I. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
I. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-07-27

"Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?" (Hamilton)

"Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?" (Hamilton)


Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden;


7 Nisan 1915, İskenderiye;
Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık; Yahûdî gazeteciler bizim dâvamıza renk katar, Yahûdî bankerler de kesemize para yağdırırdı.


17 Haziran 1915.
Merakımı mucip olmuştur; karşımızda Hıristiyanlara düşman bir Müslüman eri olsa, hattâ o er kısmen aç olsa, kendisine 10 şiling verilse ve iyi bir akşam yemeği ile karnı doyurulsa, ne yapardı acaba? Maamâfih, dünyâda Osmanlı Türkü'nden başka, din uğruna canını fedaya münâkaşasız hazır bir millet ve asker yoktur. Teslim olması için her asker başına 10 şiling yerine 50 İngiliz lirası teklif etsek, yine de Türk askeri onu suratımıza çarpar, dünyâya rezil oluruz.


30 Haziran 1915 İmroz;
Garip! Çerkez asıllı Türk esirlerinden biri, yaralı bir İngiliz askerini ateş altında sırtına alıp taşımış.


5 Temmuz 1915 İmroz;
Saat altıda Türkler hat hâlinde değil, bir çeşit arı sürüleri gibi yığınlarla hücuma devam etmekteydiler. Çalılıklar içinden binlerce Türk çıkıyordu. Makineli tüfeklerin yaylım ateşiyle çoğu öldürüldü. Cesetleri topraklar üzerinde duruyor. On güne kalmaz, Türk askeri tamamıyla eriyecektir.(!)


21 Ağustos 1915, İmroz;
Saat sabaha karşı 4.30 idi. 11. tümenin, Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdikleri haberi geldi. Yeniden karakol dağa tırmandım. Bu sefer İsmaîloğlu tepesini hiçbir kuvvet elimizden kurtaramazdı. Sabah erken saatlerde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez hale getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer azaldı ve cephe sustu. Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.


2 Eylül 1915, İmroz;
Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.

"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"


(Müttefik orduları başkumandanı Hamilton)

2011-07-06

6 Ekim'de neyi kutluyoruz? İstanbul'u kim kurtardı?

6 Ekim'de neyi kutluyoruz? İstanbul'u kim kurtardı?


6 Ekim'de neyi kutluyoruz? İstanbul'u kim kurtardı? Hangi paşa? Hangi Ordumuz? Ve.. Kimden Kurtardı? Bilmiyoruz...NEDEN?


Almanlar I. Dünya Savaşında yenildiği için Müttefiki olan biz Türkler de yenilmiş kabul edildik ve 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçemeyen Müttefik kuvvetler 1918'de hiç bir karşılık görmeden boğazı geçtiler.

İngilizler başta olmak üzere, Fransız, İtalyan ve Yunan kuvvetleri hızla yurdumuzu dört bir yandan işgale geçtiler.

İngilizler başketimiz olan istanbul'u 1918-1923 yılları arasında tam beş sene fiilen işgal altında tuttular. Hiç bir karşılık veremedik.Hatta ingiliz uçaklarının teslim olan istanbul'u bir ay boyunca havadan bombaladığı, binlerce sivili, masumu öldürdüğü, insanların korkudan sokaklardaki ölülerini alamadığı zamanlar oldu.

İşte mütareke devri denilen bu devir içinde bir taraftan da saray bir şeyler yapmak istedi. Anadoluda meydana çıkan bazı ayaklanmaları bastırmak bahanesi ile oraya kurmaylar gönderilmesi ve halkı örgütlemesi Padişahın planı idi. Çünkü İngiliz gemileri, zırhlıları toplarını saraya çevirmiş "Herhangi bir kurtuluş mücadelesine teşebbüs edilmesi halinde ilk olarak devletin idare edildiği bu sarayların bombalanacağını" söylemişlerdir.

Bu hengame içinde Mustafa Kemal, Nutuk'ta da anlattığı gibi Padişahın emri ile sapasağlam Bandırma vapuruna binerek, İngilizlerin kontrolü ve nezaretinde Anadoluya gitti.
İngilizler müsade etti çünkü giden kişi "Düşmanlara karşı ayaklanan Anadolu halkını bastırmak" iddiası ile gidiyordu.

Mesele epey uzun da biz sadede gelelim;

- Biz Yunanla harp halinde iken İngiliz İstanbulda tam hakimiyeti sağlamıştı ama nedendir bilinmez ilerlemiyordu? Ve müttefiki Yunan'a destek çıkmıyordu?(Sadece Çanakkale'de de varlık gösteriyordu)
- Neden destek çıksın ki, zaten Yunan kuvvetleri de usul usul geri çekiliyorlardı...
- Biz kesinlikle ama kesinlikle Yunan kuvvetlerini denize dökmedik. Yavaş yavaş yaka yıka hatta bazı hayvan sürülerini önlerine katıp ganimet yapa yapa çekildiler..
- Sanki çıkmak için gelmişlerdi?
- Ve nihayet 2 Ekim 1923'te Hiç bir silahlı tehdidimiz olmamasına rağmen Tüm İngiliz birlikleri, kara, hava ve deniz kuvvetleri ile istanbul'a 5 senedir uyguladıkları işgale son verip, bayrağımızı selamlayıp çekilip gittiler.

Ardından 6 Ekim'de süt liman durumdaki istanbul'a, tek kurşun atmadan, Selahattin Adil Paşa komutasındaki birliklerimiz girdi. Oysa General Refet(Bele) komutasındaki birliklerimiz(!) daha önce İstanbul'a girmek, almak istemiş ama tabiri caizse varlık bile gösteremeden geri çekilmişlerdi..

İşte sorun burası...
Bu arada ne olmuştu da gittiler?
Resmi tarihe bakarsanız Mudanya'da İngilizlerle bir anlaşma yaptık ve bunun gereği olarak bize İstanbu'u bırakıp gittiler...
İyi de karşılarında doğru düzgün bir varlık dahi gösterememişken neden bizimle masaya oturmaya mecbur olsunlar ki?

Ve yıllardır 6 Ekimde kutladığımız İstanbul'un kurtuluşunun ne olduğunu akademiyenlerimiz bile neden doğru düzgün bilmezler?

Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi

İLGİLİ KONULAR;

İngilizler İstanbul'dan Nasıl Çıktı?
http://akademim.blogspot.com/2011/07/ingilizler-istanbuldan-nasl-ckt.html

Yedi Düveli Yendik mi?
http://akademim.blogspot.com/2011/04/yedi-duveli-yendik-mi.html

2011-07-05

Sarıkamış'ta Askerlerimizin Neler Çektiğini Görmek İsterseniz, Bu Belgeseli İzlemelisiniz

Miladi takvimle "1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi", Rumi takvimle 1293 yılına denk geldiği için "93 Harbi" olarak anılan savaşta, Sarıkamış cephesinde yaşanan akıl almaz sahnelerin / imkansızlıkların canlandırıldığı başarılı bir belgesel çalışma...

Biraz da olsa orada, o cephedeki Mehmetçiğin neler çektiğini anlayabileceksiniz...

Parça: 1






Parça:2


Bütün Yönleriyle Enver Paşa Meselesi

Bütün Yönleriyle Enver Paşa Meselesi

"Orduyu gençleştirmek bahanesiyle, tecrübeli, yüksek rütbeli, dînini ve vatanını seven 1200 erkân-ı harb (kurmay) ve zâbitânı (subayı) emekliye ayırdılar. Böylece ordu içindeki İttihâd ve Terakkî’ye karşı olan vatan perver subaylar tasfiye edildi. Enver Paşa orduyu Alman sistemine göre teşkilâtlandırdı. Önemli askerî dâirelerinin başına Alman subaylarını getirerek seferberlik plânları hazırlattı."

****

ENVER PAŞA

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında devlet idaresine hâkim olan İttihâd ve Terakkî partisi ileri gelenlerinden. Asker ve devlet adamı. Babası nâfia teknisyeni Ahmed Bey, annesi Dilara Hanım’dır. 1881’de İstanbul’da doğdu. 1922’de Türkistan’da öldürüldü.

İstanbul’da başladığı ilk tahsilini, babasının Manastır’a tâyini üzerine orada tamamladı. 1894’de Manastır Askerî Rüşdiyesi’ni, 1894’de Soğukçeşme Askerî İdâdîsi’ni ve 1899’da da Harb Okulu’nu bitirdi. 1902’de Harb Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle me’zun oldu ve merkezi Selânik’de bulunan üçüncü orduya tâyin edildi. Makedonya’nın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan bölücü çete ve eşkıyayı tâkib etmekle vazifelendirildi. 1905’de kolağası, bir sene sonra da binbaşı rütbelerine terfî ettirildi. Bu sırada, gizli bir ihtilâl derneği olan Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ne girdi.

Asker olmasına rağmen İttihâd ve Terakkî cemiyetine de girerek siyâsetle uğraşmaya başladı. Bu sırada Talat Bey ile tanışarak cemiyette faal rol aldı. Selanik merkez komutanı ve aynı zamanda eniştesi olan miralay Nâzım Bey’in yaralanması hâdisesine karışmasından sonra Selanik’ten kaçarak Tikveş’e gitti.

Atıf Kamçıl’ın, ittihatçıları tâkib için İstanbul’dan gelen müşir Şemsi Paşa’yı vurmasını plânladı. Kısa zamanda ittihâdçı hareketin başına geçirildi. Talat Bey’in sürgüne gönderilmesine karşı çıktı. Müfettiş-i umûmî Hüseyin Hilmi Paşa’yı bu emri uygulamaktan vaz geçirdi. Çete kurarak dağlara çıktı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesi ve meşrûtiyetin tekrar ilân edilmesi için İttihâd ve Terakkî cemiyetinin çıkardığı karışıklık ve mücâdelelere kolağası Niyâzî Bey ve bâzı diğer subaylarla birlikte katıldı.

10 Temmuz 1908’de İkinci Meşrûtiyet îlân edilip, 1876 Kânûn-i esâsîsi yürürlüğe konulunca, Enver bey, İstanbul’a döndü ve hürriyet kahramanı olarak karşılandı. Bir müddet Makedonya umûmî müfettişliği yaptıktan sonra, 1909’da Berlin askerî ateşeliğine tâyin edilerek merkezden uzaklaştırıldı. Alman imparatoru Wilhelm-II’den yakın ilgi ve iltifat gördü. Enver Paşa’nın bu yıllarda başlayan Alman hayranlığı, sonraki yıllarda taassup hâlini aldı. 31 Mart vak’ası üzerine İstanbul’a dönen Enver Bey, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indirmek üzere Selanik’ten İstanbul’a gelen Hareket ordusuna katıldı. Abdülhamîd Han’ın hal’ edilişinde aktif rol oynadı.

İtalyanların Trablusgarb’a saldırmaları üzerine oraya giderek cephe kumandanlığı yaptı. Buradayken kaymakamlığa terfî etti. 1912’de Balkan harbi çıkınca Trablusgarb’da vazife yapan subaylarla birlikte İstanbul’a döndü. Balkan cephesindeki savaşlara iştirak etmeyerek İstanbul’da kaldı ve siyâsî hâdiselerle uğraşmayı tercih etti. Mensûb olduğu İttihâd ve Terakkî fırkası, iktidardaki hükümetin aleyhinde faaliyetlerde bulunuyor; iktidarın Edirne’yi Bulgarlara vermek istediği şayiasını yayarak halkı hükümete karşı ayaklandırmaya çalışıyordu. Daha sonra asker arasına karışıp; “Siz Anadolu’yu müdâfaa edin, Rumeli’de ne işiniz var?” diyerek asker arasında ikilik çıkarıyorlardı.

Bütün bu faaliyetlere iştirak eden Enver Bey, çoğu sokak kabadayısı sınıfından etrafına topladığı kimselerle birlikte 23 Ocak 1913’de Bâb-ı âlî baskınını düzenledi. Bu baskın esnasında zamanın harbiye nâzırı Nâzım Paşa öldürüldü. Sadrâzam Kâmil Paşa istifa ettirilerek, yerine Mahmûd Şevket Paşa başkanlığındaki İttihâdçı bir kabine kuruldu. Trablusgarb ve Balkan savaşlarına bizzat iştirak edip muhârebe etmediği hâlde, bu savaşlarda başarılı olduğu söylenerek, üst seviyelerde yer tutmuş, İttihâd ve Terakkî mensuplarınca üç sene birden kıdem verilip, rütbesi miralaylığı yükseltildi. Balkan devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları üzerine, Balkan müttefikleri arasında çıkan harp ve Bulgaristan’ın doğu cephesinden asker çekmesi sebebiyle Edirne’nin geri alınmasında bâzı gayretleri olduğu için, Edirne kahramanı olarak îlân edildi. Şehzâde Süleymân Efendi’nin kızı Naciye Sultan ile evlenerek saray dâmâdları arasına girdi. Miralaylıktan(albaylıktan) üst rütbeye yükseltmek hakkı sâdece pâdişâha âid olduğu hâlde, Enver Paşa, sultan Reşâd’dan habersiz paşa yapıldı.

Enver Paşa, Babası Ahmed Bey ve Kardeşi Nuri


Aynı gün harbiye nâzırlığı(Mlli savunma Bakanlığı) da verilerek el çabukluğu ile ordunun başına getirildi. Arkasından Cemâl Paşa bahriye nâzırı oldu. Orduyu gençleştirmek bahanesiyle, tecrübeli, yüksek rütbeli, dînini ve vatanını seven 1200 erkân-ı harb (kurmay) ve zâbitânı (subayı) emekliye ayırdılar. Böylece ordu içindeki İttihâd ve Terakkî’ye karşı olan vatan perver subaylar tasfiye edildi. Enver Paşa orduyu Alman sistemine göre teşkilâtlandırdı. Önemli askerî dâirelerinin başına Alman subaylarını getirerek seferberlik plânları hazırlattı.

Pek çok devletin iştirakiyle yeryüzüne felâket getiren Birinci Dünyâ harbine Osmanlı Devleti’nin girmesine hiç lüzum yok iken, Enver Paşa, yanlış, aceleci ve tekbaşına yaptığı değerlendirmelerle devleti Almanların yanında harbe soktu. Böylece büyük maddî ve manevî zararlar ile çılgınca harb maceralarına sebeb oldu. Osmanlı Devleti’nde bütün muhârebeler sarayda toplanan fevkalâde meclislerin kararıyla îlân edilmesine rağmen, Birinci Dünyâ harbine girişin temelini teşkil eden Türk-Alman ittifakı, sarayın ve kabinedeki bâzı bakanların haberi olmadan İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelenleri tarafından imzalandı. Harbe giriş de yine İttihâd ve Terakkî ileri gelenlerinin, bilhassa Enver Paşa’nın aceleci ve heyecanlı tutumu sebebiyle oldu.



Enver Paşa ve eşi Naciye sultan


Askerî idâresinin zayıf olduğu harb tarihçileri tarafından belirtilen Enver Paşa, Birinci Dünyâ harbi sırasında üstlendiği harbiye nâzırlığı ve başkumandan vekilliği (Başkumandan pâdişâhdır) sırasında devleti bir çok felâkete sürükledi. Sırf müttefik devlet olan Almanya’nın karşısındaki düşman kuvvetlerinin azalması için Kafkasya, Irak, Suriye ve Filistin ile Çanakkale cephelerinde savaşa girildi. Devleti bu harbe sokmak suretiyle pek çok müslüman-Türk evlâdının aç, susuz ve elbisesiz bir şekilde kırılmasına sebeb olanların başında Enver Paşa vardı. Kafkas cephesindeki harekâtı ile koca bir ordunun boşu boşuna kırdırılması Enver Paşa yüzünden idi. Kafkas harekâtına girişin sebebini Enver Paşa, Ali Fuat Paşa’nın (Cebesoy) 1921 senesinde Moskova büyükelçiliği sırasında sorduğu bir soruya karşılık;

“Almanlar netice verecek kat’î meydan muhârebelerine doğru yürürken, bizleri atâletle ithama başlamışlardı. Bu sebeble Sarıkamış taarruzu tamamen askeri bir lüzum üzerine yaptırılmıştır” diyerek açıklamaya çalışmıştır.


Başkomutan Vekili Enver Paşa (Başkomutan Padişahtır)

Almanların batıdaki yükünü hafifletmek için açılmış olan Kafkasya cephesindeki üçüncü ordunun başında bulunan Hasan İzzet Paşa’nın, mevsimin şiddetli kış ve askerin aç ve sefil olması sebebiyle herhangi bir harekâtın mahzurlu olacağını söylemesine rağmen, 14 Aralık 1914’de cepheye gelen Enver Paşa;

“Askerler! Hepinizi gördüm. Ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını biliyorum. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceğiz. Siz orada her türlü nân-ü nîmete kavuşacaksınız” diyerek orduya hücum emrini verdi. Hasan İzzet Paşa bu kış şartlarında taarruzun uygun olmayacağını bildirerek, îtirâz edince, Enver Paşa tarafından vazifeden alındı. Kumandayı bizzat kendi üzerine alan Enver Paşa, 20 Aralık 1914 günü meşhur Sarıkamış harekâtını başlattı.

Yüz bin kişilik ordumuzun Ardahan-Sarıkamış hattına taarruzu, On birinci kolordunun geri püskürtülmesine, Dokuzuncu kolordunun geri çekilmeyerek esir olmasına sebeb oldu. Onuncu kolorduyu cebrî yürüyüşle Sarıkamış’a sevk eden Enver Paşa, 25-26 Aralık gecesi Sarıkamış’ı kısmen işgal edebildiyse de, savaş sonunda Onuncu kolordu da eridi. Enver Paşa’nın bu çılgınlığı altmış binin üzerinde, bir rivayette de doksan bine yakın Türk evlâdının telef olmasına ve Doğu Anadolu kapılarının Rus ordularına açılmasına sebeb oldu. Rus ordularının ilerlemesi üzerine ordu kumandanlığını terkedip, önce Erzurum’a, sonra da İstanbul’a kaçtı

Harbiye nâzırı ve başkumandan vekili olarak hayâlleri uğruna açtığı diğer cephelerdeki başarısızlıklardan ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünyâ harbinden mağlûb çıkmasından sonra diğer İttihâdçılar gibi yurt dışına kaçan Enver Paşa, önce Odesa’ya oradan da Berlin’e gitti. Giriştiği bir takım karanlık temaslardan sonra Moskova’ya giderek komünist ihtilâlcilerden yakın alâka gördü. Anadolu’daki Millî mücâdele hareketini oradan tâkib etti. Hattâ Batum’a gelerek, Trabzon’a yürüyüp bir hükümet darbesiyle memleket idaresine tekrar hâkim olmak istediyse de muvaffak olamadı.
Moskova’da bulunduğu sırada bolşevik liderleriyle anlaşan Enver Paşa, Türkistan’ı bolşevikleştirmek vazifesiyle Buhârâ’ya gitti. Hacı Sami adındaki bir ajanın teşvikiyle fikrini değiştirdi. Genç yaşında ümîd etmediği makamlara ulaşan Enver Paşa, taşıdığı hânedâna dâmâdlık ünvânından da istifâde ederek, Türkistan Türklerinin başına geçmek istedi.


Avrupa devletlerinin bilhassa İngilizlerin teşvik ve desteğini görerek Rusya’ya karşı verdiği sözden döndü. Rusların Türkistan’daki müslüman Türklere karşı olan mezâlimini de fırsat bildi. İngilizlerin teşvikiyle, Kafkasya’yı Turan merkezinden gelerek zaptetmeyi düşündü. Bu yolla Anadolu’nun büyük tazim ve hürmetlerle karşılayacağı bir cihân imparatoru olacağı hülyasında idi. Hazırlık yapmadan, kendisini destekleyen Türk beylerinin kuvvetlerini topladı. O muhiti iyi bilen, olayların içinde bulunan ve girişilecek hareketin o gün için fayda yerine zarar getireceğini söyleyenlerin ikâzlarına kulak tıkayıp, kendisi gibi maceracı kişilerin tahrik ve teşvikine uyarak, yabancısı olduğu bir muhitte Türkistan macerasına girişti. Kızıl orduya karşı yaptığı savaşta mağlûb oldu. Pek çok müslüman-Türk’ün şehîd olmasına sebeb oldu. Şehir ve köyler harâb oldu. Bu zamansız teşebbüsüyle Türklere fayda yerine zarar getirdi. Böylece daha sonra yapılabilecek sistemli hareketlere mâni olarak, müslüman-Türklerin sıkı bir Rus esareti altına girmesine sebeb oldu. Muhteris bir kişiliğe sâhib olan Enver Paşa, kızılordunun bir koluyla yaptığı savaşta 1922 yılı Kurban bayramının ikinci gününde öldürüldü. Bu çarpışmaların devam ettiği Tacikistan’ın Belçivan köyü yakınındaki Çeğen köyünde defnedildi.


Koskoca Osmanlı Devleti’nin başını yiyip bitiren, yurt dışına kaçtıktan sonra yeni maceralar peşinde koşan, en sonunda;
“Bu belâyı benim başıma o sardı. Beni Hacı Sami aldattı, buralara getirdi. “Sekiz senelik teşkilâtım var” dedi. Ona inandım geldim, bir şey yapamıyacağımızı anlıyorum. Ölmekten başka çârem yok...”

diyerek şikâyet ettiği, kendisi gibi bir maceracı olan Hacı Sami’nin sözlerine aldanarak Türkistan hülyasına kapıldığını söyleyen Enver Paşa’nın, Naciye Sultan’dan doğan Mahpeyker ve Türkan adlarında iki kız çocuğu ve Ali adında bir oğlu vardı. Enver Paşa’nın ölümünde 26 yaşında dul kalan Naciye Sultan, Enver Paşa’nın kardeşi Kâmil Bey’le evlendi. 1952’ye kadar yurt dışında kalan Naciye Sultan’ın Kâmil Bey’den de Râna adında bir kızı oldu. Hânedâna mensûb kadınların yurda dönmelerine müsâde edilmesi üzerine 1952’de İstanbul’a geldi. 5 Aralık 1957’de Nişantaşı’nda altmış bir yaşında vefât etti. Enver Paşa’nın hatıratı, kızları tarafından Türk Târih kurumuna teslim edilmiştir.

-------------------
1) Üç Paşalar Kavgası (Cemal Kutay)
2) Görüp işittiklerim (A. Fuad Türkgeldi); sh. 77
3) Enver Paşa (Şevket Süreyya Aydemir, İstanbul-1989)
4) Türk İnkılâbı Târihi (Y.H. Bayur); cild-2, kısım 4, sh. 271
5) Modern Türkiye’nin Kuruluşu: sh. 224
6) İttihâd ve Terakkî İçinde Dönenler; sh. 15 v.d.
7) İnkılâb Târihimiz ve İttihâd ve Terakkî
8) Moskova Hâtıraları (Alî Fuad Cebesoy)
9) Enver Paşa’nın Son Günleri (F. Kandemir, İstanbul-1955)

İngilizler İstanbul'dan Nasıl Çıktı?

İngilizler İstanbul'dan Nasıl Çıktı?

Resmi tarih, İstiklal Savaşı'ndan sonra İngilizler başta olmak üzere işgal kuvvetlerini İstanbul'dan nasıl başları önlerinde çıkarttığımızı yazar.

Ne de olsa fena halde yenik ve eziktirler karşımızda. Nitekim muzaffer Türk ordusu 6 Ekim 1923 günü İstanbul'a girmiş ve şehri 5 yıla yakın süren düşman işgalinden kurtarmıştır.

Artık değişmesi şart olan tarih kitaplarımızda böyle yazar yazmasına ama gerçekler aynı kanaatte değildir. Aslında İtilaf devletlerinin silahlı kuvvetleri, resmi geçit törenleri ve centilmenlere yakışır "garden party"lerle veda etmişler, halkın alkışları arasında bayrağımızı selamlayarak Dolmabahçe rıhtımında kendilerini bekleyen "Arabic" adlı vapura binmişler ve sevinç içinde el sallayarak İstanbul'dan ayrılmışlardı.

Hangi tarihte peki? Herkes gibi '6 Ekim'de' diyorsanız yanılıyorsunuz. Doğru cevap için ise biraz sabrınızı istirham edeceğim. Çünkü daha önce hatırlatmam gereken bazı önemli noktalar bulunuyor.

Öncelikle şunu belirtelim ki, işgal kuvvetlerinin İstanbul'u terk edişi ile Lozan Antlaşması'nın imzalanması olayları arasında sandığımızdan da yakın bir bağ mevcuttur. Yani Lozan imzalanana kadar işgal devam etmişti, hatta sonrasında da 2,5 aya yakın bir süre işgalciler başkentimizden gitmemişlerdi.

Hemen araya girip söyleyeyim: Ankara'nın 13 Ekim'de başkent oluşu İtilaf kuvvetlerinin gidişinden bir hafta kadar sonraya rastlar, yani Lozan imzalandığında İstanbul hâlâ payitahttır ve bir maddesinde de Hilafet merkezinin İstanbul olduğu açıkça yazılıdır.

O zaman şunu sormak hakkımızdır diye düşünüyorum: Ankara'yı başkent yapmakla Lozan'ı ilk delen biz mi olduk yoksa? Hani Lozan ilk imzalandığı haliyle dimdik ayaktaydı? Aslında Lozan defalarca delinmiştir. Hatta Montrö bir yana, belki de Lozan'ın lehimize asıl delinişi, "Kanalistanbul" projesiyle gerçekleşecektir. Böylece Boğaziçi, 1918'den bu yana ilk defa tam olarak egemenliğimiz altına girecektir.





Selahaddin Adil Paşa İstanbul'da işgal devletleri temsilcileri ile vedalaşıyor.

Konumuza dönecek olursak, şehrin boşaltılması sırasında İstanbul Komutanı olarak görev yapan Selahaddin Adil Paşa'nın "Hayat Mücadelelerim" adlı hatıralarında (1982) o günler içeriden ve ayrıntılı bir şekilde anlatılır. (Maalesef bu hatıratın orijinali, Paşa'nın oğlu Semuh Adil Bey'in ifadesiyle Kemal Ilıcak'ın yalısında kaybolmuştur.)

Görevine Halife Abdülmecid'in biat töreniyle başlayan Selahaddin Adil Paşa, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nın hükümlerine uygun olarak bir ay sonra (23 Ağustos) TBMM Lozan'ı onaylayacak ve ancak o zaman İtilaf kuvvetleri denklerini toplamaya başlayacaklardır. (İngiltere parlamentosunun onayı ise eylülde gelecektir.) 25 Ağustos'ta işgal kuvvetleri hazırlığa başlamış, binaları teslim etmektedirler birer ikişer. Boşaltma 1,5 ayda tamamlanacak ve son gün dostane bir tören düzenlenecektir. Bundan sonrasını S. Adil Paşa'nın hatıratından takip edelim (sayfa 424):

"General Harrington tarafından İtilaf devletleri orduları namına 29 Ağustos'ta Türk ordusu için Sumer Palas'ta bir çay ziyafeti verilerek İstanbul'daki askeri, sivil birçok kişi çağrılmış ve kumandanlıkça (yani Türk tarafınca) da 19 Eylül 1923'te Beykoz Parkı'nda bir garden parti ile buna karşılık verilmişti."

S. Adil Paşa bundan sonra ordumuzun İstanbul'a girişi için de hazırlık yaptıklarını ve eylül sonuna kadar işgal kuvvetlerinin binaları teslim işinin sürdüğünü, birliklerin de büyük ölçüde -karargâh heyetleri hariç- ülkelerine yollandığını anlatıyor.

Nihayet 2 Ekim günü İtilaf devletlerinin Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince el koydukları bütün cephane ve savaş malzemesinin Türk hükümetine teslim edildiğine dair belge imzalandıktan sonra artık resmi işlemlerin tamamlandığını yazan Paşa, aynı gün, yani 2 Ekim 1923 günü işgal kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini de şöyle anlatıyor (s. 425):

"Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden ayrılan birer birlik belirli saatte Dolmabahçe meydanında yerleşmiş ve yapılan geçit merasiminden sonra İtilaf devletleri kumandanları tarafından büyük bir seyirci topluluğu önünde alkışlar arasında şanlı bayrağımız selamlanarak yabancı kumandanlar cami rıhtımına kadar uğurlanmış ve burada rıhtıma yanaşan bir motorla Fındıklı açıklarında beklemekte olan Arabic vapuruna gitmişlerdi. Bu suretle de İstanbul işgaline kesinlikle son verilmişti."

Bizzat İstanbul'u teslim alan komutanın ağzından aktardığım yukarıdaki satırlar İtilaf kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini belge değerinde bir anlatımla ortaya koyuyor. Yalnız o soruyu unutmadınız umarım: 'Hangi tarihte?' diye sormuştuk. Resmi tarih 6 Ekim diyor, S. Adil Paşa ise 2 Ekim.

Doğrusu, İtilaf güçleri 2 Ekim'de çekip gitmişlerdi ama onları göndermenin şerefi Selahaddin Adil Paşa gibi bir muhalife kalmasın diye resmi tarihte Türk ordusunun İstanbul'a giriş tarihi esas alındı ve adı yalnız İstiklal Savaşı'ndan değil, 18 Mart'ın gerçek kahramanı olduğu Çanakkale Zaferi tarihinden bile silindi.

İşte bizde buna tarih diyorlar.


Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr

2011-06-30

Birinci Dünya Savaşı

Birinci Dünya Savaşı




1914'te başlayıp, 1918'de sona eren ve Avrupa, Rusya, ABD, Ortadoğu ve diğer bazı bölgeleri içine alan milletlerarası savaş. Birinci Dünya Savaşının sebepleri pek eski ve karışıktır. Bu savaşın sebep ve neticeleri 1789 Fransız İhtilali ve çeyrek yüzyıl süren ihtilal savaşlarının müteakip yüzyıl içinde meydana getirdiği gelişmelerin tabii bir sonucudur. İhtilalin ortaya çıkardığı fikirler ve ictimai müesseseler devletlere olduğu kadar, milletlerin davranışlarına da yeni bir istikamet verdiği gibi, devletlerarası münasebetlerin de yeni bir çerçeve içinde akmasına sebeb olmuştur. Liberalizm ve milliyetçilik hareketlerinin çıkması, İtalyan Birliğinin kurulması ve en önemlisi Alman İmparatorluğunun ortaya çıkması, Avrupa dengesine yeni bir şekil vermekle kalmayıp, Balkanlardaki milli duygular da kamçılanmıştır. Bunun neticesinde Balkanlarda kaynaşma olmuştur.

Savaşın en önemli sebeplerinden birisi de, Alman İmparatorluğunun dış politikasıdır. Bismark’ın Alman İmparatorluğunun kurmak için uyguladığı barış siyaseti, Avrupa'yı bloklaşmaya ve bloklar arasında rekabet ve silahlanmaya götürmüştür. Endüstrileşmenin 19. yüzyılda kazanmış olduğu hız ve bunun neticesinde genişleyen sömürgecilik, diplomatik münasebetlerin alanını Avrupa’dan Afrika ve Uzakdoğu’ya yaymıştır. Almanya’nın denizlerde ve sömürgelerde İngiltere ile rekabete kalkışması ve İngiltere’nin Almanya'yı ezmek istemesi de, savaşın bir diğer sebebidir.

Rusya’nın Balkan siyasetine sarılıp Boğazları ele geçirmek arzusu durmadan küçük Balkan devletlerini imparatorluklara karşı ayaklandırması da savaşın sebeplerinden olup, meselenin doğu cephesini açıklamaktadır.

Bir yandan Almanya-Avusturya, öbür yandan İngiltere-Fransa ve Rusya’nın birbirlerine karşı gruplaşmaları ve ittifak muahedeleri ile bağlanmaları dünyayı şüpheli bir geleceğe itiyordu.

Savaşın ani sebebini 28 Haziran 1914 günü Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Fransuva Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi teşkil eder. Bu olay karşısında Avusturya’nın Sırbistan’a ağır bir ültimatom vermesinden sonra savaş ilan etmesi ve Rusya’nın Sırbistan’ın, Almanya’nın da Avusturya’nın arkasında yer alması Avrupa’yı bir hafta içinde dünya çapında bir savaşa sürüklemiştir. Neticede Almanya Rusya’ya, Rusya’nın müttefiki olan Fransa da Almanya’ya savaş ilan etmişti.

Almanya yıllardan beri savaş planını, önce yıldırım harbi ile Fransa’yı ezmek ve ardından Rusya üzerine yürümek üzere hazırlamıştı. Bu planını gerçekleştirmek için Belçika’dan geçmesi gerekiyordu. Belçika geçiş izni vermeyince Almanya Belçika’ya savaş ilan etti. Belçika’nın tarafsızlığını garantilemiş ve esasen Fransa ile Rusya’nın müttefiki olan İngiltere de bu sırada Almanya ve Avusturya’ya savaş ilan etti.

Almanlar, Belçika’ya girdikten sonra hızla Fransa üzerine yürüdü. İlk anda çekilen Fransızlar Marne nehri üzerinde kuvvetli bir savunma hattı kurdular. Bu hattı yarmaya muvaffak olamayan Almanlar, Doğu cephesine dönüp Ruslar üzerine yürüdüler ve onları iki defa mağlub ettiler.

Avusturya ise, hiçbir başarı sağlayamadığı gibi, Ruslara da yenildi. Galiçya, Ruslar tarafından işgal edildi.

Denizlerde Almanya ile İngiltere arasında meydana gelen iki savaşın ilkini Almanlar, diğerini İngilizler kazandı. İngilizlerin denizlerdeki hakimiyeti kesindi.

Trablusgarp ve Balkan Savaşlarından yenik çıkan Osmanlı Devleti, bir taraftan ordu ve donanmasını ıslaha çalışırken, bir taraftan da bloklara ayrılmış Avrupa’da, kendisini siyasi yalnızlıktan kurtarmak için birtakım ittifak teşebbüslerine girişti.

İtilaf Devletleri safına katılabilmek için yapılan teşebbüslerin netice vermemesi, Osmanlı Devletini Almanya’nın yanına itti. Neticede Vükela ve Meb’usan Meclislerinin haberi olmadan 2 Ağustos 1914’te Türk-Alman ittifakı imzalandı.

4 Ağustos 1914’te Dünya Savaşı patlak verince, Türk-Alman ittifakını bilmeyen İtilaf devletleri, Osmanlı Devletinin tarafsızlığını sağlamak için gayret sarf ettiler. Zaten Osmanlı Devleti ittifaka rağmen hemen savaşa girmek niyetinde değildi ve tarafsızlığını ilan etti. Ancak gelişen olaylar ve Almanya’nın çabaları savaşı kaçınılmaz hale getirdi.

İlk olay Alman savaş gemilerinin Akdeniz’de İngiliz savaş gemilerinin takibine uğramasından sonra Çanakkale’ye sığınmasıdır. Göben ve Breslav adındaki bu gemilerin tarafsız devlet olan Osmanlılar tarafından enterne edilmesi (silahların sökülmesi ve personelinin gözaltına alınması) gerekiyordu. Almanya bu işe şiddetle itiraz etti. Neticede bu gemilerin daha önce Almanlardan alındığı açıklanarak, Yavuz ve Midilli adları verildi. Bu hadiseden sonra Osmanlı Donanması, bu iki geminin komutanı olan Amiral Şuson komutasına verildi ki, bu hadise savaşa girmemizde önemli bir rol oynadı.

Almanya, Kafkaslardaki Rus kuvvetlerinin bir kısmını üzerinden atabilmek için Osmanlı Devletinin bir an önce savaşa girmesini istiyordu. Osmanlı Devleti ise, seferberliğin henüz tamamlanmadığını ve devletin mali durumunun iyi olmadığını ileri sürerek bahane aradı. Zaten, Avrupa’da İngiltere ve Almanya’nın etraflarındaki müttefikleri ile giriştikleri dünya hakimiyeti savaşının Türkiye ile yakından ilgisi görülmüyordu. Hele neticesi belli olmayan bir savaşa katılmanın doğru olamayacağı herkesce paylaşılıyordu. Bununla beraber özellikle Balkan Harbinin kötü hatıralarının silinmesi isteği de mevcuttu. Bu hisleri ayakta tutmaya çalışan ve Alman zaferinden emin olan başta Harbiye Nazırı Enver Paşa olmak üzere kabinenin bazı üyeleri devletin savaşa girmesini istiyorlardı. Neticede Enver Paşanın emri ile Amiral Şuson donanmayı alarak 29-30 Ekim 1914 gecesi Karadeniz’e çıktı ve Odesa ile Sivastopol gibi Rus limanlarını bombaladı. Bu hadiseden sonra İtilaf Devletleri Osmanlı Devletine savaş ilan ettiler.

Savaşın başında Dahiliye Nazırı Talat Paşa ile Harbiye Nazırı Enver Paşa her ne düşündülerse sabık hükümdar Sultan İkinci Abdülhamid Hanın bu mühim mesele hakkındaki malumatına, bilgi ve tecrübesine müracaat etmeyi uygun bulurlar ve bu maksatla İshak Paşayı Beylerbeyi Sarayına gönderirler. 30 yıl gibi uzun bir müddet Avrupa siyasetine hakim olmuş Abdülhamid Han, cevabında:

"Bu vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir, tavsiye edebileceğim bir tedbir kalmamıştır. Zira bu zavallı devlet Harb-i Umumiye sürüklendiği gün münkariz olmuştur (yıkılmıştır). Sizi bana gönderenler, harbe girmeden önce göndermeliydiler. Dünyanın karalarına ve denizlerine hakim olan devletlerine karşı Almanya ve Avusturya ile birleşip ateşe atılmak, tarihin ender kaydettiği hatalardandır." demekten kendini alamamıştır.

Herhalde bu konuşmasından tatmin olmayan Enver Paşayı da Beylerbeyi Sarayına davet ederek nasihatlerde bulunmuş ve şöyle demiştir:

"33 senelik saltanatımda ferdin hürriyetine taraftardım. Lakin gelişigüzel bir hürriyet ve serbestiyi hiçbir zaman istemedim. Meşrutiyeti ben ilan ettim. Ama mebuslarımızın kifayetsizliğini görünce kapattım. Meclis-i Mebusanın 93’te verdiği kararın bize neye mal olduğunu bilirsiniz. Balkanları kaybettik. İstanbul’a gelen Ruslar ile şerefsiz bir anlaşma imzalamaya mecbur olduk. Anlaşma imza ederken Saffet Paşanın ağladığını işitince ben de ağladım. Ama gözyaşı dertlere deva olmuyor. Şimdi siz de acele bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. İnşaallah hayırlı ve şerefli olur. Fakat Allah göstermesin, ya felaketle biterse... İster misin, bu da Anadolu’nun kaybına mal olsun... Her devirde devletin düşmanı olmuştur. Siz de bu düşmanlarla işin iç yüzünü bilmeden birleştiniz. Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldiniz. İktidarı ele aldınız. İstediğiniz makama geçtiniz. Yapmak istediklerinizi niye yapmıyorsunuz? Bunlara güvenme oğlum, insanı bugün alkışlayanlar, yarın onun aleyhine dönüp parçalamasını da bilirler. Dikkatli ol..."

Ne var ki, büyük hayaller peşinde koşan Enver Paşa, bu çok mühim nasihatlere kulak asmamış, bildiği yolda yürümüştür.

Gerek Almanya ve gerekse Osmanlı Devleti, savaşa katılırken, Rusya ile İngiltere’de bulunan Müslümanları ayaklandırmanın bu iki devlete gaile çıkaracaklarını ümid etmişlerdi. Ancak çeşitli sebepler neticesinde, beklenen ayaklanma gerçekleşmemiştir.

İtilaf Devletleri ile İttifak Devletlerinin karşılıklı savaş ilan etmeleri neticesinde cepheler teşekkül etmiştir.

1 Kasım 1914’te Rusların Doğu Bayezid’den sınırımıza tecavüz etmeleri ile Kafkas Cephesi açıldı. Ruslar ilk iki muharebede mağlub edildi ise de, takib edilip atılamadı. "Dondurucu kışta taarruz doğru olmaz. İlkbahara tehir edelim." tavsiyelerine ehemmiyet vermeyen Enver Paşanın bizzat idare ettiği Sarıkamış Harekatında dondurucu kışın da etkisi ile en değerli birliklerimiz perişan oldu ve 90.000 şehit verildi. Ruslar 1915’e kadar Van, Muş, Bitlis; 1916’dan sonra Erzurum, Erzincan, Trabzon, Bayburt, Gümüşhane’yi zaptederek Şarki Anadolu’yu ellerine geçirdiler.

12 Mart 1917 Bolşevik İhtilali ile Çarlık yıkılınca, Ruslar Brest-Litovsk Muahedesi ile 1914’ten sonra aldıkları yerleri iade ettikleri gibi Batum, Kars ve Ardahan’ı da geri verdiler.

1 Kasım 1914’te İngilizlerin Süveyş’te Akabe’yi bombardıman etmeleri ile Filistin-Suriye Cephesi açıldı. Cemal Paşa serdarlığında 1915’te yapılan kanal geçme teşebbüsü iki defa başarısızlıkla neticelendi ve ordumuz Gazze’ye çekildi. 1917’de meydana gelen üç Gazze Savaşının ikisini ordularımız kazandı ise de, üçüncüsünde Siyonizmin ve İngiliz altınlarına aldanan Arapların ihaneti neticesinde mağlub olduk. 1918 Nablus Meydan Muharebesinde de aynı ihanetle karşılaşarak yenildik. Bu defa Suriye, Filistin, Şam, Haleb ve Beyrut elimizden çıktı.

İngilizlerin 1 Kasım 1914’te Basra Körfezine asker çıkarmaları ile Irak Cephesi kurulmuştur. Kumandanlığına tayin edilen Süleyman Askeri Bey, İngilizlere mağlub oldu ve civar yerler İngilizlerin eline geçti. Albay Halil Bey, Küt Zaferini kazandı ise de, ne yazık ki bu zaferden istifade edilemedi. İngilizlerin bu havalideki askerleri tamamen temizlenmeden, bir İran seferine girişilerek, kuvvetler dağıtıldı. Bundan istifade eden düşman, takviye kuvvetleri alarak 11 Mart 1917’de mukavemet görmeden Bağdat'ı ele geçirdi. Bağdat’ın düşüşü ile Irak bölgesi de elimizden çıktı.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Çanakkale’de çok mühim savaşlar oldu. Göben ve Breslav gemilerinin Osmanlılara sığınmasından sonra Çanakkale üzerine tazyik başladı. Muharebeler ise 1915’ten sonra oldu. Çanakkale’de meydana gelen savaşlar şehamet destanları ile doludur. Kirte Muharebeleri, Zığındere ve Anafartalar muharebesi, Kocaçimen, Conkbayırı, Kanlısırt, Kirtetepe, Kanlıtepe, Aslantepe muharebeleri Türk kuvvetlerinin zaferi ile neticelenmiş, muvaffak olamayacağını anlayan düşmanlar, bize belli etmeden gizlice çekilmeye başlamışlardır ve 1916 Ocakında tamamen çekilip gitmişlerdir.

Türk milletinin tarihinde ayrı bir önem taşıyan ve 9 aya yakın süren Çanakkale Muharebelerinde 250.000 civarında şehid verilmiş, yeni yetişen bir nesil burada erimiştir. Neticede Türk cesareti İngiliz soğukkanlılığını, Türk azmi İngiliz inadını ve Türk vatanseverliği İngiliz gururunu yenmiş, şanlı tarihimize “Çanakkale geçilmez” ibaresini yazdırmıştır.

Denizlerde de savaşlar olmuş ve Yavuz ve Midilli gemilerimizin Rus sahillerini bombardıman etmelerinden sonra Ruslar da Trabzon’u bombalamışlardır. İngilizler Gazze ve İskenderun limanlarını, donanmamız Batum’u bombardıman etti. Kanal’da, Gazze’de, Suriye ve Çanakkale muharebelerinde İngilizler tayyareden de istifade ettiler.

1917’de Rusya’nın savaştan çekilmesi ile boşalan yeri Amerika doldurdu ki, bu durum Merkezi Kuvvetlerin aleyhine oldu. Bu tarihte bütün devletlerde bir yorgunluk ve bıkkınlık başgösterdi. Rusya’nın savaştan çekilmesiyle imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ile Osmanlı Devleti, doğudaki topraklarını istiladan kurtardığı gibi, Kafkasya’daki isyanları fırsat bilerek Bakü’yü ele geçirmeye kalkıştı. Ancak 1917 Haziranında Yunanistan’ın İtilaf Devletleri safında savaşa girmesi ve ayrıca 1918 yazı sonlarına doğru İtilaf Devletlerinin bütün cephelerde umumi bir taarruza geçmeleri, Merkezi Devletlerin sonunu getirdi.

1918 Eylülünde, Makedonya cephesinde, Fransız taarruzu neticesinde Bulgarlar yenilince, mütareke istediler. Bulgarların savaştan çekilmesiyle Almanya yolu kesilmiş, daha önemlisi, İstanbul Trakya yönünden bir saldırıya açık duruma gelmişti. Bu sırada sayısı dokuza çıkan Türk orduları hayli uzaklarda savaşıyor, hatta Bakü’de bulunuyordu. Gerek bu durum, gerekse Suriye cephesindeki yenilgi, yıllardır "zafer" vaadiyle aldatılan millete İttihat ve Terakkinin siyasetinin başarısızlığını gösterdi. Savaşa devam etmekte hiçbir fayda yoktu. 1918 Martında Sadrazam olan Talat Paşa, mütarekeyi imzalayarak bir hükümetin kurulmasına imkan vermek için 7 Ekim 1918’de istifa etti. Hükümeti daha çok İtilaf fırkası mensupları ile Ahmed İzzet Paşa kurdu. Bu sırada, dört yıldır Anadolu Türk erkeklerini yutan ve tarla bahçe işlerini ihtiyar ile kadınlara bırakan Birinci Cihan Savaşından yılarak, mütareke istedik. Bağdat-Kerkük arasındaki Kut el-Amare’de Osmanlılarca esir alınan ve Büyükada’daki kampta bulundurulan İngiliz Generali Townshend (Tavnşend) aracılığı ile Londra’ya başvuran Ahmed İzzet Paşa hükumeti, Bozcaada yanında Limni Adasındaki Mondros limanında demirleyen İngiliz Akdeniz donanması amirallik gemisi Agamemnon zırhlısı içinde, bize dikte ettirilen mütareke şartlarını 30 Ekim 1918 günü imzalamak mecburiyetinde kaldı. Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’un ünlü 14 maddelik prensiplerini İngiltere ve Fransa kabul etmişlerdi. Bu Wilson prensiplerinde; "Osmanlı İmparatorluğunun Türk olan bölgelerinde, itirazsız olarak Türklerin hakimiyeti sağlanacak ve bir bölgenin halkı, çoklukça hangi idareyi istiyorsa, o idareye tabi olacaktır.” hükümleri de vardı.

Bütün bunlara rağmen, İngilizler müttefikleri Fransızlara bile bildirmeden Akdeniz Başkumandanı Vis-Amiral Arthur Calhorpe (Kaltrop)’a Londra’dan telsizle bildirdikleri, 25 maddelik Mondros Mütarekesini bize dikte ettirerek ve Osmanlının hiçbir itirazına yer vermiyerek imzalattılar. Bu antlaşma, bütün Osmanlı tarihinde görülmemiş korkunç bir "esaret ve teslim oluş vesikası"dır. Bunu imza etmekle 30 Ekim 1918 günü, Osmanlı Devleti resmen çökmüş ve Türklüğün İstiklal Savaşı başlamış oluyordu.

Halkımızın seferberlik dediği, dört yıl süren Birinci Cihan Savaşında Türk ordusu, şu yedi cephede, şan ve şerefle çarpıştı: Kafkasya cephesinde Ruslarla, Karpatlardaki Galiçya’da Ruslarla, Makedonya’da Yunanistan ve Fransızlarla, Çanakkale’de İngiltere-Fransa-İtalya ve (Hintli Avustralyalı) sömürgeleri ile, Suriye-Filistin ve Irak cephelerinde Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan dahil, İngiltere İmparatorluğu orduları ile. Bir halk türkümüzde bu savaş yılları için; “Yedi düvelin önünde Osmanlıydı ki, dayandı” denilmesi pek yerindedir.

İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika vs.) Birinci Dünya Savaşından kazançlı çıkarlarken, Merkezi Devletlerin (Almanya, Avusturya, Türkiye ve Bulgaristan) en değerli toprakları ellerinden alınmış, Osmanlı Devleti de imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi ile yıkılmış ve tarihteki rolünü kurulacak yeni Türk Devleti’ne bırakmıştır.

2011-05-05

Ayıdan Post, Gâvurdan Dost Olmaz (Atasözü)

Ayıdan Post, Gâvurdan Dost Olmaz (Atasözü)


Haçlı taassubu ve Kudüs'ün kurtarılması

İstisnasız Avrupalının hemen hepsi de Haçlı ruhuna sahiptirler. Aralarındaki fark şudur: Meselâ Almanlar, bu tıynetlerini, açıkça ortaya koyarlar... Irkçılık, fanatizm suratlarından akar. Bu yüzden de, çok istedikleri halde, sömürgecilikte başarı gösterememişlerdir.

Sözgelişi İngilizler ise, aynı ırkçı-fanatik tıynetlerini, telkinle, oyunla, tebessümle gizlerler. Ziya Paşa'nın, "Yaktı nice canlar o nezâketle tebessüm!" dediğini hatırlamamak mümkün mü?

Avrupa, kendisinin dışındakiler bahis mevzuu(söz konusu) olduğunda, her zaman birleşmiştir. Müslümanlar'a (bilhassa da Müslüman Türkler'e), Budistler'e, Komünistler'e, Japonlar'a karşı daima hem din taassubu, hem ırk barbarlığı, hem insaniyet düşmanlığı, hem de soygun ortaklığı yapmışlardır.

Almanya, 1. Dünya Harbinde, sözde silah arkadaşı müttefikimiz olarak, (Hem de, Berlin'de esir bulunan ingiliz sömürgesi Müslümanlar'a, Almanlar'ı sevdirmek için) Mehmet Akif Bey'i davet ediyor. M. Akif Bey, Berlin'e giderken, birkaç gece Viyana'da kalıyor. Garip! Zafer falan olmadığı halde müttefikimiz Viyana'nın halkı, şenliklerden, havai fişeklerden, zafer taklarından göklere tırmanacak neredeyse...

— Bu şenliklerin sebebi ne ola ki? diye Akif Bey soruyor. Kalabalıktan şu zafer nağmeleri aksediyor:

— Bilmiyor musunuz? İngiliz orduları, bugün, Kudüs'e girdi. Kutsal şehri Müslümanlardan kurtardı. Elbette zafer ve sevinç günümüzdür...

Tekrar hatırlayalım ki; bu Hıristiyan dayanışma ve kutlamaları esnasında (Büyük Harp'te) Türkiye-Almanya ve Avusturya İngilizlerin karşısında, tek cephe, müttefiktirler.

Beyni Batı afyonuyla uyuşmuş sözde aydınlar taifesine, kimsenin bir lâfı yok, tabiî olamaz da! Lâkin halkımız ve çocuklarımız, Avrupa'nın koyu taassupla, vahşî ve barbarcasına ırkçı fanatik olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır.

2011-05-02

Mustafa Kemal’in Filistin Cephesi Hezimeti

Mustafa Kemal’in Filistin Cephesi Hezimeti

Filistin cephesinde üç ordumuz vardı. Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci ordulardan mürekkep olup, "Yıldırım Orduları" adını alan bu kuvvetlerin cephe kumandanı Liman Von Sanders'di. Dördüncü ordu kumandanı Cemal Paşa, sekizinci ordu kumandanı Cevad Paşa, yedinci ordu kumandanı ise Mustafa Kemal Paşa idi.

(....)

31 Ağustos 1918de bu cephede... o kadar âni bir çöküş vukûa geldi ve bu hal, o derece sür'atli bir hezimete yol açtı ki, kilometrelerce geride bulunan ordu kumandanları bile canlarını güçlükle kurtarabildiler.

Devletimizi Mondros Mütârekenamesini imzalamaya mecbur bırakan bu hezimet esnasında sekizinci ordu kumandanı Cevat Paşa, kalpağını bile alamadan kendisini Şâm'a zor atmıştır.

Bu hezimet, yedinci ordu kumandanı Mustafa Kemal Paşa'nın sağ ve solundaki dördüncü ve sekizinci ordulara haber vermeden âni bir şekilde ric'at (geri çekilme) etmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu sûretle merkezi durumdaki yedinci ordunun ani ve habersiz geri çekilmesi ile cephede açılan boşluktan saldıran İngilizler, sağ ve soldaki dördüncü ve sekizinci orduları arkadan kuşatarak 75 bin esir ve 375 bin adet top ele geçirmişlerdir.

Mısıroğlu, Lozan zafer mi, hezimet mi? s 173, 174, 175

Çanakkale'de başkomutanımız bir Alman amiraliydi...

Çanakkale'de başkomutanımız bir Alman amiraliydi...


Otto Liman Von Sanders

1915’te, Çanakkale Savaşlarında Osmanlı kuvvetlerini yöneten Alman Deniz generali(amiral).

Çanakkale'yi savunan Osmanlı 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders Osmanlı Devleti'ndeki Alman Danışma Kurulu Başkanıydı.
...
Bakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı makamlarından sonra, cephe içerisindeki en yetkli komutandı.
Bu yönden bakıldığında Çanakkale Savaşında Başkomutandı..

Miralay (Alay komutanı, albay) Mustafa Kemal ise O'nun emrine bağlı albaylardan sadece biriydi ve 19. ihtiyat (yedek) tümen komutanıydı. Liman paşa, Esad paşa ve Enver paşa ile sıkı bir iletişim halinde Çanakkale'de ki savaşlarımızı yönetmiştir. O tarihlerde Osmanlı ordusu ve donanması içerisinde 40.000 e yakın Alman subayının görev aldığı bilinmektedir.

Almanlarla bu derece içli dışlı olmamız ve 1. Dünya savaşında yanlış bir kararla Almanlarla müttefik olup, tamamen onların menfaatine uygun olarak savaşmamız, Talat, Enver ve Cemal paşa üçlüsünün gafleti yada ihanetidir.


Otto Liman Von Sanders:
17 Şubat 1855 senesinde Pomeranya’da, Stolp şehrinde dünyâya geldi. 1913 senesinde Kasel’deki 22’nci Piyade Alayında Orgeneral iken Balkan Savaşlarında yıpranan Osmanlı ordularını ıslah etmek için Türkiye’ye gönderildi. Rusya, Osmanlı kuvvetlerine bir Alman generalinin gönderilmesini şiddetle protesto etti. Liman, askerî yönetimde yaptığı reformlar yüzünden Enver Paşa ile anlaşamadı. 1915 senesinde Beşinci Ordunun başında, Çanakkale ve Gelibolu’yu İngiliz ve Avustralya donanmalarına karşı başarılı bir şekilde savundu. İngilizlerin câsusluk faaliyetleri sonucu, verdikleri büyük zâyiatı, istihbârât tedbirleri aldırarak önledi. Câsusluk faaliyetlerini Padişah’a rapor etti. Liman, bu başarısından sonra 1 Mart 1918’de Suriye ve Filistin’deki Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci ordulardan meydana gelen Yıldırım Orduları grubunun başına getirilerek, İngilizlerin daha fazla ilerlemesini durdurdu. Ancak İngiliz generali Edmund Allenby, başarı göstererek bu cepheyi çökertti (Eylül 1918). Liman, Birinci DünyâSavaşı sona erip Mondros Mütârekesi imzâlanınca Almanya’ya döndü ve 22 Ağustos 1929 senesinde öldü.

İngiliz Generali Hamilton, Liman’ın Gelibolu’daki başarısını Hâtırât’nda övmüştür.Türkiyede Beş Sene (Fünf Jahre in Türkei) ve Silahlanmış Millet adlı iki eseri vardır.

Çanakkale'nin gerçek tarihi için Mehmed Niyazi Özdemir 'in "Çanakkale Mahşeri" isimli mükemmel eserini okumanızı tavsiye ederiz..

ÇEKİRGE TA’MİMİ (Bildirisi) ve Fahrettin Paşa

ÇEKİRGE TA’MİMİ (Bildirisi) ve Fahrettin Paşa

I.Dünya savaşı sırasında, 2 yıl 7 ay müddetle Medine’yi canla başla müdafaa eden, tarihlerimize “Medine Müdafii” ünvanıyla geçen Fahrettin Paşa, açlıktan muztarib olan askerini doyurabilmek için Türk askerine hitaben bir emirname yayınlar.

Emirnamede , Maliki ve Hanefi alimlerinin görüşlerini de zikrederek, çekirgenin yenilebileceğini belirtip, çekirgenin faydalarını anlatır ve birkaç çekirge yemeği tarifi yaptıktan sonra, askerlik tarihinin ilgi çekici emirnamesini şu cümlelerle noktalar:

“Dün karargah sofrasında çekirge tavası vardı. Arkadaşlarımla beraber yedim ve bunu dil konservesinden daha lezzetli buldum. Hele zeytinyağı ile ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor.

Elhasıl, dün çekirgeyi bahçelerden def ve tenkil tedarikini düşünürken, bu gün çekirge geliyor mu diye yollarını gözlüyorum. Hangi mıntıkaya çekirge düşerse tarifim veçhile istifade edilmesini ve bana da hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ederim.”

2011-04-30

Yedi Düveli Yendik mi?

Kurtuluş Savaşında Yedi Düveli Yendik mi?

1915'de Çanakkale Savaşında, o akıl almaz destanı yazdık, yedi düvele set olduk ve düşmanı geçirmedik... Ama sadece üç sene sonra aynı düşman, en ufak bir direnişle karşılaşmadan Çanakkale Boğazı'nı geçti ve İstanbul'u yani başkentimizi işgal etti... Devletin idare edildiği saraylar bile kuşatıldı... Osmanlı diz çökmüştü artık... Ya sonra?

....

Sonra Yedi Düveli Yendik mi?
Çok defa bunu başarmıştık ama Kurtuluş Savaşı için bu durum doğru değildir.

Kurtuluş savaşımızda yedi düveli yendiğimiz iddiası maalesef ki gerçeği ifade etmemektedir...

"Düvel-i Muazzama" usulunce, savaşmadan geri çekildiler...

Yunan'ı denize dökmedik... Her yeri yaka yaka hatta önlerine hayvan sürülerini kata kata, ağır ağır geri çekildiler... Trakya'nın gerisinde yerleşip bir şeylerin gerçekleşmesini beklediler... O anda tam beş senedir İstanbul'u işgal altında tutan İngilizler Yunan'a böyle emretti; "Usulüyle geri çekil!"...
Yerli-yabancı devlet arşivlerinde Yunan'ın denize döküldüğüne dair tek bir vesika yok... Ne bir fotoğraf, ne bir video, ne de geçerli bir vesika yok?

Neden acaba ?.. Neden taktik bir hareketle geri çekildiler ve Ankara Hükümetini mağlupken galip haline getirdiler?

Bizden korktular mı ?..
Silahımız yoktu...
En son Çanakkale, Rus cephesi, Filistin, Trablusgarp, Balkan ve Yemen savaşlarından sonra askerimiz de kalmamıştı. Düzenli ordularımız da yok gibiydi...

Zaten Çanakkale'de bile gönüllüler savaşmıştı..
Savaş uçaklarımız, denizaltılarımız, yani kara kadar hava ve deniz kuvvvetlerimiz de yoktu...

Bir ara Genelkurmay başkanı olan Karadayı paşamızın dili sürçtü ve Irak sınırımız hakkında;
" Yahu! Biz bu SINIRI Çizmedik ki İngilizler Çizdi " deyiverdi...

İngilizler 1918-1923 yılları arasında fiilen işgal altında tuttukları ve bazen aralıksız bir ay havadan bomba yağdırıp sivillerini katlettikleri İstanbul'umuzu neden bırakıp çekip gittiler?

Mahalle aralarında sapan kavgası yapan çocuklarımızın uçaklarını düşürüp hava kuvvetlerini imha etmelerinden, usta balıkçılarımızın olta ve misinaları ile kruvazör ve denizlatılarını avlamlarından mı korktular? Elbetteki hayır!..

Söz de bizim başarılarmızdan (!) endişeye kapıldılar ve Bursa'da Mudanya Barış Antlaşmasını imzaladılar...
İyi de bunun az evvelinde General Refet Bele komutasındaki bir kolordumuz İstanbul'u İngilizlerden almak için bir taarruz yaptı ve tabiri caizse varlık bile gösteremedi... O halde?..

Gitmeleri karşılığında bir şeyler aldılar ki gittiler?
Neydi bu akıl almaz kararlarının arkasındaki sır?


İşte, ne aldıklarını merak edecek olursanız LOZAN ANTLAŞMASI'nın detaylarında bulabilirsiniz...

"TÜRKLERİ DİNİ-MANEVİ HASSASİYETLERİNDEN KOPARTMAK VE HİLAFETİ KALDIRMAK ŞARTI İLE YAPAY BİR BAĞIMSIZLIK TANINDI. SAHTE KURTARICILAR SAHNEYE SÜRÜLDÜ."

Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi

2011-04-28

Gizli BOP dosyaları

Gizli BOP dosyaları

DOSYALAR gizli derin dondurucularda bekletiliyor. Hangi dosyalar?

1. Mısır'ı parçalama dosyası. Uygulama başlamıştır. Mısır'ın bir bölümünde bağımsız bir Kıptî devleti kurmak istiyorlar.

2. Türkiye'yi parçalama dosyası. Uygulama gözlerimizin önünde devam ediyor. Kaça ayrılacak? Üçe sanırım...

3. İran dosyası. Belki üç, belki de beş ayrı devlete ayırmayı düşünüyorlar doğu komşumuzu.

4. Suriye dosyası. Bağımsız bir Dürzi devleti...

5. Sudan dosyası. Ülkenin güneyinde bir Hıristiyan devleti kurulacak. İlk tanıyacak devlet İsrail olacak. Bununla da yetinmeyecekler, yine güneyde ayrı bir devlet daha...

6. Irak dosyası. Ülke üçe ayrıldı.

Daha çok dosyalar var.

BOP'a (Büyük Ortadoğu Projesine) göre İslam ülkeleri bölünecek, parçalanacak, ortaya bir yığın yetersiz devlet çıkartılacak. Hangi bakımdan yetersiz? Bir kere orduları yetersiz olacak. Dehşetli bir silahlanma yarışına girecekler, silah tacirleri ihya olacak.Bu silahlanma, ordu kurma yarışında başta ABD olmak üzere büyük devletler yüz milyarlarca dolar para kazanacak. Yeni devletler birbirlerine düşman edilecek, bitmez tükenmez küçük savaşlar çıkacak, Müslüman halk kırılacak, Müslüman ülkeler viran olacak.

Müslümanlar birbirinin gözünü oyarken İsrail güçlenecek, Eretz İsrail ütopyası gerçek olacak.

Haçlıların, Siyonistlerin, ABD Evangelistlerinin, büyük silah tacirlerinin bu Büyük Ortadoğu Projesi tutar mı dersiniz?.. Hiç sanmıyorum.

Peki ne olabilir?.. Gaybı ancak Allah bilir...

Tahminlerim:

Bir iki yıl içinde Ortadoğu'da büyük bir savaş çıkabilir.

"Ben ev yaptırıyorum aman savaş çıkmasın, işlerim, hesaplarım altüst olmasın..." diyen muhtereme: Savaş çıkacak demedim, çıkabilir dedim. Hem unutma: Sen ev yaptırıyorsun yahut kızını görkemli bir düğünle evlendireceksin diye savaş çıkmaz değil. Patlayacaksa patlar meret...

Teröristler ev yapımı ucuz bir atom bombası tedarik edip patlatırlarsa Üçüncü Dünya Savaşı çıkabilir.

Sen evleneceksin, seneye genç bir kuma getireceksin, sen fink atacaksın, sen vur patlasın çal oynasın keyifli bir hayat süreceksin diye bu savaş dedikleri canavar sakin sakin beklemez. Vakt-i merhunu gelince patlar.

İsrail sıkışırsa elindeki 200 kadar nükleer füze ve bombayı kullanmakta hiç tereddüt etmez. Milyonlarca insan ölür, feci şekilde yaralanır.

Siyonistlerin ve emperyalistlerin gizli planlarında Türkiye ile İran'ı savaştırmak da vardır. Aaaa olur mu öyle şey!.. Öyle bir olur ki... Yakın zamanda İran ile Irak'ı sekiz sene savaştırmadılar mı? İki taraftan milyonlarca insan ölmedi mi?

Peki bu hengamelerin, bu kanlı ve radyasyonlu korkunç savaşların sonunda İsrail ayakta kalabilecek ki? Kalamayacak, yıkılacaktır. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir?

Beklenen Mehdi zuhur edecektir.

Melhame-i Kübra denilen çok kanlı bir savaş yapılacaktır.

Başka korkunç savaşlar da olacaktır.

Fırat kuruyacak, yatağından hazineler çıkacak, gözlerini altın hırsı bürümüş azgınlar onlara koşup helak olacaktır.

Cihan başka bir cihan olacaktır.

Taştan ve tunçtan mamul putlar yıkılacak ve kırılacaktır.

Taşlar, ağaçlar, arkalarına saklanmış olan zalimleri Müslümanlara haber verecektir.

Ankara'da laiklik tartışmaları son bulacaktır.

Haramzade münafıklar için zor günler, kara günler başlayacaktır.

İçine fesat karıştırılacak ihaleler devri bitecektir.

Herifin bir milyon liralık lüks otosu var, binemiyor, gezemiyor. Niçin... Benzin yok a canım benzin yok!

Velhasıl dünyanın çivisi yerinden oynayacaktır... Küfür münhezim olacaktır.

Nereden biliyorsun?

Tarih verilmemiş ama Muhbir-i Sâdık'tan bize ulaşan çok haberler, rivayetler var.

"Ben bunlara inanmam..." Sana zaten inan diyen yok ki... Bunlar sem'iyattır.

1913'te birinci Dünya Savaşının kopacağına inanmayanlar çoktu.

1938'de İkinci Dünya Savaşı'nın kopacağına inanmayanlar da çoktu.

İster inan, ister inanma...

Mehmet Şevket Eygi
09.01.2011

2011-04-11

I. Dünya Savaşında Esirlerimizin Akıbeti (video)




Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşında seferberlik ilan etmiş ve 2.850.000 kişiyi silah altına almıştır.1914–1918 yılları arasında 4 yıl boyunca aralıksız savaşılır. Savaşın sonunda;

725.000 şehid,
1.565.000 asker yaralı, hasta, esir ve kayıp olarak kayıtlara geçer…

Resmi rakamlara göre Osmanlı Ordusu I. Dünya şavaşında 202.152 kişi esir verir. Bunların;

134.000’i İngiltere
65.000’i Rusya
2.000’i Fransa
650’si Romanya
100 civarında da İtalyanlara esir düşmüştü…

En fazla esir 75.000 kişi ile Filistin Cephesinde İngiltere’ye verilir. Bu cephede bunca esir verilmesine sebep olan kişi meşhur Mustafa Kemal Paşa’dır.

İkinci büyük esir gurubu ise Doğu cephesinde Erzincan – Erzurum civarında Rusya’ya esir düşen 40.000 askerimizdir.

Çanakkale’de;
İngiltere’ye 8.000
Fransa ya 2.000 askerimiz esir düşer…

Sarıkamış Harekâtında da 15.000 askerimiz Rusya’ya esir olur.

2011-04-10

Arapları Osmanlı'dan Koparan Casus: Lawrance

Arapları Osmanlı'dan Koparan Casus: Lawrance

İngilizlerin Orta Doğu’daki meşhur câsus subaylarından. İngilterenin Galler bölgesinde 1888 yılında doğdu. Thomas Edward’ın âile adı Chopman olmasına rağmen, İskoçyalı bir râhibeyle evlenebilmek için Lawrence (Lavrens) soyadını aldı. Hıristiyanlığın koyu bir taassuba sâhip Cizvit Tarikatının okuluna girdi. Burada iyi bir eğitim ve öğretim gösterilerek, yetiştirildi.

İngilizlerin Orta Doğu’ya yayılma siyâseti istikametindeki faaliyetlerine katılıp, 1910 yılında Türkiye’ye geldi. Fırat Nehri kıyısında arkeolojik araştırmalar adı altında, petrol etüdü, siyâsî ve etnolojik bilgiler topladı. Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısır’ı gezip, Arapça ve İslâm âdetlerini öğrendi. İngiltere’ye dönüp, 1911’de Oxford’da doktorasını verdi. Tekrar Orta Doğu’ya dönüp, Arap ülkelerinde çalışmaya başladı.

Birinci Dünyâ Harbinde İngiliz ordusunda vazife aldı. İslâm âleminin en büyük devleti ve hilâfet makâmına sâhip Osmanlı Devleti de, İttihatçılar tarafından savaşa sokulunca, câsusluk vazifesiyle tekrar Orta Doğu’ya gönderildi.

Birinci Dünyâ Harbinde yüzbaşı rütbesiyle, İngiliz İstihbârât Teşkilâtı olan İntelligence Service’te câsus olarak çalıştı. Vazifesi, İttifak Devletleri safında harbe sokulan Osmanlı Devleti hâkimiyetindeki Arap ülkelerinde isyan çıkartmaktı. Yüzyıllardır Osmanlı hâkimiyetinde sulh, sükûn ve huzur içinde yaşayan Araplara, kavmiyetçiliğin dînî bağlardan daha önemli olduğu propagandasını yaptı. Kendisini Arap Dâvâsına inanmış birisi olarak tanıtıyordu. Arap liderleriyle görüşüp, Osmanlı Devletinden kurtulma zamanının geldiği istikâmetinde faaliyetlerde bulunuyordu. Vehhabî Abdülaziz bin Sü’ûd ile münâsebet kurup, onun yakın adamı oldu. Abdülaziz bin Sü’ûd’a, İngiltere’den külliyetli miktarda para, silâh, cephâne, teçhizât ve levâzım malzemesi sağladı. İttihatçı subayların Arap ülkelerindeki zulüm ve ahlâksızlıklarını kendine malzeme yapıp, bölgeyi Osmanlı Devletine karşı isyân hâline getirmeyi başardı. Âsi Arapları da Yemen, Filistin, Irak cephelerinde İngilizlerin safında yer aldırttı.

Lawrens, gerilla harpleri yaptırarak Türk kuvvetlerine çok zarar verdirdi. Türk kuvvetlerinin Hicaz’a ulaşımını sağlayan Şam-Hicaz demiryolunu kısmen tahrib ettirdi. Demiryolu istasyonlarına gece baskını yaptırdı. Osmanlıya bağlı Hicaz ahâlisi dışında Vehhabîleri ve âsileri Türk düşmanlığı ile körükleyip, Mekke ve Medine’de de hiyânetlere sebeb oldu.

Arap âlemini Osmanlılardan ayırıp, İngiltere’nin sömürgesi hâline soktu. Dünyâya Arap kahramanı olarak tanıtılıp, İstiklâl dâvâsı adı altında Müslümanlara, meşru devlete karşı isyân fikirleri ekti.

Kitap yazıp, konferanslar vererek kendini şeyh, diye tanıttı. Kuvvetli hitâbeti, cin fikri ve İslâm düşmanlarından aldığı bol yardımlarla pekçok kimseyi etrâfında topladı. Müslümanların îmânını bozucu fikirlerini yaydı. Çölde İsyan, Darphâne, Hikmetin Yedi Direği adlı kitaplarını ve mektuplarını yayınladı.

Lavrens, Birinci Dünyâ Harbinden sonra Osmanlı Devleti yıkılınca, vazifesini tamamlamış olarak İngiltere’ye döndü. Orta Doğu’ya empoze ettiği fikirleri Arap milliyetçiliği ötesinde yayıldı. Arap âleminde, aynı din, dil, ülke ve ırka mensûb olmalarına rağmen birbirine düşman pekçok devlet kuruldu. İsrâil Devletinin kurulmasına fırsat verdirip, Arap âlemini birbirine düşman hâline getirdi. Birkaç kere adını değiştirdi. John Hume Ross adıyla İngiliz Hava Kuvvetlerine girdi. Câsus olduğu anlaşılınca, uzaklaştırıldı. Thomas Edward Shaw adıyla önce tank birliklerinde, sonra da tekrar Hava Kuvvetlerinde vazife aldı. 1935’te İngiliz ordusundan emekli oldu. Aynı sene Dorsetshire’de motosiklet kazâsında öldü.

Bu ay öne çıkanlar