Seyyahlar (Gezginler) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyyahlar (Gezginler) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-03-25

Kanuni Sultan Süleyman devrinde ordumuz

Kanuni Sultan Süleyman devrinde ordumuz
Kanuni Sultan Süleyman devrinde ordumuz





Kanunî Sultan Süleyman devrinde devlet bünyesinin umumî intizâmına/genel düzenine bütün dünya hayrandır. Tarihçilerden Jorga (1871-1940) bu vaziyeti şöyle anlatır:

"Fransız seyyahlarını en çok hayran eden şey, bu milletin o mükemmel nizam ve intizâmiyle çok sıkı ve ciddî olan disiplinidir. O devirde Türkiye'ye gelen seyyahlar, hiç bir gürültü çıkarmadan sessizce gidip gelen Osmanlı ordularının hareketlerini fark etmek imkânı olmadığını tekrar tekrar anlatırlar. Asker yola çıkarken hiçbir söz duyulmaz:


Binlerce cengâverlerden mürekkeb olan bu muazzam kütleler, derin bir sessizlik içinde gayet vakur, yerlerinden kalkıp yollarına giderler. Öksürük sesleri bile hafiftir. Bu hâli kendi gözleriyle gören şahitlerin sayısı on seyyahtan/gezginden aşağı değildir."



Kanunî devrinin tarihini yazmış olan batılı bir tarihçi F. Dovvney Türk ordusu hakkında şöyle der: 


'Türk ordugâhlarının (17. asırdaki) sıhhî vaziyetiyle intizâmı yirminci asrın bu sahalarda örnek olan teşkilâtlarını aratmayacak kadar mükemmeldi. En sıkı disipline tâbi olan Türk orduları daimî bir sükûn ve teyakkuz içinde idi."

2012-02-03

Cahor'lu Müslümanların Cuma Günleri


Cahor'lu Müslümanların Cuma Günleri



Sultân İkinci Abdülhamîd Hân zamanında (1902) uzak doğuya seyahat eden bir seyyahımız Singapur'da Ebûbekir Hân'ın hâkimi olduğu Cahor hanlığı ile alâkalı şu bilgileri vermektedir:

Cahor halkının büyük kısmı Şafiî mezhebindendir. Buradaki Müslümanlar gece gündüz Allah'a ibadet, Müslümanların halîfesine duâ ve hâkimlerine itaat ederler. Erkek olsun kadın olsun âdâb-ı muaşerete gayet dikkat edip birbirlerini incitmemeye itina ederler.

Ahali, Cuma geceleri sabah namazı edâ edilinceye kadar cami ve mescitlere toplanıp ibâdet eder. Kendilerini uyku basanların uykularını dağıtmak için cemaatten birisi ara sıra çıkıp cami avlusundaki davul veya leğene birkaç tokmak vurup içeri girer, ibadetiyle meşgul olur. Sabah namazını İmam ile edâ ettikten sonra hepsi münasip bir köşeye çekilip vefat etmiş olan mü'min erkek ve hanımların ruhları için Fatiha ve ihlâs okurlar.



Ondan sonra herkes yakınlarının kabirlerini ziyaret eder. Ziyaret tamam olunca evlerine gidip eşlerinin hazırladıkları kahvaltıyı yiyip çayı içtikten sonra, abdest alıp yine ibadetgâhlara giderler. Cuma namazına kadar ya Kur'ân-ı Kerîm veya Delâil-i Hayrat okurlar. Okuyamayanlar, okuyanları dinlerler.

Cuma namazı bittikten sonra herkes evine gider, ailesiyle âdeta bayramlaştıktan sonra yemek yerler. Sonra küçükler büyüklerin ziyaretine giderler. İşte Cahorlular Cuma'nın gece ve gündüzünü böyle geçirirler.

Bir de Cahor halkı, esnaftan bir şey satın aldığı vakit, parasını verdikten sonra: "Helâl mi?" diye sorar. Satıcı: "Evet." cevabını vermezse aldıkları şeyi bırakıp başka bir satıcıya gider. Sattığı şeyin helâl olduğunu söyleyen bir satıcı bulana kadar böyle devam eder.

2012-01-14

Osmanlılar Nasıl Vakit Geçirirlerdi

Osmanlılar Nasıl Vakit Geçirirlerdi

Kanuni Sultan Süleyman devrinde 1552-1556 yılları arasında İstanbul'da dört yıl doktor olarak kalan bir İspanyol'un o yıllarda Osmanlı halkının günlük hayatını anlatan hatıralarından:

"Osmanlılar Allah'a karşı saygısızlık, vaktini boş yere geçirmek ve nefsini alçaltmak gibi sebeplerle bizdeki gibi oyun oynamazlar.
Yaz olsun kış olsun karanlık bastırdıktan iki saat sonra (yatsı namazını kılıp) hemen yatarlar. Gün ağarırken sabah namazını kılmak üzere kalkarlar. Bir kısmı kalkıp, bir kısmı da uykuya devam eder sanmayın. Erkek, kadın, küçük büyük herkes aynı saatte kalkar, güneş hiç kimseyi yatağında yakalamaz.
Esnaf bütün sene dükkân işleri ile uğraşır. Hafta tatillerinde Ayasofya'ya veya başka bir camiye Cuma namazına giderler. Eşi-dostu ziyaret ederler, birlikte yemek yerler ve gezmeye çıkarlar, iş zamanı konuşamadıkları mevzuları konuşurlar, kitap okurlar.
Adalet erbabının ise hiç vakti yoktur.
Silâhşörler silâh talimleri sırasında yumurtayı vurmakla kalmayıp, kılı yarmaya uğraşırlar. Savaş olmadığı zaman hayatlarını kazanmak için bir sanat elde etmeye çalışırlar.
Sultan ve idarecilerin de koca imparatorluğu idare etmenin zorluğundan, oyun ve eğlenceye ayıracak vakitleri olmaz. Bunlar bir millet için büyük fazilettir.
Ben görmüş olduğum dünyanın üçte birine yakın yerlerde Osmanlılardan daha faziletli insanlara rastlamadım...

2011-12-24

On yedinci yüzyılda bir Fransız gözüyle Türkler

On yedinci yüzyılda bir Fransız gözüyle Türkler

Fransız seyyah Du Loir'ın 1639 ve 1641 yılları arasında yazdığı seyahatnamesinde Osmanlı nezâketi hususunda şu enteresan değerlendirmesi yer alır:

"Küfürbazlık, Hıristiyan memleketlerinde müthiş surette ve tamamiyle kâfirce sarf edilip durduğu halde, Müslüman-Türkler'in ne sokaklarında duyulabilir, ne de evlerinde işitilir. Bu hâlin bizim yüzlerimizi kızartacak tarafı da şudur ki, Türkler'in yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimeleri yoktur."


O günün Fransızı ecdadımız için bunları söylüyor. Ya bugün?.. Maalesef, millet olarak yukarıdaki değerlendirmenin tam tersi ve hiç de hoş olmayan, ahlaken dejenere olmuş bir cemiyet manzarası arzediyoruz. Tabii ki Batı'nın değerlendirmesi de ona göre... Burada sayıp dökmeye gerek yok... Hemen her gün basın ve medyada yüzlerimiz kızararak, zaman zaman da öfkelenerek muhatap oluyoruz. Aslında kimseye kızıp öfkelenmeye de hakkımız yok. Çünkü tablo ortada... İçtimaî, iktisadî, idari, ilmî ve ahlâki değerlerin kaybolduğu, hukukun da içinin boşaltılıp guguk olduğu bir cemiyet nasıl değerlendirilir?.. Bu perişan hâle iyi denilebilir mi? Cevap, koskoca bir "Hayır!" olacağına göre, Batı'dan veya bir başka dünyadan nasıl iyi bir değerlendirme bekleyebiliriz?!..

Eh ne diyelim... Ecdadımızın, "Fazilet odur ki, düşmanın bile tasdik ede" fehvasınca, onlara lâyık olma gayret ve ümidiyle...

2011-10-20

İBN-İ BATÛTA'NIN KALEMİNDEN İBNİ TEYMİYE

İBN-İ BATÛTA'NIN KALEMİNDEN İBNİ TEYMİYE



Asıl adı Muhammed bin İbrahim Et-Tancî olan bu zât, ortaçağın meşhur Müslüman seyyahıdır. İbn-i Batûta lakabıyla tanınmaktadır. M. 1304'te Fas'ın Tanca şehrinde dünyâya gelmiştir. İbn-i Batûta, bütün İslâm ülkelerini gezdi. Târihî, coğrafî ve içtimaî/sosyal tetkiklerde bulundu. Tanca'ya döndüğünde sultanın emriyle, notlarını, 'Rihhe: Seyahatname' isimli eserinde toplandı, ibn-i Batûta, seyahatnamesini yazdıktan bir süre sonra 1369 senesinde memleketi Tanca'da vefat etmiştir.

İbn-i Batûta seyahatnamesinde, İbn-i Teymiye'yi şöyle anlatıyor: Dımaşk'ta (Şam) Hanbelî fakîhlerinden İbn-i Teymiye'nin -ilim ve fende söz sahibi ise de- aklında biraz noksanlık vardı. Dımaşklılar kendisine çok hürmet gösterirlerdi. Bir kere söylediği bir sözü fakîhler, dîne aykırı bularak, Melik'e haber verdiler. Melik Nasır, İbn-i Teymiye'nin Kâhire'ye getirilmesini emretti. Kadılar ve fakîhler sultanın huzurunda toplandı. Şerefeddin Zevâî-i Mâliki; İbn-i Teymiye'nin sözleri hakkında ileri sürülen itiraz ve delilleri başkâdıya arz etti. Başkâdının İbn-i Teymiye'ye "Ne dersiniz?" demesine karşılık o da "Lâilâhe illallah" dedi. İthamlara cevap vermeyince Melik Nâsır'ın emriyle hapse atıldı. Sonraları annesinin Melik Nâsır'a müracaatı üzerine serbest bırakıldı.


Sonraları yine böyle bir harekette bulundu. O zaman ben Dımaşk'ta idim. Cuma günü mescidde bulunduğum sırada, İbn-i Teymiye, Emeviye Camini minberinde halka vaaz ettikten sonra; "Benim şimdi indiğim gibi, muhakkak Cenâb-ı Allah dünyâya iner" diyerek, minberin merdiveninden indi. Mâlikî âlimi Ibni Zehra, ibn-i Teymiye'nin bu sözünü reddetti. Halk ayaklanarak İbn-i Teymiye'yi tartakladılar; imamesi düşünce, ipekli takkesi göründü. Halk daha da kızıp, bunu Hanbelî kadısı İzzeddin bin Müslim'in evine götürdüler. Kadı, hapsedilmesini ve ta'zirini emreti.

Mâlikî ve Şafii âlimleri Emir Seyfeddin Tengiz'e şikâyet ettiler. Tengîz, keyfiyeti Melik Nâsır'a bildirdi ve dîne muhalif olarak "üç talâk ile boşayan bir talâk ile boşamış gibidir" ve "Ravza-i Mutahhara'yı ziyarete giden müsâfir kasr-ı namaz etmez" dediğine dâir şer'î bir rapor tanzim ederek gönderdi. Melik Nâsır'ın emriyle İbn-i Teymiye kalede hapsedildi ve orada öldü. (ibn-i Batûta Seyâhatnamesi'nden)

2011-07-06

Bir Zamanlar Böyle İdik

Bir Zamanlar Böyle İdik


Bir seyyahın(gezginin) hatıratından;
Bu gün kendi eşyamla, yol arkadaşım olan eski bir Macar Zabitinin(subayının) eşyasını taşımak için bir köylünün arabasını kiraladım.

Buralarda yatağın hayali bile mevcut olmadığı için, gece üstüne uzanmak için biraz kuru ot satın almak isteyince, son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Arabasını kiraladığım köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizi bütün eşyamızla beraber sokağın ortasında bıraktı. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Ben onun uzaklaştığını görünce dedim ki;
- “Burada birisi kalmalı…” Yanımdaki Türk hayretle sordu:
- “Niçin?”
- “Eşyalarımızı beklemek için.”
- “A!. Ne lüzumu var. Eşyalarınız bir hafta burada kalsa bile dokunan olmaz.”

Ben bu sözü kabul ettim ve döndüğümde her şeyi yerli yerinde buldum.

Şu noktayı da unutmamalı ki, o sırada İslam askerleri bile mütemadiyen gelip geçmekteydi. Bu vak’a bütün Londra kiliselerinin kürsülerinden Hristiyanlara ilan edilmelidir; içlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!
(A. Ubucini, 1855)

2011-04-09

Osmanlı Nezaketi

Osmanlı Nezaketi
“… Bu yazının başlıca konusunu teşkil eden iyilikle şirinliğin doğal bir icabı olmak üzere, Avrupa başkentlerindeki sahte nezaketle hiçbir alakası olmayan Müslüman-Türk nezaketinden bahse mecbur olduğumu zannediyorum.

Avrupa’da nezaket çok defa kin ve garaz ile hıyanet ve ihaneti örten bir perde olduğu halde, Türklerde bilakis milli karakterlerini teşkil eden sarsılmaz hakkaniyet ve adaletle hayırhahlık (herkesin iyiliğini istemek, iyilik severlik) ruhunun doğal bir sonucudur. Zaten Kur’an’da da nezakete dair ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetlerde aynen ve harfiyen uygulanır.”

A. Brayer (Fransız yazar)
(İstanbul’da Dokuz Yıl)
1936

Bu ay öne çıkanlar