PKK Terör Örgütü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK Terör Örgütü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-08-30

Suriye illüzyonu ve Ortadoğu: Egemenliğin Yolu

suriye
suriye

ABD'NİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE İSRAİL


TED GALEN CARPENTER, Foreign Policy dergisinin 91-92 kış sayısında şöyle diyordu: (Ted Galen Carpenter, "The New World Disorder", Foreign Policy, 85 Winter 1991-1992; sh. 24-39)

"Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra, üstelik son yıllarda ortaya çıkan yeni güç odaklarına rağmen dünyadaki en büyük askerî gücü ve bu gücü kullanma iradesini elinde tutan en büyük devlet olarak, ABD'nin kaldığı görülüyor. Bu durum bazılarına bugün tek süper devletli bir dünyada yaşadığımızı, artık dünyanın tek polisinin Birleşik Amerika olduğunu ileri sürmek olanağını veriyor."

Gerçekten de ABD'nin Sovyet vetosundan kurtulmasıyla birlikte, Birleşmiş Milletler içinde büyük bir etkinlik kazanması ve bu sayede Irak ve Libya karşısında uluslararası toplumu peşinden sürüklemeyi başarması, bu şekilde düşünenleri haklı çıkaran kanıtlardı. Nitekim 1992 yılında hazırladığı son derece önemli bir raporda Pentagon (The New York Times, 8 Mart 1992), ABD'nin hiçbir devlet ya da kuruluşla yetki ve güç paylaşımına gitmeden dünya barış ve güvenliğini korumak için, kollarını sıvamasını istiyordu. 8 Mart 1992 tarihinde The New York Times gazetesine sızan ve büyük tartışmalara yol açan "Tek Süper Devletli Dünya Raporu" adlı bu raporda, Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek amacı şu şekilde belirtiliyordu:

"Batı Avrupa'daki, Asya'daki ya da eski Sovyetler Birliği'ndeki devletlerden hiçbirinin Birleşik Amerika'nın karşısına dikilecek, ona kafa tutacak güce erişmesine izin vermemek..." 

Başka bir deyişle ABD egemenliğinde tek süper devletli bir dünya kurmak ve bu dünyanın devamını sağlamak... Raporu hazırlayanlara göre bu amaçla ABD kendisine karşıt olabilecek
devletleri uluslararası alanda daha büyük roller yüklemeye heveslenmekten, kendisinin ve dostlarının çıkarlarını korumak için onları saldırgan politikalar izlemeye, çekirdekli/nükleer silahlar edinmeye kalkışmaktan caydıracak kadar büyük bir gücü her zaman elinde tutmalıydı.

Ortadoğu: Egemenliğin Yolu

BUNUN DA yolu kuşkusuz Ortadoğu'dan geçiyordu. Çünkü Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi üç kıtanın birleşmesinden kaynaklanan jeostratejik öneminin yanısıra, dünyanın şu anki petrol rezervlerinin yüzde 65,7'sini (yani üçte ikisini) barındırması nedeniyle büyük bir ekonomik öneme sahipti. (Baskın Oran, Kalkık Horoz, sh. 19)

Hangi anlamda ele alınırsa alınsın, Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir köprü durumundaydı ve bu üç kıtaya açılan bir kapı, eski dünyanın ortası, kalbi olma niteliğini her zaman koruyacaktı. Kıtalar arasındaki bu merkezî konumundan ötürü tarih boyunca çeşitli yönlerden gelen göçlerin geçit yeri ve tarihin ilk devirlerinden bu yana insanlığın kaderini belirleyen uygarlıkların beşiği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti'ni parçalayan sömürgeci güçlerin bölgedeki denetimleri İkinci Dünya Savaşı'na kadar sürdü. Savaştan sonra bölgede dengeler değişmişti, Filistin'de kurulan İsrail Devleti'nin izlediği Siyonist politika, (Ortadoğu Barış Süreci ve Türkiye Üzerine Etkileri, Genelkurmay Başkanlığı, Harb Akademileri Komutanlığı) bölgenin duyarlı dengesini bozuyordu. Yöredeki eski etkinliklerini kaybeden İngiltere ve Fransa yerine ABD, İsrail Devleti'nin destekçisi olarak önemli roller üstleniyordu. Bu tehlikeli ikilinin bölgedeki etkinliği artarken bölgeye, kan ve nefret kelimeleri hakim oluyordu.

Hava Kuvvetleri'nde görevli Albay Mehmet Kocaoğlu'na göre, Ortadoğu petrollerinin ABD ve Batı pazarlarına akışının kesintisiz devam etmesi bir ABD reel politiğiydi ve bölgenin jeostratejik konumu ve sahip olduğu zengin petrol rezervlerinden dolayı Ortadoğu, özellikle Körfez Bölgesi ve çevresi ABD millî güvenliği ile ilişkili bir hale gelmişti.

Albay Mehmet Kocaoğlu şöyle diyordu:

"Tarihsel süreç incelendiğinde görülecektir ki, dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar yoğun bir bölge olmamıştır. Sanayileşme sonucu, petrolün son derece önemli bir nitelik kazanması ve bu maddenin de Ortadoğu'da bulunmasından ötürü, sadece bölge içi ülke ve güçlerin değil, bölge dışı emperyalist güçlerin çıkar ve nüfuz mücadelesi alanı haline dönüşmüştür. 1990'da Kuveyt'in Irak tarafından işgali ile başlayan Körfez Krizi ve 1991 Körfez Savaşı, Ortadoğu petrolleri üzerinde sürdürülen nüfuz kurma mücadelesinin tipik ve en çarpıcı özelliğini oluşturmaktadır."

Amerikan-Sovyet çatışması bitmiş ve Körfez Savaşı ile Amerikan egemenliği bölgede tescil edilir edilmez, Amerika ve İsrail bölgede yeni bir Ortadoğu resmi çizmişti. Batı dünyası tarafından onaylanmakta gecikilmeyen bu resme göre Ortadoğu, Soğuk Savaş'ın hemen ardından yeni bir "iki kutuplu" sisteme oturmuştu. Bir yanda Amerika'nın uzaktan koordine ettiği ve İsrail'in başını çektiği Ürdün, Arafat'ın FKÖ'sü, Mısır ve Muhafazakar Arap monarşilerinden oluşan bir 'barış cephesi', diğer taraftan da İran, Suriye ve Bağdat'taki Saddam rejiminden ve iki ülke tarafından desteklenen direniş örgütleri... 

İşte böyle bir cepheleşmede Türkiye'nin yeri nerede olacaktı? Amerika ve İsrail Türkiye'nin en hassas noktasının PKK terörü olduğunu biliyor ve Türkiye'yi kalbinden vuruyordu. Genel
kanı ABD-İSRAİL ikilisinin, bölgedeki terörün aynı merkezden yani Şam'dan yönetildiği, dolayısıyla bölgedeki bütün terör hareketlerine karşı ortak hareket etmeleri gerektiği düşüncesini Türkiye'ye dayattığı ve Türkiye'nin de bu fikre sıcak baktığı ve bu yüzden bu ikili ile işbirliğine girdiği şeklindeydi. Yani Türkiye'ye, PKK'nın da, İsrail karşıtı direniş hareketlerinin de aynı merkezden yönlendirildiği, dolayısıyla birlikte mücadele edilmesi gerektiği söyleniyordu.

Durum gerçekten böyle miydi? Türkiye'nin yaklaşık 20 yıldır en büyük baş belası olan PKK gerçekten Şam'dan mı idare ediliyordu? Yoksa bu bir illüzyondan başka bir şey değil miydi? Çünkü biz biliyorduk ki...

İsrail PKK'yı Destekli(yor)du

Uğur Mumcu neden öldürüldü?

Uğur Mumcu
Uğur Mumcu

7 OCAK 1993 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Uğur Mumcu birçok kişinin gözünden kaçan yazısında şöyle diyordu:

"Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir. MOSSAD, İsrail devletinin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı. Barzani'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.

MOSSAD'ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sidney'de yayınlanan Israel's Secret War's - A History of Israel's İnteligence Services adlı kitapta sergileniyor. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan lan Black ve Washington'daki Brooking Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış. Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkileri tarafından da incelendiği yazılıyor.

Hahamların torunları; Barzaniler

Barzaniler
Barzaniler



Mühtedîlikten Osmanlı'ya, İngilizler'e ve Türkiye Cumhuriyeti'ne isyana...

Hahamların torunları: Barzanîler


Kaliforniya Üniversitesi İbranî Dili Profesörü Tona Sabar'ın ilginç iddiasına göre, özellikle ünlü Barzanî ailesinden gelen hahamlar Kürdistan'ın bir çok yerinde dinî çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuşlardı

Yirminci yüzyılın başlarından itiba­ren Kuzey Irak Kürtlerinin tarihinde mühim rol oynayan Barzanî aşireti ve bölge­deki ilk faaliyetleri hak­kında bizde ciddî bir araştırma yapılmamıştır. Son zamanlarda Mesut Barzanî'nin bazı açıklamaları ile bir kez daha gündemimize gelen bu ailenin tarihî serüveninin özeti, dikkate değer.

Kuzey Irak'ın Hakkâri'ye yakın uç noktalarından birinde, dağlık bir arazide kurulan Barzan Köyü, çevre köylere hâkim bir noktada bulunmakta, Musul vilâyetine bağlı "Zibar" nahiyesinin de merkezini teşkil etmekteydi. Osmanlı Arşivi belgelerine göre 1909'da yine Barzan merkez olmak üzere üçüncü sınıf bir kazaya dönüştü­rülmüştü.(1)

Bu kaza ve çevresinde Barzan, Zibar, Beçil ve Fakih Abdurrahman aşiretleri ayrı ayrı yer­leşim birimlerinde yaşamakta ve çoğu kez de birbirleriyle "aşiret kavgası" yapmaktaydılar. Bu ne­denle Osmanlı yönetimi bölgede güçlü askerî karakollar kurmuş ve önemli miktarda güç bulun­durmak zorunda kalmıştı.(2) 

Aslın­da bu aşiretler çok büyük aşiret­ler değildi. Meşhur Kürt tarihçile­rinden Mehmed Emin Zeki, "1931'de Barzan aşiretinin 2750 hane olduğunu, yerleşik hayata geçip bağcılık, tütüncülük ve hayvancılıkla uğraştıklarını" yazar. (3)

Nakşibendiliğin yayılışı

Barzan Köyü'nün ne zaman kurulduğunu kesin olarak bilme­sek de bu köyün kurulmasında ve gelişmesinde Barzanî Ailesi'nin rolünü biliyoruz. Bu aile­den bilinen ve Barzan Kalesi'ni yapan ilk lider, Mesud'dur. Bü­yük Zap ırmağının sol kıyısında kurulan bu köye, başka bir yer­den damat olarak gelen Mesud, oğlu Said'i bölgedeki meşhur medreselerde okuttu. Said'den sonra oğlu Mesud da benzer bir eğitimden geçti. Özellikle onun oğlu Taceddin, tasavvufa ilgi du­yarak Barzan Köyü'nde bir tekke kurdu.(4)

Bu yıllarda bölgede Kadi­rîlik ve Nakşîlik önem kazanmış­tı. Bölgede Nakşibendîliğin ilk yayıcısı Mevlânâ Halid-i Bağda­dî'dir (1777-1837). 1809 yılında Hindistan'a giderek Abdullah-ı Devlevî'den (ks.) hilâfet alan Halid, kısa sürede bölgenin en etkin şeyhi olmuştu. Özellikle Hakkâri'li Abdullah Nehrî ve Palulu Ali Septî (Şeyh Said'in dedesi) aracı­lığıyla Kuzey Irak ve Doğu Ana­dolu'da yayılan Halidîye, Barzanîleri de tesir sahasına almakta gecikmemişti. Nehrîlerden Seyyid Taha, Barzanlı Şeyh Taceddin'e hilâfet vererek Barzan'daki tek­kenin aktivitesini hızlandırmıştı.(5)

Şeyh Taceddin'den sonra yerine geçen oğlu I. Abdüsselâm, Sey­yid Taha tarafından fıkıh dersleri almış olmanın da avantajıyla iliş­kilerini sıklaştırmış, hatta zaman zaman Halid-i Bağdadîyi (ks.) bi­le ziyaret etmişti. Kürt kaynakla­rına göre I. Abdüsselâm bu ziya­retlerinin birinde Mevlânâ Halid'den bölgenin Nakşî halifesi ol­ma iznini de almıştı. 1872'de şeyhliği oğlu Muhammed'e bıra­karak vefat etti.(6)

Siyasî Kürtçülerden M. Sıraç Bilgin, "I. Abdüsselâm, Osmanlı­ların mecbûrî iskânına ve zorla askere almalarına karşı ayaklan­mış, görüşmelere gittiği Musul'da asılmıştı"(7) dese de ne Osmanlı kaynakları ne de konuyla ilgili Kürt kaynakları bu bilgileri doğrulamamaktadır.

I. Abdüsselâm'ın öldürülmesi olayı ile ilgili Hollandalı Kürdoloji uzmanı Martin Van Bruinessen oldukça farklı ve ilginç şeyler an­latmaktadır. Onun verdiği bilgiye göre, Seyyid Taha'nın kardeşi Şeyh Saleh'den hilâfet alan I. Ab­düsselâm, şeyhinin ölümü üzeri­ne kendisini şeyh ilân etti. Buna kızan Seyyid Taha'nın oğlu ve yeni şeyhi Ubeydullah, 'Abdüs­selâm ve müridlerinin delirdikle­rini, şeytanın kurbanları olduğu­nu" ileri sürerek, ona savaş açtı. Şeyhlerinin yenilmesine rağmen Abdüsselâm'ın müridleri onu mehdi ilan ettiler. Abdüsselâm da korkusundan saklandı. Daha sonra da öldü. Yerine oğlu Muhammed geçti. Muhammed, Şeyh Ubeydullah'a bağlılığını bildirdi. Fakat Ubeydullah'ın Hicaz'a sü­rülmesinden sonra bu kez de Muhammed Barzanî mehdiliğini ilan etti. Bu, bölge halkı tarafın­dan benimsenmedi. Bölgede Bar zanîler "divâne" olarak adlandırıl­maya başlandılar.(8)

Muhammedi Barzanî

Kürt kaynaklarına göre I. Ab­düsselâm'ın yerine geçen Mu­hammed, zâhid, aşiret ve kabile kavgalarından kaçanların sığına­ğı, aktif bir insandı. Osmanlıya yapılan şikâyetler sonucu Bitlis'e sürülmüş, ve bir kaç yıl sonra da sürgünden dönmüştü. Ondan sonra da kimseyi kabul etmemiş ve 1903'de yerini oğlu II. Abdüsselâm'a bırakarak vefat etmişti.(9)

Şeyh Muhammed'in oğlu Molla Mustafa Barzanî anılarında, "1903-1904'de bir gün köylerini basarı Hamidiye Alayı mensupla­rınca tutuklanarak, ailece Diyar­bakır hapishanesine kondukları­nı, bir buçuk yıl kaldıktan sonra döndüklerini" anlatmaktadır.(10)

Diyarbakır ya da Bitlis'te sürgün kalan ailenin bu felâketinde Os­manlı Arşivlerindeki belgelere göre Osmanlı'nın tavrı değil aşi­ret ve tarikat kavgaları rol oyna­mıştı. 1888 başlarında Barzanî aşiretinin katıldığı bir kavgayı Osmanlı ordusu bastırmıştı.(11)

Barzanî aşireti 1898'de Becil ve Fakih Abdurrahman aşiretleriyle siyasî, Eylül 1903'de Şemdinanlı Şeyh Muhammed Sıddık Neh­rî'yle dinî nüfuz mücadelesi ola­rak değerlendirebilecek çatışma­lar yaşamıştı.(12)

Aslında Şeyh Mu­hammed ilginç bir insandı. Keke­me olması nedeniyle tam bir medrese eğitimi alamamış ve ba­basının daha onun medrese tale­beliği döneminde vefatıyla henüz talebe iken; postuna oturmuştu. Rus Kürdolog Bazil Nikin'e göre, kaba yöntemlerle kendi nüfuzu­nu sürdüren Şeyh Muhammed, Şeyh Ubeydullah Nehrinin Os­manlı yönetimince 1880 Kürt is­yanı nedeniyle Hicaz'a sürülme­sinden sonra bölgedeki nüfuzu­nu daha da arttırmış, civardaki aşiret liderlerine birer birer bo­yun eğdirmişti. Bundan sonra o da babası I. Abdüsselâm gibi mehdiliğini ilân etti. Mehdiliğini ilân etmekle kalmadı, Musul'a ve dolayısıyla Osmanlı'ya "cihad-ı mukaddes"(!) ilân etti. Mehdiliği­ni ve cihad çağrısını kabul etme­yenleri acı bir son, feci ölümler bekliyordu. Zibar aşireti liderle­rinden Molla Perisey'in başına gelenler korkunç ve tüyler ürper­tici idi. Molla parça parça edile­rek öldürülmüş, bu parçalar oyulmuş yaşlı bir ceviz ağacının gövdesine konarak yakılmıştı.

Barzanîlere bağlı Becil Şeyhi Nehrili Şeyh Muhammed Sıddık'a yazdığı bir mektupta, "Burada adlarını bile ağza almak isteme­diğim bu rezil aşiretin ve bu kötü ruhlu ailenin bana ettikleri na­mussuzca işler, onur kırıcı işler de var ayrıca. Burada senin ta­rafsız kararını istiyorum. Bilirsin ki, onlar Kur'an-ı Kerim'e bile acımamış ve onun sayfalarını çöpe atmışlardır. Benim mescidi­mi kirletmişlerdir" diyordu.(13)

Yahudi Barzanîler

2013-08-27

(video) Bitmiş olan PKK terörünü, AKP hükümeti açık bir şekilde körükledi ve hortlattı

ak parti
ak parti


Emekli bir TSK Albayı ihanetin resmini çiziyor... 

AKP'nin ve Tayyip'in ihanetlerini Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri
EMEKLİ KURMAY ALBAY ÜMİT YALIM anlatıyor.

" AKP iktidara geldiğince terör büyük oranda sıfırlanmıştı.  PKK teröristlerinin büyük çoğunluğu Kuzey Irak'a kaçmak zorunda kalmıştı. Bunlar silahlarını gömerek ya da satarak ortadan kaybolmuşlardı.
Yani bu gün AKP'nin hedef gösterdiği durum AKP iktidara geldiğinde zaten vardı. 

Hatırlarsınız, teröristbaşının kardeşi Osman Öcalan, teröristliği bırakmak zorunda kalmıştı ve Kuzey Irak bölgesinde fırıncılık yapıyordu. Şu anda hala fırıncılık yapıyor. Ne oldu peki? Bakın ABD hemen devreye girdi, bildiğiniz gibi 4 Temmuz 2003 tarihinde maalesef askerimizin başına çuval geçirildi, ondan sonra artık olaylar gelişmeye başladı. Ve 2004 yılında Amerika ısrarla, Kuzey Irak bölgesindeki tampon bölgenin kaldırılmasını istedi.  Tampon bölge sayesinde bütün terörist kampları bomboştu ve bizim kontrolümüz altındaydı. Hatta kandil dağı bile TSK'nın kontrolü altındaydı.Doğal olarak, tampon bölge kaldırılınca teröristlere gün doğdu.Tekrar bütün terörist kampları şimdi terörist kaynıyor.

Bunun sorumlusu tampon bölgeyi kaldıran AKP hükümetidir. Yani bitmiş olan terörü, AKP hükümeti açık bir şekilde körükledi ve hortlattı. Daha önce askerin alan kontrolü ve yol kontrolü hakları vardı. Onlar da ellerinden alındı. Şimdi alan ve yol kontrolünü teröristler yapıyor. Bakın, kepazeliğe bakın.Nereden nereye geldik. Bunun dışında, kimsenin haberi yok şu anda, doğu ve güney doğu bölgelerinde görev yapan birçok subay mahkemelik. Teröristler şikayet ediyor ve bizim subaylarımız sorgulanıyor. Hiçkimsenin haberi yok.Herkes mahkemelik.

Sayın Terörist Başı: Abdullah Öcalan - Artin Agopyan

apo
apo


Elinizdeki eser, ülkemizin Güneydoğu topraklarının da içinde kaldığı çok geniş bir coğrafyada Büyük bir İsrail Devleti kurmak isteyen, bu hedefe ulaşmak için akla gelen her ama her şeyin meşru olduğuna inanan, kendilerinden başka ırkların mensuplarını kır hayvanları seviyesinde gören, bebek katletmeyi, insan kanı içmeyi, diri diri insan yakmayı ibadet kabul eden ve Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de lanetlediği Yahudi milletinin dünyada çıkarttığı fitne ateşlerinden sadece ama sadece birini, PKK terörünü, bilinmeyenleri ile anlatmak ve bu yangını söndürmek maksadı ile hazırlanmıştır. 

2012-05-09

PKK bir Ermeni Terör Hareketidir

PKK bir Ermeni Terör Hareketidir
PKK bir Ermeni Terör Hareketidir


İki kimlikliler, iki dinliler, ikilikler Türkiye'nin büyük problemlerindendir. Ülkemizde bir buçuk milyon Kripto Yahudi, yine bir buçuk milyon Kripto Ermeni bulunduğu iddia ediliyor. Bunların ne kadarı erimiştir, ne kadarı gizli kimliklerine sımsıkı bağlıdır, bilinmiyor.


PKK dıştan bir Kürt hareketi gibi görünüyor ama içten bir Ermeni hareketi olduğu iddiaları var. Bu iddialara kulak tıkamak, bunları göz ardı etmek doğru mudur?

PKK Türkiyeli Kürtlere hizmet mi ediyor, yoksa onların başını belaya mı sokuyor?

Ermeniler, Doğu Anadolu'dan, bugünkü Ermenistanın beş misli arazi istiyor. /akunq.net Batı Ermenistan/ Sitesine bakınız, gözleriniz fal taşı gibi açılsın.

PKK işte bu Ermeni emellerine hizmet etmektedir.

Kürtler için en uygun formül nedir?

Bu ülkeyi Türkler ve diğer etnik unsurlarla birlikte kardeşçe paylaşmak ve barış içinde yaşamaktır.

1912'ye, 1918'e kadar Osmanlı devleti çok büyük araziye sahipti. İmparatorluk tasfiyeye uğradı ve bugünkü küçük Türkiye kaldı.

Ermeniler, Osmanlı devleti bünyesinde, çok geniş bir coğrafya içinde yaşıyorlardı. Paylaşmayı kabul etmediler, ülkenin bir kısmı hep/tamamen bizim olsun dediler ve kumarı kaybettiler. Eskiden iyi kötü var idiler, şimdi yoklar.

PKK hareketinin gizli bir Ermeni hareketi olduğunun ispatı hükümete düşer.

Devletimizin istihbaratı vardır, bu iş için ayıracağı bütçesi vardır, emrinde uzmanlar vardır.

Halkımızın, PKK'nın bir Kürt terör hareketi değil, bir Ermeni terör hareketi olduğunu çok iyi bilmesi gerekir

Bugün Türk ismiyle, Müslüman kimliğiyle görünen nice kimseler vardır ki, Kripto Ermenidir.

Hiçbir Müslüman Kürt bu ülkenin parçalanmasını, bu geminin batmasını istemez.

Şu anda İstanbul Diyarbakır'dan daha fazla Kürt nüfus barındırmaktadır.

Milyonlarca Kürt vatandaşımız Batı Anadolu şehirlerinde yaşamaktadır.

Türkler, Kürtler, Çerkesler, Gürcüler, Arnavutlar, Boşnaklar ve daha nice etnik kökenliler bu toprakları birlikte paylaşmaktayız.

Bize lazım olan toplumsal barış ve uzlaşıdır.

Şunu arzu ediyorum:

Medyada PKK'dan bahsedilirken Ermeni PKK hareketi denilsin.

Şu husus da beyan etmek isterim: Ülkemizde yaşayan tek kimlikli Ermenilere bir şey dediğim yoktur. İki kimlikli olanların da hepsini suçlamıyorum.

1915 ile 1918 arasında kurunun yanında yaş da yanmış, yakılmıştır.

Türkiye'nin bütünlüğünü korumak şartıyla, adalete ve insafa dayanan bir çözüme taraftarım.

1924'e kadar Anadolu ve Trakya'da milyonlarca Rum yaşıyordu. Megali İdea hayal ve emelleri onların sonu oldu. İzmir metropoliti Osmanlı vatandaşı Hrisostomos işgalci ve düşman Yunan ordusunu dinî törenle karşıladı ve takdis etti. Yanlış ata oynamıştı, Kumarı kaybettiler. Bu coğrafyada var idiler, yok oldular.

Var olmaya devam etmeleri için, Osmanlı Rum lejyonları kurarak, Elen kuvvetleri ile çarpışmaları gerekirdi. Buna akılları ermedi.

Ermenistan'ın Türkiye ile barışık olması gerekir. Onların menfaatleri bunu gerektirir.

Ermenistan Türkiye ile öylesine barışık olmalıdır ki, sınırlar sembolik hale getirilsin, pasaport ve vize kaldırılsın, her iki ülkenin halkı kimlik kartıyla gezip dolaşabilsin. Yazık ki, onlarda bunu gerçekleştirecek akıl yok.

Yukarı Karabağı Azerbaycan'a iade etmeleri ve Azerilerle de barışmaları gerekir.

Bendeniz sâlih bir Kürdü, fasık bir Türke tercih eden bir Müslümanım. Müslüman Kürt kardeşlerimden çok rica ediyorum:

PKK postuna bürünmüş terörist Ermenilerin tuzaklarına düşmesinler, gemiyi batıracak olumsuzluklardan kaçınsınlar...

Bu vatan hepimizindir.

Mehmet Şevket Eygi
08/05/2012

2012-02-14

Hangisi Hain? Orgeneral İlker Başbuğ mu yoksa Altan mı?

Türkiye Cumhuriyetinin Genel Kurmay Başkanı Yahudilerin Ağlama Duvarında Gizlice Yahudi İbadetini Yaparken

Dinleyin Orgeneral Başbuğ!

Edep sınırlarını epeyce aşan, saygısız ve küstah bir üslupla bizi “hainlikle”, “mütareke basınından da beter olmakla” suçladınız.

Ciddi bir ülkenin ciddi bir genelkurmay başkanı, birisini “hainlikle” suçladığında mutlaka elinde kanıtlar vardır ve hainlikle suçlanan adam derhal bu ağır suçtan yargılanır.

Ama siz ciddi biri olmadığınız, mahalle kahvehanesinde konuşur gibi aklınıza geleni söyleyip, suçlamalar uydurduğunuz için, hayatlarını “asker yandaşlığına” hasretmiş bir iki utanmaz yazar taslağından başka kimse sizi ciddiye almadı.

Söyledikleriniz en fazla, “hain olduklarını genelkurmay başkanından öğrendiğim adamlar kanıma dokunduğu için onları vurdum” diyecek bir yeni yetmenin herhangi bir girişimine “altlık” olmaktan fazla bir anlam kazanmadı.

İhanet” ciddi bir suçtur.

Darbe planı hazırlamak “ihanettir” mesela.

1 Mayıs’ta insanların üzerine ateş açmak ihanettir.

Ülkeyi “kaos ortamında” tutmak için katliamlar düzenleyip karışıklıklar çıkarmak ihanettir.

Danıştay cinayetinde, kamera görüntülerini silerek bütün ülkeyi yanıltıp çatışmaları kışkırtmak ihanettir.

Dağlıca baskınında, resmî belgelere de yansıdığı gibi PKK militanlarının geçeceği yolun üstündeki mevzileri boşaltıp, onca çocuğun ölümüne yol açmak ihanettir.

Aktütün’de, gelen PKK’lılar “uydu görüntüleriyle” saptandığı halde saldırıyı caydıracak önlemler almayarak karakoldaki çocukları ölüme teslim etmek ihanettir.

Bu “suçların” bir kısmı bugün artık yargıda.

Diğerleri de Türkiye demokratikleştikçe teker teker yargının önüne çıkacaktır.

Şimdi gelelim, sizin bizi “hainlikle” suçlamanıza yol açan Sarıyayla baskınına.

Bence de burada bir ihanet ve hainlik var.

Ama hainlik “o çocuklar neden öldü” diye sormak değil.

Hainlik, o çocukları ölüme terk etmek.

Şamil Tayyar ve Adem Yavuz Arslan, “anayasa reformlarını engellemek amacıyla kaos çıkartmak için PKK’nın baskınlar düzenleyeceğini” yazarak nerelere baskın yapılacağını da liste halinde sıraladı.

Önce bu iki yazarın işaret ettiği Giresun’da patladı mayın.

Sonra Tunceli’deki karakol baskını geldi.

Ve, çocuklar o baskında öldü.

O baskının bütün hikâyesini, nasıl olduğunu, nasıl geliştiğini bugünkü sürmanşetimizde yazdık.

Oradaki karakol komutanıyla yardımcısı ve yanlarındaki neferleri, arkadaşlarını kurtarabilmek için sonuna kadar yiğitçe mücadele etmişler.

İnandıkları bir dava ve inandıkları bir meslek için canlarını vermişler.

Böyle yiğit ve fedakâr insanlar, dostlarının da düşmanlarının da saygısını kazanırlar.

Peki, siz ne yaptınız?

Tunceli’de baskın yapılacağını gazete yazarları bile bilirken, bu konudaki bilgiler bütün “yetkililere” bildirilmişken siz nasıl bir önlem aldınız?

Size emanet edilen o çocukları ölümden kurtarmak, o baskını daha gerçekleşmeden durdurmak, baskını düzenleyenleri caydırmak için ne tür hazırlıklar yaptınız?

Bu soruya açıkça cevap vermeye sizin cesaretinizin yeteceğini sanmıyorum, onun için ben cevaplayayım.

Hiçbir önlem almadınız, hiçbir hazırlık yapmadınız.

Savunmasız bir yere, savunmasız bir şekilde kurduğunuz karakoldaki çocukları savunmasız bir şekilde bıraktınız.

Karakoldaki çocuklar, ellerinde yeterli imkân olmadığı için PKK’lıların civardaki evlere sızdıklarını bile zamanında fark edemediler.

Neden o çocukları korumadınız, neden baskın yapılacağını bile bile onları yetersiz silahlarıyla o dağın başında yalnızlığa terk ettiniz?

Neden baskın yiyen karakola “ambulans” bile geldiği halde “yardım edecek” kuvvetler gelmedi?

Nasıl oluyor da komutanızdaki ordu, bir ambulansın gittiği yere ulaşamıyor?

O çocukları “yağmur yağdığı” için koruyamadığınızı söylediniz, askerlik tarihinde bir komutan için bundan daha utanç verici bir açıklama olduğunu sanmıyorum.

Bu açıklamadan sonra o bölgedeki karakollarda bulunan çocukların “yağmur yağdığında” neler hissedeceğini, aklı eren biri size anlatsın.

Şimdi onu bunu suçlamayı bırakıp, sizi general yapan bu ülkeye anlatın, neden bir “kaos planının” parçası olan saldırıları önleyecek tedbirler almadınız, neden o karakoldaki çocukları yetersiz silahlarla, yetersiz imkânlarla orada bıraktınız, neden o çocukların yardımına ambulanstan bile sonra gittiniz.

Bütün bu olaya baktığınızda “ihaneti” nerede görüyorsunuz gerçekten siz; bunları yazanlarda mı, o çocukları korumayanlarda mı?

Siz, yapayalnız bıraktığınız, savunmasız koduğunuz, yardım göndermediğiniz, arkadaşları için yiğitçe ölen o çavuşun ve diğerlerinin ailelerine ne diyeceksiniz?

Öldü o çocuklar.

Söyleyin bize general, kimin yüzünden öldüler, hangi “hainliğe” kurban gittiler.

(Ahmet Altan, Taraf, 05.05.2010)
Genelkurmay Eski Başkanımız İlker Başbuğ İsrail'de, Yahudilerin Ağlama Duvarında, Yahudi İbadetini yaparken, kendisini tanıyan bir aşırı dinci Yahudi ile beraber

2011-12-24

Hrant Dink Neden Öldürüldü? Hrant Dink'in iddia ettiği gibi Sabiha Gökçen Ermeni miydi?

Hrant Dink Neden Öldürüldü? Hrant Dink'in iddia ettiği gibi Sabiha Gökçen Ermeni miydi?

Hrant Dink, Ermenilerin Avrupa Birliği ve bazı devletler tarafından kullanılmasına karşı çıktığı ve Türkiye'deki Ermenilerin herkese sırt dönüp Türklerle iyi geçinmesi gerektiğini defaatle söylediği için ve en son olarak da Sabiha Gökçen'in Ermeni olduğunu ispat ettiği için öldürüldü. 

Hürriyet Gazetesinin haberinden önce Dink'in Agos gazetesi Gökçen'i haber yapmış ve Ermeni olduğunu ispat etmişti...

Gökçen'in aslında Ermeni olduğu meydana çıkınca yakın tarihin tamamıyle yalan olduğu da iplik söküğü gibi meydana çıkacak... Çıkmaya da başladı...

Gökçen Ermeni, Kamal Yahudi, öbürü Rum, beriki Moskof tohumu...
Türk'ün son 150 senesinin her yeri ihanet, her yeri yalan tarih...


Hürriyet'ten Alıntılıyoruz;

-------------------------------------------------------------



Sabiha Gökçen mi? Hatun Sebilciyan mı?


Ermeni cemaatinin yayın organı Agos Gazetesi'nin iddiasına göre, Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Gazalyan, "Sabiha Gökçen teyzemdi" dedi. 

Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan Gazalyan, ilk Türk kadın pilotu Sabiha Gökçen'in yeğeni olduğunu iddia etti. Dedesi Nerses Sebilciyan'ın 1915 olayları sırasında öldüğünü söyleyen Gazalyan ‘‘İki kızından biri Hatun, diğeri benim annem Diruhi'ydi. Hatun, Sabiha Gökçen'dir ve benim teyzemdir'' dedi.

Atatürk ve manevi kızı Sabiha Gökçen

ATATÜRK'ün manevi kızı ve ilk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen'in Ermeni asıllı olduğu iddia edildi. Ermeni cemaatinin yayın organı Agos Gazetesi'nde yer alan habere göre, Sabiha Gökçen 1915 olaylarında ailesini kaybettikten sonra bir yetimhaneye verildi ve ardından Atatürk tarafından evlat edinildi. Ermenistan'dan Türkiye'ye gelerek temizlik işlerinde çalışan Hripsime (Sebilciyan) Gazalyan'la Agos Gazetesi'nden Hrant Dink ve Diran Lokmagözyan görüştü. Gazetenin 6 Şubat tarihli sayısında ‘Sabiha-Hatun'un Sırrı' başlığıyla yayımlanan röportajda, Gökçen'in Ermeni bir aileden geldiği yolundaki iddiaların ilk kez 1972'de Beyrut'ta yayımlanan ‘Ler yev Cagadakir-Dağ ve Alınyazısı' adlı kitapta gündeme getirildiği hatırlatıldı. Yazar Simon Simonyan'ın kitapta Sabiha Gökçen'in tüm aile üyelerinin adlarını sıraladığı belirtildi. İddiaların Ermeni kaynaklarınca da desteklendiği belirtilen röportajda Hripsime (Sebilciyan) Gazalyan, ailesinin ve Hatun Teyze olarak tanıdığı Sabiha Gökçen'in öyküsünü şöyle anlattı:



2 KIZ, 5 ERKEK KARDEŞ


Biz Antepliyiz. Ailenin annesi Mariam Sebilciyan'dı. Baba ise Nerses Sebilciyan. Nerses 1915'teki olaylar sırasında öldü. Maryam ile Nerses'in 2'si kız, 7 çocukları oldu. Kızlardan biri Diruhi, benim annemdi. Diğeri de Hatun'du. İşte bu Hatun, Sabiha Gökçen'dir. Benim teyzemdir. Kardeşlerinin, yani dayılarımın adları ise Sarkis, Boğos, Haçik ve Hovhannes Sebilciyan'dır.


CİBİN YETİMHANESİ 

Büyükannem Mariam zaten birçok çocuğun bakımını üstlenmiş. Annem ve teyzemi götürüp Cibin'deki yetimhaneye vermiş. (Sinek anlamına gelen Cibin, Şanlıurfa'nın Halfeti İlçesi'ne bağlı bir köy. Köyün bugünkü adı Saylakkaya. Sineklik anlamındaki cibinlik de bu köyün adından türetilmiş.) Atatürk o dönemde gelmiş. Evladı olmadığından, yetimhaneyi dolaşıp kızların en sevimlisini evlat edineceğini söylemiş. Teyzemi görmüş, şirin bir kız çocuğu olduğundan parmağıyla işaret etmiş ve teyzemi kucaklamış. Annem diyor ki; ‘O ağlayarak gitti, ben de ağladım ve böylece ayrılmışız. İşte o zaman ablam 5-6 yaşındaydı.'


SURİYE'DEN ERMENİSTAN'A

Biz önce Suriye'ye, 1946'da ise Erivan'a göç ettik. Büyükannem ve dayılarım Suriye'de kaldı. 11-12 yaşlarında annem duymuş ki teyzem Atatürk'ün kızı olmuş, ismini değiştirmişler. Annem Erivan'dan birkaç kez Hayreniki Tzayn gazetesine ilan verip kardeşinin bulunmasını istemiş, Eçmiadzin'e gidip papazlardan yardım istemiş. Ona ‘‘Şimdi artık Hatun değil Sabiha Gökçen'dir'' demişler.


Resmi kayıtlarda Bursa doğumlu

 RESMİ kayıtlarda ve kendisiyle yapılan söyleşilerde Sabiha Gökçen'in 21 Mart 1913'te Bursa'da doğduğu belirtiliyor. 2001 yılında, doğum gününde kaybettiğimiz Gökçen, bu kayıtlara göre, II. Abdülhamid tarafından Bursa'ya sürgüne gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet'in kızı. Babasını ilkokula gittiği yıllarda kaybetti. Eğitimini kardeşlerinin yardımıyla sürdürdü. 1925'teki yurt gezisi sırasında Atatürk'ün dikkatini çekti. Atatürk tarafından evlat edinildi. Türkiye'nin ilk kadın pilotu oldu. 


Mezarından bir avuç toprağı üstüme koyun

Hripsime (Sebilciyan) Gazalyan, annesinin öldüğü ana kadar kız kardeşinin özlemini çektiğini belirterek, vasiyetini şöyle açıkladı: ‘‘Annem öldüğü ana kadar hep şunu söylerdi: ‘Eğer kız kardeşim ölmüşse mezarından bir avuç toprak getirip benim mezarımın üstüne koyun ki ben de yattığım yerde rahat uyuyayım.' Annem, teyzem sağ ise de akrabaları olduğun bilmesini istiyordu. Yani ‘Annesi, kardeşleri, sahipsiz değil' diyordu.''


TIPKI NİNEM

Gazalyan, Sabiha Gökçen'in ölümünden 3 ay önce İstanbul'da olduğunu belirterek, şunları söyledi: ‘‘Televizyonda gördüm. Tıpkı ninemdi. Bir elmanın ikinci yarısı gibiydi. Annemin dayısının oğlu Halep'ten, Sabiha Gökçen'i ziyarete gitmiş. Gökçen ona para ve altın vermiş, her tür yardımda bulunmuş ona.''


Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hırant Dink: "İddialar bizi şaşırtmadı"

Öldürülen Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink


Hripsime (Sebilciyan) Gazalyan 3 yıl önce gelip, bu öyküyü anlattı. O sırada Sabiha Hanım hayattaydı. İddialar dayanaklardan yoksundu. Gökçen'in kırılacağını düşünüp yayınlamadık. Gazalyan geçen ay gazeteye tekrar geldi. Fotoğrafları getirdi. Bir süre önce de elimize Simon Simonyan'ın Beyrut'ta çıkan kitabı geçmişti. Ermenistan'da da bu iddiayı destekleyen çok sayıda belge olduğunu öğrendik. İddia beni şaşırtmadı, çünkü Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halacoğlu geçen hafta bir gazetede yayımlanan röportajında bu konuya değiniyordu. 1915 olayları sırasında iddia edildiği gibi 1.5 milyon Ermeninin öldürülmediğini, bunlardan 644 bin 900'ünün geri döndüğünü söylüyordu. Peki bu Ermeniler nereye gitti? Bunlardan bir kısmı daha sonraki yıllarda göçtü, büyük bir bölümü ise Müslümanlığı seçip topluma karıştı. Okuduğum kaynaklar, ulaştığım kişiler ve bilgiler bana pek çok insanın yaşadığını, kiminin kimlik değiştirdiğini ya da Müslüman olduğunu gösterdi. Sabiha Gökçen'le ilgili iddialar öteden beri cemaat içinde bilinir. Gazalyan'ın anlattıkları, Simonyan'ın hikayesi ve Ermenistan'dan gelen fotoğraflar, bir gazeteci için çok kışkırtıcı olan bu iddiaları daha da güçlendirdi. 

Ersin KALKAN


[Akademi ekibi olarak önemine binaen bu yazıyı tekrar gündeme taşımayı uygun gördük, hem belki Hırant Dink cinayeti hakkında kafasında soru işaretleri olanlara da farklı bir yol açar diye düşündük...]

2011-12-16

Haddini bil yarbay! O çocuklar oraya şehid olsunlar diye gönderildiler! Sen inançlarına hakaret et diye değil!

Haddini bil yarbay! O çocuklar oraya şehid olsunlar diye gönderildiler!

Kırklareli 55. Mknz. Piyade Tugayı'nda Yarbay Ekrem Çulhaoğlu'nun Tugay Mescidi'ne botları ile baskın yaparak, seccadeleri tekmelediği; namaz kılan, Kur'an okuyan Mehmetçiği azarladığı iddia ediliyor.Kırklareli 55. Mknz. Piyade Tugayı, mescide ve Kur'an-ı Kerim'e yönelik tahammülsüzlük ve saygısızlık iddiaları ile çalkalanıyor. Tugay içindeki mescidde namaz kılıp Kur'an okuyan Mehmetçiklerin, komutanın hışmına uğradıkları ileri sürülüyor.
Akit'in ulaştığı bilgilere göre, skandal şöyle gelişti: Tugayın içinde erlerin dini vecibelerini yerine getirdikleri mescidde akşam namazını kılmaya hazırlanan Mehmetcik, komutanlarının hışmına uğradı. İçtima vakti çoktan bitmiş, herkesin birlikte gazinoya, ağaç altına ve yatakhaneye çekildikleri bir saatte akşam namazını kılmaya giden bazı erlerin, Yarbay Ekrem Çulhaoğlu'nun ani baskını ile karşılaştıkları iddia ediliyor.

BOTLARI İLE GİRDİ VE...

İddialara göre Yarbay Ekrem Çulhaoğlu ansızın tugay mescidine baskın yaptı. Mescidin içine girip, namaz kılan erlerin arasına dalan Çulhaoğlu, kirli botlarını da çıkarmadan seccadeleri tepeleyerek en ön safa kadar ilerledi.

“BU YAZILAR BURAYA ASILMAYACAK”
“Burasını tekke gibi kullanamayacaksınız” diye bağırarak mescidin tüm sükunetini bozan Yarbay Çulhaoğlu, hızını alamayarak, duvardaki “Allah” ve “Muhammed” yazılarını da kendi elleriyle indirdi ve “Bu yazılar kesinlikle buraya asılmayacak” dedi.



 “SADECE HİZMETE ÖZEL DAMGALI KİTAPLAR OKUNACAK”
Komutanın, kimseye zararı olmadan köşede Kur'an-ı Kerim okuyan bir Mehmetciğin elindeki Kur'an-ı alarak “Sadece hizmete özel damgalı olan kitaplar okunacak” diye emir verdiği de iddialar arasında. Ne olduğunu bile anlamayan erlerin mahcup bir şekilde mescidi terk ettikleri ifade ediliyor.

Habervaktim.com
2011-12-12 10:45:40 

2011-10-20

Gündüzleri TC, Geceleri PKK - "Devletimizin, ordumuzun nice derin sırları Siyonistlerin elinde"

Gündüzleri TC, Geceleri PKK - "Devletimizin, ordumuzun nice derin sırları Siyonistlerin elinde"


PKK'nın eline düşen bir asker kaçmayı başarmış (bilerek "kaçırılmış" da olabilir). Medya bu kişinin söylediklerini akıl almaz olarak sıfatlandırdı. Güneydoğu bölgesinde PKK elemanları cirit atıyorlarmış. Gündüzleri şöyle böyle saklanıyorlarmış, geceleri serbest şekilde faaliyet yapıyorlarmış. Halktan vergi bile topluyorlarmış.

Teroristler ellerini kollaranı sallayarak dolaşıyormuş.
Nerede?.. Kuzey İrak'ta değil, bizim topraklarımızda.

Bendeniz etliye sütlüye karışmayan bir vatandaşım. Lakin kulağıma yakası açılmadık haberler geliyor. Ülkenin, bilhassa güneydoğusunda birtakım kurtarılmış bölgeler oluşturulmuş. Gündüzleri TC, geceleri PKK devleti. Gece silahlı, gündüz külahlı...

Benim çok iyi bildiğim bir şey varsa bugünkü şartlarda ve bugünkü mücadele metoduyla PKK terörü kesinlikle bitmez.
Kendi topraklarımızda PKK faaliyet gösteriyor, biz sınırlarımızın dışındaki yerleri bombalıyoruz!..

PKK gerilla hareketi ne demektir?
1. Yüz milyarlarca dolarlık uyuşturucu kaçakçılığı ve ticareti demektir. Bu "beyaz" işini kimler yapıyor? Fazla konuşamam...
2. PKK, Ermeni dâva ve ideallerine doğrudan doğruya ve dolaylı şekilde hizmet ediyor.
3. PKK demek, Eretz İsrael (Büyük İsrail) demektir.
4. PKK Ermeniler ve Siyonistler tarafından kurulmuş ve idare edilmiştir.
5. PKK terörünün gölgesinde yüz milyarlarca liralık silah, cephane ve savaş araç ve gereçleri ticareti yapılmıştır.
6. Kürt halkını TC'den bezdirmek, bir kısım Kürtleri dağa çıkartmak için bir Kürt köyünün halkına insan pisiliği bile yedirilmiştir.
7. Diyarbakır hapishanesinde insanlık dışı çok ağır, çok iğrenç, çok feci işkenceler yapılmıştır.
8. Açıkça ve sinsi olarak, bilhassa Kürt halkının yaşadığı bölgelerde İslam düşmanlığı yapılmış, dinî yapı çökertilmiştir.
9. Üç bin beş yüz Kürt köyünün halkı sürülmüş, perişan edilmiştir.


Kürt meselesi halledilmezse ülkemiz parçalanabilir.
Kürt vatandaşlarımız sadece bir bölgede yaşamıyor. Şu anda dünyanın en büyük Kürt şehri İstanbul'dur.
Türkiye parçalanırsa büyük insanî fâcialar yaşanmasından korkarım.

1947'de Hindistan iki devlete ayrıldığında büyük felaketler ve kıyımlar yaşanmıştı.
Ülke çapında bir dağılma, çözülme, tefessüh (manasını bilmeyenler lütfen lügata baksınlar), kırılma, çözülme manzarası görüyorum.

Sadece demokrasi ve liberalizmle Türkiye selamete çıkmaz.
Ülkenin, halkın ve devletin birliğini korumak istiyorsak gerçekçi olmalıyız.
Yeni yapılacak anayasaya farz-ı muhal "Kürtler, çektikleri acılar ve gördükleri zulümler dolayısıyla Türklerden üstündür" maddesi konulsa mesele yine çözülmez.
Kürtlerin bütün istekleri yerine getirilse yine çözülmez.
Çünkü bu işin arkasında Büyük Ermenistan hayalini besleyenler vardır.
Büyük İsrail isteyenler vardır.
Siyonizm vardır.
Global Haçlılar ve Evangelistler vardır.
Hattâ Megali İdea ve Pontus vardır.
Bir tane değil bir sürü dev mafya vardır.
Dünya çapında silah tacirleri vardır.
Uyuşturucu mafyaları vardır.
Otuz beş senedir terör ile ilgili olarak örtülü ödenekten acaba kaç milyar dolar dağıtıldı? Bu ranttan kimler sebeplendi?
Kürt meselesinin, hattâ Türkiye'nin kurtuluşu için tek çare vardır:
İslam'ı ilan etmek ve uygulamak.
İlan etmek zor, uygulamak çok zordur.
Bugün Türkiye'de İslam'ı uygulayacak yeterli miktarda ehliyetli, liyakatli, gözü kara, temiz, şeffaf, muktedir, vasıflı eleman yoktur.
İslam ilim irfan, ahlak fazilet, doğruluk dürüstlük, bilgelik üzerine kuruludur.
Türkiye'nin uluslararası temizlik ve şeffaflık notu (10 üzerinden) 5'in altındadır.
Türkiye'deki siyasal İslam ve İslamcılık hareketi kirlenmiştir, kirletilmiştir.
İslamî hareket içten ihanete ve sabotaja uğramıştır.
1970'lerde, 80'lerde ucuz tarafından mücahitlik edebiyatı yapan birtakımları, ellerine fırsat geçince cihad postunu atmış, müteahhit gocuğuna bürünmüştür.
Ortadoğunun, dünyanın durumu hiç parlak değildir.
Ülkemizin, halkımızın, devletimizin geleceği konusunda büyük kaygılar içindeyim.
İsrail ile çekişmeler, polemikler yüzeydedir.
Yahudi devleti ile ticaret, iktisadî ve mâlî ilişkiler eskisi gibi fayrab devam etmektedir. Devletimizin, ordumuzun nice derin sırları Siyonistlerin elindedir.
Beynelmilel Siyonizm, Global Kapitalizm ve Liberalizm, ABD, AB, Haçlı güçler, sömürgeciler ve emperyalistler Türkiye'de geleneksel Ehl-i Sünnet İslamlığını kaldırıp, onun yerine; light, ılımlı, cihadsız, fıkıhsız, Şeriatsız, mezhepsiz, Sünnetsiz, Feminist, Tarihsel, BOP'a uygun, Batı medeniyeti norm ve değerlerini kabul etmiş evcil ve uysal yeni bir İslam getirmek istiyorlar.
Böyle bir İslam kurtuluşumuza merhem olmaz.
Zaten Ehl-i Sünnet İslamlığı getirilse bile bugünkü İslamcılarla hiçbir şey yapılamaz.
Mehdi'nin zuhurunu beklemekten başka çare göremiyorum.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
09 EKİM 2011 

Bu ay öne çıkanlar