Osmanlı Yaşamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Yaşamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-10-15

Osmanlı hekimlerinin yüksek ahlâkı


doktor brayer, Hatıratlar, Osmanlı Devleti, Osmanlı Yaşamı, Sağlık, sultan II. mahmud, şehir ve yaşam



Sultan İkinci Mahmud devrinde İstanbul'a gelip yıllarca ülkemizde tedkikler yapmış olan Doktor Brayer 1836'da yayınlanan eserinde diyor ki:

• Herhangi bir Türk hekimine muayene için gelen hasta çok da olsa, toplanan para gayet az olur: Çünkü bu hastaların dörtte üçü fakir tabakadan olduğu için hekim onlardan hiçbir ücret istemez. Hastalar para vermeden çıkıp gider.

• Para verenlerin birçokları da orta tabakaya mensup oldukları için pek az bir şey verirler. Meselâ bir gün ayağından kan aldıran bir Harem ağası masanın üstünde altı para bırakıp gitmiştir.

• Eski Türk hekimleri için hastalardan hiç para istememek bir prensip meselesidir. Onlar kendilerine ne verilirse memnuniyetle kabul ederler. Bunun sebebi, Müslümanlıkta bir kişinin hayatını kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmak kadar büyük bir sevap sayılmasıdır.

İşte bundan dolayı Türk hekiminin tek gayesi insanlığa hizmetten ibarettir. Bu duruma göre eski Türk hekimleri geçimlerini nasıl sağlamışlardı? Bu nokta da yalnız bazı zengin hastaların lütfen verdikleri fazla paralarla açıklanabilir.



2012-03-17

"Milleti doğuran da ana, yaşatan da." - Bir Annenin Oğlunu Cepheye Uğurlayışı

Bir Annenin Oğlunu Cepheye Uğurlayışı


Çanakkale istihkâmında Mehmed oğlu Seyyid Çavuş'un
 275 kilo ağırlığındaki mermiyi sırtında taşıması
Sonbaharın aysız gecelerinden biri idi. Bulutlar birbiri üzerine yığılmış, hava, top­rakla bu bulut kütlesi arasına sıkışmış, ağır­laşmış, göğüs daralmasına uğrayan insanlar gibi sıcak dalgalarıyla teneffüsü, boğucu bir tazyîk altına almıştı. Karanlık o kadar yoğun­du ki sakin yıldızlı geceler bu korkunç karan­lığa nisbetle adetâ gündüz sayılabilirdi. Yağ­mur bardaktan boşanırcasına dökülüyor, ça­kan şimşekler gökleri yere indirecek gibi yı­kıyor, parçalıyor, güya savaşa giden askerle­ri top ve bomba bombardımanlarına alıştır­mak istiyormuş gibi kulakların zarını patlata­cak derecede muttasıl devam ediyor, yıldı­rımlar birbirine rekabet edercesine zikzaklı, ateşli kırık çizgileriyle tesadüf ettiği tabiî ve sınaî, açıkta bulunan her tepe noktayı tahrip edip yakmakta olanca şiddetiyle çalışıyordu. Tabîatın kıyametten numuneler gösteren bu dehşetli hengâmesinde, beşerin kudret ve azmine delil olan bir faaliyet, bir askerî faali­yet, bütün intizamıyla, bütün sekînet ve ihti­şamıyla devam ediyor, harekâtına zerre ka­dar halel getirmeden bir dakîkasını bile kaçırmıyordu.


Bilecik istasyonunda bir askerî tren harekete hazır idi. Lokomotif buhar hazînelerinde fazla geleni keskin bir hışırtı ile dimdik semâya savuruyordu. Otuz iki va­gon birbirine yapışmış, şanlı yolcularının harp safını taklit edercesine dizilmişti. İkinci zil çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yok. Fakat askerî trenlerin ikin­ci zilleriyle üçüncü zilleri arasında epeyce zaman geç­tiğini biliriz. Sivil yolcu trenlerinin hareket ânını hatır­latan kondüktörlerin "tamâm tamâm" nidaları aske­rî bir trenin harekete hazır olduğunu anlatmaz. O sağdan saydıran, mevcudun adedini anlatan başka bir usûle, başka bir tamâma tâbi olduğundan askerî memurlar bütün mevcûdiyetleriyle çalışıyorlar, vazife­lerini ikmâle uğraşıyorlardı.
Arıburnu'nda Kanlısırt'ta düşman siperine dikilen gâzî alay sancağıyla muhafızları

Trenin tam karşısında ve kapısı açık, kırk beşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya mıhlan­mış duruyordu. Abdülkâdir Kemâlî bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti. Evvelâ nöbetçidir, diye hükmetti. Hakîkatte bu vatan evlatlarının şefkatli bir bekçisiydi.

Yanına yaklaştığı zaman uzun boyu, manevî ke­derlerin büktüğü bellerin eğilmiş şeklini andırırcasına biraz önüne doğru eğilmişti. Elinde bir değnekçik, sır­tında bağlı bir torba vardı. Karaltı, hazîn sükûnu, ses­siz lisânına, gözyaşı döken kalbine tercüman olmuş, mukaddes bir maksatla yaşayan bir âbide gibi orada çakılmış kalmış bir Türk anası idi. Yıldırımların salıver­diği kuvvetli projektörlerin aydınlığı, sararmış, çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına, akçıl saçlarına yapışmıştı. Yıldırımların kesildiği her sınırlı zaman zarfında gözleri vagona çevriliyordu. Abdülkâdir yaklaştı:
Çanakkale siperlerinde askerlerimiz
- Valide burada ne duruyorsun? suâliyle aşağıda­ki konuşma başladı:
- Şimendiferde/trende asker oğlum var, onu geçirmeğe, selâmetlemeğe geldim.

- Oğlun kimdir, nerelidir?

- Söğüt'ün Akgünlü köyünden, Osmancık'ın ana yatağından, Mahmud oğlu Hüseyin.

- Çağırayım mı, görmek istiyor musun?

- Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet ol­mazsa sana duâ ederim.

Abdülkâdir vagona koştu. Bir künye okudu: Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses:

- Efendim. Benim Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt Akgünlü'den.

- Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.

Delikanlı vagondan atladı. Şimşek ışıltılarından seçilebilen levendâne bir vücut, filiz gibi bir boy; Hüseyin çelik bir heykel gibi hazır ol vaziyetinde, sağ el selâm ve ihtiram mevkiinde, Abdülkâdir'in karşısın­da emre hazır idi. Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki:

-Hüseyin! Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale'de şehîd oldular.
Bak, son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıpka'ya uğ­rarsa, dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.

Hüseyin bu sözleri, kalbinin ahd ve vefa derinlik­lerine gömdüğünü îmâ eden bir huşu ile dinlemişti. Anasını ve Abdülkâdir'i selâmladı, gitti.

Abdülkâdir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmış idi, sordu:

-Valide, demek ki sizin soyun erkekleri hep şehîd oldular öyle mi?

-Yalnız bizim soy değil oğul. Elli yıldır köylü me­zarlığa delikanlı gömmedi. Dîn dursun da bırak, biz hep ölelim.

-Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu?

-Köyümüz bütün erkek dolu. Bizi beğenemediniz mi? Hiçbir işimiz geri kalmadı, evvelden nasılsak yine öyleyiz. Bağrımıza kara taş bağladık, düşman mahvo­luncaya kadar dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın.

Abdülkâdir, bu ulu validenin karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı, gözlerinden iftihar yaşları salı­verdi ve bir îmân ve kanâatle şu sözleri söyleyerek ay­rıldı: "Milleti doğuran da ana, yaşatan da."

YEDİKITA
Eylül 2008
www.yedikita.com.tr




2012-03-16

Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu. Çanakkale Harbinin Askerleri

Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu. Çanakkale Harbinin Askerleri


Çanakkale Harbi'nde Mecidiye Bataryası Kumandanı Yüzbaşı Mehmed Hilmi (Sanlıtop)'un cephe notlarından;

"Bir deniz harbinin arefesinde olduğumuzu hissetmiştik. Bütün erlerde savaş için büyük bir istek vardı. Bu hâli sürdürmek gerekti. Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu.

Devamlı telkinlerim netîce vermiş, askerin dînî hisleri olgunlaşmıştı. Maneviyâtlarının sarsılmaz bir duruma gelmesi için elimizden geleni yapıyorduk. Bunu sağlamak için şu talimatları verdim:

Bugünden itibaren dâima abdestli bulunulacak ve harbe abdestli başlanacak.Topların birinci doldurma işi erler tarafından Ezân-ı Muhammedi okunarak yapılacak.Yeni gelen erlerin maneviyâtını yükseltmek için yüksek sesle tekbir getirilecek; ayrıca Kur'ân-ı Kerîm okunacaktır. Ateş esnasında bütün batarya sesli olarak tekbirlere iştirak edecektir."

Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu

Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu


Aşağıda aynen alıntılayacağımız bu mektubu yazan, ihtiyat zabit (yedek subay) adayı Hasan Edhem (1890-1915), İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Bayezıt Numune Mektebi'nde muallimdi (1912). Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale Savaşı'nda bu mektubu yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir.

"Vâlideciğim,

Dört asker doğurmakla müftehir(övünen) şanlı Türk annesi!

Nasîhat-âmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim; güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sadâ ile beni tebşir ediyorlardı... Nazarlarımı sola çevirdim; cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu...

Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım; hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım; güzel bir bülbül, tatlı sadâsıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.işte bu geçen dakikalar ânında, hizmet eri;
- Efendim! çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
- Pekâlâ, dedim.
Aldım baktım, sütlü çay...
- Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
- Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
- Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
- İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

Vâlideciğim,

10 paraya 100 dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.Fakat bu sırada düşünüyorum... Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim.Fakat yukardaki bülbül bağırıyordu:
'Validen kaderine küssün, ne yapalım... O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi...
'Şevket merak etmesin; o görür, belki de daha güzellerini görür.Fakat vâlideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Şevketle Hilmi de senin sayende görecektir.

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri EZAN okuyordu.Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu.

EZAN bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaatle namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim;

'Ey âlemlerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen bütün bunları bu Müslüman Türk milletine verdin. Yine onlarda bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan bu millete mahsustur.
'Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; İsm-i Celâlini İngilizler'e ve Fransızlar'a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana duâ eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle! diyerek bir duâ ettim ve kalktım.

Artık benim kadar mes'ût, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Anneciğim, oğlun Hâlit de benim gibi güzel yerlerdedir.Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşâallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?Kadir'e mektup yazdım.Vâlideciğim, evdeki senet ve saireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa, biz bilmiyoruz deyin.Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir.Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Vâlideciğim, çamaşır falan istemem; paralarım duruyor, Allah razı olsun."

Oğlun Hasan Edhem,
04 Nisan 1331 (17 Nisan 1915)
(Kaynak: Harp Mecmuası, 1915, No. 22, s. 351)

"Keskin nişancı Türk kadınları attığını vuruyordu" - Çanakkale Savaşının kadın kahramanları

"Keskin nişancı Türk kadınları attığını vuruyordu" - Çanakkale Savaşının kadın kahramanları

Avusturalya ve Yeni Zelanda arşivlerindeki asker mektupları, Çanakkale Savaşı'nda pusuya yatıp çarpışan, attığını vuran Keskin Nişancı Türk kadınlarından bahsediyor.

Avusturalya ve Yeni Zelanda arşivlerinde yapılan araştırmalar Çanakkale Savaşı'nda kadınların sadece geri planda kalmayıp, keskin nişancı olarak bizzat savaştıklarını ortaya koydu. Yarımada Yayınları'ndan çıkan ve Zümrüt Sönmez'in hazırladığı derleme kitap "Savaşın Kadınları"nda, pek bilinmeyen keskin nişancı Türk kadınları anlatılıyor. Prof. Mete Tunçoku'nun araştırmaları sonucu doğru olduğu düşünülen "Keskin Nişancı Kadın Savaşçılar"ın kimler olduğu bilinmiyor.


ANZAKLAR HAYAL ZANNETTİ

Anzak askerlerinin mektup ve hatıralarında yer alan kadın savaşçılar tartışma konusu olmuş, kimileri tarafından da zorlu savaş koşullarında ruhsal çöküntü içinde olan birkaç yabancı askerin hayal ürünü olarak değerlendirilmiş. Bu konuda çalışan ve "Çanakkale 915 Buzdağının Altı" kitabında değinen Prof. Mete Tunçoku, yabancı asker mektupları ve günlüklerini "yer, zaman, olay" boyutuyla karşılaştırmış ve anlatılanların doğru olduğuna dair kanaatinin güçlendiğini belirtmiş. Mısır'da yayınlanan "The Egyptian Gazete" adlı gazetede yer alan ve bir askerin İskenderiye'den ailesine yazdığı mektupta, kendilerini yeşile boyayarak kamuflaj yapan kadın savaşçılardan bahsediliyor. "... şarapnel parçaları, makineli tüfek mermileri yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı kadın savaşçıların ateşi altında, adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada, pusuya yatıp çarpışan keskin nişancıların çoğu kadın veya kız. Kendilerini yeşile boyayıp ağaçlar ve bodur bitkilerle uyum sağlamışlar."


52 KURŞUN YARASIYLA ÇARPIŞTI
Tunçoku'nun araştırmalarına göre kadın savaşçılar, gizlendikleri yerden vurulup ölene kadar durmadan ateş ediyor ve attıklarını vuruyorlardı. Bu kadın savaşçıların kim olduğu, bireysel mi yoksa bir grup halinde mi hareket ettikleri tam olarak bilinemiyor. Avusturalyalı piyade er J. C. Davies, annesine yazdığı mektupta, kendilerine karşı çarpışan bir kadın savaşçıyla ilgili şunları anlatıyor: "Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü, keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyu ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak, gün batmadan, bir Avusturalya'lı tarafından öldürülmesine gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19- 21 yaşlarında genç bir kızdı. Bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı."


ANNESİ VE ÇOCUĞU YANINDAYDI

Times Gazetesi'nde yayınlanan bir başka askerin hatıralarında da yaşlı annesi ve çocuğu ile savaşan keskin nişancı bir kadın anlatılıyor. "... O, bir Türk kadın savaşçısıydı ve durmaksızın saklandığı evden ateş ediyor, evi boşaltıp teslim olmayı reddediyordu. Sonunda ele geçtiğinde, yanında yaşlı annesi ve çocuğu da vardı. Yakalanana kadar, bir pencereden ısrarla ve özellikle de subaylarımızı hedef alarak ateş etmişti. Sanıyorum öldürdüğü bazı kurbanlarını süngülemişti de. Üzerinde 16 askerimizin künyesiyle, oldukça yüklü miktarda yabancı para bulduk"


ADANMIŞ BİR ÖMÜR

"Savaşın Kadınları"nda savaş devam ederken geri planda kahramanca direnen kadınların öyküleri de anlatılıyor. İlk hemşiremiz Safiye Hüseyin Elbi, savaş sırasında ön saflarda hemşirelik yapmış. Elbi parmaklarını göstererek "şu parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım" diyor. Şemsi Nine ise geride kalanlardan, erini askere gönderip yol gözleyenlerden. 16 yaşında evlenen Şemsi Nine'nin kocası evlendikten üç gün sonra gönüllü olarak Çanakkale'ye gitmiş. Giderken "Gençsin, güzelsin. Ne olur, ben gelinceye kadar sokağa çıkma! Gözüm arkada kalmasın" diyen ve savaşta şehit olan kocasının arzusunu yerine getirmek için ömrü boyunca hiç dışarı çıkmamış. Yıllar sonra evinden ancak cenazesi çıkmış.

Yeni Şafak
03.02.2008

"Sizin böyle analarınız olduğu müddetçe, Çanakkale hiç düşer mi?" - Kınalı Hasan'ın hikayesi (video)

"Sizin böyle analarınız olduğu müddetçe, Çanakkale hiç düşer mi?" - Kınalı Hasan'ın hikayesi (video)
Seyir etmeden önce yanınıza bir mendil almanızı tavsiye ederiz.

2012-02-19

Sefil Çocuk! Buraya Gel! Ben kaputsuz da ölürüm

Sefil Çocuk! Buraya Gel! Ben kaputsuz da ölürüm


Muallim Hacı Selim'in "Anadolu Harpzedeleri" isimli hatıratından Birinci Dünyâ Harbini anlatan bir ibret manzarası:

 "Of!... bir kere görmüş olsa idiniz. Ne dehşetli bir yer! İnsan söylemekten âciz!...

Yolun iki tarafı kana bulanmış, bir çok insan cenâzeleri, hayvan leşleri, kırık araba ve tüfek parçaları dolmuştu. Diri bir kimse yoktu! Ben korkudan yaprak gibi titriyor ve ağlıyordum...

Kana bulanmış bir asker torbası buldum ve sevindim. İçinde dört parça ekmek vardı. Ekmeği yiyerek, ayağım topallayarak nereye gittiğimi bilmeden yürürken yolun kenarındaki cenazeler arasından:

"Sefil çocuk, buraya gel!" sesini işittim ve dönüp baktım ki; yüzü gözü korkunç bir halde, kana, çamura bulanmış genç bir Türk zabiti arkasındaki kaputu (paltoyu) zorlukla çıkardı ve: "Al ve giy, soğuktan telef olma!" dedi. Ben de hayretle:

"Amca! Böyle vakitte elbiseye senin benden çok ihtiyâcın vardır!" dedim. Zavallı, yürek parçalayan bir âh çekerek;

"Evlâdım! Ben kaputsuz da ölürüm. Belki bu kaput sebebiyle bir Müslüman çocuğu kurtulur!" dedi ve takatsiz yıkıldı.

Ne cömertlik, ne erlik!...

2012-02-13

"Türklere Çirkinliğimizi Vermeyi Başardık" Victor Hugo

"Türklere Çirkinliğimizi Vermeyi Başardık" Victor Hugo

BİR BATILI'DAN SAMİMİ İTİRAFLAR: "TÜRKLERE ÇİRKİNLİĞİMİZİ VERMEYİ BAŞARDIK"

Victor Hugonun Hâtıralarından:

"Tunus Beyi Ahmet... Bugünün o gülünç Türk modasına uyarak giyinmişti. Bu moda iki Fransız'ın Sultan İkinci Mahmud' u uygarlığın pantolon ve redingot (Avrupai teşrifat icâbı giyilen, uzun etekli, arkası yırtmaçlı alafranga ceket) giyinmek olduğuna inandırdıkları günden beri bütün Osmanlı Devletine yayıldı...

Böylece yiğit Türkler an'ânevî (geleneksel) elbiselerini, insan elbiselerinin bu en güzel ve en gösterişlisini bir kenara attılar ve bizim elbiselerimizi yalan yanlış benzetmeye [bizi taklit etmeye] başladılar. Türklerin bizden fazla bir şeyleri, güzellikleri vardı; biz onlara çirkinliğimizi vermeyi başardık. Bizim uygarlık taslayan bilgiçlerimiz ise, buna ilerlemek adını veriyorlar."

(Anılar, Çeviren Şiar Yalçın, İstanbul 1974, Yankı Yayınları, s. 22)

2012-01-14

Osmanlılar Nasıl Vakit Geçirirlerdi

Osmanlılar Nasıl Vakit Geçirirlerdi

Kanuni Sultan Süleyman devrinde 1552-1556 yılları arasında İstanbul'da dört yıl doktor olarak kalan bir İspanyol'un o yıllarda Osmanlı halkının günlük hayatını anlatan hatıralarından:

"Osmanlılar Allah'a karşı saygısızlık, vaktini boş yere geçirmek ve nefsini alçaltmak gibi sebeplerle bizdeki gibi oyun oynamazlar.
Yaz olsun kış olsun karanlık bastırdıktan iki saat sonra (yatsı namazını kılıp) hemen yatarlar. Gün ağarırken sabah namazını kılmak üzere kalkarlar. Bir kısmı kalkıp, bir kısmı da uykuya devam eder sanmayın. Erkek, kadın, küçük büyük herkes aynı saatte kalkar, güneş hiç kimseyi yatağında yakalamaz.
Esnaf bütün sene dükkân işleri ile uğraşır. Hafta tatillerinde Ayasofya'ya veya başka bir camiye Cuma namazına giderler. Eşi-dostu ziyaret ederler, birlikte yemek yerler ve gezmeye çıkarlar, iş zamanı konuşamadıkları mevzuları konuşurlar, kitap okurlar.
Adalet erbabının ise hiç vakti yoktur.
Silâhşörler silâh talimleri sırasında yumurtayı vurmakla kalmayıp, kılı yarmaya uğraşırlar. Savaş olmadığı zaman hayatlarını kazanmak için bir sanat elde etmeye çalışırlar.
Sultan ve idarecilerin de koca imparatorluğu idare etmenin zorluğundan, oyun ve eğlenceye ayıracak vakitleri olmaz. Bunlar bir millet için büyük fazilettir.
Ben görmüş olduğum dünyanın üçte birine yakın yerlerde Osmanlılardan daha faziletli insanlara rastlamadım...

2011-10-20

Dünya böyle bir miting görmedi... Osmalı'dan akıllara zarar bir miting hikayesi...

Dünya böyle bir miting görmedi... Osmalı'dan akıllara zarar bir miting hikayesi...



1877-1878 Osmanlı - Rus Savaşı'ndan Osmanlı Devleti mutlak mağlubiyetle çıktı. Ruslar Yeşilköy önlerine kadar geldiler...

Osmanlı, tam anlamı ile Rus kontrolüne teslim olmak zorunda kalmıştı... Hatta Sultan Abdülhamid Han ile anlaşmaya gelen Rus generali saraya çıktığında bir Rus subayı bayrağını sarayımızın bahçesine bile dikmişti...

Durum tam anlamı ile felaketti. Sultan Abdülhamid Han otuz dört yaşında yeni tahta çıkmıştı.  İşte tam bu esnada mükemmel bir diplomasi ile fiilen bitmiş olan Osmanlı'nın ayakta kalmasını ve varlığını devam ettirmesini temin edecek bir adım attı. İngiliz Kraliçesine haber edip Ruslarla yapılacak anlaşmaların Osmanlı lehine olması için çaba göstermesini istedi. Ve bunun için Kıbrıs'ın idaresini İngilizlere vermeyi kabul etti... Böylelikle İngiliz Donanması Osmalı'yı ve İstanbul'u denizden de kuşatmış olan Rus donanmasına boy göstemeye başladılar.. Ancak bu şekilde Osmanlı varlığını devam ettirebildi... İşin bu tarafının detayları uzun da, bir tarafı çok dikkat çekici...


Kıbrıs'ın idaresinin İngilizlere bırakılması hadisesi memleket çapında büyük tepkilere sebep olmuş, Osmanlı'nın eski Osmanlı olmadığını kabullenmek istemeyen sözde aydınlar, alimler inanılmaz sert tepkiler koymuş ve bir gün İstanbul sokaklarında yürüyüşler yaparak padişah Sultan Abdülhamid Han'ı telin etmişlerdir... Bu grup bir anda planlanmadan oluşuvermiş ve yaklaşık on iki bin kişi yürümüştür. Yürüyüşün ardından ayrılırken ertesi günü At Meydanında daha kalabalık ve daha kapsamlı bir miting yapılmasına ve seslerini padişaha duyurmaya karar vermişlerdir.

Bunu haber alan Sultan II. Abdülhamid Han İstanbul sokaklarından tellallar bağırtıp "Padişahımızın buyruğudur, yarın At Meydanı'nda toplanıp miting yapacak olan Kıbrıs sevdalılarını askere alacak, İngiltere'ye karşı ilan edeceği savaşta gönüllü askerler yapıp en ön safta savaştıracaktır. Padişahımız bütün vatan evlatlarını beklemektedir." dedirtmiştir...

Ertesi sabah görülen manzara Osmanlı'nın son devrindeki halkın halini özetler niteliktedir.. Birkaç simitçi ve poğaçacıdan başka koca meydanda ne sabah, ne öğlen, ne de akşam hiç kimse yoktur...(Resim: At Meydanı)

2011-07-06

Bir Zamanlar Böyle İdik

Bir Zamanlar Böyle İdik


Bir seyyahın(gezginin) hatıratından;
Bu gün kendi eşyamla, yol arkadaşım olan eski bir Macar Zabitinin(subayının) eşyasını taşımak için bir köylünün arabasını kiraladım.

Buralarda yatağın hayali bile mevcut olmadığı için, gece üstüne uzanmak için biraz kuru ot satın almak isteyince, son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Arabasını kiraladığım köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizi bütün eşyamızla beraber sokağın ortasında bıraktı. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Ben onun uzaklaştığını görünce dedim ki;
- “Burada birisi kalmalı…” Yanımdaki Türk hayretle sordu:
- “Niçin?”
- “Eşyalarımızı beklemek için.”
- “A!. Ne lüzumu var. Eşyalarınız bir hafta burada kalsa bile dokunan olmaz.”

Ben bu sözü kabul ettim ve döndüğümde her şeyi yerli yerinde buldum.

Şu noktayı da unutmamalı ki, o sırada İslam askerleri bile mütemadiyen gelip geçmekteydi. Bu vak’a bütün Londra kiliselerinin kürsülerinden Hristiyanlara ilan edilmelidir; içlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!
(A. Ubucini, 1855)

2011-06-21

Bahçe Mimarimiz

Bahçe Mimarimiz




Müslümanlar bahçe mimarîlerinde, Kur'ân-ı Kerîm'de okudukları cennet tasvirlerinden ilham almışlardır. Zâten "cennet" kelimesinin bir mânâsı da bahçedir.

Bahçe mimarîmizin vazgeçilmez unsuru olan havuzlar, "kevser"-den, dalları aşağı doğru sarkan narin salkım söğütler "tûbâ" ağacından mülhemdir. Köşkler, çeşmeler, selsebiller, meyve ağaçları gölgeli ağaçlar, çeşitli çiçekler bu bahçeleri süsler.

Ecdadımız bahçelerinde, güzelliğin yanı sıra faydalı ve kullanışlı olma hususunu da gözetmişler. Çin bahçelerinde olduğu gibi, dereler, göller, tepeler, çiçek ve ağaçlar ile tabiatın tam bir kopyası bizde yoktur.

Fransız bahçelerinde olduğu gibi, ağaçlar tıraş edilmez, bitkilere fazla müdâhele edilmez, tâbîî halindedir.Çiçekler bir cinsten öbek öbektir. Avrupalıların yaptığı gibi, her çeşit karışık, mozaik bir halde değildir.

Ağaçlar gökyüzünü kapatacak kadar sık dikilmez. Güneş ışığına mâni olmayan ağaçlar, vardır. Meyve ağaçları çok sık değildir. Ancak birkaç tane çınar, meşe gibi gölge veren ağaçlar bulunur, bunların etrafı da defne, şimşir gibi bodur ağaçlarla çevrilir. Büyük ağaçların altı oturmak için boş bırakılır.Ağaç altı meydanlarını selsebil, abdest almak için zarîf çeşmeler tezyin eder.

Fıskiyeli havuzun etrafında veya çardaklarda sarmaşıktı, salkımlı bitkiler bulunur. Bahçe içinde çiçek çeşitlerine göre, gülistan, lâlezâr ve çemenzârlar yapılır.Meyilli arâzîlerdeki setler, yukarıdan bakınca tezhipli bir kitap sayfasını andıran bir veya birkaç çiçeğe ayrılır.Meyve ağaçları, baharda çiçekleri, yazın meyveleri ile bahçeye renk katar, ev sahibine eliyle meyveleri koparıp, yeme ve ikram etme zevkini verir.

Koparılan bir çiçek, onun kadar güzel bir şükûfedânda (vazo) veya sarığa iliştirilerek günlerce saklanırdı. Mü'mine hanımların bu bahçelerde işlediği işlemeler de bu bahçeler kadar güzel olurdu.insan bu nezîh mekânda, ağaç ve çiçeklerin renk ve şekillerini seyreder, güzel çiçekleri koklar, suların şırıltısını, kuşların cıvıltısını dinler, meyvelerini tadar, ipek yapraklara ve çiçeklere dokunur.insanlar tabiatla bütünleşerek yaşardı. Evlerini güzel çiçekler ve ağaçlar çevrelerdi. Hayvanlar da bu çevrede unutulmaz. Evlerde kediler, sokaklarda köpekler, âbidelerin etrafında güvercinler vardır.

2011-04-09

Osmanlı Nezaketi

Osmanlı Nezaketi
“… Bu yazının başlıca konusunu teşkil eden iyilikle şirinliğin doğal bir icabı olmak üzere, Avrupa başkentlerindeki sahte nezaketle hiçbir alakası olmayan Müslüman-Türk nezaketinden bahse mecbur olduğumu zannediyorum.

Avrupa’da nezaket çok defa kin ve garaz ile hıyanet ve ihaneti örten bir perde olduğu halde, Türklerde bilakis milli karakterlerini teşkil eden sarsılmaz hakkaniyet ve adaletle hayırhahlık (herkesin iyiliğini istemek, iyilik severlik) ruhunun doğal bir sonucudur. Zaten Kur’an’da da nezakete dair ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetlerde aynen ve harfiyen uygulanır.”

A. Brayer (Fransız yazar)
(İstanbul’da Dokuz Yıl)
1936

Bu ay öne çıkanlar