2012-02-07

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis ve "Bize Kur'an yeter." diyen hadis düşmanları

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis...


İslamın İkinci Kaynağı: Hadis…


Bir kimsenin müslüman olması/sayılması için nasıl ki önce “Lâ ilâhe illallah” devâmen “Muhammedün Resûlüllah” demesi şart ise, İslam’ı öğrenmek için de önce Kur’an’a ikinci olarak da hadis-i şeriflere müracaat şarttır. Çünkü İslam’ın ikinci kaynağı Peygamberimiz’in hadisleridir.

İslâmî ilimlerin en eskisi hadis ilmidir. Hadis ilmi, Peygamberimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem zamanında başlayıp zamanla şâhikasına ulaşmış bir ilimdir. İslam’ın parlak dönemlerine paralel olarak hadis ilmi de parlamış, bu hususta güzîde eserler meydana gelmiştir.Meseleyi tersinden ele alacak olursak şöyle diyebiliriz:

Müslümanlar hadis ilmiyle ne zaman daha çok meşgul olmuşlar, Hazreti Resûlüllah’ın sünnetine ne kadar ehemmiyet vermişlerse, Allah da onları diğer milletleri karşısında o derece maddî üstünlüklere kavuşturmuştur.


***

İbni Abbas Radıyallâhü Anhümâ’nın azadlısı İkrime radıyallâhü Anh, Tevbe Sûresinin 112. âyetinde geçen, övgü sadedinde “seyâhat edenler” mânâsındaki “es-sâihûn” kelimesinin “Hadis öğrenmek için yola çıkanlar” demek olduğunu söylemiştir.

Bahse konu âyeti kerîmenin meâli şöyledir:“(Yukarıda zikri geçen müminler\[1]) Allah’a tevbe edenler, kullukta bulunanlar, ona hamdedenler, sâyihler (oruç tutanlar veya cihâd yâhud ilim için seyahat edenler…)\[2] rükû ve secde eden, iyilikleri emreden kötülükleri yasaklayan ve Allah’ın sınırlarını (koyduğu hükümleri)koruyanlardır.” (Tevbe sûresi, âyet: 112)

***

Kur’an-ı Kerîm’de müteaddit âyet-i kerîmelerde Hazreti Resûlüllah’ın emirlerine itaat emredilmiş, O’na itaatın Allah’a itaat, O’na isyanın da Allah’a isyan olduğu ifade buyurulmuştur. Bu husustaki âyetlerin bazılarının meâlleri şöyledir: “Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden yasaklarsa ondan da vazgeçin/çekinin/geri durun.” (Haşr sûresi, âyet: 7) “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ sûresi, âyet: 80) “Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur sûresi, âyet: 63)

Hazreti Peygamber’in emirlerinin ne olduğu, neyi yasaklayıp neyi yasaklamadığı bilinmelidir ki, O’na itaat edilsin ve böylece Kur’an’ın emri yerine getirilmiş olsun.

Bunun yolu da ancak hadisi şerifleri bilmekten geçmektedir. Hadislere -hâşâ- Müslümanlar itibar etmemiş olsalardı, Kur’an-ı Kerim’in bu emirlerini göz ardı etmiş olurlardı ki, İslam tarihinde böyle bir safha yoktur. Hadisleri reddetmek -Allah korusun- Kur’an’ı da reddetmek olacağından, samimi görünen art niyetli kimseler, Kur’an-ı Kerim’e hücum edemedikleri için her zaman hadisleri devre dışı bırakmaya çalışagelmişlerdir. Eskiden böyle olduğu gibi, zamanımızda da bazı kimseler adeta “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü isbatlamak için uğraşıp duruyorlar. Bu günlerde bunun için bazı televizyon kanal(izasyon)larını kullanıyorlar. Ancak bilmeliler ki, çabaları boşunadır. Çünkü bu tehlikenin tedbiri taa Resûlüllah tarafından fiîlen alınmış bulunuyordu.

Şöyle ki, Asrı Saâdette her Müslüman haliyle namaz vakitlerinde günde en az beş kere mescide geliyordu. Hazreti Resûlüllah’ın hâne-i saâdetleri (evi) ise hadisleri duymaya, öğrenmeye uygun bir yerde, mescidin bitişiğindeydi. Mescid sadece namaz için değil, her türlü ictimâî/sosyal meselelerin halli için de kullanılan bir mekân durumundaydı. Yani mescid bir ilim merkeziydi. Diğer Ashab bir tarafa, mescidin bitişiğindeki Suffada devamlı Hazreti Resûlüllah’la beraber olan Ashâb-ı Suffa, Hazreti Resûlüllah’ın ağzından çıkanları kelime, harf ve noktasına kadar içiyor, hazmediyordu. İşte bu durum, bütün mü’minlerin Allah Resûlünü en iyi şekilde görmeleri, söylediklerini duyup dinlemeleri ve sünnetini sıhhatli bir şekilde öğrenip yaşamaları ve başkalarına aktarmaları bakımından mühim bir tedbirdi.

***

Hazarda da seferde de insanlarla devamlı beraber olan Hazreti Resûlüllah’ın huzuruna, kadın- erkek, hür-köle, yerli-yabancı herkes kolayca giriyor, Hazret-i Resûlüllah da onlarla konuşuyor, dertlerini dinliyor, sorularına cevap veriyor, hatalarını düzeltiyor ve onları irşad ediyordu. Hadisleri ve sünneti hakkında ümmetine şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Hakk, benim sözümü dinleyip başkalarına tebliğ edenin yüzünü ak etsin. Belki benim sözüm kendisine nakledilen, nakledenden daha iyi kavrar.”[3]

İşte bu ve buna benzer müjdeli hadisi şerifler, Ashabı kiramı ve onlardan sonra gelen Müslümanları hadisler üzerine yoğunlaşmaya sevketmiştir ki, Peygamberimiz’in bu tavrı hadis düşmanlarını çileden çıkaran bir tavırdır.

Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde,“Benden bir âyet de olsa rivayet ediniz. Benî İsraîlden de rivayette bulunun. Bunda bir mahzur yoktur. Kim de bana kasden yalan isnâd ederse cehennemdeki yerine hazırlansın”[4] buyurarak mübârek sözlerini duymayan ümmetlerine duyurmanın yolunu açıyordu.İşte bu hadisi şerif,“Bize Kur’an yeter” diyerek hadisleri dışlamak isteyen hadis düşmanlarının yüzüne Hazreti Resûlüllah’ın vurduğu okkalı bir tokat mahiyetindedir.

***

Resûlümüz, hadisler hakkında ümmetin tavrının nasıl olacağını gösteriyordu: “Söylediklerimi hıfzedin ve sonradan gelenlere öğretin.” Bu hadis-i şerif karşısında, hadis düşmanlarının tavrı nasıl mı? Hazreti Resûlüllah, hadislerinin hıfz edilip unutulmamasını ve sonradan gelenlere öğretilmesini emrettiğine göre, bu hadisin hadis düşmanlarını çok kızdıracağı belli. Onun için, onlar da bunun önüne kendilerine göre set çekmeye çalışıyorlar. Çekmeliler ki gayelerine ulaşabilsinler. Bunun için öyle bir kurnazlık sergilemeliler ki, Müslümanlar itiraz edemesinler

Hadislerin, “Unutulmayıp sonradan gelenlere öğretilmesini” bizzat Hazreti Resûlüllah emrettiğine göre, onlar da kendi tezlerine Hazreti Resûlüllah’ın bazı sözlerini delil getirmeliydiler. Bunun için bir şeyler bulabilirlerse ne âlâ. Bulamazlarsa da uydurmalıydılar. Nitekim, öyle yaptılar, öyle yapıyorlar. Ama kendilerine göre kurnazca ve usturuplu bir şekilde. Ne yapıyorlar? Hazreti Resûlüllah’ın, “Hadislerin yazılmamasını emrettiğini” söylüyorlar. Böyle söylemeleri, doğru bir şeyle yanlışı oturtmaya çalışmaktır ve tam bir saptırmadır. Şöyle ki:Ebû Said-i Hudrî (r.a.) Peygamberimiz’in şöyle söylediğini rivâyet etmiştir:“Benden (Kur’an dışında) bir şey yazmayın. Kim benden Kur’an’dan başka bir şey yazdıysa imha etsin…”[5] Hadisleri reddedenlerin, bu hadisi şerife sımsıkı sarılıp devamlı tekrarlamaları ibretlik…

***

Evet… Peygamberimiz’in (s.a.v.) böyle bir yasağı var. Fakat bu İslamın ilk yıllarına ait bir yasak.

O zaman İslam, yeni tebliğ ediliyordu ve insanlar İslamı kabul edeli fazla zaman geçmemişti. Hadislerle Kur’an âyetleri karıştırılabilirdi. İşte bu ihtimalden dolayı Hazreti Resûlüllah önceleri kendi sözlerinin yazıya geçirilmesini istememiştir. Evet, sözlerinin yazılmasını istemediği tarihî bir gerçektir, fakat sebebi ifade etmeye çalıştığımız gibidir. Ancak, hadisenin bir de devamı var… Aradan zaman geçip, hadislerle Kur’an âyetlerinin karışma ihtimali kalmayınca, Peygamberimiz hadislerinin yazılmasına izin ve emir vermiştir.[6]

Peygamberimiz’in hükümdarlara ve bazı vâlilere gönderdiği İslama dâvet mektupları bile, Kur’an dışında başka şeyleri yasaklamadığına delildir. Bu hususta birçok rivayet bulunuyor. Bir kısım sahabîlerin hadisleri yazdığı, hatta yazdığını Resûlüllah’a (s.a.v) kontrol ettirdiği vârittir

Bu rivâyetlerden biri Abdullah ibn Amr Hazretleri’ne aittir. O rivâyet şöyle: “Ben ezberlemek düşüncesiyle Hazreti Peygamber’den işittiğim şeyleri yazıyordum. Kureyş beni bundan men ederek, “Sen Resûlüllah’tan her duyduğunu yazıyorsun. Halbuki Resûlüllah bir insandır. Öfkede, rızada, her iki durumda da konuşur.” Dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ve bu durumu Hazreti Resûlüllah’a arzettim. Resûlüllah parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak, “Yaz” dedi. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz... [7]

Hadislerin yazılmasıyla ilgili rivâyetler bundan ibâret bile değildir. Hadis inkârcıları, bu ve diğer rivâyetleri kitaplarda okudukları halde, televizyon kanallarında konuşurken ikrar etmeyip gizliyorlar ki, bu tavır onların samimi olmadıklarının ayrı bir delilidir.

***

Abdullah ibn-i Amr (r.a.), yazdığı hadislerin bulunduğu tomara “Sahîfe-i Sâdıka” ismini vermiştir. Sahîfe-i Sâdıka’da 1000 kadar hadis olduğu rivâyet ediliyor. Bu rivâyetler, Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri’nin Müsned’inde yer almaktadır.Hadisleri yazdığı için, Abdullah ibn-i Amr’ın rivâyet ettikleri Ebû Hüreyre Hazretleri’nin rivâyetlerinden adet olarak daha fazla olması lâzımdı. Fakat, o kendisini hadis rivâyetine adamış bir zat olmayıp zâhid bir kimse olduğu için kendisini ibâdete vermişti.

***

Gelelim Hazreti Ali Efendimiz’in yazdıklarına… Sahâbîlerin hadis yazdıklarına dair en kuvvetli delillerden biri budur.

Muhtelif rivâyetler, Hazreti Ali(r.a.)’ın, Peygamberimiz’e ait sözleri yazdığı bir tomarı kılıcının kabzasında taşıdığına aittir. Hazreti Ali’ye bu tomarda neler olduğu sorulmuş, O da “Diyet, esirleri serbest bırakma, bir kâfire[8] mukabil bir müslümanın (kısâs olarak) öldürülmeyeceği var” [9] buyurmuştur.

İşte bu, Peygamberimiz zamanında Kur’an’dan başka şeylerin de yazıldığına bir delildir.

***

Câbir ibn-i Abdullah’ın, (r.a.) Mescid-i Nebevî’de ders halkası kurduğu, talebelerine hadis okuttuğu, onların da bunları yazdıkları kitaplarda yazılıdır.

***

Peygamberimiz’in 10 sene hizmetinde bulunan Enes ibn-i Mâlik, (r.a.) Peygamberimiz’den bütün duyduklarını yazmış ve bunu Pesûlüllah’ın kendisine arzetmiştir.

***

Semûre ibn-i Cündüb(r.a.)’ın bazı hadisleri yazdığı ve kitap haline getirdiği mervîdir.

***

Abdullah ibn-i Abbas(r.a.)’nın yaşı küçüktü. İlim meclislerinde dolaşır hadisleri yazardı.

Vefat ettiği zaman bir deve yükü kitap bıraktığı rivâyet ediliyor. Bu kitaplar sonra elden ele dolaşmıştır.

***

Yine Ashâb’dan Sa’d ibn-i Übâde, Abdullah ibn-i Ömer, Abdurrahman ibn-i Ebî Evfâ, Muğîre ibn-i Şu’be ve Abdullah ibn-i Mes’ud gibi sahabîlerin radıyallâhu anhüm, hadisleri yazdıklarına dair rivâyetler vardır. Bu hususta en doğru söz şudur: Allah kelamının gösterdiği hedefe ancak Peygamberimiz’in tarifiyle ulaşılır. O tarifler de hadislerdir…

[1] Kadı Beyzâvî ve Nesefî şu âyetin tefsîri (Veya “tevbe edenler şunlardır…”)[2] Kadı Beyzâvî söz konusu âyetin tefsîri
[3] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Davud, Tirmizî, İbn-i Mâce (ve benzerini İbn-i Hibbân) Abdullah İbn-i Mes'ûd’dan] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/166
[4] [Ahmed İbn-i Hanbel, Buhârî, Tirmizî ve Nesâî], Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/176,177
[5] Ahmed İbn-i Hanbel, (daha geniş olarak Müslim) ve Hâkim Ebû Saidi’l-Hudri’den] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/171
[6] Hatta yasak anında bile belli muayyen şahıslara yazma müsaadesi veya emri verilmişti.(Yayıncının notu)
[7] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Dâvûd, Hâkim (sahihtir dedi)] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/17-2173
[8] Bu, Hanefî âlimlerce “zimmî ve ahidli olmayan” kâfir olarak anlaşılmıştır.
[9] [Buhârî, Ebû Cühayfe yoluyla Ali radıyallâhu anh’dan], Nasbu’r-Râye:4/334
Ali Eren Hocaefendi

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar