Türkçülük akımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçülük akımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-04-19

Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler

Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler
Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler

Alparslan Türkeş'in gerçek ismi olan Hüseyin Feyzullah'ın hikayesi ilginçtir.

Adındaki Hüseyin, ünlü işadamı Üzeyir Garih'in mezarı başında öldürüldüğü Küçük Hüseyin Efendi'den gelir.

Üzeyir Garih, kimliğinde Yahudi yazdığı ve 33. dereceden Mason olduğu bilinmesine rağmen bu Mevlana Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını çok sık ziyaret etmiştir.

Küçük Hüseyin Efendi'nin icazet aldığı kendinden önceki şeyhi ise Feyzullah Efendi'dir... Türkiye'nin son yüzyılına damgasını vurmuş pek çok kimsede olduğu gibi, Türkeş'in adını koyan babası da, Küçük Hüseyin Efendi de ve daha binlerce kişi de "ASLINDA YAHUDİ OLDUKLARI HALDE TÜRK VE MÜSLÜMAN GÖZÜKEN BİR İHANET ŞEBEKESİNİN FERTLERİDİRLER"


******


İşadamı Üzeyir Garih’in Eyüp Sultan Mezarlığı’nda mezarına ziyarete gittiği sırada uğradığı saldırı sonucu ölmesi, bütün dikkatleri burada ziyaret ettiği Mevlana Küçük Hüseyin Efendi’nin üzerine çevrildi. Peki, bu zat kimdi?

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi; Ankara’nın, Arslan Bey Mahallesinde, 1244 (1828) senesi dünyaya gelmiş. Babası, Katırcı Ali Abdullah Efendidir.

Gençlik yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra, Ankara’yı terkederek Mihalıççık’a gitmek zorunda kalmış. Babasının vefatından sonra İstanbul’a gitmeye karar vermiş.

İstanbul’da Mevlevi tarikatına mensup bir ustanın yanında çıraklığa başlamış. Mevlevi usta; okuma – yazma öğrenmesi için, Küçük Hüseyin Efendi’yi, Bayezid Camii avlusundaki bir tesbihçinin yanına götürmüş. Tesbihçinin yanında iken, sabahları Süleymaniye Camii’ne gider, ders okurmuş.

Küçük Hüseyin Efendi’nin ilk şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’dir. Onun vefatından sonra, Edirneli Mehmed Nuri Edirnevi Efendi’ye bağlanmış 8 yıl da bu Zat’ın eğitiminden geçmiş. Bir süre Hasan Visali Efendi ile sohbetlere devam eden Küçük Hüseyin Efendi, Hasan Visali Efendi’nin 1902 yılında vefatından sonra, 1902 yılında 76 yaşında iken şeyhlik ile görevlendirilir.

İrşad merkezi haline gelen evi; Kocamustafa Paşa’dadır. Çok talebesi olan Küçük Hüseyin Efendi, 397 gün hasta yattıktan sonra 14 Mart 1930’da ahırete göçmüş. Kabri, Eyüp Sultan’da; Karlık tepe (Gümüşsuyu) diye bilinen yerde ; ikinci şeyhi Mehmed Nuri Efendi’nin kabri civarındadır.

Küçük Hüseyin Efendi, 120 cm. boyunda, zayıf cüsseli, sol yanağında beni olup, sağ gözü ameliyatlıydı. Seyrek sakallı ve siyah beyaz karışımı idi.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN GERÇEK KİMLİĞİ


Küçük Hüseyin Efendi’nin kronolojik hayatından sonra şimdi de gerçek kimliğini bildirelim:

Küçük Hüseyin efendi, Nakşi değil Mevlevi idi. Gerçek kimliğini öğrenebilmek için mensubu olduğu tarikatı bilmek gerekir.

Mevlevilik nedir?

Mevlevilik, önceleri tasavvufta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin ve talebelerinin takip ettiği bir yol, sahih bir tarikat idi.

Mevlana hazretlerinin, hayâtında tarîkat kurmak gibi bir teşebbüsü olmadı. Fakat daha sonra gelenler bu yola ‘Mevleviyye’ adını vererek yolun temel esaslarını ortaya koydular.

Tevâzû, hoşgörü, şefkat, merhamet, cömertlik, muhabbet gibi güzel huylarla ahlâklanmak bu yolun belli başlı esaslarındandı.

İnsanların Allahü teâlânın rızâsına, dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarını gâye edinen Mevleviyye yolu, geniş kitleler ve Selçuklu Sultanları üzerinde tesirli oldu. Osmanlı Sultanları da Mevlevîlere ve Mevleviyye dergâhlarına değer verdiler. Devlet adamlarından ve halktan büyük destek gören Mevlevîler köylere kadar yayıldılar. Çok büyük hizmetlere vesile oldular.

Mevleviliğin Bozulması

Ancak Bektâşî dergâhlarına ve Yeniçeri Ocağına sızan ve bu ocakların bozularak kapatılmasına sebep olan Eshâb-ı kirâm düşmanı Hurûfîler zamanla Mevlevî dergâhlarına da sızdılar.

Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin ismini istismar ettikleri gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin isminin arkasına sığınarak bozuk inanış ve düşüncelerini Mevlevîler arasında yaymaya başladılar. Mevlevî şeyhlikleri câhillerin eline düştü. Mesnevî’de geçen ‘ney’i çalgı sanarak ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. İbâdetlere haramlar karıştırdılar.

Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlayan, Avrupa’ya köle duruma düşmemizi sağlayan Tanzimat ve Islahat hareketlerine, İtihat Terakkiye destek verdiler. Mevlevîler, Avrupa hayranı devlet adamlarından destek gördüler. Yurt dışına gidip Osmanlı Devletinin aleyhine faaliyet gösteren Jön Türklerle münâsebet kurdular. Midhat Paşa gibi mason devlet adamları Mevlevîler arasına katıldılar.

İkinci Meşrûtiyetin îlân edilmesine ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesine taraftar oldular. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin oldu bittiye getirerek girdikleri Birinci Dünyâ Savaşına Mevlevî Alayı olarak katıldılar.

Son zamanlarında neredeyse İslamiyet ile alakası kalmayan, Yahudilerle, dış güçlerle içli dışlı olan Mevlevî tekkeleri, 1925 senesinde kapatıldı. Konya’da bulunan Mevlevîliğin merkezi Halep Mevlevîhânesine nakledildi. Fakat 1944 senesinde Suriye Devletinin tekkelerle ilgili aldığı yeni kararlarla Mevlevîlik resmî özelliğini kaybetti.

O DEVRİ YAŞAYANLARIN DİLİNDEN KÜÇÜK HÜSEYİN

Şeyh Küçük Hüseyin’in İslamî kesimin dışında bazı kesimlerle bağlantıları ve yaşayışı zamanının alimleri arasında zaman zaman tartışmalara sebep oluyordu. O günün şartları icabı birçok şeyhe baskı yapılırken, bunun rahat bir şekilde hareket etmesi, tutuklanma, takip ve baskı gibi hallere maruz kalmaması da dikkat çekicidir. Bunun için zamanının gerçek şeyhleri, alimleri buna hep şüphe gözüyle bakmışlar, kendisinden uzak durmuşlardır. Cenazesine bile iştirak etmemişlerdir.

Örneğin, Şeyh Efendi vefat ettiğinde talebeleri, Eyüp’ün meşhur alimlerinden birine gidip, Şeyh efendinin telkinini vermesini isterler. Meşhur alim, ‘Böyle birinin telkini verilmez’ deyip teklifi red eder. Fasık yani günahkar da olsa, Müslümana telkin verilirken bu alim buna niçin vermedi?

Yine bu alim, Eyüp’e yeni geldiğinde, Küçük Hüseyin’in çok talebesi olduğunu öğrenince merak edip, evine ziyaretine gider.

Şeyh Efendi hasta yatağında yatmaktadır. Bir ara gözünü açıp şunları söyler: ‘Alacaksan al canımı. Niçin bana eziyet ediyorsun, nedir senden çektiklerim, yeter artık!’ gibi serzenişlerde bulunur. Alim zat merak ettiği zatın, nasıl Cenab-ı Hakka karşı isyan halinde biri olduğunu anlar, oradan uzaklaşır.

Uzun süre Darüşşefeka’da öğretmenlik yapmış olan, Halid Turan Bey, kendine bir şeyh bulmak için yollara düşer. Tavsiye üzerine, Şeyh Küçük Hüseyin’in dergahına varır. Şeyh Efendi Müridleri ile oturmaktadır. Fakat Şeyh Efendi hiç konuşmuyor. Bu sessizlik dikkatini çeker. Bir ara mırıltı şeklinde birşeyler söylemeye başlar Şeyh Efendi. Konuştuklarına anlayamayan Halid Turan Bey, müridlerinden birine sessizce sorar: ‘Şeyh Efendi ne diyor?’ Mürid sus işareti yaptıktan sonra usulca cevap verir: ‘Sus! Efendi hazretleri Allah’la konuşuyor’ Halid Turan Bey yanlış adrese geldiğini hemen anlar, çıkıp gider.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN YAHUDİLERLE DOSTLUĞU

Gazetelerde, Küçük Hüseyin’in Üzeyir Garih’in babasının evine sık sık geldiği ve babası ile dost olduğu yazıldı. Bu haberin doğruluğunu, Yahidiler ile Mevlevilerin içli dışlı olduklarını Sabateist (Yahudiliğin bir kolu) Rıfat Zorlu da teyit etmektedir. Eğitim – Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki repörtajında Zorlu şunları söylüyor:

‘İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor.

Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.’

Sabetaycılar kendi din adamlarını İslamî tarikatlar içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç, adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde yetişmiş din adamı gibi görünür. Nitekim, Selanik’teki Şemsi Efendi Okulu’nun kurucusu hahamdı. Haham olduğu cemaat içinde belgelenmiştir. Böyle bir tuhaflık da vardır.

Aynı dergideki başka bir yazıda da şu ifadeler yer alıyordu: ‘Türk Ocaklarının kurulmasında en fazla maddi desteği veren kişi, Yahudi asıllıydı. Tekin Alp müstear ismiyle yazan Moiz Kohen de bir Yahudi idi ve Türk Milliyetçiği üzerinde etkili olmuştur’

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLİŞKİSİ

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Küçük Hüseyin’in müridi olduğu kesin. Zaten, vasiyeti üzerine yanına defnedilmiş. Anıtkabir’de devlet mezarlığı açılınca oraya nakledilmek istenmiş yakınları razı olmamış.

Burada anlaşılamayan, bütün tarikatların kapatılarak, tarikat mensuplarının yakın takibe alındığı bir zamanda Fevzi Çakmak gibi devletin en üst düzeyinde 21 yıl kalmış birinin bu ilişkiyi sürdürmesi.

Bazı yazarların da değindiği gibi burada şu akla geliyor: Acaba bu tarikat, faaliyetlerini derin devletin kontrolünde mi yürütüyordu? Bu faaliyetlere göz mü yumuluyordu?

Bu endişeyi taşıyanlardan biri de Fehmi Koru. Bu endişelerini Yeni Şafak’taki 29.8.2001 tarihli yazısında şöyle dile getiriyor:

‘Profesör Toktamış Ateş, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ‘Türk Musevilerinin hâmisi’ olduğunun anlaşılmasından hiç mutlu olmamış. Bu tespitin Jak Kamhi’ye ait olduğunu sanıyor. Oysa, CNN-Türk’e Vitali Hakko’ya atfen yansımıştı o iddia, doğru kaynağı burada ben yazdım: Türkiye Musevileri ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Rıfat N. Bali…

Toktamış Ateş ‘Yok öyle şey’ dese de gerçek değişmiyor: 500 yıldır ülkemizde yaşayan Museviler, bir ara kendilerine karşı ‘kitlesel imha planları’ yapıldığını düşünmüş ve bundan vazgeçilmesini Mareşal Fevzi Çakmak’ın müdahalesine bağlamışlar.

En iyisi bu konudaki bilgileri kaynağından almak. Rıfat N. Bali’nin ‘Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)’ adlı kitabına taşıdığı bilgi şöyle:

‘Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.’ (s. 419).

Jak Kamhi’nin adı, kitapta, ‘Diyebiliriz ki, Mareşal Fevzi Çakmak Yahudilerin en büyük müdâfiiydi’ cümlesinin sahibi olarak geçiyor.

Mareşal Çakmak’ın ‘Nakşi’ olması (Nakşi değil Mevlevi) gerçek bir sürpriz; çünkü onun en önemli askerî koltukta oturduğu dönemde tarikatlarla epey uğraşıldı. Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin vefatından sadece sekiz ay sonra meydana gelen ‘Menemen Vak’ası’ yüzünden, aynı tarikatın büyüklerinden Şeyh Esat Efendi ve müritleri muhakeme edildi. Birçok kimse idam edildi.

Ne diyelim; Musevilere kol kanat germeyi başarmış Fevzi Çakmak’ın Nakşilere (müslümanlara) fazla bir yararı olamamış.’

Gerçekten garip bir durum değil mi? Yahudilere, Mevlevilere destek çıkan Fevzi Çakmak müslümanlara niçin kol kanat germedi? Bu hal birçok yazarın ifade ettiği gibi, yoksa bir danışıklı dövüş müydü?

MASON MUYDU?

Bu konuda kafası karışanlardan biri de Akit’ten Hasan Karaya. 30.8.2001 tarihli yazısında şöyle diyor:

‘Bir yanda Şeyh Hüseyin Efendi’nin kabri, bir yanda ‘beni şeyhimin yanına defnedin’ diyebilecek kadar ona bağlı Mareşal Fevzi Çakmak’ın kabri! Tam ortasında ise Üzeyir Garih!

Öyle bir ‘tarikat’ şeyhi ki; bir ‘Müslüman Mareşal’ de, bir ‘Musevi işadamı’ da onun müridi! Gel de, çık işin içinden! Öyle bir ‘mareşal’ ki;

Bütün ‘şeyh’lerin, ‘derviş’lerin ve de onların ‘mürid’lerinin inim inim inletildiği, adeta ‘köklerinin kazındığı’ bir dönemde, o, ‘Ankaravî Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye mürid olabiliyor!

‘Şeyh ve derviş avı’nın amansızca sürdürüldüğü o dönemde, şeyh de hayatta, müridi de ayakta kalabiliyor! Gel de çık işin içinden!

Acaba hangisi gerçek? Ya da; ‘Yalan’ olan hangisi? Şahsen ben, çıkamadım işin içinden! Öyle ya; Bir yanda ‘tarikat şeyhi’, öte yanda; biri ‘Müslüman’, öteki ‘Musevi’ iki mürid! Gelin de karışmasın kafanız. Gelin de sormayın:

Acaba Şeyh Hüseyin Efendi ve müridi Fevzi Çakmak da birer ‘mason’ muydu?’

GARİH’İN DİNLERARASI DİYALOG GAYRETİ

Üzeyir Garih’in ‘Toprağı bol olsun’ en büyük özelliği bütün müslümanlara yakın olması, herkesle diyaloğunun iyi olmasıdır.

Zaten gizli Müslümanlığı da pek ciddiye alınmadı. ‘Üzeyir Garih gizli din taşıyordu, aslında Müslümandı’ türü bir yakıştırmanın rolü olmadığı belli. Böyle bir iddiaya yer yok. Garih’in ‘inançlı’ bir insan olması ona ilgi duyulması için yetti. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye ve Mareşal Fevzi Çakmak’a duyduğu özel yakınlık, belli ki, ‘kişisel’ ve ‘Musevi cemaati’ eksenli bir duyarlılığın eseriydi. (F.Koru, Y.Şafak – 3.8.2001)

Garih’in, bu diyalog ile yapmak istediği de Müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanları yaklaştırmaktı. Yani üçünün karışımı bir din ortaya çıkartmaktı. Bunu yaparken maksadının ne olduğunu; iyi maktsatla mı kötü maksatla mı yaptığını bilemeyiz. Fakat gerçek olan dinler arası bir diyaloğun sağlanması faaliyeti idi. Bu diyalog faaliyetini İngilizler yürüttüğüne göre, acaba Garih İngilizlerin adamı mı idi? Fanatik Yahudiler bunun için öldürtmüş olabilirler mi?

Nitekim, MİT eski Daire Başkanlarından Prof. Mahir Kaynak, ‘Eymür’ün iddiasına kesinlikle inanmıyorum. Türkiye’nin yaptığına bile inanmıyorum. Bu, Yahudilerin kendi aralarında yapmış olduğu iç çatışmanın bir sonucu olarak gerçekleştirilmiş bir cinayettir. Bunun dışında varılan her türlü kanaat spekülasyondur’ değerlendirmesini yaptı.

Diyalogta hayli mesafe alındı

Üzeyir Garih’in diyalog faaliyetinde de en çok teması, Fethullah Hoca ile idi. Bu faaliyetten dolayı da Yaşar Nuri Öztürk’le beraber Üzeyir Garih’e Hoca Efendi ödül vermişti. Bu diyalogta hayli mesafe de alındı. Alınan bu mesafeyi Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce şöyle dile getiriyor: (30.8.2001)

‘Rahmetli Üzeyir Garih’in Neve Şalom Sinagogu’ndaki dinî törenine katılanlar, aslında tarihe tanıklık ettiler. 28 Ağustos 2001 tarihindeki bu törende siyaset, iş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri iki önemli tabloyu fark ettiler.

Gençliğimiz ‘Yahudi düşmanlığı’ ile geçmişti. Ama şimdi bir Musevi mabedinde, dost bildiğimiz bir insana vefa gösterme adına hiçbir zorlama altında kalmadan bulunuyorduk.

Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir sinagogun içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi?

Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir dinlerarası diyalog sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar.

Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz.

Ancak vefasızlık edemeyeceğim için bu iki muhteşem tablonun öncü kahramanı, Neve Şalom Sinagogu’ndaki tören boyunca hiç aklımdan çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çünkü bugün dünya barışı için en önemli anahtar dinlerarası diyalog ise, bu diyalog için ilk adımı atma cesaretini gösteren insanı unutamayız.

Neve Şalom Sinagogu’ndaki törende hemen herkesle teker teker ilgilenen Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000′de gazetemiz Zaman’a şunları söylüyordu:

‘Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti…’

Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ’ın aynı tarihli gazetemizdeki sözleri ise şöyleydi:

‘Yıllarca Türkiye’de İslam ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasında sıcak ilişkilerin kurulması için ilk adımı atacak, bu cesareti gösterebilecek birini aradık. Bu dünyayı cehennemden çıkarıp, cennete çevirmek için beraber yaşamanın güzelliğini gerçekleştirecek biri çıkacak mı diye bekliyorduk. Beklediğimiz 1997′deki bir iftar yemeğinde gerçekleşti. Hayal dahi edilmeyen bir olayı gerçekleştirdiği için Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerine bütün kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.’

Muhterem Fethullah Gülen, globalleşen dünyamızda, İslam, Hıristiyanlık, Musevilik hatta Hint ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyaloğun mecburî bir süreç olarak işleyeceğine inanıyor. Dünyamızın, insanlığın gerçek özünü bulacağı bir bahara gebe olduğuna inanıyor. Bu baharın hazırlanmasında en büyük rolün de Türkiye’ye düştüğüne inanıyor.

Neve Şalom Sinagogu’nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen’i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.’

Bu nasıl güzellik anlamak mümkün değil. Müslümanın ve Hıristiyanın, Yahudi mabedinde onların ayinlerine katılmasının neresi güzel. Sütle şarap karışında ortaya çıkacak şey kimin ne işine yarayacak? Ayinler, ibadetler birlikte yapılacaksa, ayrı ayrı mabetlere ne lüzumu var. Yoksa diyaloğun nihayi hedefi bu mudur? Üç dinin mensuplarını bir yerede toplayıp ortak bir ayin şekli mi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor?

Bunu doğrulayan bir açıklama da Diyanet’ten gelmişti. Diyaloğun önde gelen savunucularından DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra CNN TÜRK’e açıklamalar yaptı. Kendisine, bu ‘diyalog’un niteliği soruldu: Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek miydi? Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz’ın cevabı: ‘İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar (T.Akyol- 17.6.2000 Milliyet)

NETİCE

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeyh Küçük Hüseyin, muteber bir zat değildir; Osmanlı’nın yıkılmasını çalışan, Mevlevilik, Melamilik, Bektaşilik gibi bozuk tarikatlarla ve birçok karanlık güçlerle işbirliği içinde olmuştur. Yahudilerle dostluğu ve diğer tarikat mensuplarının ve alimlerin bu zata mesafeli olmaları bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Hiçbir islam alimi, gayri müslimlerle içli dışlı olmamış onları kendine dost edinmemiştir.

Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade etmiş; fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklamıştır. Çünkü, Maide suresi 51. ayette, ‘Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.’ buyurulmuştur.

(iktibas.net, 9-2001)

Devlet Bahçeli'nin kütüğüne bakıldı, soyundaki Ermenilere ulaşıldı...

Devlet Bahçeli'nin kütüğüne bakıldı, soyundaki Ermenilere ulaşıldı...
Devlet Bahçeli'nin kütüğüne bakıldı, soyundaki Ermenilere ulaşıldı...

Kendi milletvekilinin Cumhurbaşkanlığına aday olmasını kuvvet/şiddet kullanarak, mecliste eşkiyalık yaptırarak engelleyen... Kendi partisindeki Müslüman milliyetçileri saf dışı edip eleyen ve Alevileri de "Aleviyim!" diyerek kandırıp oylarını alan Devlet Bahçeli'nin gerçek kimliği artık ispat edildi... O bir Ermeni ajanı...

****

Devlet bahçeli iktidar olmak için değil MHP'yi kontrol altında tutmak için var.


Sevgili Ülküdaşlarım.. Şimdi yazacaklarıma eminim inanamayacaksınız. Çünkü ben de ilk duyduğumda inanamamıştım. Adana Nüfus Müdürlüğü’nden emekli olan bir uzak akrabamı yaptığım ziyarette, Devlet BAHÇELİ ve ailesi hakkında inanılmaz şeyler söylemişti. O zaman son derece safkan bir ülkücü olan ben, bütün bunları peşinen reddetmiş ve o nüfus memuruna, -bir şey yapamazdım çünkü yaşını başını almış olgun biriydi- sert çıkıp, ülkücü harekete düşman olduğunu, bu tür uydurma şeyleri ulu orta yerde söylememesi gerektiğini ifade etmiştim. Adamın dedikleri yenilir yutulur şeyler değildi. Ancak bir süre sonra tekrar karşılaştığımızda, ileri sürdüğü iddaaların kanıtlarının artık elinde olduğunu eğer onunla beraber evlerine gidersem bana teker teker kanıtlayacağını söylemişti. Adamın iddiasına göre BAHÇELİ ailesi çok karışık bir nesebe sahipti. Ailesinden ERMENİ’den YAHUDİ’ye kadar bir çok soy karışımı olmuştu… Merakımı yenemedim ve adamla beraber evlerine gittim.

Sonra gördüklerime inanamadım. Eminim siz de inamamayacaksınız.

‘Şimdi okuyacaklarımı inanılmaz bulacaksını ama dediklerimde haklı olduğumu anlayacaksın’ dedi yaşlı nüfus memuru. Yüzüne anlamsız ifadelerle baktım. Hala bu herifin Ülkücü Harekete bir kastının olduğuna inanıyor ve attığı iftiraya karşı doyurucu açıklama yapamazsa bizzat cezasını ben kendi elimle orada verecektim.

Bir tomar silik fotokopi kağıdı çıkardı adam. Masaya geçip yanına oturmamı söyledi… Eline aldığı belgeleri sakin sakin inceleyip mırıldanarak konuştuktan sonra hepsini kendince alt alta sıraladı. Ve hazır olduğunu ifade eden bir işaret yaptı. Başlıyordu anlatmaya.

DUYDUKLARIMA İNANAMIYORUM

‘Bak evlat’ dedi, “Devlet BAHÇELİ; Salih ve Samiye oğlu 1948 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı.”

Bunda şaşıracak bir şey yoktu, genel başkanımızın doğum bilgilerini MHP’nin tüm arşivlerinde bulmak mümkündü. Tatmin olmayan gözlerle baktım adama. Devam etti:

“Anne Samiye BAHÇELİ… Ökkeş ve Melek kızı. 1341 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı. Samiye hanımın kızlık Soyadı KIRIKKANAT… Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlıymış. Annesi Melek Hanım: Melek KIRIKKANAT: Hacı Hüseyin ve Melek kızı. 1318 Osmaniye – Merkez nüfusuna kayıtlı.”

Sabrım tükeniyordu. Bu rakamlar ve yıllar hiç bir anlam ifade etmiyordu. Yani, annesinin ve anne annesinin kızlık soyadlarını bilmek marifet değildi ki?

Yaşlı adamın susacağı yoktu.

“Şimdi dedesine bakalım” dedi yaşlı adam:

“Ökkeş KIRIKKANAT: Halil-Emiş’ten olma Osmaniye Merkez kayıtlı.”

“Ve bu kısım tamam, acele etme evlat sakin ol ve dikkatini dağıtmadan beni dinle”

Ama benim sabrım kalmamıştı:

“Şimdi sıra babasının soy kütüğünü takip etmekte” diyerek alttaki kağıdı çekti ve okumaya başladı:

“Baba Salih BAHÇELİ: Turan ve Ayşe’den olma. 1320 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusu.

Dikkatini şimdi çekerim, dedesinin soy ismine dikkat et:

Yani babaennesinin babasının soyundan Dede Turan SOYLU: Ahmet ve Raziye’den olma 1278 Osmaniye Merkezine kayıtlı. Yani BAHÇELİ ailesinde SOYLU soyismine rastlarsak şaşırmayalım ve devam edelim.

Yeğen Ülker BAHÇELİ: Turan ve Muhterem’den olma. 1958 Osmaniye-Hasanbetli nüfusuna kayıtlı.

Ülker hanım evlenince soyismi ÇERÇİ oluyor.

Ve karışıklık başlıyor:

Lyudmyla ÇERÇİ: Mikola, Tetyana’dan olma. 1977 Osmaniye Merkez’e kayıtlı.”

İşte buna inanmam mümkün değildi. Ancak ihtiyarın elinde tuttuğu kütük fotokopisinde her şey kayıtlıydı. Devlet BAHÇELİ’nin yeğenleri ERMENİ olamazdı, bunana inanmam çok zordu… Hatta ağırıma gitmişti. Nüfus memurunun yüzüne ters ters baktım ama onun susacağı yoktu.

“İstersen Anne tarafını takip edelim biraz da:

Nezihat SOYLU: Süleyman ve Fatma’dan olma, 1941 Osmaniye Merkez kayıt.

Nezihat hanım evlenince soy ismi ne oluyor dersin:?”

Yaşlı adamın suratına “nerden bileceğim” sorusunu sorarmış gibi baktım. Cevabı hazırdı:

“BOZDUĞAN… bak Nezihat BOZDUĞAN’ın kaydı işte burada:

Nezihat BOZDUĞAN: Anne adı: Fatma, baba adı: Süleyman. Doğum tarihi: 1941… İşte Osmaniye Merkez’deki nüfus kaydı.” Sustu yaşlı adam, bir sigara yaktı. Sanki çok önemli bir şey açıklar gibi canımı yakan cümleleri kullanmaya başladı:

“Coron Catherine BOZDUĞAN kimdir dersin? Robert ve Hilda’dan olma 1969 doğumlu Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlı?...”

Cevabını bilmediğim bir soruydu. Robert, Hilda, Catherine… Bunlar ancak Kemal DERVİŞ’in soy kütüğü olabilirdi. Liderimle ne ilgisi vardı ki?

“Moda tabirle Devlet Bahçeli’nin kuzen çocukları bunlar delikanlı. Dikkatini çekerim, kuzenleri büyük ülkücü, Türkçü liderinin!”

susmak bilmiyordu adam:

“Bu Catharine hanım sonra Ufuk Beyle evlendi. Ve Cem isminde bir çocukları oldu. 2001 yılında hem de.” Altlardan bir kağıt çekti.

“İşte bak onun kaydını da buldurdum bizim emektar dostlardan. O günün doğum tutanaklarında bir BOZDUĞAN daha vardı delikanlı. Sıla BOZDUĞAN., Ama ilk adı ELVİN konulmuştu çocuğun. O da 2001 doğumlu ve Osmaniye Merkez kayıtlı.”

Nefesim tıkanmış, sesim kısılmıştı sanki. Neler saçmalıyordu bu adam. Ama ben istemiştim ve o da susmak bilmiyordu:

“Hadi anne tarafının izini sürmeye devam edelim. Biliyorsun Devlet bahçeli’nin annesinin kızlık soyadı KIRIKKANAT. İstersen Osmaniye Merkez’deki akrabalarına bir bakalım.

İşte bak Süheyla hanım Mesela. Süheyla KIRIKKANAT; İsmail ve Cemile’den olma 1949 doğumlu Süheyla Hanımdan. Süheyla Hanım sonra Hatay’a aktarmış kaydı. Reyhanlı Nüfus memurluğunu araştırırsan, Süheyla Hanım’ın gerçek soy isminin HIZAL olduğunu göreceksin. Ve bu ailenin çocuklarına koydukları isimlere bakalım:

Guse Selis HIZALl; Mehmet Fırat ve Seyhan Sönmez görünüyor ebeveyn.

Enver Jan HIZAL. Nadiye ve Fırat’ın iki yaşındaki oğulları. Yine Hatay Reyhanlı nüfusuna kayıt ettirmişler.”

Beynim kitlenmişti artık. Yaşlı adama durmasını söyledim. Bana bakıp gülümsedi, ‘İnanmıyordun ama bak görüyorsun’ dedi. Kağıtları bir tarafa bırakıp bana çay getirdi. Sonra oturup devam etti.

“Bu HIZAL ailesinde Sabiha hanım önemli bir isim. 1941 doğumlu, İslam bey ve Hava Hanımdan olma. Ne güzel isimler değil mi? tam müslüman gibi. Bak bakalım Sabiha Hanım’ın soy ismi neye dönüşüyor: Sabiha APİŞ!!!

Hadi şimdi bu Apiş’lerin peşine düşelim bakalım bizi nereye çıkaracak…

Meryem APİŞ; Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..

Meryem Hanım’ın da soy ismi değişiyor, ŞAPSO oluyor.

MERYEM ŞAPSO: Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..

Bak şimdi bu ŞAPSO ailesi nasıl dönüp dolaşıp bahçeli’nin anne tarafının bir kolu olan BOZDUĞAN’lar ile birleşecek. Dümdüz okuyorum dikkatle dinle:

Aysun ŞAPSO: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 doğumlu, Hatay-merkez

Aysun SAVAŞ: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 doğumlu, ama kütük değişiyor bu sefer; Balıkesir-Manyas nüfus Müdürlüğü’ne kayıtlı.

Evlilik filan değixl üstelik. İçinden çıkılmaz bir durum, çünkü Aysun hanımın ablası Hülya hanımın soy ismi evlenene kadar SAVAŞ, sonra ALTUNDAĞ oluyor.

Bak sen de gör:

Hülya SAVAŞ: Ali Hikmet, Elmas, 1955 Balıkesir-Manyas.

Hülya ALTUNDAĞ: Ali Hikmet, Elmas, 1955, Mardin Ömerli’ye kayıtlı.

İstersen burada kütük bilgilerini detaylandırayım. Çünkü şimdi lazım olacak. Hülya Hanım’ın cilt no’su: 2, Hane No’su: 81.

Aynı cilt ve hane numarasında bir başka isim söyliyeceğim sana, yine Mardin Ömerli’den…

Hikmet ALTUNDAĞ: Hıdır, Sabiha, 1952, Mardin Ömerli kayıtlı.

Bu Hikmet ALTUNDAĞ soy isminde küçük bir değişiklik yapıyor sonra: ALTUNDAĞ iken ALTINDAĞ oluyor. Ve bu iki soy isim sonra birleşiyor BAHÇELİ VE ALTINDAĞ’lar yani..

İşte böyle ilginç bir çember üzerinde geziniyor Devlet BAHÇELİ’nin kökeni evlat!”

Yorulmuştum ve kafam karışmıştı. Açıkçası daha dinlediklerimi tam sindirmeden yeni isimlere hazmedemezdim. İzin istedim, bana nereye gittiğimi sordu, daha anlatacakları varmış. Ertesi gün geleceğime söz verip ayrıldım. Sizi bilmem ama ben şok olmuştum, gece boyu böylesi bir mutlak davanın liderinin bu kadar karışık bir aileden gelmesini içime sindirememeye başlamıştım. Nasıl olur Devlet BAHÇELİ’NİN YEĞENLERİ DENEBİLECEK İNSANLARIN NEREDEYSE TAMAMI Ermeni ya da Hıristiyan isimleri alabiliyordu.???

ERTESİ GÜN YAŞADIĞIM ŞOK DAHA DA BÜYÜDÜ!

Yine emekli nüfus memurunun gecekondu mahallesindeki evinin kapısındaydım. Dünkü gerilimli saatlerden sonra bu sefer beni güleryüzle karşıladı. Belli ki hazırlık yapmıştı. Hemen masaya geçtik ve anlatmaya başladı:

“Bugünkülere hiç inanmayacaksın belki ama madem başladık anlatıp bitireyim. Amca kızına bakalım:

SERPİL BAHÇELİ: Salih; Saniye’den olma 1946 Osmaniye-Hasanbeyli’ye kayıtlı.

Serpil hanım’ın yeri soy ismi nedir biliyor musun: FETTAHOĞLU!

Bu FETTAHOĞLU ailesinde AKSAY VE ÇANGA soyadları önemli. Bak şimdi bu zincir bizi nereye çıkaracak:

AYŞE NEZİHE ÇANGA: Mustafa ve Fatma’dan olma, 1936 Adano-kozan nüfusuna kayıtlı. Nezihe hanım’ın esas soy ismi ÇAMURDANOĞLU. Hatta sonra OĞLU kısmın çıkartıyorlar sadece ÇAMURDAN kalıyor. Al bakalım sana bir kaç tane aynı kütüğe kayıtlı ÇAMURDAN soy isimli kişi:

DERYA ERİKE ÇAMURDANOĞLU: Mustafa Ökkeş ve Ayşe Aysel’den olma 1957 doğumlu. Adana-kozan nüfusu.

ANİTA Deniz ÇAMURDANOĞLU: Gürkaynak ve ERİKA’dan olma. 1959. yine Adana-Kozan.

AGNES MARİA MAGDELENE ÇAMURDAN: FRANCOUİS JEAN PİERRE VE MARİE LOUİSSE CHARLOTTE ADREA’dan olma, Adana-Kozan nüfusuna kayıtlı.

Selçuk Emre ÇAMURDAN: Mehmet Cihan ve AGNES MARİE MADELEİNE’den olma 1985 doğumlu Adana-Kozan nüfusuna kayıt ettirilmiş.”

Yine beynim uyuşmuştu. Türçülük, Ülkücülüğün sembol isminin aile kökenindeki isimler içimi ‘cız’ ettirmişti. Boğazıma bir yumruk tıkanmıştı sanki. Yutkunamıyordum. İhtiyar adam anladı. Gözlüklerinin üstünden bana baktı ve ‘Bunlar daha ne ki hele bir dinle’ dedi. Devam etti:

“Aynı ailenin çocuklarının isimleri. Artık gizlenmeye bile gerek duymuyorlar:

SÜREYYA ELSA MİLLER: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1986, Adana-Kozan..

RİFAT ORHAN ÇAMURDAN: Mehmet Cihan, AGNES MARİE MADELEİNE’nin çocuğu. Adana-Kozan doğumlu 1980.

SELİNA SAKİNE MİLLER: B una annesinin ismi de konmuş: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1992, Adana-Kozan.

SERPİL FETTAHOĞLU’nun ailesindeki Öznur Hanım’a dikkatlice bakarsak bizi çok daha ilginç bir noktaya götürecek.

ÖZNUR FETTAHOĞLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Hasanbeyli.

Sonra küçük bir kayıt değişikliğini iyi farketmek lazım:

ÖZNUR FETTAHOĞLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Düziçi!!!

Neden düziçi? Diye soracak olursan, şimdi söyleyeceğim isim bunun cevabı olacak sanırım:

Düziçi Nufus memurluundaki FETTAHOĞLU kayıtlarında Algan soy ismi kimsenin dikkatini çekmez. BAHÇELİ’NİN annesinin yakın akrabası olan bu aileden bir isim yakında yapılacak seçimlerin kaderini belirleyen bir isimdir desem şaşırırmısın…

Şaşır o zaman bak bu kim?

TUFAN ALGAN: Ahmet ve Sultan’dan olma, 1939 Osmaniye Düziçi Nüfus müdürlüğüne kayıtlı.”

Bu tam bir şoktu. Demek TUFAN ALGAN ile DEVLET BAHÇELİ akraba idi. Hem de hiç de uzak olmayan akraba!

İhtiyar durdu, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu, elleriyle gözünü oğuşturup:

“Şimdi söyle bakalım başka hangi ülkede, birisi siyasi parti lideri, diğeri Seçim kurulu Başkanı olan iki akraba olabilir. Üstelik bunlardan biri, Yani TUFAN ALGAN, akrabası BAHÇELİ’nin rakiplerini ekarte etti. RECEP TAYYİP ERDOĞAN VE NECMETTİN ERBAKAN’IN seçim yasağı almasında akrabalık bağının hiç etkisi olmadığını kim söyleyebilir. Üstelik karar bir oy fazlasıyla alınmışken ve o fazlalık oy TUFAN ALGAN’a aitken!! Bu seçim dürüst ve namusludur denilebilir mi?”

Artık kafam karman çorman olmuştu. Duyduklarıma inanamıyordum. Allah’tan bunu kimse bilmiyor diye sevindim ilk başta.b Ama bu dürüstçe bir davranış değildi. Hem ailesindeki Ermeniler, Hıristiyanları bilmeyen biz Ülkücü Gençlik bu adamın ardından nasıl hala gidebilirdik ki?

Yaşlı adam devam etmek istedi:

“Biliyorsun Devlet BAHÇELİ’nin annesi, ÖKKEŞ ALP KIRIKKANAT’IN HALASIDIR. Bunu dün sana ayrıntılarıyla anlattım. Hadi şimdi KIRAKKANAT ailesine bir göz atalım.

SANEM KIRIKKANAT: Remzi, İlkin’den olma, 1974, Osmaniye merkez kayıtlı.

Sanem hanımı takip edelim:

SANEM GEÇER: : Remzi, İlkin’den olma, 1974, Osmaniye Merkez kayıtlı.”

“Sus artık, tek kelime duymak istemiyorum!!”

Bağırmıştım… Yaşlı adam tedirgin oldu. Bir an için ona zarar verebileceğimi düşünmüş olacak ki, sandalyeden kalkacakmış gibi doğruldu. Öyle bir niyetim olmadığını belli ettim.

“Çok sağolasın iki gündür anlattıklarında kafamdaki sisleri dağıttın” dedim emekli memura.

Beni kapıdan uğurlarken gülümseyerek:

“Tekrar gel delikanlı. Bu sefer sana DEVLET BAHÇELİ’nin annesi ile AHMET NECDET SEZER’İN karısı arasındaki ilginç zinciri anlatırım. Ermenilerin, Yadudi halkaların bulunduğu zinciri. Kimbilir Belki SEMRA SEZER KÜRÜMOĞLU’nun Ermeni olduğunu ispatlarım sana!”Yine ne saçmalıyordu bu adam, Cumhurbaşkanı’nın karısı Ermeni miydi?

Dönüp tekrar dinleyecektim ama liderimin yıkılan kişiliğinin enkazı altında ezilmişti ruhum. Soruyorum şimdi size, Ermeni dölü bebek katili terörist başı Apo ile Benim Liderim arasında nasıl bir zincir vardı ve ben ne yapmalıyım!!!

İYİCE DÜŞÜNÜP ARAŞTIRALIM!!

saygılar

Alıntı
2009

Müslüman Türk milliyetçileri Ermeni ve MİT ajanı Devlet Bahçeli'yi başlarından atmalıdır

Müslüman Türk milliyetçileri Ermeni ve MİT ajanı Devlet Bahçeli'yi başlarından atmalıdır
Müslüman Türk milliyetçileri Ermeni ve MİT ajanı Devlet Bahçeli'yi başlarından atmalıdır
DEVLET BAHÇELİ ERMENİ VE MİT AJANI MI?

Bahçeli bu sorulara yıllardır susuyor! İşte rakibi Ahmet Reyiz Yılmaz'dan Bahçeli'ye BOMBA SORULAR;


BÜYÜK OYUN

"Bu Ülkede 1980 öncesi Ermeniler diplomat katlediyor otomobil patlatıyordu,1980 sonrası ise Ermeniler PKK çatısı altında dağda çeteleşirken bir taraftan da siyasi partiler içerisine sızarak siyasi yapılanmalarını tamamladılar. Gelinen süreç 3 sacayağı olan ve neticesi, Doğunun kopartılması ve Türk milletinden alınmaya çalışılan iğrenç intikam planı olarak ortaya çıkmaktadır.

Milletim üzerinde derin ve büyük oyunlar oynanıyor. Türk Milliyetçileri lider kadrosu başta olmak üzere her şeyi sorgulamak zorundadır. Soru sorma ve şüpheleri giderme Müslüman Türk Milletinin birinci meziyeti olmalıdır.

İŞTE BAHÇELİ'Yİ YAKACAK SORULAR

3 Hilal altında bir tek şüphe kalmayıncaya ve cevapları alınıncaya kadar iki elim yakanızdadır. Suçlamak için değil Milletimin gerçekleri öğrenmesi için lütfen bu altı soruya cevap verin;

1-) Hakkınızda MİT Görevlisi olduğunuz yönünde bizzat Başbuğ Alparslan Türkeş Tarafından kaleme alınmış internet ortamında bulunan bir yazı var. Bunun doğruluk derecesi nedir? Söylendiği gibi sivil bir siyasi misiniz? Yoksa Mit personeli misiniz? MİT ilişkiniz doğru ise Müslüman Türk Milliyetçiliğinin sancağı olan 3 Hilal çatısı olan MHP‘deki göreviniz nedir ?

2-) Size yakın, aynı bölgeden olan Abdullah Öcalan ve DTP milletvekilleri ile bazı DTP Belediye başkanlarının da Ermeni kökenli olduğu biliniyor. Tapu kayıtları da bunu doğruluyor. Kürt sorunu oluşturmak isteyenlerin Ermeni asıllı olduklarını neden hiç vurgulamadınız?

3-) Liseyi okuduğunuz İstanbul Emirgan Akgün ve Ata kolejlerinde sınıfınız da Ermeni öğrenciler var mıydı? O dönemden tanınan sima sınıf arkadaşlarınız kimlerdi? Hiç Ermeni akrabanız var mı?

4-) Büyük annenizin Ermeni olduğu doğru mu?

5) Ben size muhalefete başlamadan önce Çin’ de DTP ile göbek atmayı hoş karşılayıp Sözde Kürt Açılımına Milliyetçileri hazırlarken şimdi bu ani dönüşünüzün benim Muhalefetimle bir alakası var mı? Parti içi muhalefet olmasaydı Kürt açılımına aynı tepkiyi koyacak mıydınız? Öcalan ve DTP gibi Ermeni dönmeleri olduğu bilinen bir çok kişi MHP'nin başındaki sizi neden şans olarak görüyorlar?

6-) İl Kongrelerinde koştuğunuz gibi Şehit cenazelerine neden gitmiyorsunuz? Diyarbakır il başkanlığının tabelasını indirip neden kapattınız. Doğudan gelen İl ve İlçe teşkilatı kurma taleplerini neden kabul etmiyorsunuz? 12 yıl sonunda Doğudan MHP’nin tamamen çekilip meydanın soyu Ermeni olan bölücü Kürt propaganda liderlerine bırakılması planlı bir çekilmemi? Yoksa gaflet mi?

Bu sorulara cevap vereceksiniz. Kaçarak ve susarak değil. Kafaları temizleyecek şüpheleri giderecek şekilde cevap vereceksiniz. Cevapsız soru kalmayıncaya kadar Milletim adına iki elim yakanızdadır.

Müslüman Türk Milliyetçileri sözümü iyi dinleyin,
Türk şüpheci olacak ve sorgulayacak. Bu bilimsellikle doğruya ulaşmanın en güzel yoludur. Bu yol Peygamberin sünnetidir. Beni de sorgulayın. Sizi yönetmeye aday olanları bir kere değil bin kere sorgulayın ki kirli hileli hiçbir oyun kalmasın.

Müslüman uyanık ve diri olacak. Tıpkı peygamberin Mümin kişiyi tarif ettiği gibi,

‘Mümin O kişidir ki, bir kere sokulduğu yılan deliğinde ikinci kere sokulmayandır.’

Şimdi benimle beraber bu sorulara cevap isteyin. Ve sizleri yönetmeye aday olanları sorgulayın.

Basın/2009

Hepsi de aynı yere çalışıyor, Kripto Yahudilerin maskeleri iniyor; Alparslan Türkeş de kripto Yahudiydi...

Türkiye'de bir kaç milyon kripto yahudi var...
Hepsi de aynı yere çalışıyor, Kripto Yahudilerin maskeleri iniyor; Alparslan Türkeş de kripto Yahudiydi...

Alparslan takma adını kullanan Kripto Yahudi Hüseyin Feyzullah Türkeş'in bağlı olduğu Arusilik, hak tarikatlardan biri olan Şazeli tarikatının koluydu. Bu tarikatı ve kollarını ele geçiren kripto Yahudiler, Arusiliği de aynı Mevlevilik gibi aslından kopardılar... Bâtıl bir ayara soktular. Sanatçı Çelik'in annesinin okuduğu sözde ihahilerle, kadın-erkek bir arada sözde zikirler yaptılar...

Arusiliğin son dönemdeki sözde şeyhlerinden Ömer Fevzi Mardin'in annesi bir Fransızdı... Türkeş'in hayatının bir çok zor anlarında Ömer Fevzi Mardin'in kritik yardımları oldu. Zaten sadece Türkeş değil bütün cemaat aynı zamanda gönüllü ajandılar. Amerika'nın CIA'i, İsrail'in Mossad'ı ve İngiliz istihbarat birimleri ile yakın bir ilişki içindeydiler...

Sadece bu bilgilerden yola çıkıp araştırdığınızda bile, Osmanlı'yı yıkanların ve yeni Türkiye Cumhuriyetini kuranların, Türkçülüğü ve Kürtçülüğü kuranların aslında hep Kripto Yahudiler ve Sabetaycılar olduğu gerçeğine ulaşmanız mümkün...

Dünya liderleri olan ülkelerin de desteklerini alarak, o ülkeleri idare eden Dünya Yahudi Konseyi'nin de desteğini alarak Türk milletini neredeyse tarihten sildiler. İslam'ı yasak edip Türkçülüğü bir din haline getirmek istediler. İslam'dan soyutlanmış bir Türkçülük gayreti içine girdiler.

Bakın; Annesi bir Fransız olan Arusi şeyhi(!) Ömer Fevzi Mardin ve Evanjelist rahip Buchman Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesinin "manevi" tarafını inşa etmişlerdi.

Şeyh(!) Mardin'in kitabının adı: "Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret." idi... Halbuki "Bizim Kore'de ne işimiz vardı?" sorusuna hala daha doğru düzgün cevap verebilen hiç kimse çıkmadı...

Evanjelist rahip Buchman, Sabetayistlerin Yakubi kolundan olan Ahmet Emin Yalman ve Fener Rum Patriği Atenagoras birlikte Eyüpsultan Camisi'ne gidip dua bile etmişlerdi.

Atenagoras Kuzey ve Güney Amerika başpiskoposu iken bir gecede Türk vatandaşı yapılarak ABD Başkanı Truman'ın özel uçağı ile İstanbul'a getirilip Fener Rum Patrikhanesi'nin başına oturtulmuştu.

Sabetayist başbakan Adnan (Ertekin) Menderes, Atenagoras'ın elini öpmüştü.

"Manevi Cihazlanma Derneği" Türkiye'de Ankara valiliğinin 11 Kasım 1966 tarih ve 6/7285 sayılı izniyle kamu yararına çalışan dernek statüsünde kuruldu.

Derneğin başkanı dönemin İstanbul valisi ve önde gelen masonlardan Prof. Fahrettin Kerim Gökay'dı.

Gökay, "İslami hassasiyetleri" ön planda olan, 11 Ekim 1951'de kurulan İlim Yayma Cemiyeti'nin de kurucuları arasındaydı. Derneğin diğer kurucularından biri Said Nursi'nin avukatı Seniyüddin Başak'ın olması herhalde tesadüftü. (?)

Bir başka tesadüf de, derneğe en büyük desteğin masonlar tarafından yapılmasıydı.

Tekrar günümüze dönelim.

Ilgaz Zorlu, Tempo dergisinde yayınlanan mülakatında şunları söylüyor:

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tamamlandığında Türkiye'de adı demokrasi olan Sabataycı oligarşik yönetim hâkim olacaktır… Türkiye Sabataycıları ABD Musevi lobisinde önemli bir konumdadırlar. Türkiye Yahudilerinden daha güçlüdürler. Ayrıca devlet içindeki konumları ve örgütlenmeleri Yahudilerden daha kuvvetlidir… Sabataycıları bir arada tutan dini bir argüman değil, ortak çıkarlarıdır. Cemaat mensupları birbirlerini tanıdıklarında birbirlerine yardım ederler. Sabataycı olmayan birinin Sabataycı cemaatine girmesi mümkün değildir."

Yine, Arusiliğin diğer kripto Yahudi Şeyhi(!) Harun Kan'dı.. Harun Kan'ın gerçek adı; "Aaron Kanduyati” idi...

Aaron Kanduyati İspanya’dan Türkiye’ye göç etmiş Sefarad Yahudisi, 1931 yılında Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinde doğuyor, daha sonra Istanbul’a geliyor ve İstanbul’a geldikten sonra müslümanlığı kabul etmiş görünüyor... Harun adını alıyor. Aaron Kanduyati Müslüman(!) olduktan sonra Arusi Tarikatı’nın şeyhi Aziz Çınar Efendi’ye bağlanıyor. Sadece Şeyhliği ele geçirmek isteyenleri değil bütün hepsi kendilerini Müslüman gösteriyorlar.

Artık, 1800'lerin başlarından beri İslam tarikatlarının içine sızan hatta bazılarını tamamen kontrolü altına alan kripto Yahudiler derhal deşifre edilmeliler... Özellikle bütün tarikat ve cemaatlerin yasaklandığı Cumhuriyet'in ilk devirlerinde hiç bir yasaklamaya tabi tutulmayan ve Genel Kurmay başkanı Fevzi Çakmak'ın bile dizinin dibine diz çöktüğü sözde Şeyh Küçük Hüseyin Efendi deşifre edilmelidir. Küçük Hüseyin Efendi'nin kendinden önceki şeyhi Feyzullah Efendi'dir. Türkeş'in babası da bu kripto yahudi sözde şeyhlere muhabbetinden dolayı Türkeş'in adını Hüseyin Feyzullah koymuştur. O ise meydana Alparslan takma adı ile çıkmıştır.

Ha, bu arada kimliğinde Musevi yazdığı halde Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarı başında ölü bulunan ünlü iş adamı Üzeyir Garih'in neden cesedinin orada bulunduğu, kendisi bir Yahudi , küçük Hüseyin Efendi bir Müslüman şeyhi biliniyorken neden her hafta onun mezarını ziyarete gittiği de sorgulanmalıdır.

22 sene boyunca Genel Kurmay başkanlığı yapmış olan Fevzi Çakmak'ın öldükten sonra neden Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarının yanıbaşına defin edildiği de, Çakmak'ın eşinin daha sağlığında evlerini neden Yahudi cemaatine hibe ettiği ve sinagog yapıldığı da araştırılmalıdır. Bunları araştırmak suç değildir. Aksine büyük bir vatan hizmetidir.

Bu sahte şeyhler deşifre edildiklerinde, bunların siyasi ve ideolojik uzantıları da zaten peşi sıra çorap söküğü gibi meydana çıkacaktır.

|mfs

2011-05-04

Musa'nın Bozkurtları Kimler? Alparslan Türkeş Kim?

Musa'nın Bozkurtları Kimler? Alparslan Türkeş Kim?

Türkeş, 1992 yılında İstanbul Balat’taki sinagogu ziyaret etmişti. Sinagogdaki dini törenden ayrılırken, Yahudi gençler kendisini ‘Başbuğ Türkeş’ tezahüratı ve ‘bozkurt selamı’ ile uğurluyordu. Türkeş, bu gençlerin kimliğini şöyle açıklıyordu: ‘‘Musa’nın Bozkurtları.’’

ALPARSLAN Türkeş, aktif siyaset yıllarında aldığı bazı kararlarla k...amuoyunu, hatta kendi siyasi tabanını dahi zaman zaman şaşırtıyordu. Nitekim, ‘Türk milliyetçiliğinin lideri’ olarak kamuoyuna sunulan Türkeş, özellikle 12 Eylül İhtilali’nden sonraki siyaset döneminde, Yahudiler ve Ermeniler ile dostluk ilişkileri kuruyor, MHP Lideri’nin bu tavrı merakla izleniyordu.

Türkler ve Yahudiler tarih boyunca hiç karşı karşıya gelmemiş, asırlar boyunca alenen bir düşmanlıkları olmamıştır. Bu yüzden tarih boyunca Türk ve Yahudi ilişkilerinin iyi analiz edilmesi gerekir. Çünkü dünya Yahudiliğinin %92'sini sonradan Musevi olan Hazar Türklerinin oluşturduğunu, Katolikliğe dönen Yahudi Benjamin Harrison Freedman ilk kez Ortadoğu ve Doğu Avrupa sorunlarının tartışıldığı konferansta ABDnin Genelkurmay Başkanlığı binası Pentagon'da alenen dile getirmiştir.

Peki Yahudilerin 19.y.y.da ortaya çıkan Türkçülük sevdasının asıl sebebi neydi? Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu öncesi ve sonrasında bir milliyetçi akım oluşturmak isteyenler Musanın Bozkurtları olmayı niçin seçmişlerdi?



Osmanlı İmparatorluğunda Türkçülük akımının doğuşunu en çok tetikleyen eser 1896 yılında Leon Cahun tarafından yazılan Asya Tarihine Giriş Türkler ve Moğollar olmuştu. Türkçülük ve Turancılık hareketine büyük ilham veren bu kitap ile ne amaçlanmıştı?

Serezli bir hahamın oğlu olan Moiz Kohen Osmanlı İmparatorluğunun içinde hızla büyüyen Türkçülük fikrinin neredeyse bayraktarlığını yapan Tekin Alp miydi?

Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında Türkçü çalışmaları ile öne çıkmış olan Armin Vambery, Yahudi kökenli bir Macar mıydı?

MHP eski genel başkanı Alparslan Türkeş Ahrida Sinagogunda ki Yahudi gençlere niçin Musanın Bozkurtları dedi?

Görünüşte Müslüman, gerçekte Musevi olduğu savunulan Ahmet Vefik Paşa ve Türk Milliyetçiliğinin bayraktarlığını üstlenen aynı zamanda Kürt Yahudi Dönmesi olduğu iddia edilen Ziya Gökalp gerçek birer Türkçü müydü?

Ziya Gökalpin Kürtçülüğün Esasları isimli bir kitabı var mıydı?

Eski ve Yeni Türkler eserinin yazarı olan ve düşünceleriyle Atatürkü de etkileyen Mustafa Celaleddin Paşa Polanya Yahudisi miydi?

Türk milliyetçisi olması ile övünen Avram Galanti Üç Türkiye Başkanı ve Yahudiler çalışmasında neleri açığa çıkarıyordu?

Vatandaş Türkçe Konuş kampanyasını başlatan Yahudi Türkçü kimdi?

İsrail Devletini kuranlar ve yönetenlerin kökenleri Hazar Türklerine mi dayanıyordu?

Bütün bu soruların cevapların ancak kitap hacminde yayınlarla anlatılabilecek olduğundan bloğumuzun bütün
takipçilerine Yazar Ahmet Almaz'ın Musa'nın Bozkurtları isimli kitabını tavsiye ediyoruz...

"Musa'nın Bozkurtları" kitabı Yahudi Türk ilişkilerini masaya yatırırken tarihin satır aralarına gizlenmiş ve bu topraklardaki milliyetçilik kavramını tetiklemiş Yahudi asıllı Türkçüleri ve çalışmalarını gün yüzüne çıkarıyor.

Alparslan(Hüseyin Feyzullah) Türkeş'in Bağlı Olduğu Yahudi Tarikatı

Alparslan(Hüseyin Feyzullah) Türkeş'in Bağlı Olduğu Yahudi Tarikatı

ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN BAĞLI OLDUĞU "ARUSİ TARİKATI" Müslüman gözüken Yahudi Tarikatıydı. Şeyh Harun KAN = “Aaron Kanduyati” idi.

Araştırmacı Yazar Soner Yalçın "Beyaz Müslümanların Sırrı Efendi-2" kitabıyla gündemde.. Kitapta inanılmaz iddilar ortaya atılmış… Soner Yalçın kitabının ilk bölümünde Sebatayistlerin müslüman tarikatlara girdiklerini,tarikatlara girerek sebatayist kimliklerini sakladıklarını iddia ediyor.


HARUN HOCA “AARON KANDUYATİ” KİMDİR?

Beyaz Müslümanların Sırrı Efendi-2 kitabında Nakşibendi şeyhi Harun Hoca ilginç yaşam öyküsüyle başlıyor. Meşhur Nakşibendi şeyhi Harun hoca kimdir? Soner Yalçın Harun Hoca’nın kimliği hakkında ilgi çekici bilgiler veriyor… Şimdi sıkı durun Haron Hoca’nın asıl adı Aaron Kanduyati’dir. Aaron Kanduyati İspanya’dan Türkiye’ye göç etmiş Sefarad Yahudisi, 1931 yılında Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinde doğuyor, daha sonra Istanbul’a geliyor ve İstanbul’a geldikten sonra müslümanlığı kabul ediyor, Harun adını alıyor. Aaron Kanduyati Müslüman olduktan sonra a Arusi Tarikatı’nın şeyhi Aziz Çınar Efendi’ye bağlanıyor. Musevilikte Aaron adı Hz Musa'nın kardeşinin adı Aaron,dinimizin kitabı Kur’an ı Kerim de ise Harun olarak geçiyor.

Aaron Kanduyati Müslüman olduktan sonra, Aziz Çınar Efendi’ye bağlanıyor ve adını da bu kez, Kur’anı Kerim’de ki Hz. Musa’nın ağabeyinin adı Harun olarak değiştiriyor, sonra kendisi de bir şeyh, Harun Hoca oluyor.

Aaron Kandiyoti, Kasımpaşa Rifai Şeyhi Muhiddin Ensari’nin huzurunda müslüman olduktan sonra,Istanbul’da Arusi Şeyhi Aziz Çınar Efendi’ye bağlandı. Aziz Çınar Efendi müridini hep sevdi, korudu ve kolladı, önünü açtı ve kendisi gibi şeyh olmasını sağladı. Aaron Kandiyoti’nin müslüman olduğu öğrenilince, Sanhedrin konseyi kararı ile sinagogdan atıldı ve Istanbul Müftülüğü’ne başvurup resmen Müslüman oldu ve “Harun Kan” adını aldı.

Soner Yalçın ilginç bir noktaya temas ediyor kitabında,

” Aaron Kandiyoti, müslüman olduktan sonra, teyzesi aracılığıyla Edirne Yahudi cemaatinden Anna’yla Beyoğlu Zülfaris Sinagogu’nda evlendi. Söylenenlere göre Anna’nın ailesi yoksuldu, drahoma (başlık parası) vermemek için kızlarının Harun Hoca’yla evlenmesine izin vermişlerdi.. . Anna Kandiyoti Harun Hoca ile evlendikten sonra dinini değiştirmedi, girdiği bu çevreye uyum için, ‘Handan’ adını kullandı. Ama inancını hiç değiştirmedi.”Harun Hoca’ya müritleri eşinin neden dinini değiştirmediğini sorduklarında,eşinin Yahudilikte ısrar etmesinin önemli olmadığını şu sözlerle anlatmaya çalışıyordu. “Hz Muhammed Efendimiz de, Hayber Kalesi’nde esir alınan Yahudi kızı Safiye’yle evlenmedi mi? Safiye Yahudi akrabalarıyla görüşmeyi sürdürmedi mi? Hatta Yahudi yeğenine mirasının üçte birini vermedi mi?” Müritleri Harun Hoca’ya bu anlattıkları karşısında, Safiye’nin müslüman olduğunu söyledilderinde ise, onun cevabı net oluyordu: “Islam’da zorlama yoktur.”

Müslüman olup “Harun Hoca” adını alan Aaron Kandiyoti’yi Yahudi cemaati dışladı, ailesi ise Israil’e göç etti. Harun Hoca zaman zaman Israil’e ailesini görmeye gidiyordu. Belki de Yahudi cemaatinden dışlanmanın ve ailesinin de uzak bir ülkeye taşınmasının etkisiyle Harun Hoca, kendine Mason Geometri Locası’nda yeni bir çevre yarattı. Müslüman kimliğini almak için gittiği doğum yeri Çanakkale’ye de, bu mason locasının üstad-ı muhteremi götürdü onu. Harun Hoca ilginç bir kişilik, başına kırmızı bir takke giyiyor ve bütün dergahları dolaşıyordu. Dergah olarak kullandığı evinin bir odası, genellikle İstanbul ve İzmir’in zengin aileleriyle dolup taşıyordu. Yemekler kadınlı erkekii yeniliyor, aynı odada zikir yapılıyordu.Bu törenlere bazen şarkıcı Çelik’in annesi de katılıyor, güzel sesiyle ilahiler söylüyordu. Gelmediği zamanlar sesinin olduğu kasetler dinleniyordu. Harun Hoca ile ilgili kitapta anlatılan bir efsane ise son derece ilginç:

“Güya Arusi Şeyhi M. Aziz Çınar vefat ederken, Harun Hoca’ya verilmesi için son icazetini halifesi Celal Efendi’ye bırakmıştı. Fakat Celal Efendi, ‘Yahudi dönmesine icazet mi verilir?’ diyerek vermemişti. Ve o gece Celal Efendi vefat etmişti. Diğer Halife Bahaeddin Efendi korkusundan bu icazeti Harun Hoca’ya ulaştırmıştı! Harun Hoca da bu icazetle Arusi şeyhi olarak tasavvuf aleminde yerini almıştı…Aaron Kandiyoti’nin ‘şeyhliğe’ yükselmesine karşı çıkanların dayanakları Kuranı Kerim’di. Maide Suresi’nin 51. ayetini gerekçe gösteriyorlardı:‘Ey inananlar, Yahudileri ve Hıristiyanları veliler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridirler. Sizlerden kim onlan veli yaparsa o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalim toplumu doğru yola itmez.’

Sebataytistlert Mesih gelene kadar, yaşadıkları toplumu müslüman olduklarına inadırmak için Müslüman ismi almış, Müslümanlar gibi dini inaçlarını yerine getirmiş vb ritülleri yapmış gibi davranıyorlardı. Bu görüntü içinde Tarikatlara ,Tekklere-dergahlara gitmek de vardı. Yoksa Yahudi Kabalasına yakın buldukları için mi sufi dergahlarına gidiyorlardı?

Soner Yalçın Efendi kitabının ikinci bölümünde Sebatiyizmin İslami tarikatlarla ilişkisinin araştırmış. Muhafazakar kesim içinde kimler sabetayist? Bu sabetayistler girdikleri tarikatları ve dergahları nasıl etkilediler? Ve Türk siyasetine etkileri ne oldu?“Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi- 2” adlı kitap, tam 100 yıllık Sabetayizm tartışmasında ilk kez muhafazakar kesimi mercek altına alıyor. Soner yalçın kitabında bu soruların Türkiye’de sorulmadığını iddia ediyor. Soner Yalçın Beyaz Müslümanların Büyük sırrı Efendi 2 kitabında bu sorunun yanıtını verdiğini iddia ediyor.. Sebatayizmin bir Türkiye gerçeği olduğunu amacının insanların inacına karışmak olmadığını altını çizerek belirtiyor.

2011-04-27

Türklerin tarih boyunca yuttukları en büyük zoka ve Munis Tekinalp (Moiz Kohen)

Türklerin tarih boyunca yuttukları en büyük zoka ve Munis Tekinalp (Moiz Kohen)

[Munis Tekinalp takma adını kullanan ve bu isimle Türk Milliyetçiliğinin kurucularından olan, Ziya Gökalp gibi diğer Türkçü ideolojinin önde gelen isimlerini de etkileyen ama aslında adı Moiz Kohen olan ve özünde Yahudi olan bu kişi her yönü ile incelenmeli kurmak istediği/kurduğu tuzaklar bertaraf edilmelidir. Neden safkan bir Yahudi olmasına rağmen en ileri Türkçülük davasını gütmüştür? Neden takma ad kullanmış ve seçtiği takma ismi buram buram Oğuz Türklüğü kokan Tekin Alp olarak seçmiştir? Osmanlı’yı yıkmak, onun din-ümmed birliğini bozup parçalamak isteyen dünya Yahudiliği her ırka kendinin üstün olduğu fikrini aşılamak için özel elemanlar mı yetiştirmiştir?]



**********



TÜRKLERİN tarih boyunca yuttukları en büyük zoka, Tekin Alp takma adlı Moiz Kohen Yahudisinin uydurduğu Moizî milliyetçilik ve Türkçülük ideolojisi olmuştur.



Dikkat buyurunuz, bendeniz Moizî ideolojiyi hedef ve konu alıyorum. Dini bütün milliyetçiler ve Türkçüler üzerlerine alınmasınlar. İstiklâl Mücadelesini İslâmî bayrak altında yapanlar, Cumhuriyet kurulduktan sonra Dine sırt çevirdiler, İslâm'ı dışladılar ve Moiz Kohen'in (Pardon Tekin Alp'in) zehirli ideolojisini benimsediler. Böylece ebediyete kadar yaşayacak bir rejim kurduklarını sanıyorlardı.



Heyhat!.. 87'inci kuruluş yıldönümünde temellerden korkunç çatırtılar geliyor. 1299'da kurulduğunu kabul edersek Osmanlı Devleti-i Aliyyesi 623 sene yaşamıştı. Kitaplarından birindeki bir bölüme hangi başlığı koymuştu Moiz Kohen Tekin Alp?.. "Kahr Olsun Şeriat" diye haykırmamış mıydı?



Türkler, Osmanlı bayrağı altında 600 küsur sene Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye uğrunda cihad etmişler, kanlarını i'lâ-i kelimetullah için dökmüşlerdi. Moiz Kohen Tekin Alp bu altı asırlık kutsal geleneği yıkmak, yerine kendi icadı batırıcı ve yakıcı bir ideolojiyi yeni bir din gibi ikame etmek istiyordu.



Moiz Kohen hayli başarılı oldu ama onun zokasını yutan Türkler bu ideolojiden çok zarar gördüler. İslâm'ın zuhurundan bu yana Türkler Din-i Mübin-i İslâm'a hizmet ettikleri müddetçe zafer, izzet, tevfik, şeref bulmuşlardır. İçlerinden bazı beyinsizler ne zaman İslâm'a ihanet etmişlerse zelil, rezil ve sefil olmuşlardır. Tarih bu dediklerimin şahididir, başka şahit gerekmez.



Birkaç nâdir kalem dışında kimsenin üzerinde durmadığı esrarlı bir konu var: Lozan'ın gizli protokolleri... İşte Türk'ün beli bu protokollerle kırılmıştır, Türkiye'nin bağrında bu protokollerle derin ve onulmaz bir yara açılmıştır.

Herkes meşru sınırlar ve boyutlar içinde milletini, soydaşlarını sever ve onların iyiliği için çalışır ama Moiz Kohen'in kendine mahsus milliyetçiliği ve Türkçülüğü bambaşka bir ideoloji idi. O, Türkleri İslâm'dan kopartmak istiyordu.



Bir kısım Türkler gerek lâiklik, gerek sekülerleşme, gerekse cahillik yüzünden İslâm'dan koptular ama kıyametleri de koptu.



Türk ülkelerinden Özbekistan'ı ele alalım: Orada, Marksist-Leninist zulüm rejimi bile Özbekleri, Türkiye Türklerini bizdeki resmî ideolojinin bozduğu kadar bozamamıştır. İslâm'ın ilk asrında Ümmet-i Muhammed'i, Yahudi dönmesi İbn Sebe'nin fitne ve fesatları perişan etmiştir. Kıyamet'in yaklaştığı şu devirde de, Türkiye Müslümanlarını Moiz Kohen Tekin Alp'in fitneleri perişan etmiştir.



Sekülerleşe sekülerleşe Müslümanlıkları ism ve resmden ibaret kalmış olan bugünün İslâmcıları özlerine dönüp gerçek faziletli Cumhuriyeti ayakta tutabilecekler mi?



Durum pek parlak görülmüyor... Yolcu sarhoş, hancı sarhoş... Devlet korkunç zelzeleler, krizler içinde sarsılıyor...Terör yangını bacayı sarmış... Terörist başı İmralı cezire-i humayunundan tebaasına sere serpe emir ve talimat veriyor... Edebî, zengin, yazılı Türkçe can çekişiyor... Yeni nesiller, atalarının mezarlarındaki Türkçe kitabeleri okuyamayacak kadar kara cahil... Kokuşma yaygın, yoğun, ve genel... Bedevî ve kırsal kesim kültürü hükümran olmuş... Ülkede kirlenmedik kurum kalmamış... Devleti, halkı, ülkeyi ayakta tutan değerler yürürlükten kalkmış...



Hedonizmin ve materyalizmin en bayağısı, en süflîsi, en çirkin hayat felsefesi halini almış... Acaba 2012'ye kadar dayanır mı dersiniz?

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar

Örnek değil İbrettir O... Ölürken Allah'a Küfür Ediyordu.. Ziya Gökalp...

Örnek değil İbrettir O... Ölürken Allah'a Küfür Ediyordu.. Ziya Gökalp...


“Başında kuzunun bulunduğu aslanlar ordusu aslında kuzular ordusudur” demiş bir düşünür…
Yaklaşık bir buçuk asırdır milletimize, aslan postu giydirilmiş kuzular, büyük önder, büyük mütefekkir, büyük siyasetçi ve devlet adamı olarak tanıtıldılar…
Bunları büyük bilip aldanan milletimizin aslanca duruşu ve mücadeleleri de tesirsiz, sonuçsuz bırakıldı…
İşte son asırda ülkemizdeki vatanseverlere, milliyetçilere, dindarlara, bir ülküsü olanlara çok büyük bir aslan gibi sunulan Ziya Gökalp de aslında bu kuzulardan biriydi..
Bakın gerçekte bize tanıtılanın aksine nasıl bir Ziya Gökalp yaşadı;
---



Ziya Gökalp Fransız Hastanesine yatırıldığında bitkin bir vaziyetteydi. Yataktan kımıldayamıyordu.


Gökalp’ın hastalığı ağırlaştıkça asabiliği de artıyordu. En ufak bir hadiseye öfkeleniyor, bağırıp çağırıyordu. Öldüğü gece de başını duvardan duvara çarpmıştı.

Ziya Gökalp’ın öldüğü geceyi Necip Fazıl şu şekilde naklediyor;


“Ziya Gökalp’ın Allah’ a karşı tavrına ait bir müşahede(gözlem)…

Tarihin ve kimsenin bilmediği bir hadise… Benim kırk yıllık bir hatıram…

Bundan kırk küsur yıl önce, Abdülhak Hamid’in evinde bir hanımefendiyel tanıştım. Bu hanımefendi, ömrü Avrupa’da geçmiş, ne Ziya Gökalp’ı tanıyan, ne Türkiye’yi, Türk Edebiyatını bilen, züppe, Avrupalılaşmış bir kimse… Kimsenin kastla, ne lehinde olabilir, ne aleyhinde..

Ben Abdülhak Hamit’e, Ziya Gökalp’ın dinsizliğinden bahsederken birden doğruldu ve aynen şunları söyledi…

“İstanbul’a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesine yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu.Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş(milletvekili). Profesörmüş…ismini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece, başını duvarlara çarparak, SABAHA KADAR ALLAH’A EN GALİZ(AĞIR) KELİMELERLE SÖVDÜ… O kadar fena oldum ki bu hal karşısında odamdan çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allah’ a inanmazmış…”

Hem Allah’a inanma.Hem ona söv!



Duyulmamış görülmemiş şey…

(Necip Fazıl, Sahte Kahramanlar, Sayfa: 74–75)

Daha önceleri de çeşitli defalar ruhi bunalım geçiren Ziya Gökalp bir defasında intihara teşebbüs etmiş, şakağına tabancayı dayayarak tetiği çekmişti.

Kurşun kafasını delip içeride kalmasına rağmen ölmemişti. Öldüğü gece yine böyle bir krizin tutmuş olduğu anlaşılmaktadır.


Fransız Hastanesi’nde hayata gözlerini yuman Gökalp, aynı hastanenin ölülerin bekletildiği odasına kaldırılmıştı.Gökalp’ın başucuna bir haç konulmuştu.İttihat ve Terakki dönemi ile Cumhuriyet dönemsinin Mütefekkiri olarak bilinen Gökalp’a Hıristiyan muamelesi yapılmaktadır.

Enver Behnan Şapolyo, Gökalp’ın son anlarını şu şekilde anlatmaktadır;

“Ziya Gökalp’ı son defa görmek istediğimi söyledim.Doktorlardan biri “Lütfen benimle birlikte geliniz” dedi.. Doktor ve ben… Dar ve temiz bir koridordan geçtik. Çakıl taşlı bir bahçeden ilerledikten sonra doktor, beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı bir anahtarla önünde durduğumuz kapıyı açtı.”

“Burası tavan pencerelerinden donuk ışık sızan kubbeli bir odaydı. Ölüler buraya konuyordu. Her yer mermer döşeli ve bembeyazdı. İlahi bir sessizlik ve ortada yüksekçe bir yere oturtulmuş tabut biçiminde mermerden bir mezar üstü vardı.”

“Başucunda bir haç, haçın altında bir Meryem ana kandili… Kandil donuk ışığıyla hafif hafif titreşiyordu. Kandilin gölgesinde de yatan Ziya Gökalp’tı. Beyaz kefenlere bürünmüştü…”

“Doktor eliyle, Ziya Gökalp’ın kendini öldürmek istediği zamandan kalma alnındaki ize parmağıyla dokunarak: “İşte kurşun buradan girmişti” diyordu. Alnından giren kurşunun bıraktığı dörtlü işaret, sanki başucunda duran haçın gölgesiydi. Birlikte bu ize dokunduk, sonra da ellerimizi kavuşturup büyük Türk düşünürünün önünde gözyaşı döktük. Bizi kendimize getiren hastanenin Fransız bekçisi oldu. Bekçi Fransız Büyükelçisinin gönderdiği çelengi getirdi. Gökalp’ın ayakucuna konulmak istenen bu Çelengi, başucuna bıraktırdım. Sonra da onun başının üstünde duran İstavrozun üstüne çelengi sararak, bu kutsal dörtlüyü kapattım”

“Cenazenin yanından ayrılırken de yanan mumu söndürmekten kendimi alamadım. Bu Hıristiyan gelenekleri ile yatırılan bir Müslüman cenazesine karşı, yerine getirilmesi gerekli, kaçınılmaz bir vazifeydi.”

[Enver Behnan Şapolyo, Ziya Gökalp: İttihad-ı Terakki ve Meşrutiyet Tarihi, S.231–232]

(Meşhurların Son Anları - Burhan Bozgeyik, TÜRDAV Yayınları, Sayfa:321-322, İstanbul, 1993)

Kalem kılıçtan keskindir. Kelimeler kullanabilenlerin silahsız kuvvetleridir. Şayet Ziya Gökalp, Ali Suavi, Kendini Türk ve Müslüman tanıtırken içten içten İslam’ı yıkan Munis Tekinalp(Moiz Kohen) gibi kalemşorlar sahnede olmasaydı, faaliyette olmasaydı, imkanız gibi gözüken bir çok şeyi bu ülkenin düşmanları başaramazlardı.

Bu kalemler halkın gayretini, ömür sermayelerini, geleceğini hep yanlış yerlere kanalize etti. Yanlış fikirlerle yanlış aksiyonlara sebep oldu.. Böylece Osmanlı ancak yıkılabildi... Ardından bu millete akıl almaz zulümler yapılabildi... Asıl katil tetiği çeken değil, kalemi kullanan eldir...

Ve.. Adalet-i İlahi öyledir ki, böyleleri daha dünyada iken, yaklaştıkları korkunç bir ilahi azabın emareleri üzerlerinde görülmeye başlanır.. Halk tabiri ile "Ölemezler bile"...

Ziya Gökalp, son bir asırdır yaşanan ve hala yaşanmakta olan birçok acının sorumlusudur. Kalem kullananlar kaleminin namusunu korumalı ve Gökalp’ın hayatından-sonundan ibret almalıdır.

2011-04-22

İşte Said Nursi'nin Üstad Kabul Ettiklerinden Biri Daha; Ali Suavi... Alim mi? Ajan mı? Cahil mi?



İşte Said Nursi'nin Üstad Kabul Ettiklerinden Biri Daha; Ali Suavi... Alim mi? Ajan mı? Cahil mi?

Ali Suavi...
Said Nursi'nin de "Üstadım" dediği bir kişi...
Kimine göre ilk Türkçü..
Kimine göre ilk Laiklik savunucusu...
Kimine göre Müçtehid...
Kimine göre İngiliz Ajanı ve fazla zeki bir şarlatan...

İngiltere adına hareket ederek Meşru padişah ve halife Sultan II. Abdülhamid Han'a darbe yapmak isterken 39 yaşında öldürüldü.

KİMDİ BU ALİ SUAVİ?
O'nu çözünce yakın tarihteki bir çok esrarı çözeceksiniz.

Bu ay öne çıkanlar