Mezhepsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mezhepsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-03-27

Mevdudi Üzerine...

Mevdudi Üzerine...
Mevdudi Üzerine...

Son kırk yıl içinde, ülkemizdeki İslâmî uyanış hareketine Pakistanlı Mevdudî kadar etkisi olmuş bir kimse yoktur. Kitapları dilimize tercüme edilmiş, fikir ve görüşleri desteklenmiş, ideolojisi ve doktrini benimsenmiş, reçetesi Türkiye'yi kurtaracak plan ve program olarak genç nesillere takdim edilmiştir.

Gençliğimde merhum Mevdudî'nin taraftarı ve hayranı idim. Hakkındaki tenkitleri öğrendikten sonra vaz geçtim. Aşırı hareket etmiyorum, "merhum" diyorum.

Mevdudî, klasik ve geleneksel mânada bir İslâm âlimi miydi? Bence değildi. Onun ağır basan tarafı Müslüman bir politikacı oluşuydu. Aktivist bir şahsiyetti. Bir parti lideriydi.

Pakistan'ın resmî ismi "Pakistan İslâm Cumhuriyeti"dir. Pakistan, kuruluş tarihinden bu yana hiçbir zaman gerçek mânada bir İslâm devleti olamamıştır. Bir İslâm devleti değildi ama anayasasında Şeriat'a aykırı kanun çıkartılamayacağı yazılıydı.

İşte Mevdudî böyle bir ülkede siyasî bir parti kurmuş ve uzun yıllar boyunca süren bütün gayret ve çabalarına rağmen başarılı olamamıştır. Partisi serbest seçimlerde çoğunluğun oyunu alamamış ve iktidara geçememiştir.

Mevdudî, başta kendi ülkesi Pakistan olmak üzere Ehl-i Sünnet uleması tarafından tenkit edilmiştir.

Mevdudî "Kur'ân'da Dört terim" adlı kitabında, üçüncü hicrî yüzyıldan sonra Müslümanların Kitabullah'ın dört ana terimi olan "Rab, İlah, Din, İbadet" konusunda doğru yoldan çıktıklarını iddia etmiştir. Onun bu haksız ve ağır iddiasına karşı çağımızın büyük Ehl-i Sünnet alimi Hindistanlı Ebu'l-Hasen en-Nedvî "İslâm'ın Siyasî Yorumu" (Bedir Yayınevi, 0212/519 36 18) adını taşıyan bir reddiye kaleme almış, Mevdudî'yi çürütmüştür.

Mevdudî hakkında Türkiye Müslümanlarının, doğru cevabını bulmak hususunda derin derin düşünmeleri gereken soru şudur:

Mevdudî'nin kendi vatanı Pakistan'da, bunca olumlu şartlara ve bol imkanlara rağmen başarılı olmayan ideolojisi, çare ve çözümleri, reçetesi Türkiye'de başarılı olabilir miydi?

Bence olamazdı. Zaten durum ortadadır.

Keşke, Türkiye'nin yakın tarihindeki İslâmî uyanış hareketi Mevdudî gibi bir aktivistin rengine boyanacağına, mesela Şeyh/İmam Şâmil'in 19'uncu asır Kafkasya'sındaki "Müridizm Hareketi"ne paralel bir meşrebte olsaydı.

Mevdudî'nin Ehl-i Sünnetten ayrıldığı birkaç noktayı arz edeyim.

İslâm'ı Anlamak kitabından imanın şartlarını beşe indiriyor, "Kadere iman" akidesini ve şartını zikr etmiyor.

Öncelikle bir din olan İslâm'ı, siyasî bir sistem olarak görüyor ve gösteriyor. Evet, İslâm'da din ve dünya ayrımı yoktur ama İslâm öncelikle dindir.

Ashab-ı kiramın bazısını ağır şekilde tenkit ediyor...

Tefhimü'l-Kur'ân'da şefaat meselesinde Vehhabîleri ve Selefîleri geçen bir aşırılığa sapmıştır.

Ülkemizde hayli Mevdudî hayranı bulunmaktadır. Onların, hayran oldukları ve doktrinini benimsedikleri zata yöneltilen tenkitleri bilmelerinde hayır ve yarar vardır.

Kim bilir, belki de, Mevdudî'nin başarısızlığında, Ehl-i Sünnete aykırı aşırı ve şazz fikir, yorum ve görüşleri rol oynamıştır.

DİNDE DEFORM

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Hikmet Çetinkaya diyor ki: "Türkiye'de devletin hâkim sistemi iki şeyi aradı durdu. Mümkünse İslâm'ı değiştirmek, ona gücü yetmezse Müslümanların din anlayışını değiştirmek. Kemalizm'in en önemli özelliklerinden biri dinde reformu amaçlaması idi. Bunda muvaffak olunamadı. Çünkü İslam'ın kitaba bağlı karakterleri böyle bir reformasyona ve deformasyona izin vermiyordu. Bu Müslümanlara da kabul ettirilemedi. Ağır baskı dönemleri yaşandı Türkiye'de ama dinde reform kabul görmedi." www.angelfire.com/ms/siyaset/index.html

Son yıllarda dinde reform faaliyetleri yoğunlaşmış ve hızlanmıştır.

Reform için çok büyük paralar harcanmakta, birtakım kimselere yüklü "ücretler" ödenmektedir.

Bazı reformcular, "hizmetlerine" karşılık dolar mültimilyoneri yapılmıştır.

Bundan yetmiş seksen sene önce medreseler kapatıldı. Bir gecede 40 bin medrese talebesi sokağa atıldı, camilerin yüzde sekseni kapatıldı, harap edildi, yıkıldı, satıldı, kiraya verildi, din hürriyeti ayaklar altına alındı, çok zulümler yapıldı ama İslâm yine yıkılamadı. Şu anda, gerçek İslâm'ın yerine "Yeni bir İslâm" türetilmeye çalışılıyor.

Ilımlı, light, fıkıhsız ve şeriatsız, sulandırılmış, ehlîleştirilmiş, beşerî bir hümanizma veya ideoloji haline getirilmiş yeni bir İslâm.

Avrupa Birliği standartlarına uygun bir İslâm.

Feminist bir İslâm.

Cihadsız bir İslâm.

Diyalogçu ve hoşgörülü bir İslâm.

Allah katında tek hak din olma özelliğinden arındırılmış bir İslâm.

Resmî ideolojiye ayarlanmış bir İslâm.

Kitaba, Sünnete, icmâya dayanan gerçek İslâm'ın yerine yepyeni bir İslâm çıkartmak istiyorlar.

Bu yeni İslâm için yeni tefsirler yazılıyor.

Yeni hadîs külliyatları hazırlanıyor. Ayıklanmış hadîsler...

Yeni ilmihaller hazırlanıyor.

Reformcu, yenilikçi, değişimci, naylon müctehid reformculara çuval çuval ücret ödeniyor.

Aman, Batılıların hoşuna gidecek yeni bir İslâm türetelim...

Parmaklarını Müslümanların gözlerine sokarak, sahih hadîslerin bugün geçerli olmadığını iddia ediyorlar.

Kur'ân ahkamı tarihselmiş, nice ayet bugün geçersizmiş.

Reformcular, yenilikçiler, değişimciler "Ayıklanmış bir İslâm" üretmek ve türetmek için çalışıyor. Bedavaya çalışmıyorlar. Yüklü ücretler.

Fazlurrahmancılar... Ankara Ekolü...

Afganîciler...

Sürü sepet müctehidleri var. Geçenlerde bunlardan biri uçakta abdestsiz namaz kıldığını iftiharla ilan etti. Gerçek İslâm ne diyor? Su bulamazsanız veya abdest alacak haliniz yoksa teyemmüm edersiniz. Abdestsiz, teyemmümsüz namaz kılınmaz. Böyle ictihad olmaz.

Bu dinde reform hareketi gerçek İslâm'a zıttır. Bunda hiç şek ve şüphe yoktur.

İslâm'ın, Kitaba ve Sünnete mutabık ve uygun en doğru yorumunu icazetli ulema, fukaha, müfessirîn, muhaddisin, eimme-i müctehidîn, Selef-i Sâlihîn yapmışlardır.

Reformcuların, Fazlurrahmancıların, Afganîcilerin, bid'atçilerin yorumları, bazısı küfre ulaşan vahim yanlışlarla doludur.

Müslümanlar Müslümanlar Müslümanlar!.. Reformcuların yalanlarına kanmayınız aldanmayınız. Cumhur-i ulema yolundan, dinde Sevad-ı A'zamdan kıl kadar ayrılmayınız.

Avrupa Birliği standartlarına uydurulmuş İslâm gerçek İslâm değildir.

Kur'ân'a ve Sünnete dayanan gerçek İslâm'a bağlı kalınız.

Reformcuların tuzaklarına düşerseniz ebedî saadetinizi yitirmek felaketine uğrayabilirsiniz.

M. Şevket EYGİ

Yusuf el Karadavi nasıl birisidir?

Yusuf el Karadavi nasıl birisidir?
Yusuf el Karadavi nasıl birisidir?


Yusuf el Karadavi : (1926 Mısır)

İslam'da Helal ve Haram kitabının daha ön sözünde kendisinin mezhepsiz olduğunu zaten itiraf eden bu kişi için fazla söze gerek yok aslında. Mezhepler arası çelişkilerde tam ve kesin hüküm vermek mecburiyetindeymiş. Belirli bir mezhebi taklid etmeyi kendine yakıştıramamış, taklid aklın çalışmasını durdururmuş.Yalnız bir mezhebin esiri olmak O'nun gibi bir ilim adamına yaraşmazmış!

Şimdi bu kitap, bu itiraflardan sonra nasıl okunur? Adam açıkça mezhep tanımaz olduğunu beyan ediyor. Belki de kendisini mutlak müçtehid olarak gördüğü için bunları söylemiştir(!) Bu gibi mezhep tanımazlardan neler duymadık ki..

Bir onun bu sözlerine bakın, bir de mesela, fukahanın yedinci derecesinde allame olan Seyyid İbn-i Abidin (Rh.A) efendimizin "şu evrakı toplayan günahkâr kul dahi musannıfın, yani mukallidler sınıfına dahil olduğunu beyan eder"[1] sözlerine ..! Dolu başak mütevaziliğinden yerlere eğilir, boş başak da başı yükseklerde olurmuş!

Taklid aklın çalışmasını durdurur”muş. Elbette; şeytanı, hevayı ve sapık mezhepsiz ustaları taklid insanın aklını durdurur. İşte bakın nakil ve ehl-i sünnet caddesinden ayrılanın aklı nasıl durur, kendisinden dehşet ve yalnızca İslami değil, dünya medyasında geniş yer bulan meşhur bir örnek :“Üniversiteye alınmayan başörtülü kızlar başlarını açabilirler” (!)
Mezhep tanımazlığın vardığı son nokta, Zahid el Kevseri merhumun teşhisi ile işte böyle "dinsizliğe köprü" oluyor!

Kendisinin bu fetvayı verebilme cür’etinden sonra, bu kişiyi ve yazdıklarını hala baştacı edenlere şifalar dileriz, tartışmayız bile..

İslam fıkhı metodolojisine bağlı olmadığından, kendi görüşleri ile fetvalar vermesi, onu İslam dünyasında tartışmalı konuma getirdi. Hasan el Benna liderliğindeki ihvan hareketlerinde tutuklanmasıyla gelişen yaşamı onu bir dönem hoca kimliğinden siyasi kimliğinin ön plana çıkması ile kariyerine (!) bu açıdan da zarar verdi.

Karadavi’ye İslam dünyasında yöneltilen eleştirilerden bazıları da şunlardır:

Zayıf hadisleri kanıt olarak kullanmak, buna karşın Buhari ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarındaki bazı hadisleri reddetmekle itham edilmektedir.

Bazı konularda kat’i icmaya muhalefet ettiği öne sürülmektedir. Bu eleştiriye bazı El-Ezher şeyhleri de katılıyor. Selefiler, Karadavi’nin hukuk metodolojisinde bazı kaideler icat ettiğini öne sürüyor.

En ağır eleştirilerden biri de, Karadavi’nin ABD’deki Müslümanların ABD ordusu bünyesinde Afganistan’da savaşabileceklerine dair fetvasıdır.Karadavi’nin Filistin davası noktasındaki fetvalarının İslami olmaktan çok milli eksenli olduğunu savunuluyor.

Özellikle de Habeşişler tarafından Kader ve tevil meselelerinde Eşari düşüncesini eleştirmesine, İbni Teymiyye ve İbni Kayyim’i ise eleştiriden muaf tutmasına karşı çıkılıyor.

“Fakat beni rahatsız eden bir şey var Yusuf el- Karadavi’nin söylemleri içerisinde. Bu müslümanlar arası, müslümanlar içi bir meseledir. İslam’ı günümüz insanına anlatırken, yaşamaya çalışırken, tarih içerisinde oluşmuş ve bugüne kadar varlığını taşımış, devam ettirmiş İslam mezhepleriyle Yusuf el-Kardavi’nin bir derdi var. Bunu burada mutlaka dile getirmem lazım. Bu konuda gazetede de yazdım.Bu konuda tavrı mı var? Evet, yani herhangi bir mezheple bağımlı kalmak, herhangi bir mezhebin mukallidi olmak ki o buna, mezhep taassubu diyor, çağdaş bir müslüman için Yusuf el-Karadavi’nin onaylamadığı bir şey. Bir de şunu söylüyor: “Global bir köy haline gelen, çok küçülmüş olan bir dünyada artık mezheplerle bir yere varamayız. Mezhep taassubunu bırakacağız, İslam’ın kolaylaştırılmış hükümleri nerde varsa onu alacağız.” Hatta daha ileri giderek şunu da söylüyor: “Kur’an ve sünnet aslında bu dini kolaylaştırdığı halde fıkıh zorlaştırmıştır. Fuzûli, gereksiz birtakım hassasiyetlerle birtakım yükler getirmiştir. Şimdi bu yükleri atıp bu fıkhı, bu dini kolaylaştırmamız lazım.”(Ebubekir Sifil İle Mülakat–2: Güncellenmiş Bir Ehl-i Sünnet Kelamına İhtiyaç Var, İlkadım - Eylül-2005)

''Yeri gelmişken el-Karadavi'nin, İbn Teymiyye'ye ittibaen Cehennem'in kâfir ve müşrikler için de ebedi olmadığı görüşünü benimsediğini bir not olarak eklemiş olalım." 

[1] İbn-i Abidin c.1, sh: 98-99

2012-02-07

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis ve "Bize Kur'an yeter." diyen hadis düşmanları

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis...


İslamın İkinci Kaynağı: Hadis…


Bir kimsenin müslüman olması/sayılması için nasıl ki önce “Lâ ilâhe illallah” devâmen “Muhammedün Resûlüllah” demesi şart ise, İslam’ı öğrenmek için de önce Kur’an’a ikinci olarak da hadis-i şeriflere müracaat şarttır. Çünkü İslam’ın ikinci kaynağı Peygamberimiz’in hadisleridir.

İslâmî ilimlerin en eskisi hadis ilmidir. Hadis ilmi, Peygamberimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem zamanında başlayıp zamanla şâhikasına ulaşmış bir ilimdir. İslam’ın parlak dönemlerine paralel olarak hadis ilmi de parlamış, bu hususta güzîde eserler meydana gelmiştir.Meseleyi tersinden ele alacak olursak şöyle diyebiliriz:

Müslümanlar hadis ilmiyle ne zaman daha çok meşgul olmuşlar, Hazreti Resûlüllah’ın sünnetine ne kadar ehemmiyet vermişlerse, Allah da onları diğer milletleri karşısında o derece maddî üstünlüklere kavuşturmuştur.


***

İbni Abbas Radıyallâhü Anhümâ’nın azadlısı İkrime radıyallâhü Anh, Tevbe Sûresinin 112. âyetinde geçen, övgü sadedinde “seyâhat edenler” mânâsındaki “es-sâihûn” kelimesinin “Hadis öğrenmek için yola çıkanlar” demek olduğunu söylemiştir.

Bahse konu âyeti kerîmenin meâli şöyledir:“(Yukarıda zikri geçen müminler\[1]) Allah’a tevbe edenler, kullukta bulunanlar, ona hamdedenler, sâyihler (oruç tutanlar veya cihâd yâhud ilim için seyahat edenler…)\[2] rükû ve secde eden, iyilikleri emreden kötülükleri yasaklayan ve Allah’ın sınırlarını (koyduğu hükümleri)koruyanlardır.” (Tevbe sûresi, âyet: 112)

***

Kur’an-ı Kerîm’de müteaddit âyet-i kerîmelerde Hazreti Resûlüllah’ın emirlerine itaat emredilmiş, O’na itaatın Allah’a itaat, O’na isyanın da Allah’a isyan olduğu ifade buyurulmuştur. Bu husustaki âyetlerin bazılarının meâlleri şöyledir: “Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden yasaklarsa ondan da vazgeçin/çekinin/geri durun.” (Haşr sûresi, âyet: 7) “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ sûresi, âyet: 80) “Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur sûresi, âyet: 63)

Hazreti Peygamber’in emirlerinin ne olduğu, neyi yasaklayıp neyi yasaklamadığı bilinmelidir ki, O’na itaat edilsin ve böylece Kur’an’ın emri yerine getirilmiş olsun.

Bunun yolu da ancak hadisi şerifleri bilmekten geçmektedir. Hadislere -hâşâ- Müslümanlar itibar etmemiş olsalardı, Kur’an-ı Kerim’in bu emirlerini göz ardı etmiş olurlardı ki, İslam tarihinde böyle bir safha yoktur. Hadisleri reddetmek -Allah korusun- Kur’an’ı da reddetmek olacağından, samimi görünen art niyetli kimseler, Kur’an-ı Kerim’e hücum edemedikleri için her zaman hadisleri devre dışı bırakmaya çalışagelmişlerdir. Eskiden böyle olduğu gibi, zamanımızda da bazı kimseler adeta “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü isbatlamak için uğraşıp duruyorlar. Bu günlerde bunun için bazı televizyon kanal(izasyon)larını kullanıyorlar. Ancak bilmeliler ki, çabaları boşunadır. Çünkü bu tehlikenin tedbiri taa Resûlüllah tarafından fiîlen alınmış bulunuyordu.

Şöyle ki, Asrı Saâdette her Müslüman haliyle namaz vakitlerinde günde en az beş kere mescide geliyordu. Hazreti Resûlüllah’ın hâne-i saâdetleri (evi) ise hadisleri duymaya, öğrenmeye uygun bir yerde, mescidin bitişiğindeydi. Mescid sadece namaz için değil, her türlü ictimâî/sosyal meselelerin halli için de kullanılan bir mekân durumundaydı. Yani mescid bir ilim merkeziydi. Diğer Ashab bir tarafa, mescidin bitişiğindeki Suffada devamlı Hazreti Resûlüllah’la beraber olan Ashâb-ı Suffa, Hazreti Resûlüllah’ın ağzından çıkanları kelime, harf ve noktasına kadar içiyor, hazmediyordu. İşte bu durum, bütün mü’minlerin Allah Resûlünü en iyi şekilde görmeleri, söylediklerini duyup dinlemeleri ve sünnetini sıhhatli bir şekilde öğrenip yaşamaları ve başkalarına aktarmaları bakımından mühim bir tedbirdi.

***

Hazarda da seferde de insanlarla devamlı beraber olan Hazreti Resûlüllah’ın huzuruna, kadın- erkek, hür-köle, yerli-yabancı herkes kolayca giriyor, Hazret-i Resûlüllah da onlarla konuşuyor, dertlerini dinliyor, sorularına cevap veriyor, hatalarını düzeltiyor ve onları irşad ediyordu. Hadisleri ve sünneti hakkında ümmetine şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Hakk, benim sözümü dinleyip başkalarına tebliğ edenin yüzünü ak etsin. Belki benim sözüm kendisine nakledilen, nakledenden daha iyi kavrar.”[3]

İşte bu ve buna benzer müjdeli hadisi şerifler, Ashabı kiramı ve onlardan sonra gelen Müslümanları hadisler üzerine yoğunlaşmaya sevketmiştir ki, Peygamberimiz’in bu tavrı hadis düşmanlarını çileden çıkaran bir tavırdır.

Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde,“Benden bir âyet de olsa rivayet ediniz. Benî İsraîlden de rivayette bulunun. Bunda bir mahzur yoktur. Kim de bana kasden yalan isnâd ederse cehennemdeki yerine hazırlansın”[4] buyurarak mübârek sözlerini duymayan ümmetlerine duyurmanın yolunu açıyordu.İşte bu hadisi şerif,“Bize Kur’an yeter” diyerek hadisleri dışlamak isteyen hadis düşmanlarının yüzüne Hazreti Resûlüllah’ın vurduğu okkalı bir tokat mahiyetindedir.

***

Resûlümüz, hadisler hakkında ümmetin tavrının nasıl olacağını gösteriyordu: “Söylediklerimi hıfzedin ve sonradan gelenlere öğretin.” Bu hadis-i şerif karşısında, hadis düşmanlarının tavrı nasıl mı? Hazreti Resûlüllah, hadislerinin hıfz edilip unutulmamasını ve sonradan gelenlere öğretilmesini emrettiğine göre, bu hadisin hadis düşmanlarını çok kızdıracağı belli. Onun için, onlar da bunun önüne kendilerine göre set çekmeye çalışıyorlar. Çekmeliler ki gayelerine ulaşabilsinler. Bunun için öyle bir kurnazlık sergilemeliler ki, Müslümanlar itiraz edemesinler

Hadislerin, “Unutulmayıp sonradan gelenlere öğretilmesini” bizzat Hazreti Resûlüllah emrettiğine göre, onlar da kendi tezlerine Hazreti Resûlüllah’ın bazı sözlerini delil getirmeliydiler. Bunun için bir şeyler bulabilirlerse ne âlâ. Bulamazlarsa da uydurmalıydılar. Nitekim, öyle yaptılar, öyle yapıyorlar. Ama kendilerine göre kurnazca ve usturuplu bir şekilde. Ne yapıyorlar? Hazreti Resûlüllah’ın, “Hadislerin yazılmamasını emrettiğini” söylüyorlar. Böyle söylemeleri, doğru bir şeyle yanlışı oturtmaya çalışmaktır ve tam bir saptırmadır. Şöyle ki:Ebû Said-i Hudrî (r.a.) Peygamberimiz’in şöyle söylediğini rivâyet etmiştir:“Benden (Kur’an dışında) bir şey yazmayın. Kim benden Kur’an’dan başka bir şey yazdıysa imha etsin…”[5] Hadisleri reddedenlerin, bu hadisi şerife sımsıkı sarılıp devamlı tekrarlamaları ibretlik…

***

Evet… Peygamberimiz’in (s.a.v.) böyle bir yasağı var. Fakat bu İslamın ilk yıllarına ait bir yasak.

O zaman İslam, yeni tebliğ ediliyordu ve insanlar İslamı kabul edeli fazla zaman geçmemişti. Hadislerle Kur’an âyetleri karıştırılabilirdi. İşte bu ihtimalden dolayı Hazreti Resûlüllah önceleri kendi sözlerinin yazıya geçirilmesini istememiştir. Evet, sözlerinin yazılmasını istemediği tarihî bir gerçektir, fakat sebebi ifade etmeye çalıştığımız gibidir. Ancak, hadisenin bir de devamı var… Aradan zaman geçip, hadislerle Kur’an âyetlerinin karışma ihtimali kalmayınca, Peygamberimiz hadislerinin yazılmasına izin ve emir vermiştir.[6]

Peygamberimiz’in hükümdarlara ve bazı vâlilere gönderdiği İslama dâvet mektupları bile, Kur’an dışında başka şeyleri yasaklamadığına delildir. Bu hususta birçok rivayet bulunuyor. Bir kısım sahabîlerin hadisleri yazdığı, hatta yazdığını Resûlüllah’a (s.a.v) kontrol ettirdiği vârittir

Bu rivâyetlerden biri Abdullah ibn Amr Hazretleri’ne aittir. O rivâyet şöyle: “Ben ezberlemek düşüncesiyle Hazreti Peygamber’den işittiğim şeyleri yazıyordum. Kureyş beni bundan men ederek, “Sen Resûlüllah’tan her duyduğunu yazıyorsun. Halbuki Resûlüllah bir insandır. Öfkede, rızada, her iki durumda da konuşur.” Dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ve bu durumu Hazreti Resûlüllah’a arzettim. Resûlüllah parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak, “Yaz” dedi. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz... [7]

Hadislerin yazılmasıyla ilgili rivâyetler bundan ibâret bile değildir. Hadis inkârcıları, bu ve diğer rivâyetleri kitaplarda okudukları halde, televizyon kanallarında konuşurken ikrar etmeyip gizliyorlar ki, bu tavır onların samimi olmadıklarının ayrı bir delilidir.

***

Abdullah ibn-i Amr (r.a.), yazdığı hadislerin bulunduğu tomara “Sahîfe-i Sâdıka” ismini vermiştir. Sahîfe-i Sâdıka’da 1000 kadar hadis olduğu rivâyet ediliyor. Bu rivâyetler, Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri’nin Müsned’inde yer almaktadır.Hadisleri yazdığı için, Abdullah ibn-i Amr’ın rivâyet ettikleri Ebû Hüreyre Hazretleri’nin rivâyetlerinden adet olarak daha fazla olması lâzımdı. Fakat, o kendisini hadis rivâyetine adamış bir zat olmayıp zâhid bir kimse olduğu için kendisini ibâdete vermişti.

***

Gelelim Hazreti Ali Efendimiz’in yazdıklarına… Sahâbîlerin hadis yazdıklarına dair en kuvvetli delillerden biri budur.

Muhtelif rivâyetler, Hazreti Ali(r.a.)’ın, Peygamberimiz’e ait sözleri yazdığı bir tomarı kılıcının kabzasında taşıdığına aittir. Hazreti Ali’ye bu tomarda neler olduğu sorulmuş, O da “Diyet, esirleri serbest bırakma, bir kâfire[8] mukabil bir müslümanın (kısâs olarak) öldürülmeyeceği var” [9] buyurmuştur.

İşte bu, Peygamberimiz zamanında Kur’an’dan başka şeylerin de yazıldığına bir delildir.

***

Câbir ibn-i Abdullah’ın, (r.a.) Mescid-i Nebevî’de ders halkası kurduğu, talebelerine hadis okuttuğu, onların da bunları yazdıkları kitaplarda yazılıdır.

***

Peygamberimiz’in 10 sene hizmetinde bulunan Enes ibn-i Mâlik, (r.a.) Peygamberimiz’den bütün duyduklarını yazmış ve bunu Pesûlüllah’ın kendisine arzetmiştir.

***

Semûre ibn-i Cündüb(r.a.)’ın bazı hadisleri yazdığı ve kitap haline getirdiği mervîdir.

***

Abdullah ibn-i Abbas(r.a.)’nın yaşı küçüktü. İlim meclislerinde dolaşır hadisleri yazardı.

Vefat ettiği zaman bir deve yükü kitap bıraktığı rivâyet ediliyor. Bu kitaplar sonra elden ele dolaşmıştır.

***

Yine Ashâb’dan Sa’d ibn-i Übâde, Abdullah ibn-i Ömer, Abdurrahman ibn-i Ebî Evfâ, Muğîre ibn-i Şu’be ve Abdullah ibn-i Mes’ud gibi sahabîlerin radıyallâhu anhüm, hadisleri yazdıklarına dair rivâyetler vardır. Bu hususta en doğru söz şudur: Allah kelamının gösterdiği hedefe ancak Peygamberimiz’in tarifiyle ulaşılır. O tarifler de hadislerdir…

[1] Kadı Beyzâvî ve Nesefî şu âyetin tefsîri (Veya “tevbe edenler şunlardır…”)[2] Kadı Beyzâvî söz konusu âyetin tefsîri
[3] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Davud, Tirmizî, İbn-i Mâce (ve benzerini İbn-i Hibbân) Abdullah İbn-i Mes'ûd’dan] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/166
[4] [Ahmed İbn-i Hanbel, Buhârî, Tirmizî ve Nesâî], Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/176,177
[5] Ahmed İbn-i Hanbel, (daha geniş olarak Müslim) ve Hâkim Ebû Saidi’l-Hudri’den] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/171
[6] Hatta yasak anında bile belli muayyen şahıslara yazma müsaadesi veya emri verilmişti.(Yayıncının notu)
[7] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Dâvûd, Hâkim (sahihtir dedi)] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/17-2173
[8] Bu, Hanefî âlimlerce “zimmî ve ahidli olmayan” kâfir olarak anlaşılmıştır.
[9] [Buhârî, Ebû Cühayfe yoluyla Ali radıyallâhu anh’dan], Nasbu’r-Râye:4/334
Ali Eren Hocaefendi

2012-02-06

İtikadda ve Amelde Mezhep

İtikadda ve Amelde Mezhep

Mezheb, ictihâd ehliyetine sahip âlimin edille-i şeriyye (kitap, sünnet, icmâ ve kıyas)dan çıkardığı mesele ve hükümlerdir.

Erkek ve kadın her müslümanın îtikatta ve amelde mezhebini öğrenip bilmesi vaciptir.

"İtikatta mezhebin hangisidir?" denirse, "Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebidir." demelidir. Ehl-i sünnet ve cemâat demek, Resulullâh'ın (s.a.v.) ashabı ve cemâati (radıyallâhü anhüm) demektir. Onların her biri İslâm dininin nurudur. Onların itikadı nasıl ise ben de o îtikad üzereyim, demelidir.

Ehl-i sünnetin itikatta imâmı ikidir. Birisi İmâm Ebû Mansûr-i Mâtürîdî, diğeri İmâm Ebü'l-Hasen Eş'arîdir.

Hanefî âlimleri.îtikatta İmâm Ebû Mansûr Mâturîdî'yi, Şafiî âlimleri ise imâm Ebü'l-Hasen Eş'ari'yi imâm edinmişlerdir. Bu iki imâm arasında birkaç itikat meselesinde fark vardır. Bu iki imâm, ehl-i hidâyet ve ehl-i sünnettir.



Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebi haktır, doğrudur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırkadan başkası cehennemliktir" buyurdular. "O hangi fırkadır?" diye sorulduğunda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Benim ve ashabımın yolunda olanlardır." buyurmuştur.

İtikadı, Ashâb-ı Kirâm'ın itikadına uygun olan Müslümanlara Ehl-i Sünnet, Fırka-i Naciye, Ehl-i Hak denir. Buna uymayanlara Ehl-i Bid'at ve Fırak-ı Dâlle denir.

"Amelde mezhebin hangisidir?" denirse, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe mezhebindekiler "Hanefî mezhebi" demelidir. Şafiî, Hanbelî ve Malikî mezhebindekiler de mensubu bulundukları mezhebi söylerler.

Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hadîs-i Şeriflerde farz, haram, helâl gibi hükümlerin bazısı açıktır, herkes anlar. Bazısı gizlidir, onları ancak müctehid olan âlimler anlar. Allâhü Teâlâ içtihada ehil olan âlimlere çalışıp hükümler çıkarmalarını, Kur'ân-ı Kerîm ve Resûlullâh'ın sözü ve fiilleri ile ve Ashâb-ı Kirâm'ın icmâ'ı ile gizli olanları delillerle ve kıyâs ile meydâna çıkarıp anlatmalarını, bunlarla amel etmelerini ve müctehid olmayanlara öğretmelerini emretmiştir. Müctehid olmayanlar bu müctehidierden birine uymak ve onları taklîd etmek ile emir olunmuşlardır.

HAT:  “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Sûresi, 9.ayetten)
HATTAT: Hamid Aytaç

2012-02-03

Ashab-ı Kiram'ın Hepsi Müçtehid Değildir. Ashabın Büyük Müçtehid ve Fakihleri

Ashab-ı Kiram'ın Hepsi Müçtehid Değildir. Ashabın Büyük Müçtehid ve Fakihleri


Sahâbe-i gûzîn, peygamberimizin huzurunda bulunmak ni'meti ile kendilerinde pek büyük bir istidat tecelli eylemiş, aralarında yüksek ictihâd kabiliyetini sahip bir hayli zatlar bulunmuştur. Hattâ Hz. Ebû Bekri Sıddîk, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman ibnü Avf, Muâz ibni Cebel, Ammar ibni Yâsir, Hüzeyfetübnü'l Yeman, Zeyd ibni Sabit, Ebudderdâ, Ebû Mûsel Eş'ari, Ubâdetübnû's Sâmit, Abdullah ibni Mes'ud (r.anhüm) zamanı saadette bile Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) emirlerine mebnî fetva verirlerdi:

Ashâb-ı kiram arasında fetvaları kayd ve tesbit edilmiş yüz otuz kadar zât vardır. Bu zâtlar, vermiş oldukları fetvaların sayısına göre üç kısma ayrılmışlardır.

1. kısım, çok fetva vermiş olanlar: Hz. Âişe-i Sıddıka (r.anha), Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah ibni Mes'ûd. Zeyd bin Sabit, Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer (radıyallahü anhûm) bu yedi zâta "Fukâlıa-i seba" denilir.

2. kısım, vermiş oldukları fetvalar, orta halde bulunan şu yirmi zattır: Hz. Ebu Bekri Sıddîk, Hz. Osman, Hz. Ümmü Seleme, Enes ibni Mâlik, Ebu Saidil Hudri, Ebû Hüreyre, Abdullah bin Amr, Abdullah bin Zübeyr, Ebû Mûsel Eşarî, Sa'd ibni Ebi Vakkas, Selman-ı Farisî, Câbir bin Abdullah, Muaz bin Cebel, Talha, Zûbeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, İmran bin Hüseyin, Ebubekre, Ubâdetübnü Sâmit, Muâviye bin Ebi Sûfyan (radıyallahü Teâlâ anhüm).



3. kısım, kendilerinden pek az fetva nakledilmiş, yüzden ziyâde Zatlardır: Hz. Hafsa, Hz. Ummü Habîbe, Hz. Cüveyre, Hz. Safiyye, Hz. Fatıma, Ummi Eymen, Esma bînti Ebi Bekr, Hz. Hasen, Hz. Hüseyin, Ebûd Derdâ, Ebû Ubeyde ibnil Cerrah, Saîd bin Zeyd, Übeyy bin Kâab, Ebû Eyyübel Ensarî, Ebû Zerri Gıfari, Ammar bin Yâsir, Abdullah bin Ebi Bekr, Abdurrahman bin Ebi Bekr, Amr bin As, Akil bin Ebî Tâlib, Hâlid bin Velid... gibi zevat bu cümledendirler. (r.anhüm)

Ashâb-ı kiram, büyük İslâm merkezlerine dağılmışlardı. Bulundukları belde ahâlisi kendilerinden fetva alıyor, onunla amel ediyordu. Meselâ: Medîne-i Münevvere'de, Hz. Aişe (r.anha), Hz. Ömer, Abdullah ibni Ömer, Zeyd bin Sabit, Mekke-i Mükerreme'de Abdullah İbni Abbas, Irak'da, Hz. Ali, Abdullah ibni Mes'ûd, Ebu Mûsel Es'arî ve Enes bin Mâlik, Şam'da, Muâz ibni Cebel, Ubâdetübnü Samit ve Ebûd Derdâ, Mısır'da Amr bin As'ın oğlu Abdullah Hazretlerinin fetvalarına tâbi olurlardı.(ranhûm).

2012-01-05

Allah'a kafa tutan bir şair: Mehmet Akif Ersoy

Allah'a kafa tutan bir şair: Mehmet Akif Ersoy


Sual: Mehmet Akif Ersoy’un, Müslümanların halifesi olan Sultan ikinci Abdülhamid’e, (Korkak, baykuş, hayvan, merkep, zalim, mel’un, kızıl kâfir… ) gibi çirkin sözler söylediği ve mason Abduh gibi reform istediği doğru mudur?


CEVAP
Maalesef doğrudur. En kötüsü de, bu duruma tevbe de etmemiştir.

1966 baskılı SAFAHAT isimli kitabında diyor ki:




Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler,

Ah o Yıldızdaki baykuş ölüvermezse eğer” (s. 402)
“Çoktan beridir vardı benim bir derdim,
Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Al-i Osmandan bu korkaklık edilmezdi ümid.” (s. 415)
“Ah efendim o ne hayvan o nasıl merkepti.” (s. 421)
“Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi.” (s 422)
“Mısırın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh.”
“Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer,
Oradan âlem-i İslama Cemaleddinler.”
Mezhepsizler
 isimli kitapta, Akif için deniyor ki:
Baytar idi. Şiirleri çok heyecanlıdır. İstiklâl marşını yazmışsa da,Safahat’ta, Allah’a dil uzatmakta, Müslümanların halifesi ikinci Abdülhamid hanın şanını zedeleyen çok çirkin iftiralar atmakta, sicilli mason Abduh’u övmekte, onun gibi dinde reform istemekte ve bir çalgıcıyı, çalgısının seslerini ilahi sese benzetmektedir. Ahmed Davudoğlu hoca, Din tahripçileri kitabında Âkif’in de diğer reformcular gibi, ilhamı doğrudan doğruya Kur’andan aldığını bildirmektedir.

İstibdat isimli şiirinde Halife-i müslimine diyor ki:

Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se,

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e.

Bir İslam halifesine mel’un diyene ne demeli?

Şeytana rahmet okutmak tabiri de çok çirkindir.
İslam halifesi için yazdıkları çoktur. Akif, bu çirkin hakaretleri için tevbe etmemiştir.

Abdülhamid han hazretleri tahttan indirildikten sonra da yine düşmanlığı bitmemiş, İSTİBDAT şiirini yazmıştır. Şiirinin başı şöyledir:

Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,

Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yad.

Mülevves = Kirli, pis demektir. Mülevves yad = Kirli hatıra demektir.

Hâlbuki Rıza Tevfik Bölükbaşı, Süleyman Nazif gibiler tevbe etmişler ve tevbelerini de dile getirmişlerdi.

Mesela Rıza Tevfik Sultan Abdülhamid han için diyor ki:

Târihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek hey Koca Sultan,
Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyâsî pâdişâhına.

Süleyman Nazif de diyor ki:

Pâdişâhım gelmemişken yâda biz,
İşte geldik senden istimdâda biz,
Öldürürler başlasak feryâda biz,

Hasret olduk eski istibdâda biz.

Maalesef Akif’in tevbesini bildiren bir satırı yoktur.
Akif sadece Müslümanların halifesine dil uzatmakla kalmıyor, o halifenin yaratıcısına yani Allahü teâlâya da saldırıyor:

Ey bunca zamandır bizi tedib eden Allah,
Ey âlemi islamı ezen, inleten Allah!

diye başlayan şiirinde (Yeter artık çektirdiğin cezalar) diyor.

Allah’a böyle nasihat verilir mi hiç? Allah bize zulüm mü ediyor hâşâ? Herkese layık olduğunu veriyor. Bunun için, Nahl suresinin 33. âyet-i kerimesinde bildirildiği gibi, ilim ehli buyuruyor ki:


Hâşâ zulmetmez kuluna Huda’sı,
Herkesin çektiği kendi cezası.

Yine bir şiirinde diyor ki:

Nur istiyoruz, sen bize yangın gönderiyorsun,

Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun,

Mademki ey adl-i ilâhi, yakacaktın,
Yaksaydın ya melunları, tuttun bizi yaktın,
Yetmez mi musap olduğumuz bunca devahi?

Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhi?

Devahi’ye musap olmak = büyük belalara uğramak demektir.

Akif özetle demek istiyor ki:

Ya Rabbi, gâvurları yakman gerekirken Müslümanları yaktın. Bu nasıl ilahi adalet?

Allah’a böyle söyleyenin elbette ağzı da kurur dili de.
Bu şiirinin sonunda da Allah’a diyor ki:

Böyle bir şehidin mükâfatı ancak zaferdir,
Vermezsen ilahi dökülen hunu hederdir.

Hun, kan demektir. Allah’a öğüt veriyor, bak zafer vermezsen şehidlerin kanı heder olacak, boşa gidecek diyor. Zafer olmasa bile şehidin kanı heder olur mu hiç? Sonra hâşâ Allah bilmiyor mu bunları?

Vehhabiler, Allah Arş’a istiva etti ayetinden, hâşâ Arş Allah’ın mekânıdır diyorlar. Akif de, Allah’a öğüt veriyor, Eğer bu zulümleri durdurmazsan, Arşın yanar, yani evin başına yıkılır diyor. Süleyman Nazif’e başlıklı şiirinde diyor ki:

Yakmaz mı bu tufan bu duman gitgide Arş’ı,
Hissiz mi kalır lücce-i rahmet buna karşı?

Lücce = deniz demektir. Rahmet denizin niye hissiz kalıyor diyor. Hâşâ Allah’ın hissi mi olur? Allah’ı da insanlar gibi sanıyor. Allah Arş’ı çok övüyor, Arş asla Akif'in sözü ile yanmaz.

Firavun ile yüz yüze isimli şiirinin son satırında, vehhabiler gibi, evliyadan, yatırlardan yardım istemeye karşı çıkarak diyor ki:


Bu hakkı ne taştan ne de leşten istemeli?

Vehhabiler Eshab-ı kiramın kabirlerindeki taşları söküp kabirlerini dümdüz ettikleri gibi, bu da yatırdaki zata leş diyor.
Bir de şehitleri överken yine türbelere çatarak diyor ki:


Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez.

Yine bir şiirinde diyor ki:


Bu Kur’an inmemiştir, ne fal bakmak için,
Ne de kabirde okumak için.Kabirde Kur’an okunmaz mı? Tam Vehhabi zihniyeti. Kabirde okumayı fala bakmakla eş tutuyor.

Akif’in mason Efgani ve mason Abduh’u öven şiirleri, onlar gibi inkılap (reform) istemesi, onun da onlar gibi bir reformcu olduğunu gösteren en bariz delillerdendir.

ASIM isimli çok uzun bir şiirinin son kısmında diyor ki:

Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,
Konuşurken neye dairse Cemaleddinle,
Der ki Tilmizine Afganlı,
Muhammed dinle,
İnkılab istiyorum hem çabucak,

Öne bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,

Nazariye ile bir şeyler olur zannetme,
O berahini de artık yetişir dinletme.
İnkılab istiyorum ben de, fakat Abduh gibi.

Berahin, burhan = hüccet, delil kelimesinin çoğuludur. Teselsülün butlanı demek, her şey bir sebebe bağlıdır yani her şeyi bir yaratan vardır, yaratanın da yaratanı vardır şeklindeki silsile bâtıldır. Bunları reddeden delilleri bana söyleme diyor. Yani inkılap (reform) isteyen bu reformcu, dine aykırı konuşuyor.

İslam’ı kaldırmak tabiri de hoş değildir. Yere düşmüş olan Müslümanlardır. İslam yücedir, yerde değildir. Yerdeki Müslümanlar da, İslam’a yapışıp yükselebilirler.

Süleymaniye kürsüsünden isimli uzun şiirinde Japonları anlatırken diyor ki:

Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,

Ulema, vahy-i ilahiyi mi bilmem bekler?

Herkes bilir ki vahy-i ilahi ancak peygamberlere gelir. Ulema, o kadar cahil mi de kendilerini peygamber zannetsin? Ulemaya böyle çirkin iftira atması, Abduhçu olmasından ileri gelmektedir.

Şiirleri buna benzer hatalarla doludur.
Resmi için diyor ki:

Dış yüzüm ağardıkça ağarmakta fakat,
Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası.
Beni kendimden utandırdı şimdi hakikat,
Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası.

O kadar yanlış söz arasında bir de doğru söz söylemiş. Doğru sözüne ne denir?

Sevenlerinin dili ile Akif

Mezhepsizler kitabından alınan aşağıdaki ifadelerin tamamı mezhepsiz Süleyman C.Oğluna aittir. Bu kişi, Meyal dergisinde diyor ki:
Mehmet Akif hazretlerini sevişimin birçok sebepleri vardır. En başta Akif, Şeyh Abduh’u, Şeyh Afganî'yi çok severdi. Onlar gibi bir inkılap yapmayı arzulardı.

Akif de, Abduh gibi teselsülün butlanına da muhalifti.
“O berahini de yetişir artık dinletme” derdi.

Her ne kadar Ahmed Davudoğlu Hoca ve diğer mukallitler bu ifadeyi küfür saymışlarsa da Selefiyye yolundakiler daima takdir etmişlerdir. Akif âlem-i İslam’a Cemaleddinler salarak bir Âsım nesli meydana getirmek istiyordu. Bunu Meyal dergisinin başaracağını sanıyorum. Sonra Akif'in cesaretini hiç kimse inkâr edemez. Ne diyor büyük şair:

Nur istiyoruz, sen bize yangın gönderiyorsun,

Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun,

Mademki ey adl-i ilâhi, yakacaktın,
Yaksaydın ya melunları, tuttun bizi yaktın,
Yetmez mi musap olduğumuz bunca devahi?

Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhi?

Şimdiye kadar böyle cesur şair çıkmamıştır. Kâfirleri yakacağın yerde bizleri yaktın, bu adalete uygun mudur, yok musun adl-i ilâhi? gibi sözlerle Akif çok büyümüştür.

Bu büyük sözlere mukallitler karşı çıkarak diyorlar ki:
“Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden sual olmaz. Nur isteyene yangın gönderiyorsa demek ki hak etmişler ki yangın gönderiyor. Kâfirleri, melunları yakmayıp da Abdulhamid Han'ın düşmanlarını yakmışsa bunun da bir hikmeti vardır. Yok musun adl-i ilâhi diye Cenâb-ı Hakka dil uzatmak Akif'ten başka kimseye nasip olmamıştır. Her şey adl-i ilâhinin içinde cereyan etmektedir. Bazı gözler bunu görmüyorsa adl-i ilâhiye hücum etmek mi gerekir? Var olan adl-i ilâhiye yok musun denir mi?”

İşte mukallitler Akif gibi büyük bir zatı böyle tenkit ettiler. HeleDavudoğlu bu hususta kitap bile yazdı. Abduh’u ve onun yolunda olan Akif'i seven herkes Davudoğlu’na düşman olmalıdır. Akif, müctehidler müctehididir. Akif için fukahanın sözü ve kıyası mühim değildir. İcma da mühim değildir. Hattâ hadîs bile. Akif için tek kaynak vardı: Kur'an. Akif'in ilham aldığı tek yer Kur'ândı. Onun için Akif, mukallitleri kızdıran şu mısraları söylüyordu:


Doğrudan doğruya Kur'andan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.

Zaman sana uymazsa sen zamana uy demiş atalar.
Akif gibi İslam’ı asrın anlayışına uydurmak lâzımdır.

Akif her ne kadar İslâm âlimlerinden nakli esas almamışsa da tek ilham aldığı yer Kur'an olduğunu bildirmişse de onun da bu yolda üstatları vardı. Bunu şöyle anlatıyordu:

İnkılâp istiyorum ben de, fakat Abduh gibi...”

(Not: Buraya kadar olan ifadelerin tamamı reformcu Süleyman C. Oğlu’na aittir.)

Zırva tevil götürmez
Sual: Bektaşi’ye, (Niye namaz kılmıyorsun) demişler. (Kur’anda Allah, “Namaz kılmayın” buyuruyor. Ben de onun için kılmıyorum) demiş. Hemen âyetin devamında “Sarhoş iken” diye yazıyor. Onu gizliyor. Siz de, Akif’in şiirinin sadece bir kısmını cımbızla alıyorsunuz, anlam değişiyor. Mesela, (Bu Kur'an fala bakmak ve kabirde okumak için inmemiştir) demişse de, bu mısraların başına bir sadece eklenirse anlam düzelir. (Bu Kur'an sadece fala bakmak ve kabirde okumak için inmemiştir) olur ve eleştirecek yeri kalmaz.


CEVAP
Biz cımbızla değil, kopyalayarak alıyoruz. Sadece kelimesini biz niye ekleyeceğiz ki? Ekleme çıkarmalar manayı değiştirir. Sizin dediğiniz gibi sadece kelimesini eklersek, (Sadece fala bakmak için inmemiştir) olur ki bu da, (Kur'an fala bakmak için de inmiştir)demek olur. Görüldüğü gibi tevil edilirse daha kötü oluyor. Onun için atalarımız, (Zırva tevil götürmez) demişlerdir. O kadar yanlışın hangi biri tevil edilir ki? Ulu Hakan’a melun, kızıl kâfir demesini mi tevil edeceğiz? Yoksa (Abduh gibi reform) istiyorum sözünü mü? Hâşâ Allah’tan hesap soran (Ya Rabbi, gâvurları yakman gerekirken Müslümanları yaktın. Bu nasıl ilahi adalet?) sözü mü tevil edilecek?http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=7172

2011-12-30

Gençlere Örnek Gösterilen Bir Zındık/dinsiz: Ali Şeriati

Ali Şeriati

Aslen şiî olup şiîlerin bile tasvip etmediği Ali Şeriatî diye biri var. Birileri, Peygamberimiz örnek olarak yetmezmiş gibi onu örnek bir şahsiyet gibi göstererek, müslüman gençlerin zihinlerini onun bozuk fikirleriyle doldurmak peşinde. Bu gayretkeşlerden biri de Mustafa İslamoğlu…

Allayıp pullayarak gençlere sundukları Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e bile hakaret ettiğini geçen sayımızda anlattık. Bu yazımızda, onu kendi sözleriyle daha yakından tanıtacağız. Tanınmalı ve hangi derekelerde olduğu bilinmeli ki, onu yüceltenler de tanınmış ve bilinmiş olsun.

Şeriatî’nin MUHAMMED KİMDİR isimli kitabına bakıyoruz. Görelim bakalım, Mustafa İslamoğlu’nun öve öve bitiremediği bu mahlûk, İslâm büyükleri hakkında neler yazmış. Başlıyoruz. Bismillah:

1- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkındaki iftiraları şöyle:

“Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.” 

“Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)


"Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır." (s: 318)

2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:

“…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
“… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:

“Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:

“…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları –ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:

“Ali’ye karşı beslenen kinler.” 

4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e dil uzatmaya. Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:

“Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”

Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:

“Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?” 

“…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)

Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:

"Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur." (s: 323)


6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ediyor: “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)

Bu yalanı söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin. Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç?

7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:

“Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)

Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersidir. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.

Ali Şeriati

8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:

“Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)

Hâşâ, Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i başkalarına küfür eden biri olarak gösteriyor.

9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği iftirasını yapıyor: “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)

10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali şöyle anlatıyor:
“Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)

Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor.

Değerli okuyucular! Ali Şeriatî’nin bir de Hac isimli kitabı var. Bir de ona göz atalım.
Kitap, Ejder Okumuş tarafından tercüme edilmiş. Elimizdeki 2. baskı Şûrâ Yayınları’na ait. Nisan 2001…

4. sahifede “Yayıncının Notu” olarak şu cümleler göze çarpıyor:

“Bu kitap, Şehid Ali Şeriatî’nin bizzat gözden geçirip ilâveler yaptığı ve “Öğretmen Şehid Dr. Ali Şeriatî’nin Eserlerini Derleme Bürosu”nun külliyat arasında yayımladığı Farsça son Hacc baskısının tam çevirisidir.”

Demek ki neymiş? Ali Şeriatî bu kitabı bizzat kendisi gözden geçirmiş. Aşağıda madde madde verilecek bilgileri lütfen bunu bilerek değerlendiriniz.

1- Daha başta zehirini kusuyor. Diyor ki: “Ve yine biz, aynı yöntemle, İslâm mezhepleri arasında bir mukayese yapsak, İslâm dâhilinde bulunan Şia’yı, dinler arasında İslâm’ı nasıl görüyorsak öyle görürüz.” (s: 8)

2- Şeriatî’nin, Hac hakkındaki şu ifadesine bilhassa dikkat: “Ve Hacc: Müslümanlar arasında her yıl tekrar edilen en çirkin, en mantıksız eylem!” (s: 9)

Bu söz üzerine biz de diyoruz ki, bu sözün sahibi en alçak en rezil insan…

3- Müslümanları şöyle suçluyor: “Kur’an’ı yok edememiş kapatmışlardır. “Kitab”ı “teberrük edici şey” haline getirmişlerdir.” (s:11)

Açıkça, müslümanları Kur’an’ı yok etmek için uğraşmakla suçluyor. Teberrük/bereketlenmek kötü bir şeymiş gibi, Kur’an’ı teberrük edilen şey haline getirmekle suçluyor.

4- Bakın hacda tavaf eden Müslümanlara nasıl hakaret ediyor:

“Yemenliler, saçları perişan ve pis, gözleri çökmüş, bellerine ip bağlamışlar, her biri mezardan çıkmış tıpkı bir hortlak gibi. Ve siyahlar; iri, uzun boylu ve kazık gibi, dudaklarını köpük bürümüş…” (s: 71)

Bu sözler, bir Müslümanın din kardeşleri hakkında söyleyeceği sözler olamaz. Onların görüntüleri böyle olsa bile bu ifadeler kullanılamaz. Öbür taraftan hacda, kötülükler görülmez, gizlenir, iyilikler anlatılır.

5- İmanî bakımdan uygun olmayan öyle benzetmeleri var ki, aşağıda da göreceğiniz gibi, bu teşbihlerin her biri en hafifinden insanın imanını sarsar. Yazının fazla uzamaması için bunları kısa değerlendirmelerle verelim:

a) Hacer Vâlidemiz’den câriye diye bahsederek şöyle diyor: “Allah, Afrikalı siyah bir câriyenin evinde.” (s:49) Allah, -hâşâ- Hz. Hacer’in evindeymiş.

b) “Allah, dünyanın kalbi, varlığın mihveridir.” (s:50) Allah –hâşâ- dünyanın kalbiymiş.

c) “Allah ve insanlar/topluluk bir cihette, bir saftalar.” (s:50) Allah –hâşâ- insanlarla aynı saftaymış.

d) “Allah’ın çevresinde tavaf yapıyorsun.” (s: 54) Kâbe’ye Allah diyor. Hâşâ! Tavaf Allah’ın çevresinde yapılıyormuş.

e) “Vay be! Bu tevhid …seni Allah’la diz dize oturtuyor. …Allah’ın benzeri olarak görüyor. “ (s:56) Allah’la diz dize oturmak, Allah’ın benzeri olmak… Bu benzetmelerin insanı ne hale getireceği ehlince malum.

f) “İlâhî özün, içinde, Allah’ın ruhu girdaptan doğup başını kaldırıyor. Nereden? Allah’ın elinin sağ elinin altından.” (s: 59)

Altı çizili yerlere dikkat.

g)  “.. sa’y et. Fakat çember çizerek değil, çembersel çaba, değirmen eşeğinin sa’yi gibidir, kısır döngüdür, sonuçta başa dönersin. Böyle bir şey, “abes”, “anlamsız”, içi boş daire, içeriksiz, hedefsiz: Tıpkı sıfır gibi.” (s: 67)

Sa’y ile tavafı karıştırıyor. Sa’y istense de zaten çembersel yapılamaz. Değirmen eşeğinin sa’yi gibi diye bir benzetme yapanın kendisi eşekten aşağı olmaz mı!
Kâbe’nin etrafında yapılan tavafı da sıfır olarak görüyor.

h) “Ey insan! “Allah’ın ruhu”! (s:80) Burada insana, “Allah’ın ruhu!” diye hitap ediyor.

i) “Ey hacı, yolun sonunda Allah seni beklemekte…” (s: 91) Bu söz de sâfî küfrî bir benzetme…

j) Müzdelife’den Mina’ya hareket edecek hacıları, yıkılmaz bir duvara benzettikten sonra şöyle diyor:
“Bu çelik duvarı dünyada yıkabilecek hiçbir güç yoktur. İbrahim ve Muhammed dahi yıkamaz.” (s: 106)

Görüyor musunuz hâinliği!.. Böyle bir duvarı yıkmayı hedeflese hedeflese ancak kâfirler hedefler. İbrahim (Aleyhisselâm) ile Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i bu çelik duvarı yıkmak istiyor gibi gösteriyor. Bu çelik duvarı yıkma cürmünü Hz. İbrahim’e ve Peygamberimiz’e yüklemek ise, olsa olsa imansızlık alâmetidir.

k) “Ki sen, tek bir “varlık”sın: Kendi “mahiyet”ini kendin yaratmalısın.” (s: 112) Allah’a ait olan yaratmak kelimesini insana izafe ediyor.

l) “Savaş İbrahim’in içinde, Allah’la İsmail arasında savaş.” (s: 119) Eh, bu artık sapıklığın dik âlâsıdır.

m) “Hâtemül Enbiya dahi kendini korumasaydı sarsılabilir düşebilir, yaptıklarını heba edebilirdi. O bile şirkten masum değildir!” (s: 129)

Değerli okuyucular. Peygamberler hakkında bu ifade kullanılamaz. Çünkü peygamberler Allah tarafından korunmakta olup şirke düşmek şöyle dursun sıradan günah işlemekten bile uzaktırlar. Böyle sözler, ancak imansız ağızlardan çıkar.

6- Ali Şeriatî’nin cahilliklerine gelince:

a) Haccın başlangıcını zilhiccenin 9. günü olarak anlatıyor. (s: 79)
Halbuki hac, Zilhiccenin 8. günü başlar.

b) “Âdem doğduğu zaman” (s: 84) diyor
Hazreti Âdem doğmamış, topraktan yaratılmıştır…

c) “Hacta ilk hareket Arafat’tan başlar” (s: 86) diyor.
Yanlıştır. Hac Mina’dan başlar.

d) Şeytan taşlamak için toplanacak taşları şöyle tarif ediyor: “Cevizden daha küçük, fıstıktan daha büyük” (s: 101)

Yanlıştır. Doğrusu şöyle: Nohuttan büyük, fındıktan küçük.
Milyonlarca hacı cevizden küçük taşlar toplasa Mina’da taş dağı meydana gelir.

f) “Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dinî gelenek ve ibadetti.” (s: 135)
Dinî gelenek derken hak dini kastetmektedir. Oysa hak dinde insan kurban etmek gibi bir gelenek ve ibadet yoktur.

g) “Şimdi her şey sona erdi. Nerede? Mina’da!” (s: 146)

Yanlış. Hac Mina’da bitmez. Çünkü daha ziyaret tavafı yapılacaktır.

h) “Bugün Zilhiccenin onu. Kurban Bayramı, Hacc sona erdi.” (s: 146)
Yanlıştır. Taşlama devam etmektedir.

i) “Bu üç günde (bayramın üç günü) Mina bölgesinden dışarı çıkmak yasak! Ka’be’yi tavaf için bile geceleyin dışarı çıkmaya hakkın yok.” (s: 147)

Bu da ancak zır câhillerin düşeceği bir yanlış. Böyle bir yasak yok.

7-
Şeriatî’nin Hac kitabında bazı mübârek isimler geçiyor.
Meselâ:
Harun kelimesi 1 defa,
Peygamber kelimesi (Peygamberimiz kastedilerek) 3 defa,
Musa kelimesi 4 defa,
Ali kelimesi 5 defa,
Hüseyin kelimesi 6,
Hacer kelimesi 9 defa,
Muhammed kelimesi 10 defa,
Âdem kelimesi 21 defa,
İsmail kelimesi 90 defa,
İbrahim kelimesi 131 defa geçmektedir.
Buna rağmen hiç birini “Hazret” kelimesiyle anmıyor. Hiç birinde “Hazret” kelimesi veya “Aleyhisselâm” da yok…


Ali Eren
Gazeteci - Yazar

2011-07-17

Kur'an meallerinden islami ilimler/hükümler öğrenilemez. Mealcilik doğru bir akım değildir.

Kur'an meallerinden islami ilimler/hükümler öğrenilemez. Mealcilik doğru bir akım değildir.


Mukallidler(bir mezhep imamına tabi olup onu taklid edenler) Dini, Tercüme ve Meâllerden Öğrenemez...

Yeni hidâyete gelmiş üniversite mezunu bir kimse namaza başlamak istiyor. Abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, hiç bilgisi yok, her şeyi öğrenmesi gerekiyor. Bu kişiye beş ayrı Kur'an tercümesi ve meâli, on tefsir verseniz. Bu tefsirlerden biri otuz cilt olsa. Bunların yanında on kadar hadîs külliyatı...

Bu kültürlü, iyi niyetli kimse bu eserleri üç ay boyunca okusa; doğru dürüst abdest almayı, iki rekat namaz kılmayı öğrenebilir mi?

Öğrenemez.

Ne yapması lâzımdır?

İcazetli bir Ehl-i Sünnet aliminin yazmış olduğu bir namaz hocası kitabı alır, onu okur ve çok kısa zamanda abdest almayı ve namaz kılmayı sahih ve doğru bir şekilde öğrenir.

Halkı ve gençliği Ehl-i Sünnet'ten ayırmak ve kopartmak isteyenler bazıları şu edebiyatı yapıyor:

Kur'an tek kaynaktır. Herkes Kur'an meali, tercümesi, yorumu okusun ve dinini öğrensin.

Kur'an elbette Allah'ın kitabıdır, dinin ve şeriatın ana kaynağıdır ama cahiller ve mukallidler dini ve şeriatı doğrudan doğruya Kur'andan öğrenemez.

İlimleri, irfanları, kültürleri, ufukları buna yeterli değildir.

Ashab-ı Kiram radiyallahu anhüm ecmain efendilerimiz dini, imanı, namazı, abdesti Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden öğrenmişlerdir.

O, bu fanî dünyaya veda ettikten sonra Tâbiîn Ashab'tan, Tebe-i Tâbiîn Tâbiînden öğrenmiştir.
(Tabiin: sahabeleri görüp peygamberimizi göremeyen devrin müslümanları...
Tebe-i Tabiin: Ne peygamberi ne ashabını göremeyip de sadece tabiini gören devrin müslümanları...)

Sonra her asırda âlet ilimlerini ve 'âli ilimleri tahsil etmiş icazetli ulama ve fukaha halka dinini, ibadetini, Şeriatını, ahlakını sözlü veya yazılı olarak öğretmiştir.

İcâzetli gerçek ulema Resullullah Efendimizin temsilcileri, vekilleri, vârisleri durumundadır. Din onlardan öğrenilir.

İcazetli ulema ve fukaha tarafından te'lif ve tasnif edilmemiş (yazılmamış, derlenmemiş), re'y/oy, heva ve para kazanmak için yayınlanmış kitaplardan din öğrenilmez.

Bir reformcu din kitabı yazmış, o kitabı okuyan yanılmaya ve sapıtmaya mahkumdur.

Reformcu beş yüz sayfalık kitap yazar, bunun içindeki bilgilerin yüzde doksanı doğrudur ama yüzde on vahim hatâ vardır: Bu kitap okunmaz.

Bugün öyle ilahiyatçılar vardır ki, Mutezile mezhebine bağlıdır, fakat tepkilerden korktuğu için taqiyye yaparak gizlemektedir. Ehl-i Sünnet Müslümanlarının onun yazdığı din kitaplarını okumamaları gerekir.

Zamanımızda Selefîlik mezhebi yayılıyor. Bu mezhebin taraftarları kendilerini Selef-i Sâlihîn yolunda gösteriyor.

Selef-i Sâlihîn yolunda olanlar Ehl-i Sünnet ve Cemaat(peygamberin sünnetine ve ashabına uyan) Müslümanlarıdır.

Selefîlerin büyük çoğunluğu Vehhabîdir. Vehhabîler Muhammed ibn Abdilvehhab'ın peşinden gidiyor.

Bu zatın imamı ise İbn Teymiye'dir.

Muhammed ibn Abdilvehhab, İbn Teymiye'den de aşırıdır, onun vur dediğine öldür demektedir.

Vehhabîliğin bid'at ve bâtıl olduğu hususunda Ehl-i Sünnet uleması, fukahası ve müftüleri ittifak etmiştir.

Zamanımızda bir de Mealciler bozuk bir fırkası zuhur etmiştir.

Bütün bozuk, bid'atçi, bâtıl fırkalar ve cereyanlar Ehl-i Sünnet'i yıkmak için seferber olmuştur.

Bunların tahribatından korunmak için dinimizi, akaidimizi, Şeriatımızı, ahlak kurallarımızı Ehl-i Sünnet ulema ve fukahasından öğrenelim.

Dinimizi rasgele kitap okuyarak doğru öğrenemeyiz.

Bazı bozuk fırkalar Allahü Tealaya, Onun Zat-ı Kibriyasına yakışmayacak noksan sıfatlar izafe ederek küfre düşüyor.

Bozuk fırkaların bazısı cihad fi selibillah(sırf Allah rızası için cihad) ile terörü birbirine karıştırıyor.

Bazı bozuk fırkalar kaderi inkar ederek küfre düşüyor.

Kimisi şefaati, kabir ahvalini inkar ediyor.

Ashab-ı Kiram efendilerimize iftira eden, düşmanlık besleyen bozuklar var.

"Bozuk düzenlerde bozuk işler yapılır" diyerek İslam'ın kesinlikle yasak ettiği haram işleri fütursuzca işleyen, haram kazançlar ve servetler elde edenleri görüyoruz.

Bozuk fırkaların çoğu taqiyye yaparak Müslümanları aldatıyor.

Birkaç yıldan beri 14 asırlık İslam tarihinde görülmemiş bir fitne çıktı. İslam'ı, Kur'anı, Resûlullah'ı inkar, tekzib ve reddeden kâfirlerin de ehl-i necat(kurtuluş ehli) ve ehl-i Cennet olduğu iddiası...

Müslüman gençlik ve halk bunların yazdığı kitaplardan dinini sahih olarak öğrenebilir mi?

Maalesef İmam Hatip mekteplerinde ve İlahiyat fakültelerinde bid'at cereyanları cirit atıyor.

İtikad konusundaki bozukluklar ayyuka çıkmıştır.

Bütün okullarda mecburî olarak okutulan sözde din dersleri kitaplarına bakınız. Başında Paşa'nın kocaman bir resmi ve Gençliğe Hitabesi... Bunun İslam diniyle ne alakası var?

Kemalist ilahiyatçılar İslam dini ile Kemalizm ideolojisini bağdaştırmaya uğraşıyor. Boşuna gayret.

Bid'atçilerin şu söylemlerine dikkat buyurunuz: Sizin Müslümanlığınız ilmihal Müslümanlığıdır. Bu ilmihal Müslümanlığın içine hurafeler karışmıştır. Biz size Kur'an Müslümanlığını öğretiyoruz. Doğru olan budur.

Evet halkı ve gençliği Kur'an ile aldatıyorlar.

Asıl Kur'an Müslümanlığı Ehl-i Sünnet ve Cemaat Müslümanlığıdır.

Asıl Kur'an Müslümanlığı cumhur-i ulemanın anlattığı ve öğrettiği Müslümanlıktır.

Agâh olunuz:

Bilcümle reformcuların,

Dinde yenilik isteyenlerin,

Dinde değişim isteyenlerin,

Vehhabîlerin,

Selefîlerin,

BOP'çuların,

Ilımlı/light İslamcıların,

Kemalist ilahiyatçıların,

Fazlurrahmancıların,

Mezhepsizlerin,

Telfik-i mezahib taraftarlarının,

Müctehid taslaklarının,

Farmason Afganîcilerin,

Bevval-i çeh-i Zemzem'lerin... Ehl-i Sünnete aykırı inanç, fikir, görüş, fetva ve ictihadlarının tamamı bâtıldır.

Dinini, imanını, ahlakını, Şeriatını, ebedî saadetini kurtarmak isteyen iki ayağıyla Ehl-i Sünnet dairesi içinde bulunsun.

Bir ayağı Ehl-i Sünnette, diğer ayağı bid'atte... Olmaz olmaz olmaz!..

(İkinci yazı)


Çocuklara Özel Din ve Kur'an Dersleri Verilmelidir

Yaz tâtili geldi. Çocuklar, öğrenciler elbette dinlenecek. Lakin tatil esnasında, istirahatten ve eğlenceden biraz fedakârlık yaparak dinlerini öğrenmeleri de lazımdır.

Din eğitimi beş yaşında başlamalıdır.

Bugün, 28 Şubat zâlimleri tarafından konulmuş, küçük çocuklara ve öğrencilere özel din ve Kur'an eğitimi yasağı çok ağır ve vahim bir insan hakları ihlâlidir.

Bütün şuurlu Müslümanlar bu yasağın kalkması için elbirliğiyle çalışmalıdır.

Bu konudaki ihtilaflar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) kadar götürülmelidir.

Bir Müslüman çocuğun din eğitimi çok küçük yaşlarda başlamazsa ilerideki eğitim temelsiz kalır.

Müslümanlar bu gibi haksızlık ve zulümlerle mücadele etmezlerse sorumlu olacak, vebal altında kalacaklardır. Kendileri namaz kılan Müslüman anne babalar büluğa eren çocuklarına da namaz kıldırmalıdır.

Baba namazlı abdestli oğlan serseri, böyle İslam ailesi olmaz. Anne tesettürlü, kız açık saçık hoppa mı hoppa. Böyle Müslüman aile olur mu?

Ana baba umreye gitmiş, oğlan Bağdad caddesinde lüks arabasıyla yarış yapıyor, dehşet saçıyor.

Anne tarikata mensup, kız fink atıyor.

Müslümanların çocuklarını imanlı, dindar, ahlaklı ve faziletli yetiştirmeleri farzdır. Ana baba gayret gösterir, elinden geleni yapar ama çocuklar dindar olmaz. O takdirde sorumlu olmazlar ama gereken çabayı göstermezler, gereken tedbirleri almazlarsa sorumlu olurlar. Ebedî saadetleri elden giden çocuklar yarın Mahkeme-i Kübra'da, kendilerini dindar yetiştirmeyen anne ve babalarından dâvacı olacaklardır.

Metin yetişsin, iyi para kazansın, lüks hayat sürsün, dünyada keyif çatsın...

Mübeccel lüks bir hayat yaşasın, refahlı olsun, elini sıcak sudan soğuk suya sokmasın.

Müslüman ana babalar çocukları için böyle düşünmez.

Nasıl düşünür?

Oğlum kızım iyi insan, iyi Müslüman olsun, hayır hasenat yapsın, biz öldükten sonra, onların iyilikleri bizim defterimize de sadaka-i câriye olarak yazılmaya devam etsin.

Çocuklarınıza ehliyetli Ehl-i Sünnet hocaları tarafından özel din ve Kur'an dersleri verdiriniz.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
17 TEM 2011

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve Mezhepsiz İslam...

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve  Mezhepsiz İslam...




“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.” (?)

-------



“Kur’an Müslümanlığı”, müsteşrikler ve mezhepsizler

İnsanı yeryüzünde halîfe olarak yaratan Hz. Allah, lûtuf ve kerem hazînesinden, beşere/insanlara dünya ve ukbâ/ahıret saâdetini kazandıracak ilâhi mesajlarını ve bu mesajları; sözleri, fiileri, hal ve hareketleriyle, kısacası hayatıyla tefsîr eden/ açıp açıklayan peygamberleri (aleyhimüsselâm) göndermiştir.

Kur’ân-ı Kerim ve Resûlüllah (s.a.v.) ile bu ilâhi tenezzülât kemâl/olgunluk noktasına ulaşmış... En son ve en mükemmel din olan İslâm, kıyâmete kadar aslî hüviyetini/asıl kimliğini muhafaza edecektir. Bunu Rabbimiz (c.c.) kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de taahhüt etmektedir.

Son birkaç asırdır elde ettiği teknolojik muvaffakiyetlerle sarhoş olan Batı insanı, huzuru dinden ve fıtratten alabildiğine kaçışta bulacağını sanıyordu. Fakat aradığı huzuru bulamadı.

Batı’nın teknolojik başarısı karşısında âdeta şok olan İslâm âlemi, onun bu huzursuzluğunu görmekte ve yavaş-yavaş kendine gelerek ilâhi menbaa/kaynağa doğru koşmaktadır. Haddizatında dünyanın her tarafında islâm’a koşan insanlar, gün geçtikçe artmaktadır.

Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmakta onlara hâkim olan Batı dünyası, oryantalistler (müsteşrikler-İslamı araştırıp yorumlayan batılılar)le İslâmiyeti aslî hüviyetinden saptırmak, bu ilâhî kaynağı bulandırmak için her geçen gün artan bir tempoyla çalışmaktadır. Maalesef memleketimizde de onların bu oyununa gelenler vardır. Müsteşriklerin İslâmiyeti tahrip etmek için neşrettikleri/yayınladıkları zehirlerin pazarlayıcılığını yapmaktadırlar. Bilerek veya bilmeyerek bir takım Müslümanlar da bunların tesirinde kalmaktadır. Müdâfaasını/savunmasını yaptıkları temel düşünce şudur:

“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.”

“Kur’ân’a sarılalım” mâsum kılıfıyla sünneti, dolayısiyle Peygamberimizi (s.a.v.) devreden çıkarmak istemekte ve bunu da Kur’an adına yaptıklarını iddia etmektedirler. Halbuki Kur’an, onların bu hezeyanını yüzlerine çarparak Resûle ittibâyı/tabi olmayı emretmektedir:

“(Habîbim), de ki:Allah’ı seviyorsanız bana ittibâ edin/tabi olun ki, Allah da sizi sevsin; günahlarınızı mağfiret etsin. Şüphesiz ki Allah, Gafûr ve Rahîm’dir.”(1)

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerle seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duyladan tamamen kabul etmedikçe, iman etmiş olamazlar.”(2)

“Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”(3)

Görüldüğü üzere Allah Teala peygambere itaatı kendisine itaat olarak kabul etmiştir. Peygambere itaat de ancak onun sünnetini yaşamakla mümkündür. Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirenlere Kur’an, “Onun (peygamberin) emrine muhalefet edenler, başlarnına bir belânın gelmesinde veya can yakıcı bir azâba uğramaktan sakınsınlar.”(4) diye ikaz ve ihtarda bulunmaktadır.

***

YAKIN BİR GELECEKTE NELER OLACAK?

Kıyâmete kadar olacak şeyleri ümmetine haber veren Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Biliniz ki bana Kur’ân ve beraberinde bir misli daha verilmiştir. Haberiniz olsun ki yakın bir gelecekte mal ve mülk ile mağrûr olan bir kimse çıkıp koltuğuna yaslanarak şöyle diyecek: ‘Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini de haram sayınız.’ Bilin ki; ehl-î merkeplerin etleri, azı dişli vahşi hayvanların etleri, kendi rızâsıyla bıraktığı dışında zimmînin kaybettiği mal da helâl değildir.”(5)

“Yakında koltuğuna yaslanmış benim hadîsim okunduğunda, ‘Bizimle sizin aranızda sadece Allah’ın kitabı vardır. Onda bulduğumuz helâli helâl, haramı da haram kabul ederiz’ diyen bir kimse çıkacak. Dikkat edin!Şüphesiz ki Resûlüllah’ın haram ettiği, Allah’ın haram kıldığı gibidir.”(6)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu hadîsleriyle sünnetin şerîatteki yerini istikbâle/geleceğe ait bir mu’cize olarak beyan etmiştir. Bu mu’cize daha ilk devirlerde tahakkuk etmiştir. Hâricîler Kur’an’ın zâhirine yapışıp sünneti kabul etmemişlerdir.

Hattâbi, “Bana kitap ve beraberinde bir misil verilmiştir” ifadesinin iki manaya geldiğini söyler.

Birincisi, zâhirî metlüv ile birlikte gayr-i metlüv olan bir bâtınî vahiy de verilmiştir.
[Peygamberimiz Okunan ve Kur'an'da olan vahiylerin dışında, okunmayan ve Kur'an da olmayan vahiyler de almıştır. Kur'ân dışı vahiy aldığının, âyet ve hadislerden bir çok delili vardır Bakara sûresinin 144, Tahrîm sûresinin 3, Necm sûresinin 3-4, Nisâ sûresinin 113, Ahzâb sûresinin 34 âyetleri; Cibrîl hadisi diye meşhur olan hadis (Ebû Dâvûd, Kader, 17) buna delildir]

İkincisi, Kur’an Resûlüllah’a (s.a.v.) okunan bir vahiy olarak verilmiş, onun açıklaması olarak da bir misil daha verilmiştir. Yani Resûlüllah Efendimiz’e Kitâb’ı açıklama salâhiyeti has ifâdeleri tamîm/ özel manaları açıp bildirme, umumî olanları tahsis/ genel olanları belirli bir gaye için kullanma, mücmel olanları tavzîh ederek/özet olanları açıklayarak beyan ederek zâid/artan hükümler getirmiştir. Böylece sünnetin kabûlü ve kendisiyle amel etmemiz mecbûriyeti, aynen tilâvet edilen/okunan Kur’an gibi olmaktadır.(7)

Allah Teala, “Biz sana Kur’an’ı indirdik. Ta ki insanlara ne indirildiğini anlatasın ve onlar da düşünüp anlasınlar.”(8) buyurmaktadır.

***

KUR’AN SÜNNETLE TEFSİR OLUNMUŞTUR

Resûl-İ Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Kur’ân ayetlerini bazan sözleriyle, bazan davranışlarıyla, bazan her ikisiyle birlikte, bazan da takririyle/tasvibiyle îzah ederdi...

Mesela Kur’ân-ı Kerim’de bir çok yerde namaz kılınması emredilmektedir... Ancak namazın mâhiyeti, nasıl kılınacağı, rek’ât sayıları, kimlere farz olduğu gibi hususlar açıklanmamıştır. Bunları sünnet îzah etmiştir.

Aynı şekilde Kur’ân’da zekât verilmesi emredilmekle birlikte zekâtın mâhiyeti, hangi mallardan ne miktarda verilmesi gerektiği, farziyet şartlarının neler olduğu belirtilmemiş... Bütün bunlar Rasûlüllah Efendimiz’in sünnetiyle tespit edilmiştir.

Kezâ, “Ey insanlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz, şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki felah bulasınız.”(9) ayetiyle içki haram kılınmış, fakat içene verilecek ceza İslâm hukukunda sünnetle tespit edilmiştir.

Ayet-i Kerîmede, “Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarından dolayı ibret verici bir cezâ olarak ellerini kesin. Allah Âzîzdir, Hâkim’dir.”(10) buyrulmaktadır. Fakat cezayı gerektirecek hırsızlığın ne olduğu, ellerin nereden nereye kadar kesileceği müphem/belirsiz bırakılmış, bütün bunları sünnet açığa kavuşturmuştur.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “İman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte onlar hidayete ermiş gerçek emniyete nâil olmuş kimselerdir.”(11) Cenâb-ı Hakk’ın, hidayet ve emniyete nâil olmak için ‘îmâna karıştırılmamasını’ şart koştuğu zulümden murâd nedir? Zulmün bütün çeşitleri midir? Yoksa herhangi bir zulüm müdür? Ayet-i kerîmede bu soruların cevabı olmadığı için ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. “Hangimiz var ki, nefsine zulmetmemiş olsun?” diyorlardı. Allah Resûlü( s.a.v.) onlara, “Sizin zannettiğiniz gibi değil. Buradaki zulümden maksat, Lokman’ın dediğidir. O “Ey oğulcuğum, Allah’a şirk koşma. Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür(12)diyerek, zulümden maksadın şirk olduğunu bildirmiştir.”(13)

Bütün misâllerde görüldüğü üzere, Resûlüllah’ın sünneti olmadan Kur’ân’ı anlamak mümkün değildir.

***

SÜNNETTE OLAN KUR’AN’DA DA VARDIR

İmam Şâfiî hazretleri bir gün Mescid-i Haram’da oturmuş sohbet ediyordu. “Bana soracağınız her şeyin cevabını Kur’an’dan verebilirim” dedi. Orada bulunanlardan birisi, “İhramda iken eşek arısı öldürmenin hükmü nedir?” diye sordu. Hz. İmam, “Bir şey gerekmez” diye cevap verince, soruyu soran, “Bu Allah’ın kitabının neresinde var?” dedi. İmam Şâfiî, “Resûl size ne getirmişse onu alın. Neden de yasakladıysa, ondan sakının” ayetini, peşinden de mevzu ile alâkalı hadis-i şerifi senediyle birlikte okuyarak mes’eleyi çok güzel bir şekilde açıkladı.(14)

Sünnet-i seniyyenin tesbitinde kılı kırk yaran bir hassâsiyetle hareket edilmiş, hadis diye uydurulmak istenenler ortaya çıkarılmıştır. Sırf bu hususla alâkalı müstakil eserler yazılmıştır. Bu itibarla endişeye, kafaları ve gönülleri bulandırmaya mahal yoktur.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bizzat kendileri sünnet-i seniyyelerine ittibâ edilmesinin/tabi olunmasının üzerinde durarak şöyle buyurmuşlardır:

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sıkıya sarıldıkça dalâlete düşmezsiniz. Bunlar, Allah’ın kitabı ve sünnetimdir.”(15) “Benim sünnetime, Râşid Halifelerim’in(dört halifenin) sünnetine temessük edin (tutunup sarılın), azı dişlerinizle sımsıkı yapışın.”(16)

Rabbimiz celle şânühû, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resûl-i Kibriyâsı’nın ve onun Râşid Halifeler’inin sünnetine sımsıkı yapışıp yaşamaya ve yaşatmaya bizleri muvaffak kılsın.


DİPNOTLAR
1 Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân, 3/31.
2 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 65.
3 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 63.
4 Kur’ân-ı Kerim, Nûr, 63.
5 Ebû Dâvud, Sünen, Sünnet, 5.
6 İbn Mâce, Mukaddime 2.
7 Sünnet Müdâfaası, Muhammed Ebû Şerbe (Terc.), 1, 54.
8 Kur’ân-ı Kerim, Nahl, 44.
9 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 90.
10 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 28.
11 Kur’ân-ı Kerim, En’âm, 82.
12 Kur’ân-ı Kerim, Lokman, 13.
13 Buhârî, Sahîh, Tefsîr 60-71.
14 Sünnet Müdâfaası, 1, 51.
15 Feyzu’l-Kadîr, 3, 240.
16 Sünenü Ebî Dâvud, Sünnet.

HALİS ECE

[Okuyucularımızın daha iyi anlayabilmeleri maksadı ile, yazarının affına sığınarak makalede sadeleştirme ve bazı tabirleri izah sadedinde eklemeler yapılmıştır.
Akademi Yönetimi]

2011-07-13

Hep Taktik Hareketlerle İtikadları Bozuyor; Mustafa İslamoğlu

Hep Taktik Hareketlerle İtikadları Bozuyor; Mustafa İslamoğlu




BÜYÜK YAZARIN (M.İSLAMOĞLU) YAZDIKLARI...

Birkaç sayıdan beri Mustafa Islamoğlu’nun çoğunu bile bile yaptığı yanlışlarından bahsediyoruz ya, bazıları bundan rahatsız olmuş. Çareyi bendenizi telefonla taciz etmekte bulmuşlar. Telefon ediyor, fakat itirazlarının arkasında duramıyorlar. Birkaç cümleden sonra cevapsız kalıp kapatıyorlar.

Bizim derdimiz neymiş... Mus­tafa Islamoğlu'ndan ne istiyormuşuz... Bizim rantımıza engel olmuş da onun için mi aleyhinde yazıyormuşuz... Uğraşacak başka kimse kalmadı mı da onunla uğraşıyormuşuz vesaire...

Ben de kendilerine şöyle diyorum:

a- Biz ondan bir şey istemiyoruz. Ama kendisine "İslam itikadından ve İslam fıkhından ne istiyorsun?" diye soruyoruz.

b- Rant peşinde değiliz, esasen İslamoğlu ile bizim aramızda zaten bir rant meselesi de yok.
c- Uğraşacak başka bir şey kalmadı mı ki Islamoğlu Müslümanlarla, İslam akâidiyle ve fıkhıyla uğraşıyor?
Bu zatları telefonu kapatmaya mecbur bırakan esas sözüm ise şu oluyor:

Yazdıklarımın hepsi Islamoğlu'nun eserlerindeki yanlışları tenkittir. Sahife numarası vererek sadece onun yazdıklarını aktarıyorum. Mustafa Islamoğlu ile ilgili yazılarımda herhangi bir iftira varsa söyleyin. Veya hangi tenkidim yersiz veya hangi cümlem yanlışsa onu söyleyin.

İşte buna cevap veremeyip telefonu kapatmak mecburiyetinde kalıyorlar.

Onlara buradan diyorum ki:

Lütfen içinizden biraz ilim sahibi olanlar, İslam akaidini ve İslam fıkhını bilenler telefon etsinler. Etsinler ki verdiğimiz cevaba değsin...

Şimdi bu seferki yazımıza ne diyecekler bilmiyorum. İnsafla okunması ricasıyla başlıyorum.

Müslüman, İslam inancına sahip olan kimse, Müslüman ya­zarlığa soyunan kimse de, yazı­larıyla insanlara İslami cihetten yön veren, yön vermeye çalışan, en azından bu iddiada olan kimse demektir. Onun için Müslü­man yazarın işi zor, mesuliyeti büyüktür. .Meselelere İslami açıdan çö­zümler getirmek iddiasıyla mey­dana atılan kimsede, en başta İslâmi ilimlere vâkıf olma şartı aranır. Aksi takdirde o kimsenin Müslümancı yazılar yazıp eser­ler vermesi imkânsızdır. Çünkü bilinmeyen bir şey yazılamaz. İslam'da aslolan, her şeyden önce düzgün ve sağlam bir iti­kada sahip olacak kadar ilme/ bilgiye sahip olup bu doğru bil­ginin gereği gibi inanmaktır. Bu husustaki yanlış bilgi ve yanlış inanç insanı felaket götürdüğü gibi, böyle bir insanın peşinden gidenler de felâkettedirler. İslam inanç ve itikâd madde­lerinden biri de Hazreti Isa me­selesidir. Bizim inancımıza göre Hazreti İsa çarmıha gerilmemiş, ölmemiş ve öldürülmemiş, göğe kaldırılmıştır. Âhır zamanda, dünyanın son zamanlarında yani kıyametten önce yeryüzüne inecek, peygamber sıfatıyla değil, Peygamber Efendimizin bir ümmeti olarak yaşayacak ve onun şeriatı üzere ibadet edecektir.

Hiçbir kimse ebedi bir hayata sahip olmadığı gibi, o da ebede olmayıp sonunda vefat edecektir.

Bu hususta kitaplarımızda okuduğumuz bilgi böyle.

Şimdi birisi çıkar da bunun aksini söyler veya yazarsa, kesinkes Islama zıt bir şey ortaya atmış olur.

Bunu yapan kimse bilmeden yapıyorsa câhil, bile bile yapıyor­sa art niyetlidir.

İyi ama bu kimse ya Kur'an'a mânâ vermek iddiasıyla ilim meydanına atılan biriyse ne diyeceğiz?

Onun cevabını siz okuyucu­lara bırakıp ben söyleyeceğime geçeyim.

Elimde bir kitap var. Kita­bın bir bölümünde İndilerden bahsediliyor. Matta incilinden bahsederken yazar şöyle diyor: "Elde mevcut en eski metin, Hz. İsafın vefatından en az bir-bir buçuk asır sonrasına aittir." (Mustafa Islamoğlu, ÜÇ MUHAMMED, sahife: 49)

Gördünüz mü yapılan felâketi, gördünüz mü vehameti!

Yazar güya Hıristiyanları ve elde mevcut muharref İncilleri tenkit eder görünürken, aslında İslam inancının bir maddesini tenkil ediyor.

Değerli okuyucular, Hazreti Isa hakkındaki İslam inancı yuka­rıda yazdığımız gibidir. Yani Isa (Aleyhisselam) ölmemiş göğe yükseltilmiştir. İslam âlimlerinin ortak görüşü budur. Onun için bu meseleyi uzun uzun müna­kaşaya lüzum yok. Yazara biz sadece şu soruyu soralım:

Hazreti İsa vefat ettiyse, kabri nerede?..

Biz bu soruyu sorsak da sormasak da, sayın yazar Hazreti İsa'nın ölmüş olduğunda ve ye­rini söyleyemese de bir kabrinin bulunduğunda ısrarlı. Nitekim Hıristiyanları tenkit sadedinde şöyle diyor:

"Bugün, tüm kalbimle iddia edebilirim ki, eğer Hazreti İsa kabrinden çıkıp gelse ona en büyük düşmanlık gösterecek olan, onun mitolojik imajını pazarlayarak geçinen kilise­ler ve ruhban sınıfı olurdu." (aynı eser, sa: 62)

Ben de bütün kalbimle iddia edebilirim ki, yeryüzünde Haz­reti İsa'nın kabri yoktur. Onun için, "Hazreti İsa kabrinden çıkıp gelse..." şeklindeki bir söz ya cehaletten veya Müslü­manların Hazreti Isa hakkındaki inancını sarsmak düşüncesin­den ileri gelmektedir...

* * *

Hıristiyanlar, her doğan çocu­ğun günahkâr olarak doğduğu­na inanıyorlar. Onun için doğan her çocuğu vaftiz ederler. Vaftiz suyuyla yıkadıkları çocukların günahtan temizlendiğine inanıyorlar.

Sevgili yazarımız bu konuda Hıristiyanlığı güya tenkit ediyor. Bunu yaparken de devirmedik çam bırakmıyor.

Diyor ki:

"Kur'an'a göre insan doğuştan günahkâr değil, doğuştan sorumluluk sahibidir." (Aynı eser, sa: 57)

Gördünüz mü büyük âlimimizin ilminin derinliğini? Çam devirmek dediğimiz budur işte.

Buna sadece cahillik demek de eksik kalır. Denilse denilse cehl-i mürekkeb, katmerli cahillik demek lâzım.

Bay Islamoğlu, "insan doğuştan sorumluluk sahibidir" diyerek, henüz "ıngaa ıngaa" diye ağlayan ve daha konuşmayı bile bilmeyen bebekleri bile sorumluluk sahibi sayıyor.

Büyüyüp konuşabilecek seviyeye gelmiş olsalar bile, buluğ çağına gelmemiş olan sabiler asla sorumluluk sahibi değillerdir.

Hiç ilim sahibi olmayan bir Müslüman bile bunu bilir, ama sayın yazar bilmiyor...

İnsan doğuştan itibaren so­rumlu olsa, buluğ çağından önce vefat eden çocukların, hatta bebeklerin bile ibâdet yapmadıkları için günahkâr ol­maları icap ederdi. Ama İslam dini onlara böyle bir sorumluluk yüklemiyor.

Bunu birilerinin Islamoğlu'na öğretmesi icap ediyor...

Gelelim meselenin tahliline...

Hıristiyanları tenkit sadedinde, "Kur'an'a göre insan doğuştan günahkâr değil" diyen Bay Islamoğlu'nun sözünün bu kısmı doğru. Ancak, "İnsan doğuştan sorumluluk sahibidir" derken yanılıyor. Yanılmaktan da öte büyük bir tenakuza dü­şüyor ve bu sözüyle, tenkit ettiği Hıristiyanların söylediklerine çok yaklaşmış oluyor. Şöyle ki:

Hıristiyanlar doğan her çocu­ğu günahkâr kabul ederken, Islamoğlu doğan her çocuğu sorumlu sayıyor. Yeni doğan bebekler nelerden ve hangi şeyden sorumlu olacaklardır ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getireceklerdir?

Hiçbir sorumluluğu yerine getiremeyeceklerine göre, doğar doğmaz günah işlemeye mi başlayacaklardır?

Ha ne oluyor? Hıristiyanlar herkesi doğuşta günahkâr sayarken, Bay Islamoğlu insanlar doğduktan sonra günah işlemeye başladıklarını kabul etmiş oluyor.

Şimdi hırisitiyâni görüş ile bu görüş birbirine iyice yaklaşmış olmuyor mu?

Öyleyse nerede kaldı Bay Yazar'ın Hıristiyanları tenkidi???

Bakara sûresi 253. âyet-i kerimenin meali şöyle:

"İşte biz bu peygamberle­rin bazısını bazısından üstün kıldık."

Âyetin mealinde de açıkça görüldüğü gibi, peygamberlerin bazılarının bazılarından üstün olduğu beyan buyruluyor.

Üç Muhammed isimli eserde ise, bu âyet-i kerime hakkında şöyle deniliyor:

"Kurtubi bu âyetin 'Hz. Pey­gamber diğer peygamberlerden üstündür' demeye dahi cevaz vermediği görüşündedir." (Aynı eser, sa: 66)

Islamoğlu'nun yazdığına göre, Kurtubf tefsiri âyetin açıkça beyan buyurmuş olduğu bir meseleye karşı çıkmış olmakta. Oysa Kurtubi tefsiri güvenilir tefsirlerden. Orada böyle bir şey olması mümkün değil.

Biz Bay Islamoğlu'nun huyunu biliriz. Kendi düşüncesini kabul ettirebilmek için, bir eserde olmayan bir şeyi varmış gibi yazar. Böylece o eseri kaleme alan zata iftira etmiş olur. Burada da böyle yapmış olmasın diye düşündük...

Meğer düşüncemizde yanılmamışız. Çünkü Kurtubi tefsiri, Islamoğlu'nun söylediği gibi âyete ters bir şey söylemiyor, aksine âyette ifade edilen gerçeği izah ediyor.

Yani, Hazreti Peygamberin diğer peygamberlerden üstün olduğunu söylemeye cevaz vermeyen Kurtubf tefsiri değil, Mustafa Islamoğlu'nun kendisi...

Değerli okuyucular! Bir eserde, "Falan tefsirde şöyle şöyle yazıyor" diye bir şey okusanız inanırsınız değil mi? "Acaba gerçekten o tefsirde öyle yazıyor mu?" diye o tefsire bakmak kimin aklına gelir?..

Hangi okuyucu böyle bir yalan yazılacağını düşünür?

Ama siz siz olun, Mustafa Islamoğlu hakkında böyle düşünmekten vazgeçmeyin. O eğer"Falan kitapta şöyle şöyle yazıyor" diyorsa, ismini verdiği o kitaba muhakkak bakıp kontrol edin.

Bu zat zaten ÜÇ MUHAMMED isimli eserinde, Peygamberimizin diğer peygamberlerden üstün olmadığını ispat etmeye çalışıyor. Bu inancına okuyucuyu inandırmak için de Kurtubi tefsirine iftira ediyor...

Oysa Kurtubi tefsiri, Ibni Ab-bas (Radıyallahü anhüma) Hazretleri'nin şu sözünü aktarıyor:

"Muhakkak ki Allah (Celle celalühü) Muhammed Aleyhisselam'ı peygamberlere ve gök ehline üstün kılmıştır."

Bu sözü aktaran bir tefsirin, "Hz. Peygamber'in diğer peygamberlerden üstün olduğunu söylemeye cevaz vermediğini" söylemek hangi insaf ölçüsüne sığar değerli okuyucular?

Islamoğlu, peygamberimizin diğer peygamberlerden üstün Olmadığını ispata çalışarak ne
Yapmak istiyor?..

Kurtubi tefsiri, "Allahü Teâla diğer peygamberleri kendi kavimlerine gönderdiği halde Peygamberimizi bütün insanlığa peygamber olarak göndermiştir" diyor. Buna delil olarak da şu âyeti kerimeyi zikrediyor:

"Biz seni ancak bütün insanlar için gönderdik." (Sebe sûresi, âyet: 28)

Kurtubi, "Ashabı kiramın hepsi sahabedir ama aralarında üstünlük vardır" diyerek peygamberlerin aralarında da işte böyle üstünlük olduğunu izah ediyor.

Böyle söyleyen bir tefsir hak­kında sen kalk, "Bu tefsir Hz. Peygamber'in diğer peygamberlerden üstün olduğunu söylemeye izin vermiyor" de... Neredesin ey ilim dürüstlüğü!..

Bu üstünlük konusu için Tefsir-i Kebir'e de baktık. Fahreddin Râzi Hazretleri, aynı âyetin tefsirinde Peygamberimizi diğer peygamberlerden üstün olduğuna dair yirminin üzerinde
delil getiriyor...Mesele bu kadar açık iken,hâlâ daha aksini iddia etmek, bile bile ve inatçı bir iddia olmaz mı?..

İmam Süyûti, EI-Hasâisi-i Kübrâ isimli eserinde, "Peygamberimiz, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali'nin öldürüleceklerini" haber veriyor. Peygamberimizin üstünlüklerini anlatan bu esere zaten çok bozulan Islamoğlu ise, eserdeki bu habere de itiraz ediyor. Şöyle diyor:

"Eğer Hz. Peygamber önceden haber vermişse, Hz. Ömer, Osman ve Ali'nin katli "kader" idi ve kaçınılmazdı. O zaman kimseyi suçlamaya gerek yoktu."

Bi kere böyle bir söz ilim adına çok ayıp. İnsana gülerler. Bir kimsenin böyle bir şey yazması için ömründe kaderle ilgili hiç bir şey okumamış olması lâzım.

Evet gülünç... Çünkü adamcağız, kaderle ilgili meselelerin sorumluluk getirmeyeceğini zannediyor. Oysa kaderin dışında hiçbir şey olamaz. Her şey kadere bağlı. Ama bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Çünkü kader insanları iyi-kötü hiçbir şeye zorlamıyor. Bay Islamoğlu hiç olmazsa bu kadarcığını bari bilmeliydi...

Bu kadarcığını dahi olsun bilmiyor ama, öte taraftan Müslümanların, "Allah'ı cisimler dünyasına indirdiğini" söylemekten de çekinmiyor. (Sa: 70)

Müslümanlar, Peygamberimizin insanüstü bir varlık olduğuna inanıyorlarmış gibi, Müslümanları suçluyor ve "Oysaki Kur'an Hz. Peygamber'in beşerliği üzerinde ısrarla duruyor" diyor. (Sa: 71)Bütün yaratılmışların efendisi olan Peygamberimizin, bütün ilimleri bilmiş olacağını kabul edemiyor. (Sa: 71)

Peygamberimiz her şeyi mucize olarak Allah'tan öğrendiği halde, harfleri insanlardan öğrendiğini, bunun mûcizelik tarafının olmadığını söylüyor. (Sa: 71)

Verdikleri değerli bilgiler kitaplarımızda yer alan ve iki İslam büyüğü olan Ka'bu'l- Ahbar ve Vehb bin Münebbih'i ağır bir şekilde suçlamaktan çekinmiyor. Ka'bu'l- Ahbar Müslüman olunca, güya Yahudi kültürünü, Vehb bin Mühebbih de güya Hıristiyanlık kültürünü Islama taşımışlar. (Sa: 77)

Islamoğlu'nun bu satırları yazarken samimiyet sahibi olmadığını görüyoruz. Eğer Yahudilik kültürünün Islama taşınmasını istemiyorsa, Yahudi asıllı olan Muhammed Esed'in tefsirine karşı olması lâzımdı. Ama değil.

Karşı olmak bir tarafa, onun sözüm ona meal tefsirini övüyor. Halbuki Muhammed Esed, âyetleri istediği şekilde sündürerek günümüzdeki Yahudiliğin de geçerli olduğunu usturuplu bir şekilde işleyen bir kişi.

Bunu bizim gibi her halde Islamoğlu da görüyor. Görüyor ama ses çıkarmıyor. Bununla da kalmayıp Muhammed Esed'e karşı çıkanlara karşı çıkıyor. Yahudi kültürüne karşı olan bir insan böyle yapar mı hiç?

Peygamberimizin vefatından sonra Müslüman olan Ka'bul Ahbar'ı, "Nûr-u Muhammedi teorisinin mucidi olmakla" suçluyor. Şöyle diyor:

"Yahudi avam kültürü ço­ğunlukla ondan gelen riva­yetlerle İslam kültürüne gir­di. Özellikle tefsir ve hadis rivayetleri bunların başında gelir. Ibni Ömer, Ebû Hüreyre, Abdullah ibn Amr gibi ilk kuşağa mensup isimlerin ondan gelen rivayetleri nak­letmiş olmaları, onun riva­yetlerinin yaygınlaşması ve tutunmasında önemli bir rol oynadı."

Ibni Ömer, Ebû Hüreyre, Ab­dullah ibn Amr gibi seçkin sahabelerin, Ka'bul Ahbar'a itibar etmeleri bile onu bu zatın aley­hinde olmaktan alıkoymuyor. Üstelik onun söylediklerini yay­dılar diye o güzide sahabelere kızdığı da gözlerden kaçmıyor.Öyle ya canım, bir kimse yanlış şeyler söyler, bazıları da bu yanlışları alıp ya­yarsa onlar da suçlu ol­maz mı?

Kahramanımız, sadece yukarıda ismini verdiğim iki zatı değil, asr-ı saadet­te bâtıl dinlerini bırakıp Müslüman olan diğer zatları da suçluyor:

" Müslüman olan ki­tap ehli, son vahyi ve onun taşıyıcısı olan Hz. Peygamberi de kendi kitap ve pey­gamber tasavvurlarıyla okuyorlardı."

Dikkat ederseniz hiç bir istisna yapmadan toptan hepsini suçluyor. Islamoğlu'na göre, Müslüman olan bu zat­lara Islamın hiç tesiri olmamış ve kabul ettikleri yeni dini eski dinlerinin görüşleriyle değerlendiriyorlarmış.

Yukarıda, Islamoğlu'nun Ka'­bul Ahbar'ı "Nûr-u Muhammedi teorisinin mucidi olmakla" suçladığını söylemiştik. Bu konuda Islamoğlu diyor ki, "İbni Teymiyye, bu tür uçuk iddiaları, 'Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbir beşer nur­dan yaratılmamıştır' sözleriyle reddediyor."

Gördüğünüz gibi, Islamoğlu'nu ancak işte böyle sözler rahatlatıyor. "Derecesi ve kıy­meti ne olursa olsun" sözüyle kimin kastedildiğini anlamamanız için bir sebep yok.

Tabii ki kastedilen sevgili peygamberimizidir...

Ama Bay Islamoğlu, Ibni Teymiyye'ye şunu söylemeyi akletmiyor:

"Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbir beşer nurdan yaratılmamıştır" diyorsun.

NEREDEN BİLİYORSUN?YARATILANLAR YARATILIRKEN EZELDEN BERİ HEPSİNİN YANINDA MI OLDUN?

Ali Eren
Gazeteci - Yazar

Bu ay öne çıkanlar