Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-07-17

Mehdi ne demektir ve kimdir?

Mehdi ne demektir ve kimdir?




Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen “hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.

Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.

Kelime mânâsı itibariyle mehdî, “kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve “Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.

İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî, kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.

***

Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir

Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüm) yanına geldi ve “es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:

“Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”

Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah Efendimiz’e benzeyeceği bildirilmektedir.

***

Mihmendâr-ı Resûl Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor:

Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem [Efendimiz, bir gün kızı] Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:

“Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Ca‘fer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.”[1]

Hadîs-i şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.)... Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu Hz. Ca‘fer’in (r.a.)... Torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra... Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.

***

Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:

“Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki hadîs-i şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-i İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle... Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.”[2]

***

İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

Haberde şöyle bildirildi: Geleceği va‘d edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.”[3]
“Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği va‘dedilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. [Bu zincirin son halkası o olacaktır.]”[4]

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen Mektuplarını ve diğer pek çok telifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

“Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği va‘d edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur” [5]

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): ‘İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti’.

Son söz; Allâhu a’lem…

Her şeyin olduğu gibi “Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.


DİPNOTLAR
[1] Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66.
[2] Erol, Ali, Hatıratım, s. 31.
[3] el-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4.
[4] el-Mektûbât, 1, 251.
[5] Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât.

HALİS ECE

2011-07-06

Yüzyıllarca Uyutuldular, Korundular; Ashab-ı Kehf

Yüzyıllarca Uyutuldular, Korundular; Ashab-ı Kehf


Îsâ aleyhisselâmdan sonra, din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)taki mağarada medfun bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur’ân-ı kerîmde Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir.

Eshâb-ı Kehf denilen îmânlı gençler, Efsûs yâni Tarsus şehri ahâlisinden idiler. Bunlardan altısı sarayda vazîfeli, hükümdâra yakın kimselerdi. Hazret-i Ali’nin rivâyetine göre Eshâb-ı Kehf’in adedi yedi olup, bunların altısı hükümdârın müşâvere heyetinde idi. Onun sağında ve solunda bulunurlardı. Sağındakiler Yemlîha, Mekselînâ ve Mislînâ idi. Bunlara “Eshâb-ı yemîn” denmiştir. Hükümdârın solunda bulunanlar ise, Mernûş, Debernûş ve Şâzenûş’tur. Bunlara da “Eshâb-ı yesâr” denmiştir.

Hükümdâr o târihte Roma imparatorlarından Dimityanus veya Dokyanus olup, rezil, zâlim bir kimseydi. Putlara tapardı. Sonra tanrılığını îlân etti.Putperestliği kabul etmeyen az sayıdaki mü minleri yakalatıp parçalattıktan sonra şehrin kapılarına astırdı. Hükümdâr bir ihbâr üzerine saraydaki bu îmânlı gençlerin durumlarını öğrendi. Büyük bir öfke ile onları çağırıp tehdid etti. Fakat onlar, îmân yolunda sebât gösterip, şirki ve putperestliği kabul etmediler. Üstelik Dokyanus’u îmâna dâvet ettiler. Eshâb-ı Kehf bu hak sözleri Dokyanus’a sarayda, hazır olan bir topluluk içinde söylediler. Çünkü Dokyanus bunları oradaki topluluk içinde putperestliğe çağırmıştı. Onlar da, saray erkânı içinde büyük bir cesâretle: “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbi’dir. Fânî (yok olucu) şeyler nasıl yaratıcı olabilir.” dediler. Hükümdâr onların eski günlerine dönmeleri için zaman tanıdı. Bu da îmânlı gençlere Allahü teâlânın bir lütfu oldu. Çünkü bu bekleme esnâsında birbirleriyle istişâre ederek, hicret imkânını elde ettiler. Dinlerini korumak için gerekli hazırlıkları gizlice yapıp, şehre yakın bir dağ cihetine gittiler.Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların hâlini anlayıp îmân etti ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmîr de onlara katılıp, arkalarından tâkib etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Onlar mağarada Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu dileyerek duâda bulundular. Allahü teâlâ bu husûsu Kur’ân-ı kerîmde Kehf sûresinin 13. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle bildirmektedir:

O zaman o genç yiğitler mağaraya sığınmışlardı da: “Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet (dinde hidâyet, günâhlarımızı da mağfiret et ve helâl rızık) düşmanlarından emniyet ver ve işimizden (dînimizi korumak için kâfirlerden ayrılıp, mağaraya ilticâ ettiğimizden dolayı) bizim için muvaffakiyet hazırla (o sâyede rüşd ve hidâyete ermiş, böylece çok sevâba kavuşmuş olalım).

Diğer taraftan zâlim hükümdâr Dokyanus, Efsûs’a gelip, onları sordu. Kaçtıklarını haber verdiklerinde, babalarını, onların getirilmesine zorladı. Babaları; “Bizim malımızı alıp, dağa doğru gittiler.” dediler Dokyanus adamları ile gidip, o mağarayı bulunca; “Burada ölsünler!” diye mağaranın ağzını kuvvetlice kapattırdı. Dokyanus’un yakınlarından iki mümin, gençlerin isimlerini ve hâllerini bir taşa nakşedip, mağaranın duvarına koydular. Bu mağara Betâhlus Dağının güney tarafında idi. Güneş doğarken ve batarken oraya vurup, rütûbet olmazdı. Allahü teâlâ, meleklerle onları sağ ve sol taraflarına döndürürdü. Köpekleri dirseklerini kapının eşiğine uzatmıştı. Ölü değillerdi. Uyurken de gözleri açıktı. Nefes alırlar; saçları, tırnakları uzardı.

Allahü teâlâ, kemâl-i kudretiyle ceset ve elbiselerini değiştirmedi. Uzun müddet uyuduktan sonra onları uyandırdı.

Eshâb-ı Kehf’in mağaradaki uyku müddeti Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir:

Bunun üzerine biz, nice yıllar mağarada onların kulaklarına (hâricî şeyleri işitmelerine mâni perde) vurduk. (Nice yıllar tam bir sükûn içinde uyuttuk). (Kehf sûresi: 11)

Onlar mağalarında üç yüz sene eğleştiler. (Buna) dokuz (yıl) daha kattılar. (Kehf sûresi: 25)

Cenâb-ı Hak bu uzun uykudan sonra Eshâb-ı Kehf’i uyandırınca, onlar henüz yattıkları günde bulunduklarını sandılar. Eshâb-ı Kehf’in uykudan kalkmaları, birbirleriyle konuşmaları ve içlerinden birini şehre göndermeleri Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir:

Biz, onları (uyuttuğumuz gibi, kudretimizle ceset ve elbiseleri bu uzun zamanda değişmeksizin) uyandırdık ki, hâllerini bilsinler. (Birbiriyle soruşup hâllerini ve Allahü teâlânın kendilerine ne yaptığını öğrensinler de cenâb-ı Hakk’ın kudretine olan yakînleri, îmânları artsın. Öldükten sonra dirilmenin ne olduğunu ve bunun bir örneğini görsünler. Allahü teâlânın kendilerine olan nîmetlerine şükretsinler.) Onlardan birisi (Mekselîna) dedi ki: “Ne kadar zaman (yatıp) eğleştiniz!” (Zîrâ onların mağaraya girmeleri güneş doğarken idi. Uyanmaları guruba yakın olmakla cevapta bâzıları) “Bir gün, yâhut günden bir mikdâr uykuda kaldık.” dediler. (Tekrar uzamış kıllarına, tırnaklarına bakıp) birbirlerine; “Ne kadar eğlendiğimizi Rabbimiz daha iyi bilendir. Şimdi siz birinizi bu gümüş para ile şehre (Tarsus’a) gönderin de baksın, onun hangi yiyeceği temizse (daha helâl, daha güzel, daha bol, daha ucuz ise) ondan bir rızık getirsin. Çok nâzik hareket etsin. Sizi hiçbir kimseye sakın hissettirmesin.” dediler. (Kehf sûresi: 19)

Bunlar şehre gidip yiyecek getirecek kimsenin (Yemlîhâ’nın) elbise değiştirerek hâlini kimseye bildirmeden gidip gelmesini uygun gördüler.

Bunların en olgunu ve akıllıları olan Yemlîhâ, bu vasiyetleri kabûl edip şehre geldiğinde çok değişmiş bir başka âlem buldu. Hayret etti. İçi burkuldu. Nihâyet ekmekçi dükkanına girdi. O parayı yâni Dokyânus zamânında, onun adına olan sikkeyi ekmekçiye verince, ekmekçi bu adamın hazîne bulduğunu sandı ve hemen elden ele göstererek polise vardı. Yemlîhâ’yı tutup, “Bulduğun hazîneyi ver.” diye tehdid ettiler. Yemlîhâ dedi ki: “Ben hazîne bulmadım. Dün bu altını evden aldım. Bugün çarşıya getirdim.”

Babasının ismini sordular. Söyledi. “Burada o isimde kimse yoktur.” deyip, yalan söylüyorsun dediler. Çok sıkıldı. “Beni Dokyânus’a götürün, o benim işimi bilir.” Bu sözünü de alaya alıp; “Dokyânus öleli üç yüz seneye yakın oldu. Sen bize hikâye mi anlatıyorsun?” dediler.

Velhâsıl pâdişâhları olan Sâlih Melik Tendrus’a götürdüler. Bu pâdişah mümin idi. Vaktindeki insanların çoğu, cesetlerin haşrını inkâr ederdi. Pâdişâh onlara bu hususta ne kadar nasîhat ettiyse, fayda vermezdi.

Yemlîhâ, başından geçenleri o pâdişâha anlatınca, pâdişah; oğlu, eşrâfı ve yakın adamlarıyla birlikte, mağaraya geldiler. Yemlîhâ varıp arkadaşlarına haber verdi. Pâdişâh dahi yetişip, önceki hâlleri üzerine yazılan taşı getirip okudular. İsimleri ve hâlleri anlaşıldı. Onlara selâm verip cevap aldı. Hepsinin boynuna sarılıp, vedâ ederken, tekrar eskisi gibi uykuya vardılar.

Resûlullah efendimiz zamânında, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali, Eshâb-ı Kehf’e gittiler. O zaman Eshâb-ı Kehf uykudan uyanıp onları gördüler. Resûlullah’a îmân ettiklerini bildirdiler ve selâm gönderip duâ istediler.

Eshâb-ı Kehf, hazret-i Mehdî zamânında yine uykudan kalkıp, onun yanına gidip askeri olacaklar ve yardım edeceklerdir. Köpekleri Kıtmîr dahi Cennet’e girecektir.

Peygamber efendimiz Eshâb-ı Kehf hakkındaki hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur: Eshâb-ı Kehf, (hazret-i) Mehdî’nin yardımcıları olacaktır ve Îsâ (aleyhisselâm) bunun zamânında gökten inecektir.

2011-04-28

Gizli BOP dosyaları

Gizli BOP dosyaları

DOSYALAR gizli derin dondurucularda bekletiliyor. Hangi dosyalar?

1. Mısır'ı parçalama dosyası. Uygulama başlamıştır. Mısır'ın bir bölümünde bağımsız bir Kıptî devleti kurmak istiyorlar.

2. Türkiye'yi parçalama dosyası. Uygulama gözlerimizin önünde devam ediyor. Kaça ayrılacak? Üçe sanırım...

3. İran dosyası. Belki üç, belki de beş ayrı devlete ayırmayı düşünüyorlar doğu komşumuzu.

4. Suriye dosyası. Bağımsız bir Dürzi devleti...

5. Sudan dosyası. Ülkenin güneyinde bir Hıristiyan devleti kurulacak. İlk tanıyacak devlet İsrail olacak. Bununla da yetinmeyecekler, yine güneyde ayrı bir devlet daha...

6. Irak dosyası. Ülke üçe ayrıldı.

Daha çok dosyalar var.

BOP'a (Büyük Ortadoğu Projesine) göre İslam ülkeleri bölünecek, parçalanacak, ortaya bir yığın yetersiz devlet çıkartılacak. Hangi bakımdan yetersiz? Bir kere orduları yetersiz olacak. Dehşetli bir silahlanma yarışına girecekler, silah tacirleri ihya olacak.Bu silahlanma, ordu kurma yarışında başta ABD olmak üzere büyük devletler yüz milyarlarca dolar para kazanacak. Yeni devletler birbirlerine düşman edilecek, bitmez tükenmez küçük savaşlar çıkacak, Müslüman halk kırılacak, Müslüman ülkeler viran olacak.

Müslümanlar birbirinin gözünü oyarken İsrail güçlenecek, Eretz İsrail ütopyası gerçek olacak.

Haçlıların, Siyonistlerin, ABD Evangelistlerinin, büyük silah tacirlerinin bu Büyük Ortadoğu Projesi tutar mı dersiniz?.. Hiç sanmıyorum.

Peki ne olabilir?.. Gaybı ancak Allah bilir...

Tahminlerim:

Bir iki yıl içinde Ortadoğu'da büyük bir savaş çıkabilir.

"Ben ev yaptırıyorum aman savaş çıkmasın, işlerim, hesaplarım altüst olmasın..." diyen muhtereme: Savaş çıkacak demedim, çıkabilir dedim. Hem unutma: Sen ev yaptırıyorsun yahut kızını görkemli bir düğünle evlendireceksin diye savaş çıkmaz değil. Patlayacaksa patlar meret...

Teröristler ev yapımı ucuz bir atom bombası tedarik edip patlatırlarsa Üçüncü Dünya Savaşı çıkabilir.

Sen evleneceksin, seneye genç bir kuma getireceksin, sen fink atacaksın, sen vur patlasın çal oynasın keyifli bir hayat süreceksin diye bu savaş dedikleri canavar sakin sakin beklemez. Vakt-i merhunu gelince patlar.

İsrail sıkışırsa elindeki 200 kadar nükleer füze ve bombayı kullanmakta hiç tereddüt etmez. Milyonlarca insan ölür, feci şekilde yaralanır.

Siyonistlerin ve emperyalistlerin gizli planlarında Türkiye ile İran'ı savaştırmak da vardır. Aaaa olur mu öyle şey!.. Öyle bir olur ki... Yakın zamanda İran ile Irak'ı sekiz sene savaştırmadılar mı? İki taraftan milyonlarca insan ölmedi mi?

Peki bu hengamelerin, bu kanlı ve radyasyonlu korkunç savaşların sonunda İsrail ayakta kalabilecek ki? Kalamayacak, yıkılacaktır. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir?

Beklenen Mehdi zuhur edecektir.

Melhame-i Kübra denilen çok kanlı bir savaş yapılacaktır.

Başka korkunç savaşlar da olacaktır.

Fırat kuruyacak, yatağından hazineler çıkacak, gözlerini altın hırsı bürümüş azgınlar onlara koşup helak olacaktır.

Cihan başka bir cihan olacaktır.

Taştan ve tunçtan mamul putlar yıkılacak ve kırılacaktır.

Taşlar, ağaçlar, arkalarına saklanmış olan zalimleri Müslümanlara haber verecektir.

Ankara'da laiklik tartışmaları son bulacaktır.

Haramzade münafıklar için zor günler, kara günler başlayacaktır.

İçine fesat karıştırılacak ihaleler devri bitecektir.

Herifin bir milyon liralık lüks otosu var, binemiyor, gezemiyor. Niçin... Benzin yok a canım benzin yok!

Velhasıl dünyanın çivisi yerinden oynayacaktır... Küfür münhezim olacaktır.

Nereden biliyorsun?

Tarih verilmemiş ama Muhbir-i Sâdık'tan bize ulaşan çok haberler, rivayetler var.

"Ben bunlara inanmam..." Sana zaten inan diyen yok ki... Bunlar sem'iyattır.

1913'te birinci Dünya Savaşının kopacağına inanmayanlar çoktu.

1938'de İkinci Dünya Savaşı'nın kopacağına inanmayanlar da çoktu.

İster inan, ister inanma...

Mehmet Şevket Eygi
09.01.2011

2011-04-09

Yeryüzüne hakim olan dört kişiden biri; Nabukednazar ve Babil Krallıkları

Yeryüzüne hakim olan dört kişiden biri; Nabukednazar ve Babil Krallıkları

Ön Asya bölgesi Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki verimli sahalarda kurulan ve merkezi Babil olan krallıklar.

I. Babil Devleti: M. Ö. 1895-1595 tarihleri arasında Mezopotamya’da Batı Samiler (Amurrular) tarafından kurulan en büyük ve en teşkilatlı devlet. Kurucusu olarak Samu Abum bilinmektedir. Bundan sonra gelen üç-dört kral, silik şahsiyetlerdir. Bu sülale Mezopotamya’yı Elamlılardan tamamen temizlemiş ve Elam ülkesini nüfuzu altına almıştır. Elamlılara son darbeyi vuran kral, eski doğunun en büyük simalarından olan Hammurabi’dir.

Hammurabi, İsin ve Larsa sitelerinin kralı olan Rimsin’i mağlub ederek, Elam’a kadar takib etti ve sonunda esir aldı. Bundan sonra sınırlarını genişletmeye başladı. Asur ülkesini de devletine kattı. Orta Fırat bölgesinde bulunan ve bugün Tell Harrir ismi ile anılan Mari’de Kenanilerin kurduğu bir krallıkla temasa geldi. Mari Kralı ile bir müddet dost geçinen Hammurabi, orayı da ülkesine kattı. Kuzeye gittiğine dair bir kayıt yoktur. Herhalde Akkad kralları gibi hudutlarını Akdeniz’e ve Anadolu’nun içlerine kadar genişletememiştir. Zaten Hammurabi, askeri seferlerden ziyade iç işlere önem vermiştir. Kültür hayatının hemen her safhasında eserler ortaya koymuştur. Mezopotamya’da ilk defa gerçek anlamıyla merkezileştirilmiş birleşik bir devleti Hammurabi kurdu. Bu devlete tabi olan sitelerin başlarındaki kral ve prensler ortadan kaldırıldı. Onların yerine kralın tayin ettiği valiler gönderildi. İdari teşkilat, geniş bir memur kadrosuna dayanmaktadır. Teşkilatın en yüksek noktasında bulunan kral, idari işlerle yakından ilgilenmekte, vergilerin zamanında ve tam olarak toplanılmasına önem vermekteydi. Askeri teşkilatta da yenilikler yapan Hammurabi, ilk defa daimi bir ordu vücuda getirmiş ve idaresini bizzat eline almıştır. Hammurabi’nin şöhretini artıran husus, düzenlemiş olduğu kanunlardır. Bu kanunname, medeni ve ceza hukuku ile ilgili olan 300 kadar maddeyi ihtiva ediyor ve halkın birbirleriyle veya devletle olan münasebetlerini düzenleme gayesini güdüyordu.


Birinci Babil Devletinin ömrü uzun sürmedi. Hammurabi’nin ölümünden sonra yer yer isyanlar çıktı. Dışardan da komşu kavimlerin taarruzları başladı. İsyanlar neticesinde güneydeki kıyı eyaletleri Babil’den ayrıldı. Kuzeyden, doğudan ve batıdan gelen istila dalgaları, devletin büsbütün sarsılmasına yol açtı. Nihayet Anadolu’da büyük bir devlet kurmuş olan Hititler M.Ö. 1595 tarihinde Fırat boylarından güneye inerek Babil şehrini hakimiyetleri altına aldılar. M. Ö. 1570’de ise şehrin idaresi Kassitlerin eline geçti. Bu istilalar kısa bir müddet içinde sona ermesine rağmen, Babil Devleti uzun süre toparlanamadı. Ancak 1000 sene sonra İkinci Babil Devleti adı ile tarih sahnesine tekrar çıkacaklardır. Babilliler, Sami dili konuşur ve çivi yazısı kullanırlardı.

II. Babil Devleti: İran’da bir devlet kurmuş olan Medler, Asurluların üzerine şiddetli hücumlarda bulunuyorlardı. Bunu fırsat bilen Babilliler, Medlerle birleştiler ve Asur Devletini yıktılar. Yerine yeni Babil Devletini kurdular (M. Ö. 625).

İkinci Babil Krallığının en ünlü hükamdarı olan Nabukednazar daha babası zamanında Mısır ordusunu Kadeş’te yenmiş, Suriye ve Filistin’i Babillilerin yönetimi altına sokmuştu. En büyük gayesi Kudüs’ü ele geçirmek olan kral, maksadına ulaşmak için yerli halkı ayaklandırmak istedi. Buna karşı çıkan Kudüs Kralı, Babil’e vermekte olduğu yıllık vergiyi kesti. Bunun üzerine Nabukednazar, Kudüs üzerine bir sefer düzenledi ve Filistin ile Kudüs’ü ele geçirdi. Yahudi alimlerini ve bu arada zamanın Peygamberi Danyal aleyhisselamı esir etti. Esirlik 70 sene sürdü. Suriye ve Mısır’ı da çöllere kadar aldı. Dini literatürde ismi Buhtunnasar olarak geçmekte olan Nabukednazar, yeryüzüne hakim olan dört kişiden biridir. Nitekim bir hadis-i şerifte:

“İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzüne dört kişi malik oldu. İkisi mü’min ikisi de kafir idi. Mü’min olan iki kişi, Zülkarneyn ile Süleyman (aleyhisselam) idi. Kafir olan ikisi de, Nemrud ve Buhtunnasar idi. Beşinci olarak yeryüzüne benim evladımdan biri, yani Mehdi de malik olacaktır.” buyuruldu.

Burada zikredilen Buhtunnasar, Yeni Babil Devletinin en meşhur kralı Nabukednazar’dır. Kendisi ateşe tapardı. Zamanında Babil, büyük bir ticaret merkezi haline geldi.

Nabukednazar’dan sonra Babil Devleti çökmeye başladı. Bu çöküş, Marduk rahiplerinin düşman olduğu Kral Nabo-Nedo devrinde hızlandı. İran’da Medlerin yerine geçen Perslerin büyük hükümdarı Kiros (Kurus) tarafından Babil şehri alınınca, Babillilerin bağımsızlıkları sona erdi ve ülke Pers İmparatorluğunun bir eyaleti haline geldi (M.Ö. 539).

Bu ay öne çıkanlar