mossad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mossad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2017-07-14

Akademi Dergisi Facebook sayfasındaki paylaşımlar arasından, aradıklarınızı kolayca nasıl bulabilirsiniz | Mehmet Fahri Sertkaya

akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya, google, facebook, site, darbe tiyatrosu, darbe,

Hızlanın, vakit kıymetli. Bu tekniği her zaman kullanın. 

Arama motoruna ''site:facebook.com/akademidergisicom'' yazın ve yanına bir boşluk bırakıp aradığınız kelimeyi ya da kelimeleri yazın. Bir misal: 

''site:facebook.com/akademidergisicom darbe tiyatrosu''

Hala fırsat bulup da blog ve sitelerimize aktaramadığımız on binlerce paylaşımı bu teknikle bulabilirsiniz. Bulduklarınız da bir yere kayıt edebilirsiniz. Çünkü sayfa kapatıldığında, bu teknikle arama yapsanız da, sayfa kapalı olduğu için bu sonuçları bulamaz ve göremezsiniz. 

Ayrıca sitelerimizin içinde arama yaparken de bu tekniği kullanabilirsiniz. Bir misal: 

''site:akademidergisi.co darbe tiyatrosu''



Bizi, sansürcü Amerikan/Siyonist ağlarından sorunsuz şekilde takip edemezsiniz. Telegram yazılımı kurarak, oradaki Akademi Dergisi grubumuza takipçi olmanız, en doğru davranış olur: www.t.me/AkademiDergisi

2015-05-26

En masum kişi, azılı bir teröriste dönüştürülebilir. Zihin kontrolü nedir?

Beyin kontrolü, Büyü, CIA, elektromanyetik savaş, MOSSAD, nsa, Selim Şeker, Sihir, Telegram, Telekinezi, Zihin kontrolü,




Boğaziçi Üniversitesi Elektromanyetik Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Selim Şeker: "İnsan beynindeki noktalar arasında öyle yerler var ki, bunların uyarılması durumunda kişi, adam bile öldürebilir. Yine aynı yöntemle kişiye uzak bir mesafeden kalp krizi geçirtilebilir."

ABD ve Rusya'nın, 1950'den bu yana üzerinde çalıştığı, insanları istendiği gibi yönlendirmeye yarayan beyin kontrol silahının, 1970'li yıllarda Türkiye üzerinde kullandığı iddia edildi.

Bu iddiaya göre, 5.000 insanımızı kaybettiğimiz, insanın ideolojisi uğruna annesini, kardeşini veya en yakınını öldürmekten çekinmediği sağ-sol çatışmasının arkasında, beyin kontrol silahı olduğu ileri sürülüyor.

Çip veya beyne sokulmuş elektrotlara ihtiyaç duyulmadan insan beyninin kontrol altına alınması anlamına gelen beyin kontrol silahı, uzmanlara göre, verilen telkinlerle İstenildiğinde insanı terörist haline sokabiliyor. İnsana, ruhsal ve bedensel acı yaşatabilen bu sistemin, 1980 öncesi Türkiye üzerinde kullanıldığı iddiası ise dehşet verici...

Ciddiye alınması gereken bu kuramı ileri süren isim ise, bu alanda uzmanlaşmış Emekli Kurmay.Albay Baha Kadıoğlu... Kadıoğlu, Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayımlanan bir makalesinde, konuyla ilgili olarak şu ifadeleri kullanıyor: "Türkiye, 1970'li yıllar içinde beyin kontrol yöntemlerinin harp şeklinde uygulandığı ve bunun korkunç kâbusunun yaşandığı bir ülke olmuştur."

Bu görünmez harbin gelecek yıllarda da devam edeceğine dikkat çeken Kadıoğlu, "Bu harbin yalnızca fizikî tedbirlerle önlenmesi mümkün görülmemektedir. Alınacak tedbirleri öğrenmek için en kısa zamanda parapsikolojik çalışmalara girmek mecburiyetindeyiz." uyarısında bulunuyor. Aksi halde, bu tür müdahalelere maruz kalınabileceğini söylüyor.
CIA ve MOSSAD, Beyin Kontrolüne Büyük Önem Veriyor
Memory Center Neropsikiyatri Merkezi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Nevzat Tarhan da istihbarat örgütlerinin - özellikle CIA ve MOSSAD'ın - bu konuya büyük önem vermekte olduğunu söylüyor:

2015-05-08

"Beynimi ele geçirerek, katliam yaptırdılar" | Zihin kontrolüne maruz kalmış bir ABD askeri

Beyin kontrolü, CIA, el Kaide, el Nusra, elektromanyetik savaş, İntihar bombacıları, KGB, MOSSAD, nsa, Space Explorer, Telegram, Telekinezi, Zihin kontrolü,




ABD’nin başkenti Washington’da 16 Eylül’de bir donanma üssünü basarak 12 kişinin ölümüne neden olan eski asker Aaron Alexis, saldırı sırasında ABD polisi tarafından öldürülmüştü. FBI, 34 yaşındaki Aaron Alexis’in donanma üssüne yarı otomatik bir tüfekle girdiği anın görüntülerini yayınladı.



Bir güvenlik kamerasından alınan 30 saniyelik görüntülerde, Aaron Alexis, kimsenin olmadığı bir koridorda görünüyor. Bir kapının penceresini kıran saldırgan Alexis elindeki silahla bir duvarın arkasına saklanırken görünüyor.

Amerikan New York Times gazetesi de, eski asker Aaron Alexis’le ilgili ilginç bir iddia ortaya attı. 34 yaşındaki Alexis, 16 Eylül’deki saldırıdan 10 gün önce yazdığı notlarda, ABD hükümetini suçluyor. Alexis, hükümet güçlerinin beynine “oldukça düşük ölçekli” elektromanyetik dalgalarla saldırı düzenlediğini ve saldırganlaşmasına neden olduğunu iddia ediyor.

2013-08-30

Amerika'nın, işgallerine bahane ettiği Saddam Hüseyin, bir Amerikan ajanıydı

saddam
saddam

(...)

Bazı iddialara göre Irak'ın Kuveyt'i işgalini önceden bilen ABD bir taşla iki kuş vurmuş oldu. Irak'ın, Kuveyt'i işgal ederek petrol rezervleri bakımından tekel oluşturması, bölgede ve Arap aleminde lider olma heveslerini kırmakla kalmadı, ABD'nin bölgede sürekli kalmasını meşru hale getirmiş oldu. Kuzey Irak'taki bugünkü oluşum tamamiyle bu stratejik hatanın bir sonucudur.

Yani Saddam tam da ABD-lsrail ikilisinin istediğini yapmıştı.
İşin garip tarafı ABD ve İsrail, Körfez Savaşı başlamadan önce Kuveyt'in yanında olduklarını söylemelerine rağmen Irak'ı silahlandırmaya devam etmiş oluşlarıydı. 1991 yılında Ana Britannica'nın, ana yıllığının, 106. sayfasında şöyle deniyordu:

"Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, Irak'a savaşın başladığı tarih olan 2 Ağustos 1990'a kadar en gelişmiş silahlar ve silah üretim olanakları sunmayı sürdürmüşlerdir."


Amerika'nın en saygın gazetelerinden olan Washington Post'un bir haberine göre de, Saddam Hüseyin ile CIA, Körfez Savaşı öncesinde bilgi alışverişinde bulunmuştu. Yani Bush yönetimi, Saddam'ın Kuveyt'i işgalini engellemek bir yana, gönderdiği CIA ajanlarıyla, Irak ordusunu teknik ve taktik açılardan eğitmişti. (Meydan, 30 Nisan 1992)

Nitekim 2 Ağustos 1990'da Saddam'ın Kuveyt'i işgal ettiğini açıklamasıyla kötü bir dönemden geçen neredeyse tümü Yahudi olan Amerikan savaş sanayii rahat bir nefes alabilmiş, silah satışlarının artmasıyla birlikte borsalardaki hisse senedi değerleri de yükselmişti.
Örneğin, Lochead Şirketi Başkanı Daniel Tellep, 24 Şubat 1991 tarihinde, Ekonomik Panaroma'ya şunları söylüyordu:

Özgür Suriye Ordusu'nun komuta kademesinde MOSSAD ajanları var




büyük israil projesi, CIA, el kaide terör örgütü, kripto yahudiler, mossad, muhalifler, özgür suriye ordusu, suriye sorunu

                                                    Özgür Suriye Ordusu

 Adı, Jozef Kohin...
Mossad ajanı...
Suriye'de oldu Şeyh Mustafa...
Türk istihbaratının gözetiminde İdlib Azmarin beldesi (Asi nehrine 1 km mesafede) üzerinden İdlib kırsalına geçti tabur komutanı oldu. İdlib kırsalında Suriye askeri noktalarına önemli ve hassas noktalara yapılan saldırıları yönetti.

Ayrıca bu Mossad ajanı gibi bir çok ajanın el kaide komutanı olarak kuzey Suriye kırsalında bulunduğu ve saldırılara komuta ettiği belirtildi.


Türkiye'deki el Kaide terörist destekçilerine boşuna "Abd&İsrail uşağı" demiyoruz. Bu gruplar İsrail'e gık diyemezken salyalı ağızlarıyla Suriye'de cihat diye bağırıyor. Aslında cihat değil, Suriye ye yönelik Haçlı seferlerine bunlar kılavuzluk yapıyor.

Resim Mossad ajanı Jozef Kohin -Suriye de komutan Şeyh Mustafa.

Uğur Mumcu neden öldürüldü?

Uğur Mumcu
Uğur Mumcu

7 OCAK 1993 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Uğur Mumcu birçok kişinin gözünden kaçan yazısında şöyle diyordu:

"Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir. MOSSAD, İsrail devletinin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı. Barzani'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.

MOSSAD'ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sidney'de yayınlanan Israel's Secret War's - A History of Israel's İnteligence Services adlı kitapta sergileniyor. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan lan Black ve Washington'daki Brooking Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış. Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkileri tarafından da incelendiği yazılıyor.

Barzani de Yahudi. İşte belgesi....

Barzani
Barzani


'Musul hahamlarından Sallum, müslümanlardan birine hakaret edince önce Selanik'e, oradan da Kudüs'e sürülür.

Barzani ailesi ile ilgili sis perdesi ve aile­nin Yahudi kökenli oluşuyla ilgili yazı­mız, bazı çevrelerce "madem böyle ise, Osmanlı Arşiv ka­yıtlarında bunun belgesi olmaz mı?" kuşkularıyla değerlendiril­di. Daha önceki yazımızda da be­lirttiğimiz gibi Barzani ailesi, bölge­nin -Kuzey Irak'ın- gündemine, 20. yüzyıl başlarında ancak girebilmiş bir ailedir. Meşhur Kürt Tarihçi Meh­met Emin Zeki'ye göre, 1931'de Barzan aşireti 2750 hane civarındaydı.(2)  Barzani, Osmanlılar zamanında bile Zibad nahiyesinin bir köyü olmak­tan ileri gidememişti. Bir başka ifa­deyle küçük bir yerleşim birimi idi. Köyde yönetim ve kontrol, her za­man Barzani ailesinin elinde olmuş­tu.(3) 
Barzani ailesinden Yahudi hahamları çıktığı ve bölgede Yahudiliğe eği­tim öğretim faaliyetleri konusunda bu hahamların çok büyük hizmet ettiğine dair bilgi yalnız, Kürtçe ko­nuşan Yahudilerle ilgili önemli bir uzman olan Prof. Dr. Jona Sabar'a ait değildir.(4) Osmanlı Arşivi'nde bulduğumuz bir vesika da bu aile­den hahamların olduğunu teyid et­mekte, adeta bizim yazımızı sorgu­layanlara cevap vermektedir. 1856 yılına ait bu belgede ileride de ayrıntılarını nakledeceğimiz gibi Musul'dan Selanik'e, oradan da Ku­düs'e sürülen "Sallum Barzani"den bahsedilmektedir. Barzani kelimesi­nin son harfinin Osmanlıca yazılışın­daki "y" harfı (î okunur) bilindiği gi­bi nispet "ye"sidir. Kişinin mensup olduğu şehir ya da aileyi belirtir.

Dolayısıyla Haham Sallum, Barzan aşiretine ya da köyüne mensuptur. 1931'de nüfusu 2750 hane olan, Barzan'ın 1856'daki nüfusu herhal­de onlu rakamlarla ifade ediliyordu. Dahası burada hakimiyet tam olarak Barzanî ailesinde idi. Bölgede "Barzan" adıyla başka bir yerleşim birimi ve aşiret de yoktu. Kaldı ki, bölgede Barzani ailesi ile ilgili dinî kuşkular ve gizli kitap iddiaları yıllardır söy­lenmektedir.(4)

 Bu yazımızda değerlendireceğimiz belgeye göre Musul kazası haham­larından Sallum Barzani adlı Yahu­di, Müslümanlardan birine dil uzattı­ğı için yakalanıp zincire vurularak hapsedilmişti. Sonra da İstanbul'a getirilerek durum Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye'de görüşülerek Selanik'e sürülmüştü. Selanik ve Mu­sul'daki hahamlar, "Onun Selanik'te çaresiz ve perişan bir halde olduğu­nu, Selanik'in havasına alışamadığı­nı, bu durumun onun ölümüne se­bep olmakla kalmayıp Musul'da bu­lunan eşi ve çocuklarının da bir ek­meğe muhtaç olduklarını" mektuplarla İstanbul'daki Hahamhane'ye bildirmişler. Hahambaşının, Sallum Barzani'nin sürgünlüğünün Kudüs-i Şerif olarak değiştirilmesi ve Salllum'un orada gece gündüz padişaha dua ile meşgul olacağının belirtil­mesi üzerine, Kudüs'e Yahudi iskâ­nı ile ilgili tereddütler olduğu için; Hariciye Nezaretinin de görüşü alı­narak 29 Şubat 1856'da Hahambaşı'nca verilen dilekçe Osmanlı Hü­kümetince 11 Nisan'da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861'da bir irade ile Ku­düs'e sürülmüş, daha doğrusu sür­gün yeri değiştirilmişti.(5)


Mustafa Barzani
Mustafa Barzani'nin yıllar sonra kurduğu iliş­kiler, hahamlarla Sallum Barzani ai­lesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sür­düğünü göstermektedir. Molla Mus­tafa Barzani, 1950'den beri sık sık zi­yaret ettiği İsrail'de her zaman Ku­zey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kalmak­tadır: Haham David Gabay. Barzanilerin İsrail ile ilişkileri, hiç bir devlet­le kuramadıkları kadar sıkı ve sami­midir. Acaba neden diğer Kürt grupları değil de, Barzaniler bu ilişkide başrolde oynamaktadırlar. 18 Eylül 1972'de Washington Post'un yazdı­ğına göre her ay İsrail'den 50 bin dolar alan, MOSSAD şefi Zwi Şamir'i Kuzey Irak'taki kampında ağırlayan, 1967'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan'a sadece bir "Kürt Hançe­ri" götürmekle kalmayıp İsraillilerin bombalayacağı Kerkük Petrol tesis­lerinin planlarını da götüren Molla Mustafa Barzani(6) İslama mı, başka bir dine mi hizmet etmektedir. Bü­yük bir alim ve Seyyid olduğu iddia edilen hangi insan buna sırf "aşiret devleti" koltuğu için razı olabilir. 


Hahamların torunları; Barzaniler

Barzaniler
Barzaniler



Mühtedîlikten Osmanlı'ya, İngilizler'e ve Türkiye Cumhuriyeti'ne isyana...

Hahamların torunları: Barzanîler


Kaliforniya Üniversitesi İbranî Dili Profesörü Tona Sabar'ın ilginç iddiasına göre, özellikle ünlü Barzanî ailesinden gelen hahamlar Kürdistan'ın bir çok yerinde dinî çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuşlardı

Yirminci yüzyılın başlarından itiba­ren Kuzey Irak Kürtlerinin tarihinde mühim rol oynayan Barzanî aşireti ve bölge­deki ilk faaliyetleri hak­kında bizde ciddî bir araştırma yapılmamıştır. Son zamanlarda Mesut Barzanî'nin bazı açıklamaları ile bir kez daha gündemimize gelen bu ailenin tarihî serüveninin özeti, dikkate değer.

Kuzey Irak'ın Hakkâri'ye yakın uç noktalarından birinde, dağlık bir arazide kurulan Barzan Köyü, çevre köylere hâkim bir noktada bulunmakta, Musul vilâyetine bağlı "Zibar" nahiyesinin de merkezini teşkil etmekteydi. Osmanlı Arşivi belgelerine göre 1909'da yine Barzan merkez olmak üzere üçüncü sınıf bir kazaya dönüştü­rülmüştü.(1)

Bu kaza ve çevresinde Barzan, Zibar, Beçil ve Fakih Abdurrahman aşiretleri ayrı ayrı yer­leşim birimlerinde yaşamakta ve çoğu kez de birbirleriyle "aşiret kavgası" yapmaktaydılar. Bu ne­denle Osmanlı yönetimi bölgede güçlü askerî karakollar kurmuş ve önemli miktarda güç bulun­durmak zorunda kalmıştı.(2) 

Aslın­da bu aşiretler çok büyük aşiret­ler değildi. Meşhur Kürt tarihçile­rinden Mehmed Emin Zeki, "1931'de Barzan aşiretinin 2750 hane olduğunu, yerleşik hayata geçip bağcılık, tütüncülük ve hayvancılıkla uğraştıklarını" yazar. (3)

Nakşibendiliğin yayılışı

Barzan Köyü'nün ne zaman kurulduğunu kesin olarak bilme­sek de bu köyün kurulmasında ve gelişmesinde Barzanî Ailesi'nin rolünü biliyoruz. Bu aile­den bilinen ve Barzan Kalesi'ni yapan ilk lider, Mesud'dur. Bü­yük Zap ırmağının sol kıyısında kurulan bu köye, başka bir yer­den damat olarak gelen Mesud, oğlu Said'i bölgedeki meşhur medreselerde okuttu. Said'den sonra oğlu Mesud da benzer bir eğitimden geçti. Özellikle onun oğlu Taceddin, tasavvufa ilgi du­yarak Barzan Köyü'nde bir tekke kurdu.(4)

Bu yıllarda bölgede Kadi­rîlik ve Nakşîlik önem kazanmış­tı. Bölgede Nakşibendîliğin ilk yayıcısı Mevlânâ Halid-i Bağda­dî'dir (1777-1837). 1809 yılında Hindistan'a giderek Abdullah-ı Devlevî'den (ks.) hilâfet alan Halid, kısa sürede bölgenin en etkin şeyhi olmuştu. Özellikle Hakkâri'li Abdullah Nehrî ve Palulu Ali Septî (Şeyh Said'in dedesi) aracı­lığıyla Kuzey Irak ve Doğu Ana­dolu'da yayılan Halidîye, Barzanîleri de tesir sahasına almakta gecikmemişti. Nehrîlerden Seyyid Taha, Barzanlı Şeyh Taceddin'e hilâfet vererek Barzan'daki tek­kenin aktivitesini hızlandırmıştı.(5)

Şeyh Taceddin'den sonra yerine geçen oğlu I. Abdüsselâm, Sey­yid Taha tarafından fıkıh dersleri almış olmanın da avantajıyla iliş­kilerini sıklaştırmış, hatta zaman zaman Halid-i Bağdadîyi (ks.) bi­le ziyaret etmişti. Kürt kaynakla­rına göre I. Abdüsselâm bu ziya­retlerinin birinde Mevlânâ Halid'den bölgenin Nakşî halifesi ol­ma iznini de almıştı. 1872'de şeyhliği oğlu Muhammed'e bıra­karak vefat etti.(6)

Siyasî Kürtçülerden M. Sıraç Bilgin, "I. Abdüsselâm, Osmanlı­ların mecbûrî iskânına ve zorla askere almalarına karşı ayaklan­mış, görüşmelere gittiği Musul'da asılmıştı"(7) dese de ne Osmanlı kaynakları ne de konuyla ilgili Kürt kaynakları bu bilgileri doğrulamamaktadır.

I. Abdüsselâm'ın öldürülmesi olayı ile ilgili Hollandalı Kürdoloji uzmanı Martin Van Bruinessen oldukça farklı ve ilginç şeyler an­latmaktadır. Onun verdiği bilgiye göre, Seyyid Taha'nın kardeşi Şeyh Saleh'den hilâfet alan I. Ab­düsselâm, şeyhinin ölümü üzeri­ne kendisini şeyh ilân etti. Buna kızan Seyyid Taha'nın oğlu ve yeni şeyhi Ubeydullah, 'Abdüs­selâm ve müridlerinin delirdikle­rini, şeytanın kurbanları olduğu­nu" ileri sürerek, ona savaş açtı. Şeyhlerinin yenilmesine rağmen Abdüsselâm'ın müridleri onu mehdi ilan ettiler. Abdüsselâm da korkusundan saklandı. Daha sonra da öldü. Yerine oğlu Muhammed geçti. Muhammed, Şeyh Ubeydullah'a bağlılığını bildirdi. Fakat Ubeydullah'ın Hicaz'a sü­rülmesinden sonra bu kez de Muhammed Barzanî mehdiliğini ilan etti. Bu, bölge halkı tarafın­dan benimsenmedi. Bölgede Bar zanîler "divâne" olarak adlandırıl­maya başlandılar.(8)

Muhammedi Barzanî

Kürt kaynaklarına göre I. Ab­düsselâm'ın yerine geçen Mu­hammed, zâhid, aşiret ve kabile kavgalarından kaçanların sığına­ğı, aktif bir insandı. Osmanlıya yapılan şikâyetler sonucu Bitlis'e sürülmüş, ve bir kaç yıl sonra da sürgünden dönmüştü. Ondan sonra da kimseyi kabul etmemiş ve 1903'de yerini oğlu II. Abdüsselâm'a bırakarak vefat etmişti.(9)

Şeyh Muhammed'in oğlu Molla Mustafa Barzanî anılarında, "1903-1904'de bir gün köylerini basarı Hamidiye Alayı mensupla­rınca tutuklanarak, ailece Diyar­bakır hapishanesine kondukları­nı, bir buçuk yıl kaldıktan sonra döndüklerini" anlatmaktadır.(10)

Diyarbakır ya da Bitlis'te sürgün kalan ailenin bu felâketinde Os­manlı Arşivlerindeki belgelere göre Osmanlı'nın tavrı değil aşi­ret ve tarikat kavgaları rol oyna­mıştı. 1888 başlarında Barzanî aşiretinin katıldığı bir kavgayı Osmanlı ordusu bastırmıştı.(11)

Barzanî aşireti 1898'de Becil ve Fakih Abdurrahman aşiretleriyle siyasî, Eylül 1903'de Şemdinanlı Şeyh Muhammed Sıddık Neh­rî'yle dinî nüfuz mücadelesi ola­rak değerlendirebilecek çatışma­lar yaşamıştı.(12)

Aslında Şeyh Mu­hammed ilginç bir insandı. Keke­me olması nedeniyle tam bir medrese eğitimi alamamış ve ba­basının daha onun medrese tale­beliği döneminde vefatıyla henüz talebe iken; postuna oturmuştu. Rus Kürdolog Bazil Nikin'e göre, kaba yöntemlerle kendi nüfuzu­nu sürdüren Şeyh Muhammed, Şeyh Ubeydullah Nehrinin Os­manlı yönetimince 1880 Kürt is­yanı nedeniyle Hicaz'a sürülme­sinden sonra bölgedeki nüfuzu­nu daha da arttırmış, civardaki aşiret liderlerine birer birer bo­yun eğdirmişti. Bundan sonra o da babası I. Abdüsselâm gibi mehdiliğini ilân etti. Mehdiliğini ilân etmekle kalmadı, Musul'a ve dolayısıyla Osmanlı'ya "cihad-ı mukaddes"(!) ilân etti. Mehdiliği­ni ve cihad çağrısını kabul etme­yenleri acı bir son, feci ölümler bekliyordu. Zibar aşireti liderle­rinden Molla Perisey'in başına gelenler korkunç ve tüyler ürper­tici idi. Molla parça parça edile­rek öldürülmüş, bu parçalar oyulmuş yaşlı bir ceviz ağacının gövdesine konarak yakılmıştı.

Barzanîlere bağlı Becil Şeyhi Nehrili Şeyh Muhammed Sıddık'a yazdığı bir mektupta, "Burada adlarını bile ağza almak isteme­diğim bu rezil aşiretin ve bu kötü ruhlu ailenin bana ettikleri na­mussuzca işler, onur kırıcı işler de var ayrıca. Burada senin ta­rafsız kararını istiyorum. Bilirsin ki, onlar Kur'an-ı Kerim'e bile acımamış ve onun sayfalarını çöpe atmışlardır. Benim mescidi­mi kirletmişlerdir" diyordu.(13)

Yahudi Barzanîler

İsrail'den Suriye'deki el Kaide'ye 50 milyon dolar. İsrail, Suriye'deki teröristleri son bir gayretle ayakta tutmaya çalışıyor

suriye
suriye

"İsrail ve Müttefikleri, Suriye'deki Muhalif Militanları Silahlandırarak Halep’i Elde Tutmayı Deniyor"



Press TV Beyrut’tan politik yorumcu Rıdvan Rızk ile İsrail medyasında yer alan, İsrail’in Suriye’deki isyancılar için silah ve malzeme sağlamak üzere Suudi Arabistan ile 50 milyon dolarlık bir anlaşma yaptığına dair haber hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.
Aşağıdaki metin bu röportajın yaklaşık bir çözümüdür.



Press TV: Suudi Arabistan'ın Tel Aviv ile silah satın alma hususunda bir anlaşmaya vardığını çok açık bir biçimde duyuyoruz. Sizce bu eşi benzeri görülmemiş bir şey midir veya sadece Suudi Arabistan ile değil bilakis diğer bölge ülkeleriyle de olmuş mudur?

2013-08-27

AKP ABD İşbirliği: Amerikayı Kalkındırma Partisi

AKP ABD
AKP ABD


Allah’la Kandırma Partisi ya da Amerika’yı Kalkındırma Partisi!


İşte Ak Gerçekler Size:

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
1 ▬ Başbakan Erdoğan bir Amerikan gazetesine yazdığı makalede Irak’a savaşmaya giden ABD’li askerlere dua etti ve:

“Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz.” şeklinde konuştu...

“We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.”

[By Recep Tayyip Erdogan – The Wall Street Journal (March 31st, 2003)]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
2 ▬ Dışişleri Bakanı Gül:

“Dünya barışı için, barışı korumak için, son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir.” dedi.

[http://www.milliyet.com/2006/05/16/siyaset/siy03.html]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
3 ▬ Yirmi beş İslam ülkesinin sınırlarını değiştirip hepsini Irak gibi yapma projesi olan ABD kaynaklı BOP’la ilgili Sayın Gül’ün görüşü:

“Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek.” Şeklinde konuştu.

[http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295]

Not: Vatandaşlarımızın % 72’si BOP’u tehlikeli görüyor. (25.07.2004 – Yeni Şafak)

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
4 ▬ Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın diyor ki:

“Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim, büyük zevk duyuyorum.”

[II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt: 2 sayfa: 375]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
5 ▬ Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı yapılan Sayın Mehmet Aydın, İslam dinini Müslüman olmayanlara tebliğ etmeye ‘En DİNSİZCE Hakarettir’ dedi; şöyle ki:

Bazı Müslüman kardeşlerimiz diyor ki yahu bir fırsat düştü, Müslümanlığı anlatalım Hıristiyanlara; Allah belki hidayetini gösterir. (Diyalog çalışmalarında)...

İşin ucunda bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa, açıkçası bu bir din mensubuna yapılacak en DİNSİZCE bir hakarettir.”
[II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt: 2 sayfa: 322]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
6 ▬ ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz:

“Biz Irak’a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, Tayyip Erdoğan bize cesaret vermiştir.” 

[Irak işgalinden üç ay önceki Türkiye ziyareti esnasında yaptığı açıklamadan]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
7 ▬ Erdoğan, AJC örgütünden bugüne kadar “Cesaret Ödülü” alan 10 kişi içinde Yahudi olmayan tek kişi. Tayyip Erdoğan’a “Cesaret Ödülü” veren “American Jewish Congress” (AJC) adlı kuruluş, WJC’ye bağlı. Theodore Herzl tarafından Dünya Musevilerini bir “ulusal yurda” kavuşturma amacıyla 19. yüzyıl sonunda kurulan “World Jewish Congress” (WJC) İsrail devletini kurmakla amacını gerçekleştirmiş bir Yahudi teşkilatıdır. Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüştü; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan. Listede İsrail’in önemli bütün başbakanları var. Türkiye başbakanına bu ödülün verilmesi de, verildiği mekân da anlamlı: HSBC bankasının New York merkezi…

[http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/SUBAT/05/tkivanc.html]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
8 ▬ Bush, Erdoğan’a: “Sen ne harika bir adamsın” dedi.

[(You are a great man) Kasım 2004]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
9 ▬ Çeçenler Rusların dilinde terörist. Erdoğan 3 Kasım seçimi sonrası AKP genel başkanı olarak 170 kişilik heyetle ziyaret ettiği Rusya’da teröre karşı işbirliğinden söz etti.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
10 ▬ Erdoğan genel başkan sıfatıyla gittiği Çin’de de şöyle dedi:

“Tek Çin anlayışını destekliyoruz. Çin’in toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin herhangi bir tereddüdü yok, saygısı vardır. Terörün dini, milleti, ırkı olamaz.”

(Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı kendi toprağı sayıyor ve özgürlük mücadelesi veren 30 milyon Uygur Türk’ü kardeşimize de terörist diyor! Tayyip Bey’in sözü bu manada nasıl değerlendirilecek?)

(Tayyip Erdoğan, diline pelesenk olduğu üzere, Pekin’de de “Han, Mançur, Moğol, Doğu Türkistanlı, Tibetlisi ile Çin bir büyük mozaiktir. Bu da büyük zenginliktir” demeliydi (!) alıntı)

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
11 ▬ Yurtdışı turları ve ilginç temasların ardından Erdoğan, milletvekili oldu. Aradan dört buçuk yıl geçmesine rağmen AKP “Acil Eylem Planı”nı bile tatbik edemedi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
12 ▬ Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirildi. Buna ciddi hiçbir tepki gösterilemedi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
13 ▬ Üstelik ağır ve ciddi çuval olayı sonrası “ABD’ye nota verecek misiniz?” sorusuna başbakan şöyle veciz (!) bir cevap verdi:

“Bu müzik notası değil. Öyle aklınıza her estiğinde verilmez. Ağırlığı ve ciddiyeti vardır.” 

[http://www.hurriyet.com.tr/agora/article.asp?sid=1&aid=2257]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
14 ▬ Erdoğan’dan enteresan bir açıklama:

“Amerika’nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım!”

[(15 Şubat 2004, Kanal D, Teke Tek Programı) 18.02.2004. Hürriyet Gazetesi, sayfa: 20.]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
15 ▬ Sözde Ermeni Soykırımı meselesinde Dışişleri bakanlığı, yetersiz kaldı. Üstelik Sözde Ermeni soykırım yasasını kabul eden ülkelere yenileri eklendi:

[İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Litvanya (2005), Arjantin (2006)...]

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
16 ▬ 1 Mart Tezkeresi reddedilmesine rağmen, bir genelgeyle, ABD’nin savaş araç-gereçleri Türkiye üzerinden nakledildi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
17 ▬ İsrail’in talebiyle ve onun güvenliği için, kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderildi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
18 ▬ Başbakan Erdoğan, İspanya Başbakanıyla beraber “Medeniyetler Arası İttifak (!?)” eş başkanı oldu.

(Medeniyetler arası ittifak, Dinler arası diyalogun diğer bir ismidir. Gösterilen tepkiden dolayı, medeniyetler arası ittifak ifadesi kullanılıyor.)

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
19 ▬ Başbakan Erdoğan, BOP’un da (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanı oldu. İkinci başkan, Bush...

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
20 ▬ Erdoğan, Gül ve bakanların baskısına rağmen 1 Mart tezkeresine ‘hayır’ diyen milletvekilleri, 22 Temmuz seçiminde aday gösterilmediler!

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
21 ▬ Tezkereye ‘evet’ denmesini isteyen Erdoğan:

“Her zaman, ‘hayır’da hayır yoktur. Rahat olun, gelişmeler kontrolümüzde” dedi.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
22 ▬ Erdoğan, tezkere geçse de geçmese de ABD’nin harekâtta kararlı olduğunu belirterek, Türkiye’nin 2003 yılı içinde 73 milyar dolar borç ödemesi olduğunu söyledi ve tezkerenin çıkmaması halinde Türkiye’nin ekonomik olarak çok sıkıntıya gireceğini ifade etti.

(Hatta Erdoğan’ın “Tezkereye hayır diyen, bana hayır demiş olur”... “Tezkere geçmezse memur maaşlarını ödeyemeyiz” dediği ifade edildi.)

2012-08-11

Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir

Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir
Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir
Büyük İsrail projesi hiç bir zaman gerçekleşemeyecek, 400 senelik toprağımız Filistin tekrar bizim olacak ve üzerinde İsrail diye anılan bir devlet olmayacak. Türkiye'de kendini Türk ve Müslüman kimliğinde gösteren, yada kendilerini Ermeni olarak gösteren, veya kendilerini Alevi olarak gösteren, sayıları milyonları bulan, T.C. kimliği taşıyan çift kimlikli, hain Yahudiler, artık tamamen deşifre olacaklar... Bizim topraklarımız üzerinde, bizim devletimizde, bizim inançlarımızı, bizim fikriyatımızı, bizim ibadetlerimizi, bizden gözükerek yasaklayan bu hain kadrolar, gerçekten bizim olan bu devlette, bizim kanunlarımız ile adilane bir surette muhakeme edilip idam edilecekler... Vatana ihanetin mazareti olamaz...

***

Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir
Suriye'deki olayları CIA ve MOSSAD Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinden başlattı. Bütün Ortadoğu, Libya ve Mısır'ı karıştıran teröristler Türkiye'de eğitildiler. Bunlara silah da Türkiye üzerinden gönderildi. Esad çok önceden kendini bu günlere hazırlamıştı. Suriye'nin yerli halkından hemen hemen hiç kimse bu isyana destek vermedi. Sünniler de Şiiler de Nusayriler de vermediler. Ve ESAD ın ordusu bunlara dokunmadı. ESAD katildir. zalimdir, bu doğru. Ama bu noktada bu zulmü yapmadı. 

Hal böyle olunca Özgür Suriye Ordusu denilen Suudi, Ürdünlü, Tunuslu, Libya'lı Selefi teröristler herkesi vurdular. Daha taze hadise, 4-5 gün önce bu çatışmalara karışmayan  el-Berri diye anılan en kalabalık sünni aşiretinin liderlerini sokak ortasında silahla tarayarak katl ettiler. Bunun üzerine  el-Berri  ve dört büyük Sünni aşireti daha çatışmalara katılma kararı aldılar, devletten yana taraf oldular ve ilk günde 160 Selefi teröristi öldürdükleri gibi bunların en büyük mevzilerinden birini de ele geçirdiler.

Suriye'ye dair bize anlatılanların en az %99 u yalan...

Şu anda Suriye de olsaydım, Suriye'li olsaydım, Suriye devletini desteklerdim. Ha, Esad iyi biri mi? Değil... Gitmeli mi? Evet... Ama şimdi değil... Büyük İsrail ve BOP planı başarısız olsun, Müslümanlar güçlensin, birlik olsun, siyasi bir otoriteleri olsun, o zaman Esad'ı da, gitmesi gereken diğerlerini de gönderelim. Kendimizi bile bile fitneye, sonuç alınamayacak, kazanılamayacak, kazanılabilse bile küçük kafesten büyük kafese girmek demek olacak bir mücadeleye atmayalım...

Hangi ahmak, orada Esad devrilince kendilerini ABD terörünün içinde bulacaklarını akıl edemez? Saddam gitti de Irak ne oldu? 2 milyon sivil katl edildi? 5 milyon yetim kaldı. Yüzbinlerce Irak'lı sakat kaldı. On binlerce kadının-kızın ırzına geçildi. Bunu Saddam yapabilir miydi? 

Kaddafi gitti ne oldu? Mübarek gitti ne değişti? Söyleyeyim, bu ülkelerde de tam bir Siyonist hakimiyet oldu. Petrolleri, madenleri kapış kapış Siyonist, Avrupalı, ABD'li firmalara gitti... Asıl şimdi sömürülüyorlar...

Başımızdaki hükümet samimi olsaydı, Irak tezkeresi için ABD ile 24 milyar dolara anlaşma yapacağına,"Komşuda yangın varken şahsi kanaatim yangına müdahale etmekten yanadır." diye diplomatik dille müdahale kararı çıkartmaya çalışacağına, tezkere geçirmeye çalışacağına, Libya, BM-NATO kılığındaki Haçlı Seferi ile vurulurken İzmir'i merkez üs yapacağına, İsrail'in güvenliği ve Büyük İsrail in kurulması için çıkarılacaküçüncü dünya savaşında kullanılmak ve Rusya'yı vurmak-Rusya'nın ve İran'ın müdahale gücüne karşı, füze kalkanını Malatya'ya koyacağına, Limanları tezkere ile veremeyince, gayri resmi yollarla ABD'nin kullanımına açacağına, ABD askerlerine "kahraman" diyeceğine, gerekirse hükümetten çekilirlerdi, gerekirse can verirlerdi de bunlara mani olurlardı. Devrilmesi gereken ilk kişi Tayyip Erdoğan'dır. Hükümet meşruiyetini yitirmiştir ve meşru yöntemlerle halk tarafından getirildiği gibi götürülmelidir. Yüce divan'a sevk edilmelidir. 

Bu yapılıdıktan sonra, devlet gücümüz ile, o da belki, bu Siyonist fitneleri ve Büyük İsrail'i önleyebiliriz. Bu şartlarda Müslüman Suriyelilerin, arkalarına ABD ve Siyonizmi alıp, onların silahlarını alıp, İncirlik üssünde eğitim görüp, yayladağı kampında İsrail'lilerden ve İngiliz SAT komandolarından eğitim alıp Esad'a karşı savaşmaları akıl alır şey değildir. Bu hareket tarzı özgürlük mücadelesi değil vatanları Suriye'ye ihanettir. İslami bir hareket değildir. Doğru bir tercih değildir.. Bunu yapanları Esad değil, yerinde kim olsa katl eder... Her devlet kendi siyasi otoritesine baş kaldıranlara idam cezası uygular. Harp eder temizler. Biz PKK'ya karşı neden güç kullanıyoruz?

| İsmini vermek istemeyen bir izleyici - mfs

2012-06-07

MOSSAD öldürüyor, intihar denilip üzeri örtülüyor. Hayati Kamhi'yi MOSSAD öldürdü

MOSSAD öldürüyor, intihar denilip üzeri örtülüyor. Hayati Kamhi'yi  MOSSAD öldürdü
MOSSAD öldürüyor, intihar denilip üzeri örtülüyor. Hayati Kamhi'yi  MOSSAD öldürdü
Yahudilerin iç hesaplaşması dünya çapında hız kesmeden devam ediyor. Türkiye'nin baronu ve en büyük iş adamı olan Üzeyir Garih de iç hesaplaşma sebebi ile öldürülmüş ve güpegündüz, Müslüman mezarlığında, tek bir koruması olmadan dolaşan Garih masonik işaretler taşıyan bir cinayete kurban gitmişti. iş önce bir ayakkabı boyacısı çocuğun, sonra iki genç kızın, o da tutmayınca Yener Yermez adında firari er bir eroinmanın üzerine ihale edilmişti. Ne tuhaftır ki firari er Yener Yermez bütün Türkiye kendisini ararken memleketine gittiği otobüste yakalanmıştı.


Yahudi ve 33. dereceden Mason olan Üzeyir Garih'in öldürülmesinin sebebi ise daha sonra meydana çıkmıştı. Garih, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)'un gerçekleşmesi ve 1 Mart tezkeresinin geçmesi için üzerine düşenleri yapmamış, bunu sağlamak için uğraşan Yahudive Mason kardeşlerini çok müşkil durumlarda bırakmıştı. Üstelik İsrail'e düzenli olarak ödediği vergiyi de kesmişti... Bu cinayet aslında dünyanın dört bir tarafına yayılmış Yahudilerin ve Kripto (Türk gözüken/şifreli)  Yahudilerin İsrail'in denetiminde olduğunu, onları gerektiğinde koruyan, destekleyen, güçlendiren ve vergi alan İsrail'in gerektiğinde de MOSSAD'ı kullanarak en ağır şekilde cezalandırdığı gerçeğini gözler önüne sermişti.

Aslında işin daha derinine bakıldığında ise, on seneden fazla bir zamandan beri Yahudilerin şahin ve güvercin diye adlandırılan iki gruba ayrıldıkları ve birbirlerine karşı düşmanca bir mücadele içinde oldukları da bilinmekte. Dünya üzerinde el değiştiren sermayenin, holdinglerin, Türkiye'de batık banka patronları hadisesinin, patlayan sinagogların, HSBC'nin, Şaron'un dünya üzerindeki bütün Yahudilerin İsrail'e gelmesi yönündeki sert çıkış ve tehditlerinin, ardından ağır hasta olup meydandan silinmesinin, Sinagog patlamaları ile Türkiye'deki Yahudilerin huzurlarını bozmak, korku vermek ve böylece Şaron'a itaat edip İsrail'e gitmelerini sağlamak amacıyla güdülen siyasete Tayyip Erdoğan'ın çok sert tepki vermesinin, bunun ardından o gurup Yahudier tarafından "Üstün cesaret ödülü" ile ödüllendirilmesinin, aynı gün diğer Yahudi gurubunun da Mehmet Emin Karamehmet'e "Üstün idarecilik ödülü" vermesinin, yine kripto Yahudilerden olan Uzanların elenmesinin, bir anda bölgedeki bir çok ülkenin liderlerinin sahneden silinmesinin (Esad, Arafat, Şaron, Demirel v.d.) ve daha saymakla bitmeyecek bir çok önemli hadisenin arka planında iki Yahudi gurubunun birbirleri ile gayet sert ve kuralsız mücadelesi var. CNN Yahudi sahibinin "İsrail bir terör devletidir." açıklamasını yapmasına da sebep olacak kadar şiddetli olan bu mücadele önümüzdeki günlerde de yaşanacak bir çok önemli hadisenin gerçek sebebi olacak gibi...

Son zamanlar da da Türkiye'de arka planı derin ve karanlık olan ilginç hadiseler oldu. Bakın taşıdığı Ergün Diler ismi, buram buram Sabetayist kriptoloji kokan yazarımız, neler neler yazdı ve Hayati Kamhi cinayetini nerelere bağladı;

****
Ünlü işadamı Jak Kamhi’nin 62 yaşındaki oğlu Hayati Kamhi önceki gün Kandilli’deki villasında ölü bulundu! Hemen hemen her YAHUDİ vatandaşımızın ölümünden sonra ortaya atılan ŞABLON yine piyasaya sürüldü:
BORÇ YÜZÜNDEN İNTİHAR ETTİ!

Belki PARA yüzünden intihar etmişti ama ya bu birine olan BORÇ yüzünden değilse! Bilmiyoruz. Ama kısa yoldan kesip atmayı seviyoruz.
Geriye baktığımızda ne faili meçhuller bırakmışız arkamızda. “Bu da ne ki” diyebiliriz…
Ama gelin biz zor olanı seçip işin arka planına seyahat etmeye devam edelim.
Çünkü seyahat etmek için o kadar çok sebep var ki… Öncelikle resmi makamların sıcağı sıcağına “ihtihar” demesi, Adli Tıp Kurumu’nun “acil” bir sonuca ulaşması bende şüphe uyandırdı. Normalde bu kadar HIZLI olmayan KURUMLARIN bu ve benzeri YAHUDİ ölümlerindeIŞIK HIZIYLA hareket etmesi beni hep kuşkulandırdı.

Hayati Kamhi’ye gelmeden önce gelin Moşe Kohen cinayetine gidelim…

2012-03-25

2012-02-13

Kim bu George Soros? Hangi karanlık işlerin mahir üstadıdır?

Kim bu George Soros? Hangi karanlık işlerin mahir üstadıdır?



‘Düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü‘ sözü misali Vatan Gazetesi de ünlü vurguncu George Soros‘u durduk yere öpüverdi. Aydın Doğan‘ın eline geçmesi an meselesi olan Zafer Mutlu’nun Vatan’ı, Soros’u hem de manşetinden hayırsever yaptı! Tüm dünya Soros’u, ülke borsalarında yarattığı spekülasyonlarla ve ülke politikalarına müdahaleleri ile tanır. Ama Vatan Gazetesi, bugün hem de manşetinin spotunda Soros için hayırsever ifadesini kullandı. Haber aslında oldukça sıradan. Ama satır aralarına gizlenen kodlar oldukça ilginç. Olay şu:

Soros’un 2001 yılından beri Türkiye‘de de faaliyet gösteren kurumlarından biri olan Açık Toplum Enstitüsü, Türkiye için Avrupa’da imaj çalışması yapacak. Ama Vatan muhabiri dersine pek çalışmamış olmalı ki, Soros hakkında övgüler düzmüş. Enstitü’nün Türkiye Direktörü Hakan Altınay, ballandıra ballandıra Soros’un Türkiye için sadece 2007 yılında 1.5 milyon dolar harcadığını söylüyor.

Yahudi asıllı ABD’li finans spekülatörü

George Soros’un yaşamı ve ilişkileri aslında halen gizemini koruyor. Gürcistan da Turuncu Devrimin finansörlüğünün de aralarında olduğu, dünyanın kaderine yön veren gizli ya da aşikâr pek çok eylemin arkasında parmağı olduğu iddia edilen Soros, Yahudi asıllı ABD’li finans spekülatörü. Para sihirbazı olarak bilinen Soros, 1930‘da bir Musevi ailenin oğlu olarak Macaristan‘da doğdu. 1947 de İngiltere ye göç etti ve burada ekonomi eğitimi aldı. 1956 da Amerika’ya giden Soros, 1969 yılında 10 bin dolar sermaye ile Quantum Fund’u kurdu. Soros’un esrarengiz yükselişi oradan itibaren hız kazandı. 1992′de İngiliz Merkez Bankası’na karşı yürüttüğü bir operasyon ile 985 milyon dolarlık kar elde etti.

Soros 80′lerden sonra milyonlarca dolarını Doğu Avrupa’da Sosyalizme karşı harcamaya başladı. Elbette bunu babasının hayrına yapmadı. Doğduğu ülke olan Macaritan’da eğitim ve kültür kurumlarını aldı. Daha sonra Polonya’ya geçti ve CIA güdümündeki dayanışmayı finanse etti. Aynı yıllarda hem Çin’de hem SSCB’de, hem de Güney Afrika’da derin bağlantılar kurdu. Tüm dünyada antikomünistleri finanse eden Soros’un giderek artan etkisi ABD haber alma sisteminin bir parçası olduğu kuşkularına neden oldu. 1989′da Washington Post Gazetesi ilk kez, Soros Vakfı’nın 1987′de Çin’de yaptığı reform ve dışa açılma ile ilgili faaliyetlerinin CIA bağlantılı olduğu iddialarına yer verdi.

Türkiye’deki vurgun: Yudum yağları

Neredeyse son çeyrek asırdır dünya politikalarına yön veren ünlü vurguncunun Türkiye’deki en somut işi ise Yudum Yağları. Soros, yağ işinden ülkemizde de büyük paralar kazandı. Dünyada yaklaşık 200 tane fonu olduğu iddia edilen Soros’un her bir fonunun bir başka ülkenin iliğini sömürdüğü iddia ediliyor. Vatan Gazetesi, Soros’un yaptığı 1.5 milyon dolarlık hayırseverliği öne çıkarırken, ‘Bu adam acaba Türkiye’den ne ister?’ diye hiç sormadı mı? Tıpkı George Bush gibi ama ondan biraz farklı bir yöntemle, imaj çalışması gibi faaliyetlerle dünyanın pek çok ülkesine demokrasi pazarlayan Soros, bunun karşılığında acaba bizden ne istemektedir?

Soros’un çalışma felsefesini anlatan uzmanlar, ‘Soros, önceden yatırım yaptığı ülkeyi Batıda pazara çıkarır ve başka yatırımcılar geldiğinde de yüksek fiyatla satar‘ diyor. Vatan’ın Soros’a hayırsever iltifatı büyük bir safdillik değilse büyük bir oyunun ilk adımı olmalı. Vatan’ın Soros’tan, Soros’un Türkiye’den muradı nedir?

(www.iyibilgi.com)

Rothschild Ajanı Olarak Soros 
George Soros’un Gerçek Hikayesi

George Soros yalnızca dünyanın önde gelen megaspekülatörlerinden biri olmakla kalmaz, aynı zamanda Doğu Avrupa uluslarına karşı operasyonları düzenleyerek ulusların egemenlik haklarına saldırarak. Bütün yaşamı boyunca Anglo-Amerikan monetarist düzeninin pis işlerini yapan bir tetikçi vazifesi görmüştür. Soros, Eylül 1992‘de, İngiltere Merkez Bankasıyla dişediş bir mücadele sonucunda İngiliz poundunu ve İtalyan lirasını yıkıma uğrattı, bu spekülasyondan 12 milyar dolar kazandığını daha sonraki bir röportajında ağzından kaçırdı.

Yüksek faizli borç alarak Soros Almanlardan 40 milyar dolar topladı. Bunu nasıl başardığı bir sır olarak kaldı: ilk olarak, Soros gibi bir spekülatör yüzde beşlik bir oranla borç alabilmektedir, 1 milyon dolara 50 milyon dolar borç alabiliyor. İkinci olarak, Soros’un Bundesbank’ı batırmak isteyen ve aynı zamanda İngiliz poundunun aşırı değerlendiğini düşünen başında Rothschildlerin bulunduğu oligarşik çevrelerle bağları vardır. Üçüncü olarak, Soros, başında bulunduğu Quantum Fonunun birkaç hamisinden biri olan Citibank gibi bankalardan yüksek faizli borç alabilmektedir. Dördüncüsü, ABD istihbarat kaynakları, Soros’un, İsrail’deki General Ariel Sharon’un Eretz İsrael (Büyük İsrail) projesini destekleyen sıcak para kaynaklarından da gerektiğinde yararlanabildiğini belirtmektedir. Bunlar Soros’un Bundesbank’ın sırtını nasıl yere getirdiğini ve ERM’yi (Avrupa Kur Düzenleme Sistemi) etkisizleştirmeyi nasıl başardığı hakkında bir fikir verebilir.

“Hayırsever” Soros ve Açık Toplum Fonu

Soros Robin Hood değildir. Poundu ve İtalyan lirasını devalüe ederek cebe indirdiği 1-2 milyar dolarlık servetten küçük kırıntıları, von Hayek tarzı serbest piyasa ekonomisini yaymak ve ulusları yıkıma uğratmak için dağıtıyor. 1979 yılında kurulan, ilk Soros vakfı olan Açık Toplum Fonu, 1993 Aralık’ından itibaren, bu tarihte kurulan New York- Açık Toplum Enstitüsü bünyesine alındı. Bu enstitü, aynı yıl Budapeşte’de kurulan Açık Toplum Vakfı ve 1995′de kurulan Moskova-Açık Toplum Enstitüsü ile birlikte, Orta ve Doğu Avrupa’da ve Güney Afrika ve Haiti’deki 24 ülkedeki ulusal Soros vakıflarının sinir merkezleridir. Soros’a göre “Açık Toplum özel çıkarın izlenmesini dıştalanamaz. Tam tersine, mükemmel bilginin yokluğunda, bireylerin çıkarlarının ne olduğunu belirlemeyi kendisine bırakmak ve pazar mekanizmasının bu çıkarları uzlaştırmasını beklemek en iyisidir.” Soros vakıflarının 1994 yılı toplam harcaması 300 milyon dolar civarında. Açık Toplum Enstitüsü-New York, Soros’un çeşitli vakıfları arasında eşitler içinde birinci konumunda. Eylül 1993′de Soros ATE-New York’un başına Aryeh Neier’i getirdi. Neier 12 yıldır, Soros’un kurduğu Human Rights Watch’ın (İnsan Hakları İzleme Örgütü) yöneticiliğini yapmış ve bundan önce de 8 yıl Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin (ACLU) ulusal yöneticiliğini yapmıştı.

Hayek Tarzı Serbest Piyasacılığının Yayılması

Aktivitelerini aşağıda özetlediğimiz Açık Toplum Vakıfları yoluyla George Soros, SSCB çökmeden çok önce, Anglo-Amerikan Bankaları ve İMF öncülüğünde Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik ve politik “geçiş süreci” mekanizmasının kurucusu konumuna gelmeyi başarmıştır. Berlin duvarının yıkılmasının ardından, İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher ve onun yakın arkadaşı George Bush tarafından onaylanan “şok tedavi” politikasının ateşli bir savunucusu oldu. Soros, eksi Federal Banka başkanı ve David Rockeffeler’in Triletarel Komisyonu’nun Kuzey Amerika bölümü yöneticisi olan Paul Volcker, bir dönem İMF yönetiminde bulunan Citibank başkan yardımcısı H. Anno Ruding ve Harvard profesörü Jeffrey Sachs’la birlikte Polonya tarzı “şok terapi” modelinin yaratıcıları arasındadır. Soros’un dikkatini Bolivya’da daha önce IMF tarafından uyguladığı “şok terapi”ye Sachs’ın çektiği belirtilmektedir. Soros, Demokrasiyi Garantilemek kitabında Polonya’daki şok terapi deneyimini şöyle özetlemiştir: “Politik dönüşümün mutlaka ekonomik mesafe almakla sonuçlanması gerektiğini düşünüyordum. Polonya bunun başarılabileceği yerdi. Anlaşılır bir ekonomik programın kaba hatlarını hazırladım, üç temel maddesi vardı: para politikasında stabilizasyon, yapısal dönüşümler, borçların yeniden yapılandırılması. Bu üç hedefin hep bir arada gerçekleştirilmesinin ayrı ayrı gerçekleştirilmesinden daha başaralı sonuç vereceğini iddia ettim. Bir tür hisse senedi karşılığı makroekonomik borç önerdim. Planı iktidar değişikliğinden sonra ekonomik yuvarlak masanın başında bulunan Gemerek’e ve Profesör Treziakowski’ye gösterdim, her ikisi de çok beğendiler. Benzer bir programı savunan Harvard Üniversitesi’nden Prof. Jefrey Sachs ile güçlerimi birleştirdim ve onun Polonya’da Stefan Batory Vaktfı yoluyla yürüttüğü çalışmaları finanse ettim. IMF programı onayladı ve 1 Ocak 1990′da yürürlüğe koydu. Halk için zordu ama insanlar gerçek değişimler görmek uğruna büyük acı çekmeye razıydı. Enflasyon azaldı, ama sonuç yine de sallantıdaydı çünkü yapısal düzeltmeler yavaş gerçekleşiyordu. Üretim %30 düştü, ama istihdam yalnızca %3 azaltılabildi. Bu yerleşmiş devlet işletmelerinin fazla mesai yaparak karlılıklarını korudukları ve istihdamı korumayı başardıklarını gösteriyordu, işletme yönetimleriyle işçiler arasında kırılması zor uğursuz bir ittifak vardı.”

Polonya, Macaristan, Rusya ve Ukrayna’da nereye bakarsak, Soros’un bu kökten serbest piyasacı programı teşvik ettiğini ve IMF’nin de bunu mali disiplini sağlamak adına uygulamaya koyduğunu görmek mümkündü.

Shatalin Planı: Eski Sovyetler Birliği’ne “Şok Tedavi” Yaklaşımı

Soros, Sovyet devlet başkanı Mihail Gorbaçov ve Başbakan Margaret Thatcher’ın çağrısıyla, kendisinden, iktisatçı Jeffrey Sachs ve İtalya’dan Romano Prodi’nin de içinde bulunduğu bir ekibi IMF tarzı şok tedaviyi esas alan Shatalin planını tartışmak üzere toplaması istendiğinde Sovyetler Birliği üzerindeki etkisinin doruk noktasına ulaşmış oldu. “Soros Hakkında” kitabında “Shatalin Plan’ın büyük bir savunucusuydum” diye yazdı. “Gorbaçov planı kabul etseydi, Sovyetler Birliğinin başında kalabilir ve Sovyetler Birliği dağıtılmak yerine reforme edilebilirdi.”

Demokrasiyi Garantilemek’te Soros, Sovyetler Birliği ağır sanayisinin “Dev hidroelektrik santrallerini, çelik fabrikalarını, Moskova metrosunun mermer duvarlarını ve Stalinist mimarinin gökdelenlerini modern bir firavun tarafından dikilmiş sayısız piramitler gibi görmek mümkündü” diye yazdı. 4 Ocak 1993′de Washington Post’a verdiği bir mülakatta aynı monetarist temayı işledi:

“Sosyal güvenlik açığı zarar eden işletmelerin kapatılması için önemli bir teşvik oluşturuyordu. Fabrikalar kapatılabilirdi ve üretime gidecek ham maddeler ve enerji ise üretilenden daha pahalıya satılabilirdi.”

Soros böylece birkaç kırıntı karşılığında eski Sovyetler Birliğinin tüm askeri-endüstriyel altyapısını, burada kullanılan enerji ve hammaddeleri yurtdışında haraç mezat pazarlayarak elden çıkarmayı öneriyordu. Rusya’nın altından alüminyuma geniş ham madde rezervleri ve enerji rezervleri, Soros’un March Rich – İsviçreli kanun kaçağı finansçı- gibi dostları eliyle yağma edildi. Aslında March Rich, Rus alüminyumunu Londra Metal Borsasında o kadar ucuza sattı ki, fiyatının yarı yarıya indirdiği halde kar etti. Bu etkinlikler Rus Mafyasının büyümesini hızlandırdı.

İnsan Hakları Mafyası

George Soros’un “insan hakları” konusundaki ilk tecrübesi Helsinki Yurttaşlar Topluluğu’yla yakın işbirliği içinde çalışan Charter 77 diye bilinen grup olmuştu. C77, Soros’un başlıca finansörü olduğu Human Rights Watch gibi “insan hakları” mafyası ağının bir parçasıydı. HRW ve onun yakın müttefiki İngiliz Dışişleri Ofisi’ne bağlı Amnesty İnternational (Uluslararası Af Örgütü) serbest ticaret ve küreselleşmeye direnen uluslara karşı uluslararası vuruş timiyle sıkı bağlantı içinde kurmuşlardır; saldırılarını “insan hakları” ihlallerine karşı müdahale görüntüsü altında gizliyorlar. HRW, 1995 Dünya Raporu “ekonomik bireysel çıkarı ortak refahla eşitleyen bir bakış açısına sahip olan” birey ve hükümetlere karşı şiddetli bir saldırı başlattı ve bu anlayışı kendi “insan hakları” görüşüne karşı bir “merkantilist tehdit” olarak damgaladı.

George Soros’un ardındaki gizli finans şebekesi William Engdahl

George Soros’un arkasındaki gerçek, hakkında özenle yaratılan medya imajından farklıdır. George Soros, Avrupa’nın aristokratik ve kraliyet aileleri tarafından yönetilen geniş ve oldukça kirli bir özel finans şebekesinin yalnızca görünen yüzüdür. Doğrudan devletin gücünü kullanmak yerine hayati önemde jeopolitik amaçlara ulaşmak için gizli içbağlantılı serbest finans çevrelerinin çıkarlarının geniş bir holdingi şeklinde birleşmiş, Batı Avrupa aristokrasisi ve oligarşisi ile bağlantılı. birçok bakımdan 17 yüzyılın İngiliz ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketi modelinde. Önemli kaynaklara göre, bu kulübün merkezi eski Britanya İmparatorluğunun finans merkezi olan Londra’dır. George Soros ortaçağda Hofjuden, “Saray Yahudileri” denilen ve eski aristokrat aileler tarafından yönetilen bu güçlü ama gizli şebekenin bir üyesidir. Soros dünya finansal pazarlarında spekülasyon yapmaktadır, Quantum Fonu N.V. bütünüyle “hedge fund” (riskli kağıtlara yatırım yapan fonlar için kullanılan deyim, hedge fundlar günümüzde İnterpol tarafından en hızlı gelişen kara para aklama yolu olarak tanımlanmaktadır) adı verilen fon işletmesidir. Soros’un Quantum Fonu Curacao’da kayıtlıdır, Hollanda Antillerinde, karayip vergi cenneti – böylece hem vergi ödemekten kurtuluyor, hem de yatırımcılarının niteliğini gizleyebiliyor ve bu paralarla ne yapıldığını.

Merkez bürolarını Curacao’ya taşıyarak, Soros ABD hükümetinin finansal aktivitelerini takibatının önüne geçebiliyor, ABD merkezli bir yatırım fonu zorunlu olarak bu takibatı kabul etmek durumundadır. Hollanda Antilleri, Hollanda Krallığının mülkü, OECD’nin Uluslararası Kapa Para Aklama İzleme Komitesi tarafından tekrar tekrar Latin Amerika kaynaklı uyuşturucu trafiğinden gelen paraların başlıca aklanma merkezi olarak dikkat çekilmiştir. .

Soros, çeşitli fonlarındaki 99 bireysel yatırımcının hiçbirinin Amerikan vatandaşı olmamasına özel bir önem veriyor. ABD güvenlik yasalarına göre, bir hedge fund içinde ancak 99 yatırımcı olabilir, “sofistike yatırımcı” olarak adlandırılan çok zengin bireylerden oluşturulabilir. Yatırım şirketini offshore hedge fundu olarak yapılandırarak Soros, kamu tahkikatından kurtuluyor. Soros’un kendisi Quantum Fonu’nun yöneticiler listesinde bile görünmüyor. Bunun yerine, yasal nedenlerle Quantum Fonu’nun resmi “Yatırım Danışmanı” olarak görünüyor. Soros’a bu konuda herhangi bir soru gelirse rahatlıkla fonun “yalnızca yatırım danışmanı” olduğunu iddia edebilir.

Konuyu bilen kaynaklara ABD’li ve Avrupalı yatırımcılara göre, Soros İsviçre’den yukarda değindiğimiz kaçak metal ve mal spekülatörü Marc Rich ve Tel Aviv’den; İsrailli gizli silah ve mal spekülatörü Shaul Eisenberg, Mossad’ın finans kanadıyla bağlantılı “Kirli Rafi” Eytan’ı ve Jacob Lord Rothschild ailesini de kapsayan çevrenin bir üyesidir.

Haliyle, Soros ve Rothschild ilişkilerini halktan gizlemeyi çıkarlarına daha uygun buluyorlar, Soros’un Londra’daki, İngiliz Dışişlerindeki, İsrail’deki, ABD finans oligarşisindeki dostlarının da adları gizlidir. Bu sayede bir yalnız hareket eden yatırım “dehası” Soros efsanesi yaratılabilmiştir, dünyanın en başarılı spekülatörlerinden biri, pazarlardaki boşlukları saptama konusundaki kişisel dehasına dayanarak. Onu tanıyanlar ve onunla iş yapmış olanların söylediklerine bakılacak olursa, içerden alınacak güvenilir, üstdüzey enformasyon almadan hiçbir önemli yatırım kararını asla almamaktadır.

Soros’un Quantum Fonu’nun yönetim kurulunda adı geçenlerden biri de Richard Katz’dır. Katz, Rothchild’lerin bir adamıdır, aynı zamanda Londra N.M. Rothschild & Sons ticaret bankasının yönetim kurulunda görünüyor ve Rothschild İtalya S.p.A’nın da başındadır. Rothchild’le, Soros’un Quantum Fonu arasındaki bir diğer bağlantı da Nils O. Taube’dir. Tabue, Rothschild’in başlıca iş ortağı olan yatırım grubu, St. James Place Capital’in bir ortağıdır. The London Times gazetesinin köşe yazarı, William Lord Rees-Mogg da Rothchild’in St. James Capital’inin yönetim kurulundadır.

Soros’un Quatum Fonu’nun yönetim kurulunda bulunan bir diğer isim İşviçre’nin en tartışmalı bankasının sahibi, “Cenevre’deki en kurnaz banker” olarak tanınan Edgar de Picciotto’dur. De Picciotto bir diğer Lübnan doğumlu banker, New York Cumhuriyet Bankasını kontrol eden Edmund Safra’nın uzun dönem dostu ve iş ortağı olmuştur. Safra’nın Cumhuriyet Bankası’nın Amerika’da yapılan soruşturmalarda Rusya’daki örgütlü suça bulaşmış, New York’taki Birleşik Devletler Federal Rezervi’nden Moskova’daki mafyanın kontrolündeki bankalara para aktardığı saptanmıştır. Safra aynı zamanda, Birleşik Devletler ve İsveç makamları tarafından Türkiye ve Kolombiya kaynaklı uyuşturucu paralarını akladığı gerekçesiyle soruşturulmaktadır.

Soros’un gizli uluslar arası Rothschild finans çevresiyle bağlantısı sıradan ya da tesadüfi bir bankacılık ilişkisi değildir. Soros gibi bir spekülatörün muazzam başarısını, ve bu adamın sayısız kez yüksel riskli pazarlarda hep “doğru kağıda” oynamayı başarmasını açıklamada çok katkısı olabilir. Soros’un en önemli devletlerde ve önde gelen özel yatırım merkezlerinde “içerden bilgi”ye erişimi vardır. İkinci Dünya Savaşından bu yana, İngiliz finans aygıtının merkezine oturan efsanevi Rothschild finans ailesi, kendisini gizleme ve kendisini kamunun gözünden kaçıran bir perde yaratma işinde büyük mesafe kat etti. Oysa bu perdenin ardında dünyanın en büyük ve en karanlık finans güçlerinden birisi saklıdır. Aile, zengin ama zararsız “centilmen” insanlar imajını yaratmak için kayda değer miktarda para harcamaktadır.

Rothschild ailesi bunların yanında, özellikle, 1948’den bu yana yeni bir İsrail devleti kurma davasının ateşli bir savaşçısı olarak ortaya çıkmakta ve bunun için de özellikle insanlığın Nazilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere uyguladığı soykırıma karşı duyduğu öfkeyi kullanmaktadır. Gerçekten, İngiliz Dış İşleri Bakanı Arthur Balfour’un 1917 yılında Lord Rothschild’e İngiliz hükümetinin Filistin’de Yahudiler için bir ulusal vatan kurulması girişimini desteklediğini belirten ünlü mektubunu yollamasından itibaren Rothschild ailesi İsrail’in yaratılması işine etkin olarak katılmıştır. Dolayısıyla Soros’un günümüzde İngiliz ve Amerikan istihbaratlarıyla olduğu kadar, İsrail istihbaratıyla da ilişkilerinin olması şaşırtıcı olmamaktadır.

Her ne kadar işin kamuya görünen yüzünde, N.M. Rothschild yalnızca çölü ağaçlandırmak gibi faydalı projelere bağış yapan bir hayırsever rolündeyse de aslında birçok istihbarat operasyonunun merkezinde bulunmaktadır.

N. M. Rothschild ayrıca Tory partisinin Thatcher etrafında kümelenen serbest piyasacı kanadına bağlı İngiliz İstihbarat sisteminin de en etkili gruplarından biri olarak kabul ediliyor. Rothschild & Sons, 1980’lerde Thatcher’ın başlattığı, bugün ise John Major hükümetinin sürdürdüğü milyar dolarlık İngiliz devlet işletmelerinin özelleştirilmesi kampanyasına büyük meblağlarda yardım yaptığı söyleniyor. Ayrıca Rothschildlerin dünya altın ticaretini de yönlendirdikleri biliniyor. Altın ise küresel uyuşturucu ekonomisinin temel aracı durumundadır.

N. M. Rothschild ayrıca uyuşturucu karşılığında silah satılan gizli istihbarat operasyonlarını da doğrudan finanse etmektedir. İngiliz İstihbaratıyla derin bağlantıları sayesinde, BCCI (Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası) tarafından yürütülen bu gizli operasyonlardaki suç ortaklığını büyük ölçüde gizli tutabilmektedir. Rothschildler, 1970’ler ve 80’lerde Nikaragua Kontrgerillalarına uyuşturucu karşılığında silah sağlanması gibi projelerde kullanılan İngiliz MI-6’sı ve Albay Oliver North ve (baba) George Bush’un da içinde olduğu geniş karapara aklama şebekesinin de kalbidir.

8 Haziran 1993’de ABD Senatörler Meclisi Bankacılık Komisyonu başkanı Henry Gonzalez, Reagan ve Bush yönetimlerindeki Amerikan Hükümetlerinin BCCI’ın yargılanmasını sistematik olarak engellemek ve BCCI skandalı hakkında açılan kongre soruşturmaları konusunda işbirliğini reddetmekle suçlayan müthiş bir konuşma yaptı. Gonzalez ayrıca bu skandalın Lavoro Ulusal Bankası’nın (BNL) Atlanta şubesi aracılığıyla Bush yönetiminin Saddam Hüseyin’e Körfez Savaşı’ndan hemen önce 1990-91 yılları arasında büyük bağışlar yolladığı iddialarının üzerinin örtülmesiyle de doğrudan ilişkili olduğunu vurgulamıştır.

Ancak Batı basınındaki soruşturmalarda yer almayan tek şey, BCCI’ın geniş yasadışı ağının merkezinde Soros aracılığıyla Rothschild grubunun bulunduğu gerçeğiydi.

IMF Notları:

Rus halkı, IMF programlarıyla ilk kez 1992’de tanıştı, ancak yoksullukta diğer halklara “yetişmekte” gecikmediler. 1996 yılında, ülkenin ulusal geliri yarı yarıya düşmüştü. Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı, aynı sürede 2 milyondan 60 milyona fırladı. Erkeklerde ortalama ömür 65.5’ten 57’ye düştü. Uzmanlar, böylesi bir felakete, dünya tarihinde savaş veya büyük bir doğal felaket dışında rastlanmadığını belirtiyorlar. Büyük bir hızla gerçekleştirilen özelleştirmeler ile bir “özelleştirme mafyası” doğdu. Çeteler ve mafya örgütlenmeleri mantar gibi çoğalarak, iktidar ve medyayı tamamen kontrolleri altına aldılar.

Bolivya: IMF’nin bir diğer kurbanı olan Bolivya’da, tarım ürünleri ihracatı 1980’lerde rekor düzeyde arttı. Bu “mucize artış”ın istatistiki sonuçları ise 1990 yılında alındı: Yoksulluk sınırının altında yaşayan köylülerin oranı yüzde 95’e fırladı. IMF, DB ve DTÖ politikaları sayesinde;

Yabancı şirketlerin verimli toprakları ele geçirmesine olanak tanındı. Toprakları ellerinden alınan çiftçiler, ölümcül heyelanlara açık bayırlarda tarım yapmaya veya ormanları yakıp kendilerine alan açmaya zorlandılar. Çoğu köylü, şehirlere göçtü.
Küçük çiftçilere verilen devlet desteği kesilirken, tarımda tekelleşme hızlandı. Tarım alanında sendikalaşma, devlet baskısıyla önlendi.
Yabancı tekeller, yerli halklar tarafından yüzlerce yılda geliştirilen tarım tekniklerinin patentini aldılar.
Tamamen ihracata dayalı tarım politikaları, kimyasala bağımlı tarım tekniklerini geliştirdi. Toprak zehirlendi.

(Executive Intelligence Review, Nisan 1997)

Bu ay öne çıkanlar