Ehli sünnet vel cemaat akidesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ehli sünnet vel cemaat akidesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-02-19

Hıristiyanlık ve Yahudilik semavî midir?

Hıristiyanlık ve Yahudilik semavî midir?

Semavî dinler ifadesi altında, çok kere İslâm'la beraber Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de zikredildiğine şahit oluyoruz. Halbuki, bu yanlış bir sınıflandırmadır. Dinleri isim isim ele alarak, meseleye şöyle bir göz atalım.

Yahudilik veya Musevîlik: Bugün Yahudilik, ne semavî bir dindir, ne de Hazreti Musa'nın dinidir. Sadece, Hz. Musa'dan sonra Yahudi alimleri tarafından ortaya konulmuş olan ve semavî olmayan bir inanış biçimidir.

Hıristiyanlık veya İsevîlik: Bugünkü Hıristiyanlık da Yahudilik gibi semavî bir din olmaktan uzaktır. Onu da, İsa Aleyhisselâm'dan sonra gelen büyük papazlar ve kâhinler ortaya koymuşlardır.

Bu durumda, Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında "Semavî din ehli" demek doğru olmamaktadır. Onlar hakkında ancak, "Semavî kitap ehli" denilebilir.

Böyle denilmesi, Kur'an-ı Kerim'in ifadesine de uygun düşmektedir. Zira, Kur'an-ı Kerim, Hıristiyan ve Yahudiler için devamlı olarak "Kitap ehli" ifadesini kullanmaktadır.

Kur'an, onlara' "îman ehli" değil "Kur'an ehli" elediği halde bazılarının, "Hıristiyan ve Yahudiler de cennete gidecekler; çünkü onlar da iman sahibidir" demelerinin hiçbir dinî dayanağı bulunmamaktadır.

Bu sözün sahipleri, Kur'an'ın birçok ayetlerinin ısrarla "Kitap ehli" dediği Hıristiyan ve Yahudilere, Kur'an'a aykırı olarak "Onlar da iman ehlidir" demek suretiyle, Kur'an'a ters düşmüş olmuyorlar mı? Öyle ya, Kur'an ısrarla "Kitap ehli" dediği halde, onlar "îman ehli" diyorlar...

Tevrat ve İncil'i indiren Allah, o kitaplarda ismi "Yahudilik" ve "Hıristiyanlık" olan hiçbir din göndermediği içindir ki, o isimle anılan dinlere semavî dinler denilmesi doğru olmaz. Semavî dinler zaten çeşit çeşit değil, bir tanedir, onun adı da İslâm'dır.

îslâm, bütün peygamberlerin insanlığa tebliğ ettiği tek dinin adıdır.

Nitekim Kur'an, Âl-i İmran Sûresi 19. ayette; "Allah indinde tek din İslâm'dır" buyuruluyor.

Musa Aleyhisselâm'm dini de, îsa Aleyhisselâm'm dini de, İbrahim Aleyhisselâm'm dini de, Muhammed Aleyhisselâm'ın dini de İslâm'dır.

Gerçek böyle olunca, Hıristiyanlık ve Yahudiliğe nasıl semavî din denilir? Çünkü, hem Yahudilik hem Hıristiyanlık, orijinal dinin adı değil, Hz. Musa ve Hz. İsa'dan sonra, onlara gönderilen İslâm'ın bozulmuş vaziyetinin ismidir. Bozulmuş olmakla beraber, asılları hak ve gerçek olduğu için, bugün elde bulunan İncil ve Tevratlarda bazı hakikat kırıntıları  bulunabilir. Böyle olması, onlann bu şeklinin gerçek ve doğru kitap, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de semavî din olduklarını göstermez.

Bir kitap ve onun tarif ettiği din gerçek olmazsa, o dine inananlann cennete girmeleri nasıl mümkün olur?

Nitekim Kur'an'da, Âl-i İmran 85. ayette; "Kim İslâm dinînden başka bir din ararsa, ondan o din elbette kabul edilmeyecektir ve o kişi ahirette felâkete uğrayanlardan olacaktır" buyuruluyor.
Şu kadarını da söyleyelim:

Din tektir, ama şeriatlarda bazı farklılıklar olması mümkündür ve olmuştur. Meselâ bizim Peygamberimizin şeriatında iki kız kardeşi bir arada nikahlamak caiz olmadığı halde, daha önceki şeriatlarda caizdi.

Yani, İslâm'ın yanına Hıristiyanlık ve Yahudiliği de katarak hepsine birden "Semavî dinler" denilmesi doğru olmamakla beraber, "Hz. Musa şeriatı, Hz. İsa şeriatı, Hz. Muhammed şeriatı" denilmesi doğrudur.

Bu mânâda, Maide Sûresi 48. ayette; "-Ey Resulüm- Biz sizlerden her biriniz için bir şeriat ve minhac koyduk" buyuruluyor.

Minhac, bir şeriatın yolu, yöntemi ve değişmeyen iman esaslandır.

Ali Eren
Gazeteci-Yazar
28 Şubat 2002
e-mail: ali_eren@hotmail.com



2012-02-06

Ehli Sünnet ve‛l Cemaat, Hz. Peygamberimizin sünnetine ve ashabına tâbi olanlar demektir

Ehli Sünnet ve‛l Cemaat, Hz. Peygamberimizin sünnetine ve ashabına tâbi olanlar demektir

Hz. Peygamberimiz ümmetinin yetmiş üç guruba ayrılacağını ve bunlardan sadece birinin kurtulacağını, kalan yetmiş ikisinin cehennemlik olacağını haber vermiştir. Ashab, kurtulan gurubun hangisi olduğunu sorunca da, "Benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir." buyurmuştur.

Ehli sünnetin itikadda iki imamı vardır. Bunlar Eş'ari ve Maturidi'dir...

1-) Amelde Şafiî, Mâliki ve Hanbelî'lerin tâbî olduğu Eş'arî itikadı, İmâm-ı Eş'arî'den sonra Fahreddin er-Râzî, İmâm-ı Gazâlî ve Seyyid-i Şerîf el-Cürcânî gibi âlimler tarafından devam ettirilmiştir.

2-) Amelde Hanefî mezhebine mensup olanların ekserisinin tabî olduğu Mâtüridî akaidi ise, İmâm-ı Mâtüridî'den sonra Ebû Muhammed el-Pezdevî, Ebu'l-Muıyn en-Nesefî, Ebû Hafs Ömer en-Nesefî gibi meşhur âlimler tarafından devam ettirilmiştir. Hz. Allah (c.c.) onlardan razı olsun,

Ehl-i Sünnet'in belli başlı alâmetleri:


1. Peygamberlerden sonra insanların efdalinin (Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer r.a.) olduğuna inanmak (Tafdîlü'ş-şeyhayn) ve damatları, yâni, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimizi sevmek (Hubbü'l-Hateneyn).

2. Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Aksâ'ya tazim etmek (Ta'zımü'l-kıbleteyn).

3. Mestler üzerine mesh yapmak (El-meshu ale'l-huffeyn).

4. Salih ve fâcir her mûslümanın cenaze namazını kılmak, (Es-salâtü ale'l-cenâzeteyn). (Fâcir; itikadı ehl-i sünnet olduğu halde amel cihetinden âsi olan demektir,)


5. Salih ve fâcir (amelde günahkâr) İmâmın arkasında namaz kılmak (Es-salâtü halfe'l-lmâmeyn).

6. "Filan cennetlik, filan cehennemliktir." diye katî hüküm ve şahadette bulunmamak. (El-lmsâkü ani'ş-şehâdeteyn).

7. Peygamberlerin ve meleklerin günahsız olduğuna inanmak (El-kavlü bl'l-ma'sûmeyn).

8. Mü'minlerin ebedî cennetlik, kâfirlerin ebedî cehennemlik olduğuna inanmak (El-itikâdü bi-huludi'l-ferikayn).

9. İman esaslarını kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmek (El-îmânü bil-cârihateyn).

10. Allâhü Teâlâ'nın havadise mahal olmasının ve sıfatlarının değişmesinin muhal olduğuna inanmak (El-kavlü bil-İmtinâayn).

11. Kabir ve âhiret hayâtına inanmak (El-îmânü bllhayâteyn).

12. Enbiyâ ve sâllhlerin günahkârlara şefaat edeceğine inanmak (İsbâtü'ş-şefâateyn).

İslam Akaidi / İnanç Esasları Asla Değişmez

İslam Akaidi / İnanç Esasları Asla Değişmez

Şüphe yok ki dînî akidelerimiz zaman itibariyle asla değişmez. İslâm akaidi bundan on dört asır evvel ne ise şimdi yine odur. Resûlullâh Efendimiz'in asrından sonra, onun ve Ashâb'ının yolu olan Ehl-i Sünnet inancından başka inançlara sâhib bir takım fırkalar çıkmıştır. Bu fırkaların en büyükleri Mu'tezile, Şî'a, Hâricîyye', Mürci'e, Neccâriyye, Cebriyye, Müşebbihe fırkalarıdır. Bunlar da kendi aralarında bölünmüşlerdir. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.), ümmetinin az bir müddet sonra yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve bu fırkalardan yalnız zât-ı şerîfleri ve Ashabının yolu üzere bulunanlardan başkalarının azaba müstehak olacaklarını, bir mucize olarak evvelce haber vermişti.

Fırka-i Naciye/kurtulan grup ki Ehl-i Sünnet ve Cemâ'attir; bid'atten/dine sonradan sokulanlardan uzak ve sünnet-i nebeviyyeye lâyıkıyla uyan, dîn hükümlerini hevâlarına göre te'vil/yorum ve tahriften/hurafelendirmekten sakınanlardır.

Mu'tezile: "Kaza ve kaderi inkâr ettiklerinden "Kaderiye" de denilmiştir. Allah'ın sıfatlarının ezelî olduğunu ve cennette Allah'ı görmeyi kabul etmezler.

Şî'a: İmam Ali ile evlâdını, diğer halîfelere üstün tutanlardır. Bazıları bunda çok ileri giderek imamları ilah yahut nebî sayar. Galiye, İmamiye, Zeydiyye adlarıyla üç şu'beye ayrılır.

Haricîler: Bunlar Hz. Osman ile Hz. Ali'yi ve bunlara uyanları mü'min saymazlar. Bunlardan "Yezidiye" taifesi kendilerini İslâm'a nisbet ederlerse de hakikaten müslüman değildirler. Şeytana "Melek-i tavus" derler.

Mürci'e: Bunların i'tikadınca îman, Allah'ı bilip sadece kalpten sevmekten ve Allah'a karşı kibiri terkten ibarettir. Böyle olan kimse her türlü günâhı işlese de mü'mindir derler.

Neccâriye: Allah'ın Vücûd sıfatını inkâr ederler. Mutezile gibi cennette Allah'ı keyfiyetsiz görmeyi kabul etmezler, Kur'ân hâdisdir derler.

Cebriyye: Bunlar Kaderiyye'nin aksine olarak kullarda irâde-i cüz'iyye olduğunu inkâr ederler.

Müşebbihe: Hak Teâlâ'yı mahlûkâtına benzetenlerdir. Kerramiyye de bunlardandır.

Bugün İslâm âleminin büyük kısmı Ehl-i sünnet mezhebindedirler. Dimağlarımızı Resûlullâh ve Ashabının yoluna uymayan batıl fikirlerden korumalıyız.

2011-12-27

Sevâd-ı âzam: Ehli Sünnet ve Cemâat Nedir?

Sevâd-ı âzam Ehli Sünnet ve Cemâat Nedir?


İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinden:

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, bazı hadîs-i şeriflerinde, ümmetinin düşeceği ihtilaflara dikkat çekmektedir. Bu hususta rivâyet edilen birçok hadîs-i şerif vardır. Bunların en genişi, Tirmizî ve İbn-i Mâce’de rivâyet edilen hadîslerdir. İbn-i Mâce’de geçen hadîs-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyururlar:


“Yahûdiler, yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bunlardan biri cennette, yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Onlardanda yetmiş bir fırka ateşte, bir fırka cennettedir. Muhammed (s.a.v.)’in nefsi kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette, yetmiş iki fırka ise ateştedir.” 
Sahâbîler, “Yâ Resûlüllah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye sordular. Resûlüllah (s.a.v.), “Cemaat” diye cevap verdi.

S.İbn-i Mâce, Fiten 17 


İmam Tirmizî (rh.)’nin rivâyetinde ise şöyle buyurulmaktadır:

“İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir tanesi hariç, bunların tamamı ateştedir.” 
Sahâbîler, “Yâ Resûlüllah! O kurtuluşa eren fırka kimlerdir?” diye sorunca, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Benim ve ashâbımın yolunda olanlardır.”
S. Tirmizî, Îman 18

Böylece Peygamber-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz, ümmetinin başına gelecek hâdiseleri, mu’cizevî bir şekilde haber vermektedir.
Hadis âlimleri, hadîs-i şerifte geçen cennetlik olarak vasıflandırılan fırkadan maksadın, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olduğunu kaydetmektedir. Çünkü ifrat ve tefrit ortasında, i’tidâl üzere Resûlüllah (s.a.v.)’ın ve ashâb-ı kiramın yolunu tâkip etmeyi kendilerine şaşmaz ölçü edinenler, bu fırka mensuplarıdır. 


Cehennemlik olan fırkalar ise, i’tikadî mes’elelerin bir çoğunda, Ehl-i sünnet’e aykırı inançlarda bulunan mezheplerdir

Kelâm ilmiyle alâkalı eserlerin en eskilerinden olan Sevâd-ı Â’zam’da, Hicrî dördüncü asrın başında yaşadığı tahmin edilen müellif Hâkim es-Semerkandî (rh.), yetmiş üç fırka meselesini ve Ehl-i Sünnet’in neden fırka-i nâciye olduğunu açıklamaktadır. Ona göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in işaret buyurduğu yetmiş üç fırka şunlardır:

Ehl-i Sünnet bir, Hâricîler on beş, Mu’tezile altı, Mürcie on iki, Şîîler otuz iki, Cehmiye, Neccâriye, Darrâriye, Kilâbiye birer, Müşebbihe üç fırka olmak üzere toplam yetmiş üç fırka eder. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz’in işaret ettiği fırkalar bunlardır. Bunların sadece bir tanesi ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet fırkasıdır. Diğerleri bid’atlarla ma’lûl olan mezheplerdir.
Sevâd-ı Â’zam, 52


“Yetmiş üç fırkadan her biri, şerîate tâbi olduklarını iddiâ edip kendilerini necat bulan zümreden sayarlar. “... Her fırka, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi.” S. Mü’minûn, 53 âyet-i kerîmesi onların bu halini tasdik eder. Halbuki Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in beyan buyurduğu fırka-i nâciyeyi, diğerlerinden ayıran delil, “Benim ve ashâbımın yolunda olanlar”
 beyanıdır.

Şerîat sahibi Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in burada, sadece kendilerini anlatması kâfî iken ashâbını da zikretmesi, ‘Benim yolum, ashâbımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu onların yoluna tâbi olmaya bağlıdır!’ mânâsınadır. İşte Resûlüllah Efendimiz bunu ilan etmektedir. Zira, ashâb-ı kiramın yoluna tâbi olmadan, Resûlüllah (s.a.v.)’a tâbi olmak iddiâsı, boş bir dâvâdır. Hatta böyle bir ittibâ, hakikatte aynıyla Resûlüllah (s.a.v.)’a isyan sayılır.

Hâl böyle olunca, bu yolun yolcularına, necat bulmak nasıl mümkün olur? Şu âyet-i kerîme bunların hâlini tam bir şekilde anlatır: 


“Onlar, hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde doğru yolda, necatta olduklarını sanırlar. Gözünüzü açın ki, onlar, cidden yalancıların ta kendileridir.”

S. Mücâdele, 18

Hiç şüphe yoktur ki, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in ashâbının yolunda dâim olanlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat fırkasıdır. Allah Teâlâ bunların gayret ve çalışmalarını makbul eylesin. İşte fırka-i nâciye bunlardır. ”



Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, 1/80 

2011-05-01

Hilafet Yıkıldıktan Sonra Büyük Bozukluklar Başladı

Hilafet Yıkıldıktan Sonra Büyük Bozukluklar Başladı

1924'te Hilafet'in ilgasından ve İslam'ın 101'inci son Halifesi Abdülmecid bin Abdülaziz Han'ın kovulmasından sonra Müslümanlar başsız ve hiyerarşisiz kaldı.

Medaris-i İslamiyenin (İslam medreselerinin) kapatılması ve kırk bin talebe-i ulumun sokağa atılması Ümmet'in belini kırdı.

Şeriata bağlı tasavvuf tarikatlarının yasaklanması korkunç bir darbe oldu.

Müslümanlar başsız, hiyerarşisiz, denetimsiz kaldı.

Osmanlıdan kalma icazetli ulema, fukaha ve şeyhler karanlıklar devrinde bin sıkıntıya ve zulme göğüs gererek, zindanlarda sürünerek, bazen canların feda ederek din, iman, Kur'an, Sünnet, fıkıh, Şeriat için çalıştılar. Sayleri meşkur olsun, Allah onlara rahmet eylesin.

Onlar da bu dünyadan göçüp gittikten sonra Ümmet-i Muhammed dehşetli bir fetret çağı yaşamaya başladı. Ehl-i Sünnet ve Cemaat sarsıldı. Ortaya bir sürü müctehid taslağı ve bozuk fırka çıktı. Re'y ve heva üzere yazılmış Kur'an mealleri, tercümeleri, tefsirleri, bozuk din kitapları yayınlandı. Din konusunda söz ayağa düştü.

Kur'andaki 300 hüküm ayetinin tarihsel olduğunu, bugün geçerli olmadığı iddia eden Fazlurrahman mezhebi yayıldı.

Dört hak fıkıh mezhebi inkar edildi, hatta mezheplere puttur diyenler görüldü.

İki büyük Ortadoğu ülkesinden gelen petro-dolarlarla Ehl-i Sünnet'in temelleri dinamitlendi.

ABD'nin, AB'nin, Siyonistlerin, Haçlıların istekleri doğrultusunda hadis ayıklama faaliyetleri başlatıldı.

İslamcı görünen birtakım münafıklar ve mürailer korkunç yolsuzluklar yapmaya başladı.

İslam düşmanları Müslümanları "Böl, parçala ve hükm et" düsturu icabı paramparça ettiler ve birbirlerine düşürdüler.

Müslümanların bir kısmı futbol kulübü tutar gibi parti tutmaya başladı, holiganlaştı.

Para en büyük değer haline geldi.

Beş vakit namaz terk edildi ve halk şehvetlerine uydu.

Bir kısım sefiller (beyinsizler) İslami ve şer'i tesettürün bile cılkını çıkarttılar.

Yeni çıkartılan Ceza Kanunu'nda zina suç olmaktan çıkartıldı. Müslümanlar buna pek ses çıkartmadılar.

Cemaatçilik, tarikatçilik, hizipçilik, şuculuk buculuk taassubu (fanatizmi, bağnazlığı) aldı yürüdü.

Kur'an kesin şekilde uyardığı halde bir kısım Müslümanlar kafirleri dost ve veli edindiler.

Ümmet, karanlık gecede, yağmura ve fırtınaya yakalanmış, çobansız kalmış, kurtların hücumuna uğramış perişan bir koyun sürüsüne döndü.

Bütün bu hengame içinde Kur'an ve Sünnet yolunda ihlasla hizmet eden şahıslara ve kuruluşlara minnet ve teşekkür borçluyuz.

Lakin memleketin bugünkü haline bakınca yapılan hizmetlerin yeterli olmadığını görüyoruz.

Müslümanların başında bir İmam-ı Kebir olmadan, Müslümanların bağımsız medreseleri olmadan, Şeriata sımsıkı bağlı tekkeleri ve tarikatları olmadan, üniter bir İslami hiyerarşi olmadan bugünkü kaos, anarşi ve fetretten kurtulmak mümkün değildir.

Memleket korkunç ve dehşetli bir kokuşma bataklığı haline gelmiştir. Bir kısım İslamcılar da bundan nasiplerini almıştır. Din sömürüsü yoktur demek mümkün müdür?

Benim şahsi görüşüme göre bugünkü fitne, fesat, nifak, şikak, isyan, tuğyan ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen Mehdi'nin gelişine kadar devam edecektir.

Mehdi zuhur ettikten sonra korkunç, dehşetli, kanlı savaşlar yaşanacak ve büyük miktarda ölümler olacaktır.

Allah'tan ümid kesilmez. Biz Müslümanlar ilim, ahlak, hikmet ve faziletin ışığında doğru dürüst hizmet etmeye devam etmeliyiz.

Her türlü din sömürüsü yasak ve haramdır.

Rüşvet almak ve vermek haramdır. Alanlar verenler Cehennemliktir.

Lüks ve israf haramdır, büyük günahtır.

Ümmet şuuru iyi ve lazımdır, hizip ve fırka taassubu kötüdür.

Müslümanların birbirine düşman olması büyük felakettir.

Namaz dinin direğidir, terk eden merduttur.

Gurur ve kibir kişiyi ateşe götürür.

Gerçek ve icazetli din hocaları, tarikat büyükleri hürmete ve sevgiye layık ve şayandır. Lakin onları putlaştırmak, erbab haline getirmek şirktir.

Her Müslüman kendini, çoluk çocuğunu, yakınlarını ve din kardeşlerini -elinden geldiği derecede- Cehennemden korumaya çalışmalıdır.

Küfre rıza küfürdür.

Kötü düzenin necis ve haram menfaatlerini devşirmek faziletsizliktir. Müslüman kötü düzen ve sisteme razı olmaz ve onu desteklemez.

Bu yangınlar devrinde en büyük hizmet insanların imanını kurtarmak için çalışmak ve bu hizmeti yapanlara yardımcı olmaktır.

Muhlis ve doğru hizmetkarlara selam olsun!..

Mehmet Şevket Eygi
Araştırmacı Yazar
01 MAYIS 2011

2011-04-25

Said Nursi'nin Üstadlarından Muhammed Abduh kimdir?

Said Nursi'nin Üstadlarından Muhammed Abduh kimdir?


Muhammed Abduh, 1849'da Mısır'da doğdu. 1905'te yine burada öldü. 1899'da ingilizlerin desteği ile Mısır müftüsü oldu. Müftülüğü hiçbir zaman Osmanlı Devleti'nin tasdikinden geçmemiştir.

• Cemâleddin Efgânî'nin tesiriyle dinde reformcu bir görüş benimsedi. İbn-i Teymiye'nin Ehl-i Sünnet'e aykırı fikirlerine sıkı bir bağlılığı yardı.
• Avrupalı müsteşriklerin ve felsefî fikir ve yorumlarla yazılmış kitapların tesirinde kaldı.

• islâm âlimlerinin nakli (kitap ve sünneti) esas alan, aklı naklin hizmetine veren yolundan ayrılarak dînî meselelerde kendi düşüncelerine göre konuşmaya ve hüküm vermeye başladı.

• Yazdığı yazıların Arap milliyetçiliği fikirlerinin uyandırılmasında büyük tesiri oldu. Bu şekilde Mısır ile bazı Arap ülkelerinin Osmanlı Devleti'nden ayrılmasında -kısmen de olsa- rol oynamıştır.

• Hocası Efgânî gibi mason olup masonluğun Ezher'e girmesini temin etti.

• Mezheb imamlarını taklit etmeyi bırakıp serbest bir akılla hareket edilmesini istedi ve mezhepsizliği körükledi.

• Âyet-i kerîmelere, batılılaşmaya uyacak şekilde kendi aklına göre mânâ vererek Ehl-i Sünnet âlimlerine muhâlefet etti.

• Fil Sûresi (âyet 3)'nde bildirilen ebâbil kuşlarına "sivrisinek", attıkları taşlara "mikrop" dedi.

• Zilzâl Sûresi'nin 7. âyetindeki "Zerre ağırlığında hayır yapan, karşılığına kavuşur." meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsir ederken; "Müslüman olsun, kâfir olsun, sâlih (iyi) amel işleyen herkes Cennet'e girecektir." diyerek Ehl-i Sünnet âlimlerinden ayrıldı.

• Nisâ Sûresl'nin 157 ve 158. âyetleri ile ölmeden, ruh ve beden olarak göğe çıkarıldığı net bir şekilde bildirilen Hz, İsâ'nın öldüğünü ve rûhunun göğe çıkarıldığını iddiâ etti.

• Reformcu fikirleri, Selefîlik adıyla talebeleri ve sevenleri tarafından günümüze kadar devâm ettirilmiştir. Bugün, mezhepleri birleştirmek ve mezhep sâhibi âlimler gibi dinde kendilerini yetkili görmek, Abduh ve hayranlarının en bâriz husûsiyetlerindendir.

2011-04-09

İSA aleyhisselam DİRİ OLARAK SEMAYA YÜKSELTİLDİ. YAHUDİLER O’NU ÇARMIĞA GEREMEDİ, ÖLDÜREMEDİ.

İSA aleyhisselam DİRİ OLARAK SEMAYA YÜKSELTİLDİ. YAHUDİLER O’NU ÇARMIĞA GEREMEDİ, ÖLDÜREMEDİ.


Batı Dünyası, 7 Nisan'da Hz. İSA'nın Öldürüldüğüne İnanıyor fakat İSA aleyhisselam DİRİ OLARAK SEMAYA YÜKSELTİLDİ. YAHUDİLER O’NU ÇARMIĞA GEREMEDİ, ÖLDÜREMEDİ.


Yahudilerin “Allah’ın Rasülü olan Meryem oğlu Mesih İsa’yı katlettik” demeleri , yani peygamberlikle alay ederek bir peygamberi öldürdük diye iftihar etmeleri sebebiyle Allah onları gazap ve zillete duçar etmiş, belalarını vermiştir.

Halbu ki, onlar İsa aleyhisselamı hakikatte ne katlettiler ne çarmıha gerdiler. Bu iddiaları tamamen gerçeğin zıddınadır. Fakat Hazreti İsa’yı öldürmeye cür’et gösterenler için şöyle bir benzetilme oldu.

Hz. İsa aleyhinde bulunan bir şahıs, O’nu katillere teslim etmek için Hz. İsa’nın evine gitmiş, İsa aleyhisselam ise Allah’ın kudreti ile semaya kaldırılmış Allah tarafından bu münafığın çehresi Hz. İsa’ya benzetilmiş, kafirler de bunu yakalayıp Hz. İsa zannederek asmışlardır.

Diğer bir rivayete göre ise, Yahudiler, suikastta bulunmak isterken Hz. İsa’nın semaya kaldırıldığını görmüşler, bu yüzden halk arasında bir fitne meydana geleceğinden korkmuşlar, bir şahsı yakalayıp asmışlar, insanlara da bu asılanın Hz. İsa olduğunu söylemişler. Zira halkın çoğu İsa aleyhisselamı şahsen değil ancak ismen tanıyordu.

Bu hadiseden sonra öldürdükleri şahsın Hz.İsa olup olmadığı hususunda ihtilaf eden(ayrılığa düşen) Yahudiler muhakkak bundan dolayı şüphe içindedirler. Buna dair zanna tabi olmaktan başka hiçbir ilimleri yoktur.

Halbu ki “Biz Mesih’i katlettik” diyenler O’nu yakînen (kesin emin olarak) katletmediler. Bundan dolayı katil cinayeti ile iftihar etmeleri de bir yalandır. Onların katle teşebbüsten maksatları asla hasıl olmadı. Gerçi ortada bir cesedin maktul olduğu yaşanmış bir gerçekti, fakat onların katletmek istedikleri Mesih bu değildi. Asıl Mesihi öldüremediler.Allah O’nu kendine yükseltti. Cenab-ı Hakk, o mübarek peygamberini ilahi kudreti ile “hayatta olduğu-diri olduğu halde” semaya kaldırdı. Allah ezelden bir aziz ve hakimdir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf etmesine kimse mani olamaz.

Ehli sünnet vel cemaat akidesine(inanç esaslarına) göre Allah tarafından hayat sahibi olduğu halde(ölmeden) semalara yükseltilen Hz. İsa(a.s.) kıyamete yakın semadan arza inecek ve kendi şeriatı nesh edilmiş (getirdiği dinin hükümleri kaldırılmış) olduğundan Muhammed Mustafa (s.a.v.) in dinine tabi olacaktır. (Nisa Suresi’nin , 157-158. ayetlerinin tefsirinden)

Bu ay öne çıkanlar