Lozan Antlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lozan Antlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-07-06

6 Ekim'de neyi kutluyoruz? İstanbul'u kim kurtardı?

6 Ekim'de neyi kutluyoruz? İstanbul'u kim kurtardı?


6 Ekim'de neyi kutluyoruz? İstanbul'u kim kurtardı? Hangi paşa? Hangi Ordumuz? Ve.. Kimden Kurtardı? Bilmiyoruz...NEDEN?


Almanlar I. Dünya Savaşında yenildiği için Müttefiki olan biz Türkler de yenilmiş kabul edildik ve 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçemeyen Müttefik kuvvetler 1918'de hiç bir karşılık görmeden boğazı geçtiler.

İngilizler başta olmak üzere, Fransız, İtalyan ve Yunan kuvvetleri hızla yurdumuzu dört bir yandan işgale geçtiler.

İngilizler başketimiz olan istanbul'u 1918-1923 yılları arasında tam beş sene fiilen işgal altında tuttular. Hiç bir karşılık veremedik.Hatta ingiliz uçaklarının teslim olan istanbul'u bir ay boyunca havadan bombaladığı, binlerce sivili, masumu öldürdüğü, insanların korkudan sokaklardaki ölülerini alamadığı zamanlar oldu.

İşte mütareke devri denilen bu devir içinde bir taraftan da saray bir şeyler yapmak istedi. Anadoluda meydana çıkan bazı ayaklanmaları bastırmak bahanesi ile oraya kurmaylar gönderilmesi ve halkı örgütlemesi Padişahın planı idi. Çünkü İngiliz gemileri, zırhlıları toplarını saraya çevirmiş "Herhangi bir kurtuluş mücadelesine teşebbüs edilmesi halinde ilk olarak devletin idare edildiği bu sarayların bombalanacağını" söylemişlerdir.

Bu hengame içinde Mustafa Kemal, Nutuk'ta da anlattığı gibi Padişahın emri ile sapasağlam Bandırma vapuruna binerek, İngilizlerin kontrolü ve nezaretinde Anadoluya gitti.
İngilizler müsade etti çünkü giden kişi "Düşmanlara karşı ayaklanan Anadolu halkını bastırmak" iddiası ile gidiyordu.

Mesele epey uzun da biz sadede gelelim;

- Biz Yunanla harp halinde iken İngiliz İstanbulda tam hakimiyeti sağlamıştı ama nedendir bilinmez ilerlemiyordu? Ve müttefiki Yunan'a destek çıkmıyordu?(Sadece Çanakkale'de de varlık gösteriyordu)
- Neden destek çıksın ki, zaten Yunan kuvvetleri de usul usul geri çekiliyorlardı...
- Biz kesinlikle ama kesinlikle Yunan kuvvetlerini denize dökmedik. Yavaş yavaş yaka yıka hatta bazı hayvan sürülerini önlerine katıp ganimet yapa yapa çekildiler..
- Sanki çıkmak için gelmişlerdi?
- Ve nihayet 2 Ekim 1923'te Hiç bir silahlı tehdidimiz olmamasına rağmen Tüm İngiliz birlikleri, kara, hava ve deniz kuvvetleri ile istanbul'a 5 senedir uyguladıkları işgale son verip, bayrağımızı selamlayıp çekilip gittiler.

Ardından 6 Ekim'de süt liman durumdaki istanbul'a, tek kurşun atmadan, Selahattin Adil Paşa komutasındaki birliklerimiz girdi. Oysa General Refet(Bele) komutasındaki birliklerimiz(!) daha önce İstanbul'a girmek, almak istemiş ama tabiri caizse varlık bile gösteremeden geri çekilmişlerdi..

İşte sorun burası...
Bu arada ne olmuştu da gittiler?
Resmi tarihe bakarsanız Mudanya'da İngilizlerle bir anlaşma yaptık ve bunun gereği olarak bize İstanbu'u bırakıp gittiler...
İyi de karşılarında doğru düzgün bir varlık dahi gösterememişken neden bizimle masaya oturmaya mecbur olsunlar ki?

Ve yıllardır 6 Ekimde kutladığımız İstanbul'un kurtuluşunun ne olduğunu akademiyenlerimiz bile neden doğru düzgün bilmezler?

Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi

İLGİLİ KONULAR;

İngilizler İstanbul'dan Nasıl Çıktı?
http://akademim.blogspot.com/2011/07/ingilizler-istanbuldan-nasl-ckt.html

Yedi Düveli Yendik mi?
http://akademim.blogspot.com/2011/04/yedi-duveli-yendik-mi.html

2011-07-05

İngilizler İstanbul'dan Nasıl Çıktı?

İngilizler İstanbul'dan Nasıl Çıktı?

Resmi tarih, İstiklal Savaşı'ndan sonra İngilizler başta olmak üzere işgal kuvvetlerini İstanbul'dan nasıl başları önlerinde çıkarttığımızı yazar.

Ne de olsa fena halde yenik ve eziktirler karşımızda. Nitekim muzaffer Türk ordusu 6 Ekim 1923 günü İstanbul'a girmiş ve şehri 5 yıla yakın süren düşman işgalinden kurtarmıştır.

Artık değişmesi şart olan tarih kitaplarımızda böyle yazar yazmasına ama gerçekler aynı kanaatte değildir. Aslında İtilaf devletlerinin silahlı kuvvetleri, resmi geçit törenleri ve centilmenlere yakışır "garden party"lerle veda etmişler, halkın alkışları arasında bayrağımızı selamlayarak Dolmabahçe rıhtımında kendilerini bekleyen "Arabic" adlı vapura binmişler ve sevinç içinde el sallayarak İstanbul'dan ayrılmışlardı.

Hangi tarihte peki? Herkes gibi '6 Ekim'de' diyorsanız yanılıyorsunuz. Doğru cevap için ise biraz sabrınızı istirham edeceğim. Çünkü daha önce hatırlatmam gereken bazı önemli noktalar bulunuyor.

Öncelikle şunu belirtelim ki, işgal kuvvetlerinin İstanbul'u terk edişi ile Lozan Antlaşması'nın imzalanması olayları arasında sandığımızdan da yakın bir bağ mevcuttur. Yani Lozan imzalanana kadar işgal devam etmişti, hatta sonrasında da 2,5 aya yakın bir süre işgalciler başkentimizden gitmemişlerdi.

Hemen araya girip söyleyeyim: Ankara'nın 13 Ekim'de başkent oluşu İtilaf kuvvetlerinin gidişinden bir hafta kadar sonraya rastlar, yani Lozan imzalandığında İstanbul hâlâ payitahttır ve bir maddesinde de Hilafet merkezinin İstanbul olduğu açıkça yazılıdır.

O zaman şunu sormak hakkımızdır diye düşünüyorum: Ankara'yı başkent yapmakla Lozan'ı ilk delen biz mi olduk yoksa? Hani Lozan ilk imzalandığı haliyle dimdik ayaktaydı? Aslında Lozan defalarca delinmiştir. Hatta Montrö bir yana, belki de Lozan'ın lehimize asıl delinişi, "Kanalistanbul" projesiyle gerçekleşecektir. Böylece Boğaziçi, 1918'den bu yana ilk defa tam olarak egemenliğimiz altına girecektir.





Selahaddin Adil Paşa İstanbul'da işgal devletleri temsilcileri ile vedalaşıyor.

Konumuza dönecek olursak, şehrin boşaltılması sırasında İstanbul Komutanı olarak görev yapan Selahaddin Adil Paşa'nın "Hayat Mücadelelerim" adlı hatıralarında (1982) o günler içeriden ve ayrıntılı bir şekilde anlatılır. (Maalesef bu hatıratın orijinali, Paşa'nın oğlu Semuh Adil Bey'in ifadesiyle Kemal Ilıcak'ın yalısında kaybolmuştur.)

Görevine Halife Abdülmecid'in biat töreniyle başlayan Selahaddin Adil Paşa, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nın hükümlerine uygun olarak bir ay sonra (23 Ağustos) TBMM Lozan'ı onaylayacak ve ancak o zaman İtilaf kuvvetleri denklerini toplamaya başlayacaklardır. (İngiltere parlamentosunun onayı ise eylülde gelecektir.) 25 Ağustos'ta işgal kuvvetleri hazırlığa başlamış, binaları teslim etmektedirler birer ikişer. Boşaltma 1,5 ayda tamamlanacak ve son gün dostane bir tören düzenlenecektir. Bundan sonrasını S. Adil Paşa'nın hatıratından takip edelim (sayfa 424):

"General Harrington tarafından İtilaf devletleri orduları namına 29 Ağustos'ta Türk ordusu için Sumer Palas'ta bir çay ziyafeti verilerek İstanbul'daki askeri, sivil birçok kişi çağrılmış ve kumandanlıkça (yani Türk tarafınca) da 19 Eylül 1923'te Beykoz Parkı'nda bir garden parti ile buna karşılık verilmişti."

S. Adil Paşa bundan sonra ordumuzun İstanbul'a girişi için de hazırlık yaptıklarını ve eylül sonuna kadar işgal kuvvetlerinin binaları teslim işinin sürdüğünü, birliklerin de büyük ölçüde -karargâh heyetleri hariç- ülkelerine yollandığını anlatıyor.

Nihayet 2 Ekim günü İtilaf devletlerinin Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince el koydukları bütün cephane ve savaş malzemesinin Türk hükümetine teslim edildiğine dair belge imzalandıktan sonra artık resmi işlemlerin tamamlandığını yazan Paşa, aynı gün, yani 2 Ekim 1923 günü işgal kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini de şöyle anlatıyor (s. 425):

"Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden ayrılan birer birlik belirli saatte Dolmabahçe meydanında yerleşmiş ve yapılan geçit merasiminden sonra İtilaf devletleri kumandanları tarafından büyük bir seyirci topluluğu önünde alkışlar arasında şanlı bayrağımız selamlanarak yabancı kumandanlar cami rıhtımına kadar uğurlanmış ve burada rıhtıma yanaşan bir motorla Fındıklı açıklarında beklemekte olan Arabic vapuruna gitmişlerdi. Bu suretle de İstanbul işgaline kesinlikle son verilmişti."

Bizzat İstanbul'u teslim alan komutanın ağzından aktardığım yukarıdaki satırlar İtilaf kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini belge değerinde bir anlatımla ortaya koyuyor. Yalnız o soruyu unutmadınız umarım: 'Hangi tarihte?' diye sormuştuk. Resmi tarih 6 Ekim diyor, S. Adil Paşa ise 2 Ekim.

Doğrusu, İtilaf güçleri 2 Ekim'de çekip gitmişlerdi ama onları göndermenin şerefi Selahaddin Adil Paşa gibi bir muhalife kalmasın diye resmi tarihte Türk ordusunun İstanbul'a giriş tarihi esas alındı ve adı yalnız İstiklal Savaşı'ndan değil, 18 Mart'ın gerçek kahramanı olduğu Çanakkale Zaferi tarihinden bile silindi.

İşte bizde buna tarih diyorlar.


Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr

2011-05-08

Türkiye'yi Kim Kurdu? İsrail'i Kuranlar mı Türkiye'yi kurdu?

Türkiye'yi Kim Kurdu? İsrail'i Kuranlar mı Türkiye'yi kurdu?


Osmanlı Yahudi Cemaati ve 1908 Devrimi" başlığı altında ilginç bir yazı dikkatimi çekti. Daha önce burada İngiliz elçisinin İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin iktidara gelişiyle birlikte ülkesini bilgilendirirken "Meraka mucip bir hadise yok. İyi niyetli çocuklar göreve geldiler" şeklinde işlerin yolunda olduğuna dair mülahazasını konu edinmiştim. Zaten o "iyi niyetli çocuklar" koskoca bir imparatorluğu on yıllık bir süre içerisinde parçalayıp heder etmişlerdir.

İttihad ve Terakki Cemiyeti içinde "Yahudi Faktörü" ise her zaman konuşula gelmiştir. Zaten dikkatimi çeken de yazıda konuyla ilgili "sivri retorik ve asılsız iddialardan" söz edilirken, "İTC(İttihad ve Terakki Cemiyeti" güdümlü "Jön Türk" hareketindeki Yahudi varlığı mevzu ediliyordu. Şöyle ki:

"... Selanik Yahudisi olan Alber Fua, İTC'nin en önde gelen destekçileri arasındadır...

"İTC'nin Selanik merkezli iç teşkilatında Yahudi katılımı daha belirgindir. Kuşkusuz en önemli Yahudi üye Selanikli bir avukat ve yüksek seviyede bir Mason olan Emmanuel Karasso'dur. Üye olduğu yurt dışı bağlantılı Mason Locasındaki konumu, Karasso'nun imkânlarını İttihadçı komplocular için seferber etmesini sağlamıştır."

Meşrutiyet'in ilânının 100. yılı münasebetiyle bu incelemeyi yapan Paul Bessemer'in bundan sonraki söyledikleri daha ilginç boyuttadır:

"Karasso'nun - atılgan ve küstah sosyal yüzü bir yana- Yahudi, İttihadçı ve Mason kimliği, o zaman olduğu kadar, şimdi de İTC'nin bir Yahudi/Mason cephe örgütü olduğunu iddia edenler için bir kanıt niteliği taşır. Yine de, bütün göz önündeliğine karşın Karasso, hiçbir zaman İTC'nin merkez komitesi üyesi olmamış, kayda değer bir politik görev üstlenmemiştir. Her ne kadar başarısızlıkla sonuçlanan 1909 karşı devrimi sonrasında Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirildiğini bildiren heyette yer almış, savaş sonrasında karne/tedarik işlerinin başına getirilmiş ve bundan da okkalı bir kazanç sağlamışsa da, şöhreti değil ama esas görevi ve harekete katkısı 1908 Devrimi garantiye alındığında bitmiştir."

Bessemer'in paradoksu burada başlamaktadır. Karasso'nun Sultan II. Abdülhamid'e hal kararı bildiren heyetin içinde yer almasını adeta önemsiz addetmektedir. Gerçekten onca mebus içinden Karasso'nun seçilmesi çok sıradan bir hadise midir? Bu birincisi. İkinci olarak Karasso'nun resmi nitelikte bir görev almasına gerek var mıdır? Üçüncüsü, iaşe işinin başına getirilmesi ve yazarın ifadesiyle okkalı kazanç sağlaması basit bir şey midir? Abdülhamid hal edildikten ve planları gerçekleştikten sonra Karasso'nun cemiyette aktif olarak devam etmesinin bir anlamı var mıdır?

Bunları bir yere not ederek yine Bessemer'in söylediklerine kulak verelim:

"II. Meşrutiyet Dönemi'nde (1908- 1918) önemli rol oynayan diğer İttihat ve Terakki Cemiyeti yanlısı Yahudiler arasında Hahambaşı Haim Naum Efendi ile avukat kardeşler Avram ve Aşar Salem Efendi ile Nissim Russo, Nissim Mazliyah ve Samuel İsrael sayılabilir.

"Bunlardan ilki, yalnız Yahudi Cemaatinin çoğunluğunun desteklediği "asimilasyoncu" ya da "Alliance" fraksiyonunun lideri olarak da seçilmiştir. Hahambaşı Haim Naum Efendi, hem ateşli bir İttihadçı, hem de Yahudiler ve hatta kimi Avrupa devletleriyle İTC arasında dolaylı bir diplomatik kanal olarak, Jön Türk dönemi boyunca - İTC'nin onayıyla - bu görevi korumuştur..."

Muharrir Hahambaşının daha sonra İTC'nin iktidarı kaybetmesinden sonra işlevini yitirdiğini belirtir. Yazarın en ilginç bulduğu Yahudi ise, Samuel İsrael'dir.

Samual İsrael'in kariyerini hukuk alanında yaptığını, soyadını "İzisel" olarak değiştirdiğini belirtir. Sonra da Samuel İzisel'in Hareket Ordusu içinde "kahramanca" yer aldığını belirttikten sonra şu ifadelere yer verir:

"Hareket Ordusu içinde yer almak ona polis teşkilatında bir yer açmış, sonunda da İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı'na kadar yükselmesini sağlamıştır. Bu görevdeyken cesaret madalyaları alan İsrael, İttihadçı üçlü lider kadrosunu iktidara getiren 1913 Bâb-ı Âli Baskını'na katılmıştır. Mehmet Şevket Paşa'nın suikastçılarını yakalamak için giriştiği çatışmada yaralanmış, mütareke sırasında görevden alınmıştır..."*

Yazar, İsrael'in Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra ise yeniden göreve atanarak yirmi yıl daha vazife yaptığını belirtir.

Bütün bu okumalar dahi İttihad ve Terakki Cemiyeti içinde ciddi bir Yahudi varlığının işaretidir. Öte yandan yazarın Karasso'dan bahsederken "Yahudi/Mason cephesi"ne vurgu yapması da anlamlıdır. Yazar her ne kadar İTC'de Yahudi/Mason ağırlığının fazla olmadığını savunurken bahsettiği isimler dikkat çekicidir. Şayet bahsi geçen isimler incelenip, araştırılırsa Osmanlı'nın yıkılmasında Yahudi/Mason ittifakının dahli daha belirgin bir biçimde ortaya konulabilir...

* İkinci Meşrutiyet'in İlânının 100. Yılı, (Paul Bessemer, Osmanlı Yahudi Cemaati ve 1908 Devrimi), Vehbi Koç Vakfı- Sadberk Hanım Müzesi, İstanbul 2008, s. 30- 35.

Fahri Güven
Araştırmacı Yazar
22 Şubat 2009

2011-05-01

Hilafet Yıkıldıktan Sonra Büyük Bozukluklar Başladı

Hilafet Yıkıldıktan Sonra Büyük Bozukluklar Başladı

1924'te Hilafet'in ilgasından ve İslam'ın 101'inci son Halifesi Abdülmecid bin Abdülaziz Han'ın kovulmasından sonra Müslümanlar başsız ve hiyerarşisiz kaldı.

Medaris-i İslamiyenin (İslam medreselerinin) kapatılması ve kırk bin talebe-i ulumun sokağa atılması Ümmet'in belini kırdı.

Şeriata bağlı tasavvuf tarikatlarının yasaklanması korkunç bir darbe oldu.

Müslümanlar başsız, hiyerarşisiz, denetimsiz kaldı.

Osmanlıdan kalma icazetli ulema, fukaha ve şeyhler karanlıklar devrinde bin sıkıntıya ve zulme göğüs gererek, zindanlarda sürünerek, bazen canların feda ederek din, iman, Kur'an, Sünnet, fıkıh, Şeriat için çalıştılar. Sayleri meşkur olsun, Allah onlara rahmet eylesin.

Onlar da bu dünyadan göçüp gittikten sonra Ümmet-i Muhammed dehşetli bir fetret çağı yaşamaya başladı. Ehl-i Sünnet ve Cemaat sarsıldı. Ortaya bir sürü müctehid taslağı ve bozuk fırka çıktı. Re'y ve heva üzere yazılmış Kur'an mealleri, tercümeleri, tefsirleri, bozuk din kitapları yayınlandı. Din konusunda söz ayağa düştü.

Kur'andaki 300 hüküm ayetinin tarihsel olduğunu, bugün geçerli olmadığı iddia eden Fazlurrahman mezhebi yayıldı.

Dört hak fıkıh mezhebi inkar edildi, hatta mezheplere puttur diyenler görüldü.

İki büyük Ortadoğu ülkesinden gelen petro-dolarlarla Ehl-i Sünnet'in temelleri dinamitlendi.

ABD'nin, AB'nin, Siyonistlerin, Haçlıların istekleri doğrultusunda hadis ayıklama faaliyetleri başlatıldı.

İslamcı görünen birtakım münafıklar ve mürailer korkunç yolsuzluklar yapmaya başladı.

İslam düşmanları Müslümanları "Böl, parçala ve hükm et" düsturu icabı paramparça ettiler ve birbirlerine düşürdüler.

Müslümanların bir kısmı futbol kulübü tutar gibi parti tutmaya başladı, holiganlaştı.

Para en büyük değer haline geldi.

Beş vakit namaz terk edildi ve halk şehvetlerine uydu.

Bir kısım sefiller (beyinsizler) İslami ve şer'i tesettürün bile cılkını çıkarttılar.

Yeni çıkartılan Ceza Kanunu'nda zina suç olmaktan çıkartıldı. Müslümanlar buna pek ses çıkartmadılar.

Cemaatçilik, tarikatçilik, hizipçilik, şuculuk buculuk taassubu (fanatizmi, bağnazlığı) aldı yürüdü.

Kur'an kesin şekilde uyardığı halde bir kısım Müslümanlar kafirleri dost ve veli edindiler.

Ümmet, karanlık gecede, yağmura ve fırtınaya yakalanmış, çobansız kalmış, kurtların hücumuna uğramış perişan bir koyun sürüsüne döndü.

Bütün bu hengame içinde Kur'an ve Sünnet yolunda ihlasla hizmet eden şahıslara ve kuruluşlara minnet ve teşekkür borçluyuz.

Lakin memleketin bugünkü haline bakınca yapılan hizmetlerin yeterli olmadığını görüyoruz.

Müslümanların başında bir İmam-ı Kebir olmadan, Müslümanların bağımsız medreseleri olmadan, Şeriata sımsıkı bağlı tekkeleri ve tarikatları olmadan, üniter bir İslami hiyerarşi olmadan bugünkü kaos, anarşi ve fetretten kurtulmak mümkün değildir.

Memleket korkunç ve dehşetli bir kokuşma bataklığı haline gelmiştir. Bir kısım İslamcılar da bundan nasiplerini almıştır. Din sömürüsü yoktur demek mümkün müdür?

Benim şahsi görüşüme göre bugünkü fitne, fesat, nifak, şikak, isyan, tuğyan ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen Mehdi'nin gelişine kadar devam edecektir.

Mehdi zuhur ettikten sonra korkunç, dehşetli, kanlı savaşlar yaşanacak ve büyük miktarda ölümler olacaktır.

Allah'tan ümid kesilmez. Biz Müslümanlar ilim, ahlak, hikmet ve faziletin ışığında doğru dürüst hizmet etmeye devam etmeliyiz.

Her türlü din sömürüsü yasak ve haramdır.

Rüşvet almak ve vermek haramdır. Alanlar verenler Cehennemliktir.

Lüks ve israf haramdır, büyük günahtır.

Ümmet şuuru iyi ve lazımdır, hizip ve fırka taassubu kötüdür.

Müslümanların birbirine düşman olması büyük felakettir.

Namaz dinin direğidir, terk eden merduttur.

Gurur ve kibir kişiyi ateşe götürür.

Gerçek ve icazetli din hocaları, tarikat büyükleri hürmete ve sevgiye layık ve şayandır. Lakin onları putlaştırmak, erbab haline getirmek şirktir.

Her Müslüman kendini, çoluk çocuğunu, yakınlarını ve din kardeşlerini -elinden geldiği derecede- Cehennemden korumaya çalışmalıdır.

Küfre rıza küfürdür.

Kötü düzenin necis ve haram menfaatlerini devşirmek faziletsizliktir. Müslüman kötü düzen ve sisteme razı olmaz ve onu desteklemez.

Bu yangınlar devrinde en büyük hizmet insanların imanını kurtarmak için çalışmak ve bu hizmeti yapanlara yardımcı olmaktır.

Muhlis ve doğru hizmetkarlara selam olsun!..

Mehmet Şevket Eygi
Araştırmacı Yazar
01 MAYIS 2011

2011-04-30

Yedi Düveli Yendik mi?

Kurtuluş Savaşında Yedi Düveli Yendik mi?

1915'de Çanakkale Savaşında, o akıl almaz destanı yazdık, yedi düvele set olduk ve düşmanı geçirmedik... Ama sadece üç sene sonra aynı düşman, en ufak bir direnişle karşılaşmadan Çanakkale Boğazı'nı geçti ve İstanbul'u yani başkentimizi işgal etti... Devletin idare edildiği saraylar bile kuşatıldı... Osmanlı diz çökmüştü artık... Ya sonra?

....

Sonra Yedi Düveli Yendik mi?
Çok defa bunu başarmıştık ama Kurtuluş Savaşı için bu durum doğru değildir.

Kurtuluş savaşımızda yedi düveli yendiğimiz iddiası maalesef ki gerçeği ifade etmemektedir...

"Düvel-i Muazzama" usulunce, savaşmadan geri çekildiler...

Yunan'ı denize dökmedik... Her yeri yaka yaka hatta önlerine hayvan sürülerini kata kata, ağır ağır geri çekildiler... Trakya'nın gerisinde yerleşip bir şeylerin gerçekleşmesini beklediler... O anda tam beş senedir İstanbul'u işgal altında tutan İngilizler Yunan'a böyle emretti; "Usulüyle geri çekil!"...
Yerli-yabancı devlet arşivlerinde Yunan'ın denize döküldüğüne dair tek bir vesika yok... Ne bir fotoğraf, ne bir video, ne de geçerli bir vesika yok?

Neden acaba ?.. Neden taktik bir hareketle geri çekildiler ve Ankara Hükümetini mağlupken galip haline getirdiler?

Bizden korktular mı ?..
Silahımız yoktu...
En son Çanakkale, Rus cephesi, Filistin, Trablusgarp, Balkan ve Yemen savaşlarından sonra askerimiz de kalmamıştı. Düzenli ordularımız da yok gibiydi...

Zaten Çanakkale'de bile gönüllüler savaşmıştı..
Savaş uçaklarımız, denizaltılarımız, yani kara kadar hava ve deniz kuvvvetlerimiz de yoktu...

Bir ara Genelkurmay başkanı olan Karadayı paşamızın dili sürçtü ve Irak sınırımız hakkında;
" Yahu! Biz bu SINIRI Çizmedik ki İngilizler Çizdi " deyiverdi...

İngilizler 1918-1923 yılları arasında fiilen işgal altında tuttukları ve bazen aralıksız bir ay havadan bomba yağdırıp sivillerini katlettikleri İstanbul'umuzu neden bırakıp çekip gittiler?

Mahalle aralarında sapan kavgası yapan çocuklarımızın uçaklarını düşürüp hava kuvvetlerini imha etmelerinden, usta balıkçılarımızın olta ve misinaları ile kruvazör ve denizlatılarını avlamlarından mı korktular? Elbetteki hayır!..

Söz de bizim başarılarmızdan (!) endişeye kapıldılar ve Bursa'da Mudanya Barış Antlaşmasını imzaladılar...
İyi de bunun az evvelinde General Refet Bele komutasındaki bir kolordumuz İstanbul'u İngilizlerden almak için bir taarruz yaptı ve tabiri caizse varlık bile gösteremedi... O halde?..

Gitmeleri karşılığında bir şeyler aldılar ki gittiler?
Neydi bu akıl almaz kararlarının arkasındaki sır?


İşte, ne aldıklarını merak edecek olursanız LOZAN ANTLAŞMASI'nın detaylarında bulabilirsiniz...

"TÜRKLERİ DİNİ-MANEVİ HASSASİYETLERİNDEN KOPARTMAK VE HİLAFETİ KALDIRMAK ŞARTI İLE YAPAY BİR BAĞIMSIZLIK TANINDI. SAHTE KURTARICILAR SAHNEYE SÜRÜLDÜ."

Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi

2011-04-23

İsmet Paşa Lozan’ a Sarhoş mu Katıldı?

İsmet Paşa Lozan’ a Sarhoş mu Katıldı?

ABD’LİDEN ŞOK İDDİA… İsmet Paşa Lozan’ a Sarhoş mu Katıldı?

Kurtlar sofrasının kurulduğu Lozan’da yabancı devletler kendi lehlerine avantaj sağlayacak adımları atarlarken Türk Delegasyon başkanı İsmet İnönü’nün ise görüşmelere sarhoş katıldığı ABD Müşahidi John Grew tarafından açıklandı. Jonh Grew hatıralarını anlattığı kitabında “Atatürk ve İnönü” (Bir Amerikan Elçisinin Hâtıraları) adlı kitabında; Lozan Konferansı’ndaki İsmet İnönü’yü şöyle anlatıyor: “Tarih 18 Ocak 1923. Bu akşam Türkler ilk olarak sarayda büyük bir akşam ziyafeti verdiler. Çhild ve ben ziyafetin sonuna kadar kaldık sonra gitmek istediğimizde İsmet ikimizin de ellerinden tutarak engel oldu ve bizi bitişikteki odaya çekti. İçki getirtti. Peşi peşine o kadar hızlı ve düzenli şerefimize kadeh kaldırıyordu ki kendisine ayak uydurmaya imkân bulamıyordum. Her kadehten sonra elini dizine koyup arkaya doğru yaslanıyor. Ve incir çekirdeğini doldurmayacak şeylere bile kahkaha ile gülüyordu. Bir aralık elimizi tuttu ve yaşamanın harikulade bir şey olduğunu söyledi. O kadar neşeliydi ki; o an elimizde bir belge olsaydı derhal imzalayacak gibiydi.”

John Grew hatıralarının yer aldığı kitabının 25. sayfasında da şunları anlatıyor: “İyi bir akşam yemeği sırasında Türklerin söyledikleri hiçbir söze fazla önem vermemek gerek. Nitekim başka bir yerden duyduğuma göre İsmet yine iyi bir şampanyanın keyiflendirici etkisi altında Curzon’a İngilizler’in Musul’u elde tutmalarında hiçbir sakınca görmediklerini 3 kere söylemiş.


Mısıroğlu: Türkiye’nin felâketleri Lozan’la başladı

“Lozan Zafer mi Hezimet mi?” isimli dev eserin yazarı Tarihçi Kadir Mısıroğlu Türkiye’nin karşılaştığı bir çok felaketin Lozan’la birlikte geldiğini söyledi. “Lozan mutlak hezimettir” diyen Kadir Mısıroğlu Musul-Kerkük ve Süleymaniye’yi Lozan’da kaybedilenler arasında gösteriyoruz ancak aslında 1926 yılında Ankara Anlaşması’yla kaybedildi. Konuya ilişkin Lozan’da lehte ve aleyhte bir karar alınmadı muallakta bırakıldı. Daha sonra İngiliz ve Türk taraflarının ikili görüşmeleri neticesinde Ankara Antlaşması ile dönemin Irak manda idaresine bırakıldı” dedi.

Lozan'da Kaybettiklerimiz; Süleymaniye, Musul ve Kerkük Lozan'da Kaybedildi...

Lozan'da Kaybettiklerimiz; Süleymaniye, Musul ve Kerkük Lozan'da Kaybedildi...

Laikçi ve sahte Atatürkçü dernek vakıf ve kuruluşlar düzenledikleri panel ve konferanslarda “zafer” olarak gösterilen Lozan Antlaşması’nın birçok açıdan kayıp olduğu belirtiliyor. Bugüne kadar hep tartışma konusu olan Lozan’ın “zafer” değil “hezimet” olduğu bir defa daha gün yüzüne çıktı. Günümüzde Türkiye için en problemli bölge olan Musul Kerkük ve Süleymaniye kaybının 80 sene önce Lozan Antlaşması’yla başladı. Eğer Lozan’da Kuzey Irak’ta kalan çok önemli topraklar kaybedilmemiş olsaydı Türkiye bugün karşılaştığı birçok problemle karşılaşmayacaktı.

Hatay’dan Kıbrıs’a Musul-Kerkük’ten 12 Ada’lara kadar birçok taviz verdiğimiz antlaşma dönemin Dışişleri Bakanı İsmet İnönü Sosyal Güvenlik Bakanı Rıza Nur ve Trabzon Milletvekili Hasan Saka’dan oluşan TBMM heyeti ile müttefikler arasında 20 Kasım 1922’de başlayıp 24 Temmuz 1923’te sonuçlandırılmıştı. Lozan görüşmeleri bir kısım çevreler tarafından inatla zafer olarak nitelendirilse de kaybettirdikleri ile sürekli tartışma konusu oldu.

EK 17 MADDESİ HÂLÂ SIR

Toplam 142 maddeden oluşan ancak gizli tutulan Ek 17 maddesi hâlâ sır özelliği taşıyan Lozan Antlaşması’nda kapalı kapılar ardından ne pazarlıklar yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Lozan’da İngiliz Delegasyonu Başkanı Lord Curson İngiliz Avam Kamarası’nın ‘Lozan’da Türklerin istiklalini neden tanıdınız’ şeklinde yapılan itirazlara “Asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski şan ve şöhretlerine kavuşmayacaktır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde söndürmüş bulunuyoruz” şeklinde cevap vermişti.



LOZAN’DA KAYBETTİKLERİMİZ

Lozan’da kaybettiklerimiz maddeler halinde şu şekilde sıralanabilir:

• 1920-1922 arasında Yunanistan’a karşı verilen İstiklal Harbi’nin galibi olarak Yunanistan’dan tek kuruş savaş tazminatı alınamadı

• Misak-ı Mili sınırları içindeki Musul-Kerkük ve Süleymaniye İngilizler’e Hatay Fransızlara bırakıldı.

• 12 ada İtalyanlar’a İmroz Bozcaada ve Tavşanlı adaları dışındaki bütün Ege adaları Yunanistan’a 1571’den beri Türklere ait olan Kıbrıs İngiltere’ye verildi.

• 1923’ten itibaren 6 sene boyunca Türkiye Dış Ticaret yönetimine müdahale edememiş ve bu süre içerisinde Avrupa’nın açık pazarı haline getirilmiştir.

Türkiye’nin Lozan’da tam bağımsızlığına kavuştuğu iddia edilirken ağır bir borç altında bırakılarak yabancı şirketlere imtiyazlar verilmiş ve tam bağımsızlık bir kenara itilerek batı bloğunda yer almaya zorlanmıştır.

Lozan’ın Gizli Protokolları

Lozan Antlaşması’ın Gizli Protokolları
LOZAN barış müzakereleri esnasında emperyalist devletlerle Türkiye arasında çok çetin tartışmalar olmuştu. Galip, sömürgeci, emperyalist büyük devletler Türkiye’nin bir İslam devleti olmasını istemiyorlardı. O tarihte devletin Medenî Kanunu, Hanefî fıkhına göre hazırlanmış olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye idi. Diğer kanunlar da, yüzde yüz uygun olmasa bile temelde İslam’a ve fıkha aykırı değildi.

Avrupa Düvel-i Muazzaması, ülkemizdeki yabancıların İslam hukukuna tâbi olmalarını kabul etmek istemiyordu.

Lozan müzakerelerinin birinci kısmında Türk delegasyonu başkanı İsmet Paşa, İslam hukukunu ve fıkhını hararetle savunmuştu.

Müzakereler bu yüzden çıkmaza girmiş, kopma derecesine gelmişti.

İşte bundan sonra Türkiye Başhahamı Hayim Nahum Efendi devreye girmiş, büyük devletlerin başkentlerine gitmiş, birtakım gizli müzakereler yapmıştı.

Hayim Nahum’un delege sıfatıyla içinde bulunduğu Türk heyeti bundan sonra Lozan anlaşmasını imzalamış ve ABD hariç bütün büyük devletler bunu imzalamışlardı.

Birtakım rivayetler –yüksek sesle olmasa bile- yıllardan beri söylenir ve yazılır:

(1) Lozan’ın gizli protokolleri vardır.

(2) Emperyalist ve sömürgeci devletlere Hilafet’in kaldırılacağı sözü verilmiştir.

(3) Hilafetle birlikte İslam hukuku, Şeriat kanunları da kaldırılacak,

(4) Onların yerine Avrupa kanunları konulacaktır.

(5) Müslüman kadınlar açılacaktır.

(6) Arap-İslam yazısı bırakılacak, Latin-Frenk yazısı alınacaktır.

(7) Türkiye İslam ve Türk dünyası ile ilgilerini kesecek, Avrupa medeniyetine yönelecektir.

1923’ten bu yana 87 yıl geçti, Lozan’ın gizli protokolleri ile ilgili yeterli bilgi bulanamadı. Bu konudaki araştırmaları Müslümanların yapmaları gerekirdi, yapmadılar, yapamadılar.

Cumhuriyet kurulduğunda Anayasanın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) ikinci maddesinde “Devletin dini, Din-i İslam’dır” yazılıydı. İstanbul’da Dolmabahçe sarayında, Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmiş bir Halife-i Müslimîn (Abdülmecid bin Abdülaziz Han) bulunuyordu. Medreseler ve tasavvuf tarikatları açıktı. Hafta tatili Cuma idi. Şapka giyen, Ramazanda açıkta oruç yiyen Türkler tutuklanıyordu. Bütün kadınlar çarşaflı idi. Sonra devrim fırtınaları esti ve şiddete dayanan realpolitikler uygulanarak İslam’dan uzaklaşıldı.

Lozan’ın gizli bir protokolü var mıydı?.. Bu sorunun cevabını Sabataycılar araştıracak değildir. Müslüman tarihçilerin, ilim adamlarının Türkiye ve dünya arşivlerine girip, bütün kaynakları tarayıp ipuçları, deliller, bilgiler ve belgeler bulmaları ve gerçeği gün yüzüne çıkartmaları gerekir.

Lozan’ın Gizli Protokollarını da bir kenara koyalım ve bugün Türkiye’de uygulanan birtakım protokollara bakalım. Bunların da elimizde yazılı metni yoktur. Yapılanlara hayata bakarak ben yazıyorum. Dikkat buyurarak okumanızı rica ederim:


Madde 1: Müslüman Türkler dilsiz bırakılacaktır. Atalarının mezartaşlarını bile okuyamayacak derecede câhil kalmalarına dikkat edilecektir. Türkçe bir-iki yüz kelimelik kaba bir konuşma çarşı-pazar günlük iletişim dili seviyesine indirilecektir.

Madde 2: Edebî ve kültürel lisan o kadar bozulacak o kadar dejenere edilecektir ki yeni nesiller yakın tarihte yazılmış Ömer Seyfeddin Hikayelerini Halide Edib’in romanlarını Hüseyin Rahmi’nin kitaplarını okuyamaz hale ve anlayamaz hale getirilecek bunların “SADELEŞTİRİLMİŞ” baskıları yapılacaktır. Velhasıl Müslüman Türklerin mâzi ile millî kültür ile en büyük bağı olan zengin edebî Türkçe tahrip edilecektir.

Madde 3: Müslüman Türklere yeni bir tarih yazılacaktır. Geçmişteki İslâm büyükleri tahkir edilecektir. Asıl kahramanlar yerin dibine batırılırken yeni kahramanlar türetilecektir.

Madde 4: Türk toplumunun temeli olan aile kurumu yıkılacak darbelenecek zayıflatılacaktır. Zina bir suç ve ahlâksızlık olmaktan çıkartılacak teşvik görecektir. Cinsel sapıklıklar Avrupa’da olduğu gibi meşru hale getirilecek aynı cinsten kişilerin evlenmelerine zemin hazırlanacaktır.

Madde 5: Halk yığınları gece gündüz vur patlasın çal oynasın eğlence şamata zevk u sefa oyun dans bayağı bir müzik ile meşgul ve sersem edilecektir.

Madde 6: Başta futbol olmak üzere on milyonlarca halk çığırından çıkmış spor müsabakalarının hastası holiganı haline getirilecek bu oyunlar yeni bir din gibi kütleleri sarıp kucaklayacaktır.

Madde 7: Türkiye’nin ve Türkiye halkının en büyük gücü olan İslâm dini bir tehlike ve tehdit olarak görülecek halk yığınlarına birtakım ideolojiler din gibi benimsetilecektir.

Madde 8: Büyük medyada tekelleşme ve kartelleşme yoluna gidilecek yurt çapında dağıtımı yapılan büyük bir gazete kurmak ancak beş on süper zenginin yapabileceği bir iş haline getirilecek kartel ve tekel medyası ile protokollar hayata uygulanacak bu gücün karşısında başka hiçbir güç dayanamayacaktır.

Madde 9: İslâmiyet darbelenecek büsbütün ortadan kaldırılamazsa dinde reform dinde yenilik dinde değişim Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü paravanası ardında yeni bir İslâm üretilecek ve türetilecektir. Sünnetsiz fıkıhsız şeriatsız evcil bir İslâm.

Madde 10: Türkiye Müslümanları kendilerini idare edebilecek aydın bir kafaya sahip olmadıkları için dinsizleşinceye kadar onlar güdülecek vesayet altında bulundurulacaktır. Bu gütme ve vesayet de iki kimliklilere verilecektir.

Madde 11: Birtakım önemli kurumlar köşebaşları anti-demokrat yollarla da olsa “BİZDEN” olanlara verilecektir.

Madde 12: Dindar Müslümanların okumaları yüksek tahsil yapmaları engellenecektir.

Madde 13: Ülkede hâkim/dominant unsuru teşkil eden Müslümanların büyük fabrikalar büyük holdingler büyük medya organları büyük ticarethaneler kurmaları her yola başvurularak önlenmeye çalışılacaktır. Onlara “Yeşil Sermaye” denilecektir.

Madde 14: Alkollu içkiler fuhuş zina sapıklık israf bayağı müzik lüks ve aşırı konfor tutkunluğu uyuşturucu teşvik edilecektir.

Madde 15: Bu protokollara karşı gelenler karalanacak her vasıtaya baş vurularak sindirilecek cezalandırılacaktır.

Madde 16: Eskiden altın ve gümüş en büyük güçtü. Zamanımızda ise Dolar ve Euro altın ve gümüşün yerini almıştır. Ülkenin parasının büyük kısmı bizim elimizde bulunacaktır. Millî gelirin yarısını üç-beş bin kişi aile holding paylaşacaktır.

Madde 17: Müslümanların arasına casuslar ajanlar provokatörler manipülatörler yönlendiriciler sızdırılacak bunlar vasıtasıyla onlar bin parçaya bölünecek birbirleriyle çekişip tepişmeleri sağlanacak güçleri ve kuvvetleri kırılacaktır.

Madde 18: Dinî hizmet ve faaliyetlerin köy kültürü kırsal kesim varoş gecekondu taşra zihniyetiyle yapılması sağlanacaktır. Böylelikle Müslüman çoğunluk içinde bulunduğu çukur ve tuzaktan bir türlü çıkamayacaktır.

Madde 19: Büyük medya vasıtasıyla ülkeye sahte uydurma sun’i bir gündem yapılacak; halk incir çekirdeğini doldurmaz faydasız ve lüzumsuz konularla oyalanacak asıl meseleler ve dertler yüzüstü bırakılacaktır.

Madde 20: Başta komşu İslâm ülkeleri olmak üzere İslâm dünyası ile sıkı canlı yakın ilişkiler kurulmayacak; onlarla ticaret ithalat-ihracat turizm öğrenci mübadelesi kültür münasebetleri asgarî seviyede tutulacaktır. Öyle ki Suriye ile Türkiye sanki Moğolistan’la Venezuela kadar birbirine uzak kalacaktır.

Madde 21: Halk yığınları öyle sersemletilecek uyuşturulacak afyonlanacaktır ki yararlarına ve zararlarına olan şeyleri birbirinden ayırt edemeyeceklerdir.

Madde 22: Protokolları ayakta tutmak için devletten Millet Meclisi’nden millî iradeden hukuktan millî menfaatlerden millî kimlikten daha üstün lâ yüs’el (sorumsuz) bir üst-güç bulunacak; hiçbir denetime tâbi olmayan bu güç son sözü söyleyecektir.

Madde 23: Birtakım önemli hayatî temel mevkilere kesinlikle Müslüman Türkler getirilmeyecektir.

Başka maddeler de var ama şimdilik bu kadarı yeter. “Sen neler sayıklıyorsun ne hezeyanlar savuruyorsun” diyen varsa onları büyük bir televizyon kanalında açık oturuma davet ediyorum. Gelsinler tartışalım. Aydın geçinen o adamlara Türkiye’de bundan ¤¤¤¤en yıl kadar önce basılmış Türkçe bir kitap vereyim “Lütfen okuyunuz bu Türkçe kitabı” diyeyim. Okuyamazlarsa benim haklı olduğum peşinen anlaşılmış olacaktır.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar

Her şey Lozan’dan sonra oldu? Lozan’ da ne oldu?

Her şey Lozan’dan sonra oldu? Lozan’ da ne oldu?
Her şey Lozan’dan sonra oldu? Lozan’ da ne oldu?

Her şey Lozan görüşmeleri sırasında oldu. Bir çok kaynaklarda "gizli bir andlaşma ile Ismet Paşa'nın Ingilizlere Hilafeti kaldırma sözü verdiği" belirtiliyor. Yakın Tarih Ansiklopedisinde de bu tez bir çok belge ile teyid edilmektedir.

(Haham) Haim Nahum Efendi'nin bu yeni oluşumlarda büyük rolü olduğu görülüyor.. Daha sonra Mısır'a giderek Cemal Abdünnasır'ın danışmanları arasında yer alacak olan Nahum efendi projesini Amerika'da hazırlamış Amerikan ve Fransız entelijansı ile birlikte sonuçlandırmıştır.. Nahum efendi Ismet Paşa'nın Lozan'da yanından ayrılmamış ve Mustafa Kemal Paşa ile de İzmir Iktisat Kongresi esnasında görüşerek bu konuda görüş alışverişinde bulunmuştur.

Izmir Iktisat Kongresi yeni Turkiye Cumhuriyeti için bir dönüm noktasıdır. Ali Ihsan Sabis bu görüşmeden sonra askerlerin yorgun olduğu gerekçesi ile terhis edildiğini yazar. Lord Gurzon görüşmelerin sonunda Hilafetin kaldırılması ile sulhün (barışın) mümkün olabileceği mesajını verecektir.

Karabekir'in hatıralarında belirttiğine göre Nahum Batılı ülkelere "Türklerin Islami bünyesini değiştirerek onların Protestanlığı kabul etmelerinin kolaylaştırılacağını" anlatmıştır. Gerçekten de Lozan sonrası gelişmeler çok ilginçtir. Batılılara ve azınlıklara bir çok imtiyazlar verilirken okullardaki İslam tarihi Osmanlı tarihi kaldırılarak Yunan Medeniyeti tarihi konmuş Maarif Vekaleti Batı klasiklerini tercüme ettirerek ardından ders kitaplarını Yunan ve Batı düşüncesi doğrultusunda yenileyerek bu emele hizmet edilmiştir.

Yakın Tarih Ansiklopedisi'nin 3. cildinde yer alan(sayfa:62) bir belgeye göre Haim Nahum, (İngiltere temsilcisi)Gürzon'a "Siz Turkiye'nin mulki tamamiyetini(sınırlarını) kabul edin onlara ben Islamiyet'i ve Islam temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum." demiştir.

Inönü Lozan kahramanıdır ve Halife sınır dışına gönderilmiştir. Tek Parti iktidarının İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükun gibi iki önemli silahı vardır artık. Ve Turkiye Cumhuriyeti yeniden biçimlendirilmektedir. Bu kez Kurtuluş Savaşı ruhuna karşı yeni bir utopya devlet zihniyetine hakimdir.

Olaylar bundan sonra arkası arkasına gelişir. 3 Mart 1340 (1924) Tevhid-i Tedrisat.. Dini çevrelerde bir kıpırdanış. 20 Nisan: Turkiye devletinin dini din-i Islamdır.. Sistem Cumhuriyet Din Islam zahiren önemli bir değişiklik gözlenmiyor.

1 Şubat 1925 Şeyh Said isyanı. Ingilizler bir yandan Şeyh Said'i destekler görünüp öte yandan Ankara'yı Şeyh Said'e karşı kışkırtır. Devlet-şeriat hesaplaşması örgütlenmektedir... 29 Haziran 1925'de Diyarbakır'da 47 idam. 4 Mart 1925 Takrir-i Sükun kanunu... Ve ardından devrimler başladı. Şapka kanunu Türbe ve Zaviyelerin kapatılması.

2.5.1928'de 1924 Anayasasının 2. maddesi değiştirilerek "Türkiye devletinin dini din-i Islamdır" ibaresi çıkarıldı ve yerine de herhangi bir hüküm konmadı. Din yoktu artık. Allah adına yapılan yeminlerdeki "Vallahi" yerine "Namusum üzerine söz veririm" ibaresi kondu.

Aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi de degiştirilerek TBMM'nin görevleri arasındaki seriat hükümlerinin yerine getirilmesine ilişkin hüküm de yok edildi.

Cumhuriyet'e Giden Yol
Abdurrahman Dilipak

2011-04-21

Atatürk ile işgal ordularının İngiliz komutanı neden yardımlaşır ki?

Atatürk ile işgal ordularının İngiliz komutanı neden yardımlaşır ki?Osmanlı'yı İngiliz-Yahudi İttifakı Yıktı, Cumhuriyeti Onlar Kurdu... Sabetaycılar bu işte büyük pay sahibi oldu.. Masonlardan daha etkili ve başarılı bir ihanet şebekesiydiler..


Osmanlı'yı İngiliz-Yahudi İttifakı Yıktı, Cumhuriyeti Onlar Kurdu... Sabetaycılar bu işte büyük pay sahibi oldu.. Masonlardan daha etkili ve başarılı bir ihanet şebekesiydiler..

“Müttefik Devletler Kuvvetler Komutanı Sir Harington’a Mustafa Kemal ile yardımlaşmak için geniş selahiyetler verildi.”

İngiltere Devleti'nin içine sızmış Yahudiler, Osmanlı Devlet teşkilatının hemen her yerine sızmış Yahudilerle ve özellikle Selanik dönmeleri (sabetaycılarla) ittifak ettiler...

Yunanlıları denize dökerek “Kurtuluş Savaşı”ndan galip (!) ayrılan Ankara Hükümeti barış görüşmelerine hızlı bir şekilde başlama kararı almıştır. İşin ilginç tarafı “Kurtuluş Savaşı”nda İtilaf Devletine karşı savaşılmasına rağmen tarih kayıtlarında sadece Yunanlıların İzmir’de denize dökülmesi (!) geçmektedir(ki bu da gerçek değildir, sallana sallana geri çekilmiştir Yunan kuvvetleri). İngilizler ise hala İstanbul’dadır ve işi bitene kadar da orada kalacaktır.

Görünen o ki İttifak kurarak Osmanlıyı parçalamak isteyen İngiltere’nin esasında Türkiye’yi kimseyle paylaşmak gibi bir niyeti yoktur. Nitekim Fransızları İtalyanları ve sair devletleri Türkiye’den siyasete uygun bir şekilde uzaklaştırıp tek başına egemen olma düşüncesinde olduğu yaptığı manevralarla açığa çıkmaktadır.

İtilaf Devletleri Başkumandanı İngiliz Sir Harington’dur. Yani İtilaf Devletlerin komutası İngilizlerin elindedir. Yunanlıları savaşa dahil edenlerin de İngilizler olduğunu biliyoruz. Peki ya şuna ne demeli; 24/3/1940 tarihinde Harington'un ölümünden iki gün sonra Londra Times gazetesi onunla ilgili bir makale yayınlandı. Bu makalede aynen şöyle denilmektedir:

"1921 de Yunanlılar Türklere yönelince Müttefik Devletler Kuvvetler Komutanı Sir Harington’a Mustafa Kemal ile yardımlaşmak için geniş selahiyetler verildi."


Bilindiği gibi Yunanlılar İtilaf Devletlerinin içindedir öyleyse Harington’a niçin M.Kemal’le yardımlaşmak için yetki verilmektedir? Bu yetki ne kadar kullanılmıştır? Kimler ve nasıl bu yardımdan nasiplenmiştir. Tüm bunları bilmek için kahin olmaya lüzum yoktur. Buradan tarihe bakınca her şey gayet açıktır.


Görünen o ki İngilizler iki taraflı oynamaktadır. Bir taraftan itilaf Devletlerini istedikleri şekilde yönlendirirken diğer taraftan Ankara Hükümetini el altından desteklemektedir. El altından desteklemesi Halifeyi kuşatma altına alarak siyasetten uzak tutmakla onu çaresiz kılıp Ankara Hükümetine “kurtarıcı” vasfını bahşetmekle gerçekleştirmektedir.

Nitekim Yunanlılarla yapılan savaşın neticesinde hemen barış görüşmeleri başlatılmıştır. Mudanya ile “Şark İşleri Konferansı”nın ilk adımı atılmıştır. Böylece “kurtarıcı” Ankara Hükümeti rüştünü ispat etmişti. Şimdi sıra isteklerin yerine getirilmesine kalmıştı.

Planın en zor kısmı da tam burasıydı. Keza sipariş listesinin en başında hilafetin kaldırılması yazmaktaydı. Bu sipariş kabul edilir cinsten değildi. Çünkü mesele İslam’ın vazgeçilmezlerinden birinin ortadan kaldırılmasıydı.


Lozan’daki barış konferansının başlamasından kısa bir süre önce Ankara Hükümetine emri vaki yapılan hilafetin kaldırılmasının imkânsız olduğu söylenince İngilizler kıvrak bir manevrayla Lozan’a Ankara Hükümetinin yanı sıra Osmanlıyı da davet etti. Böylece Ankara Hükümetine nota gönderilmiş oldu. Mesaj şuydu; bizim isteklerimizi yerine getirmezseniz sizi yok sayarız ve Osmanlıyla barış görüşmelerini yaparız. Bu mesaj Ankara’da şok etkisi yaptı ve hemen harekete geçildi.


Hilafetin birden kaldırılması akılsızlık olurdu. İşe halifenin yetkilerinin kısıtlanması ve elinden alınmasıyla başlanıldı.

Halifeden Saltanat yetkisi alınması da olaylı oldu. Meclis böyle bir adımı kabul edecek kadar şahsiyetsiz insanlardan kurulu değildi. M.Kemal’in Vahdettin’in azledilip saltanatın Meclise verilmesi teklifini görüşmek için bir komisyon kuruldu. Komisyon araştırma ve istişarelerden sonra bu teklifi reddetti. Bunun üzerine kürsüye çıkan M.Kemal şöyle dedi: "Efendiler! Osmanlı Sultanı hakimiyetini milletten kuvvetle almıştır. Millet de onu ondan kuvvetle geri almaya azmetmiştir. Saltanatın mutlaka hilafetten ayrılıp ilga edilmesi lazımdır. Siz muvafakat etseniz de etmeseniz de bu olacaktır. Çaresiz bazılarının başları bu arada kesilecek!"

Yanında silahlı adamları olduğu halde şöyle devam etti: "Ben inanıyorum ki Meclis bu teklifi ittifakla kabul edecek. Elleri kaldırarak tasvip kafidir." Bu sırada teklif tasvibe arz edildi. Çok az sayıdaki mebus teklifi kabul ettiklerinin işareti olarak ellerini kaldırdılar. Fakat Reis "Meclis teklifi ittifakla kabul etmiştir" diyerek neticeyi ilan etti. Mebuslardan bazıları sıraların üzerine çıkarak "Bu doğru değildir. Biz muvafakat etmiyoruz" diye itiraz ettilerse de Mustafa Kemal'in adamları onları susturdu. Ortalık karıştı sesler yükseldi. Sonra celse dağıldı. Bundan sonra Meclis tarafından Vahdettin’in yerine Abdülmecid Müslümanların halifesi olarak ilan edildi.

Bu olay üzerine Vahdettin “İslam alemine bir beyanname” adıyla kaleme aldığı yazıda Ankara ve İstanbul arasındaki ihtilafın giderilmesi için fedakarlık göstermede kusur etmediğini fakat Hilafetin hüküm ve nüfusundan soyutlanması ile başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya geçirilmesine karşı çıktığını belirttikten sonra “Onlar ve bütün aklı selim sahipleri bilmelidir ki dünyada en büyük makam ve en büyük mansıp olan hilafet ve saltanata irsi olarak hak sahibi olan bir şahıs için vatan ihaneti gibi bir adi suç işlemeye hangi etken ve emel ve göz dikilecek şey olabilir.?....Ceddim Gazi Osman devrinden I.Selim’e kadar Devlet-i Osmaniye olarak adlandırılan bir Türk saltanatı mevcut idi. Buna I.Selim’den sonra hilafet eklenerek bir ‘Saltanat-ı Muhammediye’ vücuda geldi. Şimdi bana haksızca vatan ihaneti isnad edenler hilafeti gücünden ve etkisinden soyutlayarak ve hukukunu ortadan kaldırarak Saltanat-ı Muhammediye’yi yıktılar ve bununla yalnız vatanlarına değil bütün İslam alemine hıyanet ettiler.” diyerek arzı hal etti.

M.Kemal ise Akşam Gazetesine verdiği bir demeçte “Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamanlardır. Ne Acemler ne Afganlılar ne Afrika Müslümanları İstanbul halifesini asla tanımadılar. Biz halifeyi eski ve saygıdeğer bir geleneğe saygı duyarak yerinde bıraktık. Halifeye saygımız vardır.” diyerek ileride uygulamak istediği planlarının ipuçlarını vermekteydi.

Böyle bir oldubittiyle halifeden saltanat yetkisi alındı. Bu olay Lozan’a davet edildikten 14 gün sonra yani 1 Kasım 1922 de vuku bulmuştur. Böylece İngilizlerin notası tutmuş ve iyi niyet göstergesi olarak ilk adım atılmış Allah’ın halifeye verdiği haklar o’ndan gasp edilmiştir. Bu gelişmelerden sonra Ankara hükümeti artık Konferansa tek muhatap olarak gitmeyi hak etmişti.

Derin Komplo Çözülüyor; Lozan'da Yahudi Parmağı

Derin Komplo Çözülüyor; Lozan'da Yahudi Parmağı

Lozan’da Türkiye’yi Neden Yahudi Din Adamı Temsil Eder?
Bize yapay bir bağımsızlık mı verildi?
Kurtuluş Savaşında savaştığımız işgal kuvvetleri bu plan gereği mi savaşmadan geri çekildiler?

KİMDİR BU HAHAM HAYİM NAUM EFENDİ?

İngiliz murahhas (delegeler) heyeti reisi Lord Gürzon (ki O da Yahudidir), nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:

"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs (gönül) birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."

Lozan’da Türk murahhas (delegeler) heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz(ödün) ve teminatı veriyor ve diyor ki:

"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri (yâni İsmet’in beslediği) azmin, inkâr edilmez delilidir."

Harfi harfine iktibas ettiğimiz(alıntıladığımız) bu sözlerle, Türk başmurahhasının (baş temsilcisinin), yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz(ödün) diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.

Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları(toplantıları) ve karar: "Din öldürülecektir."

Lozan Konferansının ikinci sayfası: "..... Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip(haçlı birliği) kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir.(uzaktır)"

Nihaî Vesika (son delil)

Lozan Muahedesinden(antlaşmasından) sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini(bağımsızlığını) niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap:

"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.

Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."

Artık bunun üzerine herşey apaçık anlaşılıyor, değil mi?


Gizli anlaşmanın entrikası

Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl (yapay bağımsızlık) işinde gizli anlaşmanın müessiri(tesir edeni), tek kelime ile, Yahudiliktir.

Buna memur-u müşahhas(kişisel memur) kimse de, şimdi (o zaman) Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları(özgürlük vermeleri) , buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:

"Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini(sınırlarını) kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum."

Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar(delegeler) heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.

Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut(sözü edilen) mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.

İşte bu ehemmiyetli vesika(önemli delil), tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.


Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; Lozan’ın İçyüzü diye yazılan makaleden alınmıştır.Necip Fazıl Kısakürek imzalıdır.

***************

<< Ingiliz heyetinin başkanı Lord Gurzon Lozan'da Ismet Paşa'nın müşaviri sıfatına haiz bulunan [Istanbul Hahambaşısı] Hayim Naum efendiyi çağırarak daha onceki taahhütlere uygun olarak hilafet ilga edilmediği takdirde sulhun gerçekleşemeyecegini söylemiştir. Esasen bu mesele ile öteden beri meşgul bulunan Hayim Naum Efendi Ismet Paşa ile Lord Gurzon arasında bu mesele etrafındaki haberleri getirip götürmek suretiyle ciddi bir gayret sarfetmişti.

Heyetin başkanı Ismet Inönü tek başına 'hilafeti kaldırma' sözü verecek mevkide değildi. Hatta o günlerde TBMM'de hilafet lehine bir hava doğmuştu. Bizzat Mustafa Kemal Paşa hilafeti methediyordu. Mesela Lord Gurzon'un tam Lozan'i terk ettiği gün meşhur Balıkesir Hutbesini irad etmişti. Binaenaleyh Hayim Naum'a müspet bir cevap veremedi.


Ismet'le işi bitiremeyen Hahambaşı hemen atlayıp Türkiye'ye dönüyor. O esnada Izmir Iktisad Kongresinde bulunan Mustafa Kemal Paşa ile görüşüyor. >>

Lozan Zafer mi Hezimet mi?

Kadir Mısıroğlu cilt: 1 sayfa: 272-273

**********


<< Hatta iddiaya gore Hayim Naum'a bir de yazılı 'taahhüt' veriliyor. Ve akabinde 'yorgun olduğu' ileri sürülerek ordu terhis ediliyor. >>

Harp Hatıralarım

Ali Ihsan Sabis cilt: 5 sayfa: 358


**********

<< Ismet Paşa anlaşıldığına göre Lozan'da Ingilizlerle bir nev'i gizli arabuluculuk rolü oynayan Istanbul'un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu. Peki ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat'i ifadeler ve Islam alemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu? >>

Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay

Feridun Kandemir sayfa: 96-97

Bu ay öne çıkanlar