyorsunuz. Sizin yaptığınız vatan müdafiiliğidir. Bu yolda hizmete devam ediniz.' Yirmibeş sene sonra yani 1989 senesi içerisinde fakirhanemizi ziyaret günlerden birinde idi ki akşam yemeğini müteakip âcizaneme evveliyatını bilmediğim ve o esnada muhatap olduğum yukarıda bahsedilen aynı suali soran rahmetliye cevabımız şu oldu: 'Sizin yaptığınız siyaset değildir. Siz hizmetlerinizi vatan müdafaasına hasretmişsiniz. Yolunuza devam ediniz. Allah muvaffak eylesin' deyince, rahmetli bunun üzerine birdenbire heyecanlandı ve 'Allah Allah, Allah Allah' diyerek dedi ki: 25 seneden beri sakladığım bir sırrı şimdi ben de size açıklayacağım. 1964 senesinde Şeyh Aziz Çınar Hazretleri'nin bana söylediğini tam 25 sene sonra yani 1989'da siz de aynen söylüyorsunuz."






Türkeş'i idamdan Arusi şeyhi kurtarmış



Arusiler beni yalnız bırakmadı


Türkeş yaşamı boyunca manevi desteklerini aldığı Arusiler'e şükran duyguları taşıdı. 11 Aralık 1987'de Mevlana İhtifali vesilesiyle Ankara'ya giden Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil'le Bulvar Palas'ta özel bir akşam yemeğinde bir araya gelen Alparslan Türkeş, Arusiliğe olan sevgisini ve bağlılığını dile getiriyordu. Yemekte Türkeş'in eşi Seval Türkeş Hanım da vardır. 12 Eylül döneminde askeri mahkemelerde idamdan yargılandığını ve Arusiler'in kadim şeyhlerinden Abdusselam El Esmer'in himmetiyle kılpayı kurtulduğunu belirten MHP lideri Türkeş, Mehmet Faik Erbil'e başından geçen olayları heyecanlı bir şekilde şöyle aktarıyor: "Hakkımdaki idam fermanı önceden verilmiş ve üç bacaklı sehpa kurulmuştu. Çok büyük bir evliya olan Hazreti Pir Seyyid Abdusselam el Esmer Sultan'ın yüzü suyu hürmetine bu belanın üzerimden ref-i def olması için Allah'tan niyaz ettim. Cenâb-ı Allah'ın izni iledir ki, Hazret-i Pîr Seyyid Abdüsselâm el Esmer Sultan'ın çok himmetini gördüm ve üç bacaklı idam sehpasına mübareğin attıkları bir tekme ile idamdan döndüğüm gibi bugün dimdik ayaktayım. Kendilerine medyun-u şükranım. İkincisi, haksız yere yattığım hapisten sonra çoluk çocuğumla Avrupa'ya gittim. Alman hükümeti, yapılan fitne üzerine, hava meydanından geri dönmemi istedi. Yarım saat içerisinde Seyyid Abdusselam Hazretleri'nin himmetini gördüm. Alman İstihbarat Başkanı benden özür diledi ve Frankfurt'a girdim. Üçüncüsü, İngiltere'ye gitmek üzere iken Fransa'ya inmek zarureti hasıl oldu. Aynı şekilde Paris'e girmeme müsaade edilmedi. Yine o mübarek pîrin himmetleri ile on beş dakika içinde bizzat Paris Emniyet Müdürü gelerek özür diledi. Paris'e, oradan da İngiltere'ye geçtim. Ya Allahım! Bu büyük evliyayı nasıl sevip de ona hürmet etmeyeyim. Beni herkesin terkettiği en kara günlerimde ve en zor zamanlarımda gerçek bir karagün dostu olduğunu unutmam mümkün değildir. Evlatlarımın, katillerin, vatan hainlerinin zalim kurşunlarına hedef olmaması hususunda bize gösterdiğin alaka beni çok mütehassis etmiştir. Allah senden razı olsun."



MHP lideri Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960'daki askeri darbede yer aldığı için 1970'li yıllarda Demokrat Parti'nin devamı olarak bilinen Adalet Partisi'nin mensupları tarafından hep eleştiriye maruz kaldı. İkinci bir eleştiri konusu da Said-i Nursi'nin naaşının askeri idare tarafından Urfa'daki mezarından bilinmeyen bir yere nakledilmesiydi. Bu iki eleştiri de MHP lideri Türkeş'i hep rahatsız etti. Türkeş, 27 Mayıs ve Said-i Nursi olayı hakkında çeşitli açıklamalar yaptı. Başbakan Adnan Menderes'in idamına karşı çıktığını, Said-i Nursi'nin naaşının ise kendisinin sorumluluğu dışında nakledildiğini belirtti. Said-i Nursi'nin mezarının herkesçe bilinmeyen bir yere defnedilmesi hususunda talebelerine vasiyeti vardı. Yine de naaşının 27 Mayıs'tan sonra askeri idarenin talimatıyla bilinmeyen bir yere nakledilmesi Nurcu çevrelerde eleştiri konusu yapıldı. Türkeş, Said Nursi'nin kayıp mezarı hakkında sorulara muhatap kaldı. Uzun yıllar suskunluğunu koruyan Türkeş, gazeteci Hulusi Turgut'a 1995 yılında anlattığı anılarında kayıp mezarla ilgili açıklamalarda da bulundu.




"Menderes'i İsviçre'ye göndermeyi düşünüyorduk"


Mehmet Faik Erbil 27 Mayıs hakkında Türkeş'in söylediklerini şöyle anlatıyor: "Rahmetli 27 Mayıs 1960'ı, özetli ifade edersem şöyle anlattılar: "27 Mayıs harekâtı doğruydu ve makbulümdür. Zirâ halkımız kardeş kavgasına sürükleniyordu. Nitekim, kahvelerine kadar kamplara ayrılmıştı. Vatanın bütünlüğü tehlike arzediyordu. İçeride hainler, dışarıda düşmanlarımız, sevinç tezahürleri göstermekteydi. Rahmetli Adnan Menderes'i ziyaretimde kendileri bana harekâtı tasvip ettiklerini ve imzasını taşıyan kendi el yazısıyla bunu teyid etmek istediklerini beyan ettiklerinde sanki biz tazyikle bunu yazdırmışız gibi bir durum meydana gelir düşüncesi ile olduğu kadar aynı zamanda fitneye de yol vermemek için isteği kabul edemeyeceğimi söyledim. Ayrılırken rahmetlinin düşmanı olmadığımızı ve haklarında müspet düşündüğümüzü kendisi de farketmişlerdi. Asıl fikrimiz; fitnenin bertaraf edilerek, kardeş kavgasını önlemek ve vatanın bütünlüğünü korumak için üç sene iktidarda kalıp, bu arada tahsisatını vermek suretiyle rahmetli Adnan Menderes'i İsviçre'ye göndermek ve vaziyet normale avdet edince tekrar vatana dönmesini teminen seçimlere girmesini sağlamaktı. Maalesef, bu temiz düşüncemiz ihanete uğramıştır.


28 Mayıs 1960'ı şiddetle reddediyorum. Zira, zulüm yapıldı ve nahak yere cana kıyıldı. Tarihi vesika olarak Hindistan- Yeni Delhi'den devlet müşaviri sıfatı ile çektiğim telgrafta ve yazdığım mektupda idamlarını suret-i katyede tasvip etmediğimi bildirdim. Ben 27 Mayıs'a kendilerine çok itimat beslediğim değerli bir paşamızın isteği ile dahil oldum. 'Eğer sen aramızda olmazsan, bunlar iki satırı yazıp bir araya getiremezler' dedi. Paşamız da benim gibi iyi duygular sahibi idi. Bunun için kabul ettim."



Said-i Nursi olayını MBK'ya getiren Kızıloğlu idi


Türkeş, 1995'de gazeteci Hulusi Turgut'a Said-i Nursi'nin naaşının naklinin Milli Birlik Komitesi toplantısında gündeme geldiğini belirtiyordu. Konuyu gündeme getiren - İçişleri Bakanı emekli general İhsan Kızıloğlu'ydu. Türkeş şöyle diyordu: "İhsan Paşa elinde bir dosya ile geldi. Bir konuda bilgi vermek istediğini söyledi. Paşanın Komite'ye anlattıklarına göre, 27 Mayıs'tan önce, Urfa'da vefat edip, oraya defnedilen Said Nursi'nin kardeşi, kendilerine bir dilekçe vermiş, ismi Mehmet olabilir, ama soyadı, kardeşinin soyadına benzemiyordu. Dilekçe sahibi, 'Ben Konya'da oturuyorum, oysa ağabeyimin mezarı Urfa'da. Sık sık ziyaret etmek istiyorum, iki şehrin arası uzak olduğu için her zaman ziyaret imkanı bulamıyorum' demiş. Paşa bize bunları anlattıktan sonra, 'Said Nursi'nin kardeşi kabir nakli istiyor' dedi. Dilekçe MBK'da Kızıloğlu tarafından okundu. Komitenin izin vermesi halinde, Cemal Gürsel Paşa'ya da arzedileceğini belirtti. Milli Birlik Komitesi kabrin nakline izin verdi. Olayın bize yansıyan şekli budur. Olayı böyle biliyoruz. Kızıloğlu'nun verdiği bilgi dışında ayrıntı alamadım. Zaten 13 Kasım oldu, biz yurt dışına çıkarıldık."




Said-i Nursi'nin mezarını ikinci Kabe olmasın diye naklettik


Türkeş bu konuyu Arusilerin önde gelen isimlerinden Mehmet Faik Erbil'le de konuştu.


Mehmet Faik Erbil, Said-i Nursi'nin naaşının bilinmeyen bir yere nakledilmesi hususunda MHP Lideri Türkeş'ten bilgi alıyor. Erbil, Said-i Nursi'nin naaşının nereye nakledildiğini belirtmekten kaçınıyor. Erbil, Said-i Nursi Olayı'nı da Türkeş'in ağzından şöyle aktarıyor: "Said-i Nursi bahsine gelince; Urfa'da Makam-ı İbrahim'den naaşını alıp..... nakletmemiz belki de doğru değildi. Kabir nakli gece uçakla üç kişi tarafından yapılmıştır. (...) İkinci bir Kâbe yapılmasından korktuğumuz için böyle davranmak zaruretini duymuş olduk. Burada niyetliyim halistir. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Varsa, Allah'tan af dilerim."


'Babamın ilk ismi Alparslan'



MHP Lideri Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş, babasının ilk isminin Hüseyin Feyzullah olduğunu reddetti. Aile içinde böyle bir hususun bilinmediğini ifade eden Tuğrul Türkeş şunları söyledi: "Bu iddia 20-25 yıldır sol cenahtan rahmetli babamın Kıbrıslılığına yönelik bir itham olarak gündem geldi. Ben babama ve kendime pasaport çıkartmak için Kıbrıs'a gittiğimde nüfus kayıtlarına baktım. Böyle bir şeye rastlamadım. Benim gördüğüm kayıtlarda Alparslan olarak yer alıyor. O yıllarda Alparslan ismi Kıbrıs'ta pek kullanılmıyor. Bu nedenle Ali Arslan olarak bir ara kullanılmış aile etrafında. Soyadı kanunu çıkınca Türkeş soyadını almışız. Amcamlar o dönemde Adana'da oturuyorlardı. Haberleşme imkanı kıtlığı yüzünden bir yanlış anlama nedeniyle amcamlar Türkiş soyadını almışlar. Babamın Lefkoşe'de doğduğu yıllarda çocuklara iki isim veriliyor, birisi babanın ismi olur hep. Bu durumda Alparslan Ahmet Hamdi olması lazımdı. Hem babama bu iki zatın ismi verilmiş olsaydı, neden değiştirsinler ki, bu zatlara saygısızlık olmaz mı?"


Ünlü kadın yazar Cahit Uçuk, üstadı Mardin'i unutamadı


Mehmet Faik Erbil'in verdiği bilgilere göre Ömer Fevzi Mardin'in müritleri arasında Türkiye Öğretmenler Birliği genel başkanlarından Ahmet Sami Ayral da var. Buna göre Ayral, Arusi-yi Selami Tarikati'nin önde gelen isimlerinden. Mardin'den sonra şeyhlik makamına oturan eski Kadıköylü olarak bilinen GS Divan Üyelerinden Bedirhani'lerden Mustafa Aziz Çınar (vefatı 1979). Yine Abdulkadir Paşa olarak bilinen Kadri Yıldırım Paşa Kadiri tarikatine mensup iken Arusi oldu. 1980'de vefat eden Paşa Arusi şeyhlerinden biriydi. Gümrük ve Tekel eski bakanı MHP'li merhum Gün Sazak'ın eşi Nilgün Sazak da Arusilere yakınlık duyan isimler arasında. Ömer Fevzi Mardin'in sohbet halkalarına katılan ünlü isimlerden birisi de kadın romancı-yazar Cahit Uçuk. 1909'da Selanik'te dünyaya gelen Cahit Hanım 2003 Ocak'ında Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan "Erkekler Dünyası'nda Bir Kadın Yazar" isimli anılarında Ömer Fevzi Mardin'den şöyle söz ediyor: "Şimdi masamın üzerinde bana yıllardan beri en ümitsiz günlerimde güç veren sıcacık ve alçakgönüllü gülümseyişiyle bakan, adının üstüne sadece 'Allah kulu' diye imzasını atan sevgili, aziz büyüğüm Ömer Fevzi Mardin'in resmi var. 'Bu kalem senin elinde mi? Sen yazmaya devam et çocuğum' sözleri kulaklarımda çınlamakta."


Arusi şeyhi 'Mardinizade'


Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin'in Varlık Vergisi'nin uygulandığı 1940'larda zorda kalan Museviler'e yardım edilmesini tavsiye ettiği ifade ediliyor. İsmet İnönü'nün "siyasete karışmazsanız hayatınız garanti altındadır" dediği Ömer Fevzi Bey, DP'nin kuruluşuna kadar siyasi konulardan uzak kaldı, talebelerine de aynı şekilde davranmalarını tavsiye etti. Ömer Fevzi Bey, 1946'da Demokrat Parti'nin kurulmasından sonra halk arasında demokrasi bilincinin kökleşmesi için kitaplar yazdı. 1942'de Kadiköy'de kurduğu İlahiyat Kültür Telifleri Derneği, Müslümanlar ve gayr-ı müslimler arasındaki diyalogda etkili oldu. Mardin, 1950'de DP iktidarında Kore'ye asker gönderilmesi kararını da savunan bir din adamı olarak dikkat çekti. Bu amaçla, "Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret" isimli kitabı yazdı.


Ömer Fevzi Mardin'in mensubu olduğu Mardinizadeler'den bazı ünlü isimler şunlar: Ord. Prof. Ebulula Mardin, Prof. Şerif Mardin, Betül Mardin, Yusuf Mardin ve Arif Mardin. Arif Mardin, Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden olduğu söylenen Merhum Büyükelçi Münir Ertegün'ün oğlu Atlantic Records'un patronu Ahmet Ertegün'ün ABD'deki yakın çalışma arkadaşı. Ünlü plak yapımcısı Arif Mardin meslek yaşamının 7'nci Grammy ödülünü aldı. Atlantic Records şirketinin başkan yardımcısı, yapımcı ve bestekar Arif Mardin, Los Angeles'ta düzenlenen galada Grammy özel liyakat ödülü olan 'Trustees' ödülünü de aldı. Ömer Fevzi Mardin'in annesi Osmanlı'nın Hariciye Nazırları'ndan Halil Şerif Paşa'nın kızı Leyla Şerife Hanım. Şerife Hanım Osmanlı döneminin ilk kadın roman yazarı olarak biliniyor.


MHP lideri Alparslan Türkeş'in Arusi Şeyhleri Mustafa Aziz Çınar ve Mehmet Faik Erbil'le sık sık görüştüğü ortaya çıktı. Erbil, Türkeş için "Ekseriye tek başına ve ara sıra da refikası ve evlatları ile beraber sık sık fakirhaneye ziyarete gelirdi" diyor. Kaptan-ı Derya Turgut Reis'in soyundan gelen Erbil'in babası Ahmet Faruk Erbil de Rıfai-Uveysi idi. Muhabere çavuşu Ahmet Faruk Efendi, eniştesi Alay Kumandanı Miralay İbrahim Hakkı Ertan ile Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı'na katıldı. Heyemola adlı denizci türküsü de Erbil'in ninesinin babası Bahriye Albaylarından Hacı Ali Kaptan için yazılmış. Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa, Korgeneral Şükrü Naili Paşa, Ruşen Eşref Ünaydın, Trablusgarb Valisi Turgut Bey, Ticaret eski Bakanı Zeyyat Mandalinci, Kaptan-ı Derya Cafer Paşa, İçişleri eski Bakanı Şükrü Kaya, Prof. Mehmet Uluç da aynı aileden.



Son yıllarında Türkeş Türkiye'nin tutkalı oldu


1930'larda Ömer Fevzi Mardin ile başlayan ve Bedirhani Mustafa Aziz Çınar ile devam eden Arusi-Selami-Ömeriye tarikatinin son şeyhi olan Mehmet Faik Erbil, Türkeş'in gizli dünyasında önemli bir yer tutuyor. Erbil, önümüzdeki günlerde neşredilecek olan Mir'at'ül Hakaik (Hakikatlerin Aynası) isimli eserinde Arusilik ve Türkeş hakkında son derece özel bilgilere şöyle yer veriyor:


"Hakikat hayatına dair bir misal: Alparslan Türkeş Bey'in kendisine, bir büyük şehrin tapusunu sana verelim, dünyaya döner misin deseler, başını çevirip bakmaz bile. (..)Hususi görüşmelerimizden birinde bize 'Müslümanım ve Müslüman olarak yok denildiği ve yerildiği zamanlarda varlığını dile getirdiğim Türk ırkının mevcudiyetinin sağlam düşünce ve berrak fikirle isbatı üzerine uğradığım dahili ve harici bütün tasallutlar eğer suç teşkil ediyorsa ben buna çoktan razıyım' diyen merhum Türkeş'e şöyle dedik: 'Cenâb-ı Allah itibarınızı ziyadesiyle iade edecektir.' Nitekim, fuzûli yasakların kaldırılmasından sonra vefatına kadar geçen zaman dilimi içerisinde üç-beş arkadaşı ile birlikte merhum Türkeş Türkiye'nin tutkalı, âdeta gizli bir cumhurbaşkanı gibi herkes tarafından, hattâ bir dönem katı muhaliflerince bile mütalaâ ve kabul edilmişti.




Kur'an üzerine yemin


Cennet mekân rahmetli Hacı Alpaslan Türkeş'e dedim ki: 'Yahudi ve Hıristiyan devletleri dahi tahrif edilmiş Tevrat ve İncil üzerine meclislerinde, senatolarında el basıp yemin ederken Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hemen hemen tamamına yakın Müslüman olduğu halde Büyük Millet Meclisi'nde ve eğer varsa Senatosu'nda tahrifi muhal olan Allah Kelâmı Kur'ân-ı Kerîm üzerine niçin yemin edilmez ki! Hal böyle devam ettiği müddetçe Meclis'te yapılan yeminlerin hiç birisi Allah katında değer taşımadığı için sizler de o yaptığınız yeminlerden katiyen mesul değilsiniz. Tabiatıyle, hoş manzara değildir. Bir de şöyle düşünün: Yemin etmek üzere Kur'ân-ı Kerîm'e el basanın muhakkak surette istese de, istemese de içine bir korku düşer ki, üç kötülük yerine bir kötülük yapmakla iktifa etmek zorunda kalır. Ta ki ahlâk düzelene kadar bu dahi millet-memleket hizmetinde kazanç değil midir?' Merhum Türkeş, bu ifadelerimize ciddiyetle aynen iştirak ettiklerini söylemişlerdir. Vesile teşkil etmişken belirtelim. Biz Allah adamıyız. Allah işçisiyiz. Siyasetle zerre misâli alâkamız yoktur. Bu sebeple muhterem zatın ne evinin, ne bürosunun, ne parti merkezinin ve ne de herhangi bir parti teşkilatının yolunu bilmeyiz.


Allah'a, Peygamber Aleyhisselâm'a, Din-i İslâm'a ve Kur'ân-ı Kerîm ile Ehl-i Beyti Resulullah'a, Enbiyâ ve Evliyâ'ya büyük hürmet taşıyan ve içinden çıktığı ordusuna toz konduramayacak kadar vatan sevgisi ile dolu olan bu muhterem zât, aslında kesilecek bir horozun kanını görmemek için dahi sırtını dönecek kadar yufka yürekli, merhametli, her yönüyle devlet adamlığı vasıflarını haiz, dürüst, vefalı, edepli, terbiyeli ve bilgi bir zât idi. Türkiye'de cumhurbaşkanlığına en lâyık bir kimse olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Türkiye Devleti Cumhurbaşkanı olmasını çok arzu ettim. Ancak, bu bir rıza lokmasıdır sırrından Cenâb-ı Allah'ın sunduğu nimeti yemesini bilemedi. Fakat, bu dünyadaki en büyük beşeri makamdan çok daha ziyadesi Gerçek Hayat'ta kendisine ikrâm edilmiştir. Bu hikmeti tefekkür etmekte güzellikler vardır. Rahmetli Fatihâ-ı Şerifesi'ni beraberinde götürmüştür. Hiçbir kimseye nasip olmayan tarzda bu dünyadan göç etti. Şöyle ki, cenaze merasimi müddetince üzerine evvela kar yağdı, arkasından sulu kara çevirdi ve son olarak da yağmur dediğimiz rahmetle noktalanarak uğurlandı. Bu Rabb'ın kendisine bir iltifatı idi. Nâhak yere tutuklu kaldığı 12 Eylül'den sonraki hayatı, vefatına kadar kendisine göre kemâlât içerisinde geçmiştir. Bilhassa gösterdiği olgunluk, ciddiyet ve mert tavrı buna ne güzel misâldir. Sinemize gömdüğümüz bize verdiği çok değerli bilgileri bu âlemden göç ile Hakikat hayatına taşımış olacağız. Hikmet sahibi Ulu Tanrı'ya sığınarak deriz ki, bu devlet güzel hizmetler için başında bir Eştürk-Türkeş görür, inşaallah. Celâl ve Cemâl sıfatlarının mâliki olan Allah'a hamdimiz ve şükrümüz büyüktür.



'Küçük oğluna Keskinkılıç ismini koydum'


Bu vatanda cumhurbaşkanlığına her bakımdan en lâyık bir zât idi. Zaman zaman kendilerine inşallah devlet başkanı olursunuz derdim ve refikası Sayın Saadet Seval Türkeş'e de 'Siz buna hazırlanın' ifadesinde bulunduğumda hiç cevap vermez, sadece tebessüm ederlerdi. Küçük oğluna (Keskinkılıç) ismini koydum. Sünnetini takiben birgün müddetince kan kaybına uğramış ve ne yapmışlarsa kanı durduramamışlar. Bundan büyük endişe duyarak çocuğu fakirhâneye getirdiler. Kısa bir duayı müteakip kan derhal durdu ve böylece çok rahatladıklarını ifade ettiler. Ey Allah kulları! Kim olursanız olun, duayı asla küçümsememenizi ve dua etmekten uzak durmamanızı tavsiye ederiz. Zirâ, Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Allah önemine bianen dua üzerinde durduğunu buyurur. İşin farkına epeyce bir müddet sonra vardıklarını müşâhede ettim. Meğerse bu örtü altında bize verilen vazife cennet mekân rahmetliyi ukbâ hayatına hazırlamakmış. Cenâb-ı Hakk'a hamdimiz- şükrümüz ziyâdedir."


Milli İstihbarat'a önem verirdi


Mehmet Faik Erbil: İçinden geldiği ordumuzu çok sevdiği gibi bunun yanısıra emniyet kuvvetlerimizi de takdir eder ve kendilerine sevgi ve muhabbet beslerlerdi. Bilhassa Milli İstihbarat'a çok önem verirdi. Yakın-uzak, partili-parti dışı, asker-sivil olmak üzere hüsnüniyetle iyilik ettiği pekçok kimseden gördüğü ihanet ve nankörlükten başka çeşitli kesimlerden kulaklarına nice kirli fitne lafları, yalan sözler geldiği içindir ki uzunca bir müddet haklı olarak eşhasa karşı duyduğu itimatsızlık şüpheciliğe yol açmıştı. Cenâb-ı Allah'ın yardımı ile zaman içerisinde bunlardan mümkün mertebe arınmıştır. Kendileri mazbut bir aile hayatı içerisinde, gayet edepli idi ve bir gün dahi olsun bacak bacak üzerine attığını görmedim. Daima iki eli dizleri üzerinde otururlardı. Acırım kendisine dünyada iken zulmedenlerin gerçek hayattaki hallerine!...


Mail Büyükerman: Beni Mardin'e Cahit Uçuk gönderdi


DSP Eskişehir eski Milletvekili Mail Büyükerman da üniversite yıllarında tanıştığı Ömer Fevzi Mardin'in sohbet halkalarında yetişti. Mail Büyükerman'la Ömer Fevzi Mardin'i konuştuk. Büyükerman hıçkırıklar ve gözyaşları içinde "Üstadım" dediği Mardin'i anlattı.



Sizi kim tanıştırdı?


Hukuk Fakültesi üçüncü sınıftaydım. Edebiyata ilgim vardı. Şeytanın Kuklaları isimli bir tiyatro yazmıştım. İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Dramaturg Heyeti'nin önüne çıktım. Heyet, oyunumun Şehir Tiyatroları'nda sahneye konulup konulmayacağına karar verecekti. Heyetin önünde oyunumu okumaya başladım. Kapı açıktı, biraz sonra şık ve güzel bir hanım girdi içeriye. Okumayı durdurdum. Heyettekiler kadına büyük ilgi gösterdiler. Cahit Uçuk'muş. Ünlü romancı, hikayeci ve oyun yazarı. Oyunumda ilahiyatla ilgili ibareler vardı. Bu vesile ile Cahit Hanım onlara Ömer Fevzi Mardin'den söz etti. Israrla Mardin ile tanışmalarını istedi. Benden de mutlaka Mardin ile tanışmamı istedi, kendisinin de bu konuda yardımcı olacağını söyledi.


İlk karşılaşmanız nasıl gerçekleşti?


Ruhi bir arayış içindeydim. Kadıköy Çukurbostan'da, 31 Ağustos Sokak'ta 31 numaralı evin kapısını çaldım. Narin, ince yapılı, rahibe gibi bir kadın açtı kapıyı. İçeri girdim. Tanıştık. Cahit Uçuk hanımın tavsiyesiyle geldiğimi söyledim. "Ben buraya bir tecessüs, merak için gelmedim, manevi ihtiyacım için geldim" dedim. Pek sevindiler. Sohbet ettik. Bana kendi yazdığı ilahiyat külliyatından verdi. Kıştı. Çıkarken paltomu tuttu, engellemek istedim, "Ben tutacağım, ev sahipliğinin gereğidir, hem bana mutluluk verir" dedi. Ziyaretlerim haftada bir devam etti.


Sohbetlerde tarikat lafı edilir miydi?


Katiyetle. Hiçbir gün ne Nakşilik'ten ne de Arusilik'ten söz etti. Sadece Kur'an'ın insancıllığından bahsederdi. Okulu bitirip 35. dönem yedeksubaylık hizmetimi yaparken vefat ettiğini öğrendim. Üzeyir Garih cinayeti işlendikten sonra üstadımın Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin müridi ve halifesi olduğunu o zaman öğrendim. Benim bir gazetede Ömer Fevzi Mardin'le ilgili bir açıklamam üzerine İstanbul'dan bir telefon geldi. Bir sanatkarmış, ismini söylemeyeceğim. Çocukken sık sık mezarlıkta barınırmış. Üstadımın mezarını kelli felli adamların sık sık ziyaret etmeleri dikkatini çekmiş. Daha sonraki yıllarda Üstadım'ı araştırmış, kim olduğunu öğrenmiş. Bu şekilde Üstadım'a karşı muhabbet duymuş. Ben bir kitap yazdım Birinci Otuz diye. Kitapta İncil, Zebur, Tevrat ve Kur'an'ın ortak yönlerini inceledim. Bu kitabın meydana gelişinde Üstadım'ın bana öğrettiklerinden çok istifade ettim. Önsözünde "Üstadım büyük insan Ömer Fevzi Mardin'i rahmetle anarım" dedim.



Nasıl biriydi?


Ömer Fevzi Bey'in gözleri derinlere, uzaklara, sonsuza doğru bakardı. Her zaman güleçti, tebessümlüydü. Sesinde bir şefkat ve rikkat vardı. Kim olursa olsun herkese iyilik yapmayı tavsiye ederdi. Sade ve mütevazı bir kişiliği vardı. Zengin bir aileye mensup olmakla birlikte küçük bir evi vardı. Üstadım'la ilgili konularda bir şey söylemeyi ve anlatmayı vecibe, vazife sayarım.


MHP lideri Türkeş'le özel ilişkisi bulunan Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil, Amerikan savaş gemisi Missouri'nin 1946'de Türkiye'nin ilk Washington Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesini İstanbul'a getirmesi konusunda ilginç bir açıklama yapıyor. Ertegün ABD'de görev başında iken vefat etmişti. Washington'un bir Türk diplomatın cenazesi için en ünlü gemisini tahsis etmesi önemli bir gelişmeydi. Oysa Arusi Şeyhi Erbil'e göre olay şöyleydi: "ABD'nin suikaste uğrayan başkanlarından Franklin Roosevelt'i öldürmek niyetiyle üzerine ellidört veya ellibeş santim mesafeden suikastçinin sıkmış olduğu beş kurşun biiznillah re'sen himmetiyle hedef değiştirmiş ve bu suikastten Roosevelt böylece kurtulmuştur. Çünkü Tarikat-i Nakşiye'den meşhur Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin dervişanından Washington Büyükelçimiz rahmetli Münir Ertegün vasıtasıyla Roosevelt'i himayesine almış; onun gizlice İslamiyet'le müşerref olmasına vesile-i rahmet olmuştur. Amerika'da vefat eden muma-ileyhe, ABD tarihinde ilk ve son olarak Missouri gemisiyle cenazesinin İstanbul'a kadar getirilmesi bu himmetin minnet duygusunu ifade eden bir kadirşinaslıktır"



Roosevelt de müritmiş!


Erbil, Ömer Fevzi Mardin"in Eva Peron hakkında da mevlit okunabileceği fetvasını verdiğini de kaydediyor. Erbil, Mir'at'ül Hakaik isimli kitabında Roosevelt'in Müslüman olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Ömer Fevzi Mardin Müslüman, Musevi ve İsevi olmak üzere insanları üç koldan irşat etmişlerdir. Zira bu ulu zat Veli-yi Mürşid-i Ekber'dir. Şeriflerine bir misal olarak Tarikat-i Nakşiye'den meşhur Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin dervişanından Washington Büyükelçimiz Münir Ertegün Rahmetullah-ı Vasia vasıtasıyla Amerika Başkanlarından rahmetli Roosevelt'in gizlice İslamiyet'le müşerref olmasını zikredebiliriz. Vesile teşkil etmişken, şu bilgiyi de verelim. Ahir ömründe huzuruna gelip zikr-i şerife dahil olan meşhur şairi azam merhum Abdülhak Hamit Tarhan'ı da bu meyanda yadederiz. Her üçüne de Allah rahmetini ziyade eylesin."


"(..)Suikaste uğrayan ABD Başkanlarını konu edinen 12 bölümlük bir tv dizisinde Roosevelt'in eşi, yerli yabancı basın mensupları, eşinin hangi dinden olduğunu sorup, Hıristiyan olup olmadığını öğrenmek istediklerinde, Başkan'ın eşi, kocasının Hıristiyan olduğunu söylemeyince bu kez ısrarla, o zaman hangi dinden olduğunu sual ettiklerinde cevap vermeyip sükut ediyor.



Bu da Ömer Fevzi Hazretleri'ni gayet açık olarak teyit etmiyor mu? Ruhani âlemde madde olmadığı için toprağı bol olsun diyemeyiz. O sebeple gerçek İslam terbiyesi içinde Allah kendisine rahmet eylesin demek gerekir. Öyle ise Allah rahmet eylesin.








Türkeş Gizli Cumhurbaşkanı idi



ARUSİLER VE TÜRKEŞ


MHP lideri Alparslan Türkeş'in Arusiler'le ilişkisini konu alan dizimiz, birinci elden Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil'in tanıklığına dayanıyor. Türkeş'in bilinen siyasi kişiliğinin yanısıra, bilinmeyen yönlerinin de bulunduğu gün ışığına çıktı. Kamuoyu tarafından pek bilinmeyen Arusilik tarikati hakkında da önemli bilgiler yer aldı dizide. Arusi şeyhleri arasında ünlü Kürt ailesi 'Bedirhani'lerden Mustafa Aziz Çınar'ın yanısıra Ahmet Sami Ayral da Arusiler'in önde gelen isimleri arasında. Öte yandan dizideki tarikatin dini yaklaşımlarına ilişkin anekdotlar (kerametler gibi) tasavvufla ilgilenen bilim adamlarının sahasına giriyor. Bu anekdotlara sadece yer verdik, yorumlamadık. Anekdotlar, din-siyaset, din-toplum ilişkileri bakımından önemli. Ayrıca tarikatler ve siyaset üzerine çalışma yapmak isteyenler için zengin bir malzeme sunduk. Türkeş, Arusi Tarikati'ne ilişkin bilgilerin yer aldığı Mehmet Faik Erbil'in Mir'at'ül Hakaik (Hakikatlerin Aynası) isimli eseri ilgilenenler için önemli bir kaynak.



Eva Peron için İstanbul'da mevlit


Ağır bir hastalığa yakalan Eva Peron için 8 Aralık 1951 tarihinde İstanbul Şişli Camii'nde şifa bulabilmesi için mevlit okutuldu. Mevlit 13 yıl Arjantin'de yaşayan bir Türk tarafından düzenlendi. Mevlide Beyoğlu müftüsü, Arjantin'in İstanbul Başkonsolosu ve cemaatın yanısıra 25 kadar Arjantinli de katıldı. Bir gayrimüslüm için mevlit okutulup okutulamayacağı o dönemde tartışma konusu oldu. Ömer Fevzi Mardin de Peron için mevlit okutulabileceği görüşünü savundu. Resmi bir görevi olmamasına karşılık Sağlık ve Çalışma Bakanı gibi davranan Eva Peron, Arjantin sosyetesinin yardım derneğine devletin bütçesinden ayrılan ödeneği kendi adına kurulan vakfa aktararak sayısız hastane, okul, bakımevi yaptırırken Arjantin'in en büyük camiini de inşa ettirmişti.. Arjantin'de bilhassa üst sınıfın nefretinin odak noktasında yer alan Eva, Arjantin Devlet Başkanı Juan Peron'un eşiydi.


Arusi şeyhlerin gelecek senaryoları


Şeyhim (Ömer Fevzi Mardin)14 Mayıs 1950 senesinde DP'nin iktidara gelmesini himmetiyle temin etmişler ve şöyle buyurmuşlardır: "DP intikal partisidir. DP intikal edecektir. Hazreti şeyhim ise (Mustafa Aziz Çınar) 1965'de AP iktidara getirildiğinde şöyle söylediler: Adalet Partisi intikal edecek. Artık bundan sonra DP hükümeti gibi hükmetler uzun ömürlü olmayacak, ömürleri kısa olacak."


Acizanem: "CHP ufalanıp, dağılacak."


İran ortasından ikiye bölünecek


Mübarek Şeyhim (Aziz Çınar) 1977 yılında Ekim-Kasım aylarında yine buyurmuşlardır ki "Müslüman Türk devletine karşı hoş bir tutumu olmayan hudut komşumuz İran Güney-Kuzey Wietnam ve Güney-Kuzey Kore gibi ortadan ikiye bölünecektir." Acizanemin bu kibarı kelamla alakalı düşüncesi şudur: "İran'ın Türkiyeye karşı muamelesini değiştirip samimi ve kardeş bir devlet gözüyle bakması kendi menfaati gereğidir. Umarız, ıstırap çekmez."


Rusya parçalanacak


1945 ve 1953 senesi Mart ayı başına kadar Piri-i Sani ve Pir makamında Ömer Fevzi Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: "Rusya 30, 32, 33, 34 devlete bölünüp parçalanacaktır".


Has halifesi Şeyh Mustafa Aziz Hazretleri devamen ve teyiden buyurmuşlardır ki: Rusya 30, 32, 33, 34 ve 37 devlete bölünüp dağılacaktır" Bugün eğer bu rakam mevcutsa dağılma tamamlanmıştır. Değilse parçalanma 37'ye kadar devam edecektir.






http://www.yenisafak.com.tr/diziler/turkes/index.html

Bu ay öne çıkanlar