2012-03-17

"Milleti doğuran da ana, yaşatan da." - Bir Annenin Oğlunu Cepheye Uğurlayışı

Bir Annenin Oğlunu Cepheye Uğurlayışı


Çanakkale istihkâmında Mehmed oğlu Seyyid Çavuş'un
 275 kilo ağırlığındaki mermiyi sırtında taşıması
Sonbaharın aysız gecelerinden biri idi. Bulutlar birbiri üzerine yığılmış, hava, top­rakla bu bulut kütlesi arasına sıkışmış, ağır­laşmış, göğüs daralmasına uğrayan insanlar gibi sıcak dalgalarıyla teneffüsü, boğucu bir tazyîk altına almıştı. Karanlık o kadar yoğun­du ki sakin yıldızlı geceler bu korkunç karan­lığa nisbetle adetâ gündüz sayılabilirdi. Yağ­mur bardaktan boşanırcasına dökülüyor, ça­kan şimşekler gökleri yere indirecek gibi yı­kıyor, parçalıyor, güya savaşa giden askerle­ri top ve bomba bombardımanlarına alıştır­mak istiyormuş gibi kulakların zarını patlata­cak derecede muttasıl devam ediyor, yıldı­rımlar birbirine rekabet edercesine zikzaklı, ateşli kırık çizgileriyle tesadüf ettiği tabiî ve sınaî, açıkta bulunan her tepe noktayı tahrip edip yakmakta olanca şiddetiyle çalışıyordu. Tabîatın kıyametten numuneler gösteren bu dehşetli hengâmesinde, beşerin kudret ve azmine delil olan bir faaliyet, bir askerî faali­yet, bütün intizamıyla, bütün sekînet ve ihti­şamıyla devam ediyor, harekâtına zerre ka­dar halel getirmeden bir dakîkasını bile kaçırmıyordu.


Bilecik istasyonunda bir askerî tren harekete hazır idi. Lokomotif buhar hazînelerinde fazla geleni keskin bir hışırtı ile dimdik semâya savuruyordu. Otuz iki va­gon birbirine yapışmış, şanlı yolcularının harp safını taklit edercesine dizilmişti. İkinci zil çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yok. Fakat askerî trenlerin ikin­ci zilleriyle üçüncü zilleri arasında epeyce zaman geç­tiğini biliriz. Sivil yolcu trenlerinin hareket ânını hatır­latan kondüktörlerin "tamâm tamâm" nidaları aske­rî bir trenin harekete hazır olduğunu anlatmaz. O sağdan saydıran, mevcudun adedini anlatan başka bir usûle, başka bir tamâma tâbi olduğundan askerî memurlar bütün mevcûdiyetleriyle çalışıyorlar, vazife­lerini ikmâle uğraşıyorlardı.
Arıburnu'nda Kanlısırt'ta düşman siperine dikilen gâzî alay sancağıyla muhafızları

Trenin tam karşısında ve kapısı açık, kırk beşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya mıhlan­mış duruyordu. Abdülkâdir Kemâlî bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti. Evvelâ nöbetçidir, diye hükmetti. Hakîkatte bu vatan evlatlarının şefkatli bir bekçisiydi.

Yanına yaklaştığı zaman uzun boyu, manevî ke­derlerin büktüğü bellerin eğilmiş şeklini andırırcasına biraz önüne doğru eğilmişti. Elinde bir değnekçik, sır­tında bağlı bir torba vardı. Karaltı, hazîn sükûnu, ses­siz lisânına, gözyaşı döken kalbine tercüman olmuş, mukaddes bir maksatla yaşayan bir âbide gibi orada çakılmış kalmış bir Türk anası idi. Yıldırımların salıver­diği kuvvetli projektörlerin aydınlığı, sararmış, çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına, akçıl saçlarına yapışmıştı. Yıldırımların kesildiği her sınırlı zaman zarfında gözleri vagona çevriliyordu. Abdülkâdir yaklaştı:
Çanakkale siperlerinde askerlerimiz
- Valide burada ne duruyorsun? suâliyle aşağıda­ki konuşma başladı:
- Şimendiferde/trende asker oğlum var, onu geçirmeğe, selâmetlemeğe geldim.

- Oğlun kimdir, nerelidir?

- Söğüt'ün Akgünlü köyünden, Osmancık'ın ana yatağından, Mahmud oğlu Hüseyin.

- Çağırayım mı, görmek istiyor musun?

- Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet ol­mazsa sana duâ ederim.

Abdülkâdir vagona koştu. Bir künye okudu: Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses:

- Efendim. Benim Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt Akgünlü'den.

- Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.

Delikanlı vagondan atladı. Şimşek ışıltılarından seçilebilen levendâne bir vücut, filiz gibi bir boy; Hüseyin çelik bir heykel gibi hazır ol vaziyetinde, sağ el selâm ve ihtiram mevkiinde, Abdülkâdir'in karşısın­da emre hazır idi. Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki:

-Hüseyin! Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale'de şehîd oldular.
Bak, son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıpka'ya uğ­rarsa, dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.

Hüseyin bu sözleri, kalbinin ahd ve vefa derinlik­lerine gömdüğünü îmâ eden bir huşu ile dinlemişti. Anasını ve Abdülkâdir'i selâmladı, gitti.

Abdülkâdir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmış idi, sordu:

-Valide, demek ki sizin soyun erkekleri hep şehîd oldular öyle mi?

-Yalnız bizim soy değil oğul. Elli yıldır köylü me­zarlığa delikanlı gömmedi. Dîn dursun da bırak, biz hep ölelim.

-Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu?

-Köyümüz bütün erkek dolu. Bizi beğenemediniz mi? Hiçbir işimiz geri kalmadı, evvelden nasılsak yine öyleyiz. Bağrımıza kara taş bağladık, düşman mahvo­luncaya kadar dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın.

Abdülkâdir, bu ulu validenin karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı, gözlerinden iftihar yaşları salı­verdi ve bir îmân ve kanâatle şu sözleri söyleyerek ay­rıldı: "Milleti doğuran da ana, yaşatan da."

YEDİKITA
Eylül 2008
www.yedikita.com.tr




Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar