Başbakanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başbakanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014-03-31

İsrail'in eski başbakanı rüşvetten suçlu bulundu

İsrail'in eski başbakanı rüşvetten suçlu bulundu

Eski başbakan Ehud Olmert, İsrail tarihinde ilk kez rüşvet yüzünden suçlu bulunmuş bir başbakan oldu

2012-02-11

Bu yapılan ayıptır. Aşka haksızlıktır. Zina gizleniyor, adı da aşk oluyor; Adnan Menderes'in Zinaları

Bu yapılan ayıptır. Aşka haksızlıktır. Zina gizleniyor, adı da aşk oluyor; Adnan Menderes'in Zinaları



Menderes’in Zinasını “Aşk” Diye Yazıyorlar!.. Necati Doğru
Yazı ve şiir tarihi boyunca ne kadar çok tarifi yapıldı: Bir eylem. Bir saldırı. Bedensel ihtiyaç. Ruhsal yücelme. Bir av. Duyguyu metalaştırma. Kirlenmenin bir başka yolu. Hürriyetten kaçmanın bir başka aracı. Kendini esir kılmanın cinneti.
Bir duygu.
Bir oyun.
Hormonun dürtmesi.
Bir kişilik gösterisi.
Ruhsal bir problem. Bir mikro görüntü. Bir pataloji. Bir sahne oyunu. Kişinin özveri ihtiyacını; “Senin için ölebilirim” diye ifade edebilmesinin bir başka biçimi.
Saf sevgi.
Bir sahiplenme.
Tekelci bir ihtiras.
Bir bakıma sapıklık.
Aşırı ego şişmesi.
Kişinin “aklın ışığı dışına çıkarak” kendine biçtiği bir seneryo. Travmatik bir deneyim. Bir tür “terapi” diyen de var. Bence en iyi tarifi büyük şair Neyzen Tevfik; “Çıt işitsem gelen odur sanırım…” dizesiyle yapmıştır. Son 20 yıl içinde bizim gazetelerde bazı arkadaşlar; kendilerini “aşkın yazarı” olarak ilan ettiler. TV programları da yapıp, “aşkların belgeselini” makas-macun-kes-yapıştır yönetmiyle çektiler, çekiyorlar.

***

Varsın çeksinler.
Aşk yazarı olsunlar.
Kimseye zararı yok.
Fakat “İnsan Atatürk’ün aşkları…” derken dün gazetelere baktım eski başbakanlardan rahmetli olmuş “Adnan Menderes’in yarı yaşında bir opera sanatçısı kadına devlet desteğiyle kotarılmış zinasını” da cinsel amaç taşımayan saf sevgi unsurlarıyla bütünleşmiş bir yüce aşk diye yazdılar.
Ayıptır!
Aşka haksızlıktır.
Adnan Menderes, Başbakan ve evli, 50 yaşında…Yüzde 56 oy desteği almış, kendini yasaların, Anayasa’nın, yargının, yürütmenin, basının üzerinde “dev ayanasında” görürken ve arkasında bir yığın dalkavuk ordusu; “Beyefendi…. Beyefendi…” diye el pençe olurken, yine evli 25 yaşında bir opera sanatıçısı kadını bir davette görüyor.
Kadın güzeldir, dişidir.
Başbakan Adnan, çapkındır.
Ege’de toprak ağasıdır.
Aileden çok zengindir.
Çapkınlığı ile ünlüdür.



***

Başbakan, Ziraat Bankası Genel Müdürü’nün verdiği davatte “Kim bu kadın” diye sorduğu anda dalkavuklar niyeti anlıyorlar. Kadının (öneceki gün 85 yaşında rahmetli olan Ayhan Aydan) telefonunu ve ev adresini temin ediyorlar. 20 yıllık evli 3 çocuk babası Başbakan, başbakanlığının gücünü kullanarak kadının operada görevli 6 yıllık kocasını, bir gece, bir görev için evden uzaklaştırıyor ve buluşmalar başlıyor. Kadının evine devletin siyah makam otosuyla geliyor. Gelir gelmez de önce banyoya girip yıkanıyor. Bizim çok hisli aşk yazarları; “banyoda yıkanmayı ve her üç günde bir kadının evine bir demet çicek göndermeyi” erkeğin bütün benliğiyle kadının ruhunda erimek arzusu(!) diye anlatıyorlar.
Başbakan eşinden ayrılmıyor.
İlişki böyle sürüyor.
Gazeteler biliyor.
Yazmıyor.
Zina gizleniyor.
Adı da aşk oluyor!

***

Bunun gerçek aşk olabilmesi için; daha başlangıçtan itaberen devlet destekli, makam arabalı, cinsel amaç taşımayan fakat saf, katıksız, temiz sevgi unusurlarıyla bütünleşmiş ve Başbakan’ın koltuğunu hemen bırakıp, eşinden de boşanarak bütün varlığını aşkı için eritecek duyarlılığa dönüştürmesi gerekirdi. Bizim yazar arkadaşlar, herhalde gerçek aşkı yaşayamadılar, tanışmadılar, bilmiyorlar. Aşkı küfürbaz maganda Recep İvedik kitle kültürünün saplantılı teması haline getirdiler.
Zinayı aşk yaptılar.
Aşka kıyıyorlar.
İnsan üzülüyor.

Necati Doğru
22 Şubat 2009
Vatan Gazetesi

2012-02-10

Kendisi Evli, Metresi Evli... Metresinden bir çocuk bekliyor ama bu arada İstanbul Emniyet Müdürünün eşini de metres ediniyor: Ali Adnan Menderes

Kendisi Evli, Metresi Evli... Metresinden bir çocuk bekliyor ama bu arada İstanbul Emniyet Müdürünün eşini de metres ediniyor: Ali Adnan Menderes


Kendisi Evli, Metresi Evli... Kendinin zaten çocuğu var, metresinin de çocuğu var... Kendi 50, metresi ise 25 yaşında... Metresinden veled-i zina bir çocuk bekliyor ama bu arada İstanbul Emniyet Müdürünün eşini de metres ediniyor, bu adam(!) hiç ama hiç boş durmuyor ve bütün sefil/rezil yaşamına rağmen Müslüman gençliğe kahraman olarak tanıtılıyor: Ali Adnan Menderes...

Can Dündar'dan okuyoruz ve Adnan Menderes'in toplum ahlakını zedeleyecek, genç nesillere kötü örnek olacak bir çok yüz karası kötü hareketini "aşk" ve "sevgi" gibi insani kelimelerle örtmeye çalışmasını kınıyoruz... Menderes'in, metresi Ayhan Aydan'ın hamileliği sırasında yine evli olan İstanbul Emniyet Müdürünün eşi ile de ilişkiye girmesini hiç yorumlamamasını da manidar buluyoruz...

_____

Ayhan Aydan
82 yaşındaki Ayhan Aydan, Menderes'in resmini başucunda saklıyor Her akşam onun için dua ediyorum


Bir dönem Başbakan'ın sevgilisi olmuş Ayhan Aydan, hâlâ onun resmini başucunda saklıyordu. Gerekçesini "Sevgililer Günü"ne yaraşır, sade bir cümleyle açıkladı: "Onu çok sevdim!"
Uçağım İzmir "Adnan Menderes" Havaalanı'na iniyor. Birazdan, havaalanına adını veren Başbakan'ın sevgilisiyle buluşacağım. Ayrılmalarından tam 50 yıl sonra...
1990'da "Demirkırat" belgeselini yaparken aramıştık.
Görüşmek istememişti.
Sonraki yıllar boyunca hem kendisinin, hem Menderes'in akrabalarıyla, yakın arkadaşlarıyla konuştum. Ona dair anıları dinledim.
Adnan Menderes'le aşklarına dair yazılan romanları okudum, sahnelenen oyunları seyrettim.
Yassıada tutanaklarını, gazete haberlerini elden geçirdim.


Gazetecilere yasak kapı
Herkes öykünün bir kısmını biliyordu. Lakin bütün verileri bir araya toplayınca ortaya gerçekten trajik bir aşk hikâyesi çıkıyordu.
Geçen 15 yılda konuya ısrarlı ilgim karşısında birkaç kez telefonla görüşmeye razı olmuştu.
Yüz yüze görüşme ise, nihayet ılık kış güneşinin ısıttığı bugün İzmir'de gerçekleşecekti.
Alsancak'taki deniz manzaralı dairenin kapısını çaldığımda heyecanlıydım.
Bir dönemin tanığıydı içerideki kadın...
Üstelik o dönem kapandıktan sonra kendisi de içine kapanmış, o dönem hakkında konuşmayı, anılarını yazmayı hep reddetmiş, fotoğraf çektirmemiş, evine gazeteci sokmamış, ısrarla susmuş, susmuştu.
Bir ayrıcalığı yaşadığımın farkındaydım.
Rahatsızdı. Geniş, ışıklı salonun kanepesinde uzanmıştı.
Çıkık elmacık kemiklerinin biçimlendirdiği yüz örtüsü yılların yorgunluğunu ele verse de, yarım asır önce opera sahnelerini titreten billur sesi tazeliğini koruyordu.
Evin duvarlarında, 50 yıl önce Başbakan'ı baştan çıkaran o Ava Gardner çehresi gülümsüyordu. Bir de yağlıboya tablolarla son eşinin fotoğrafları...
Sehpalarda biblo filler vardı; başucunda her daim yanında olmuş vefakâr arkadaşları...
Servete boğulmuş bir mazi alameti yoktu ortalıkta; tersine tevazuun işaretleri vardı.


Suskun kahraman
Sırlarını mezara götürmeye yeminli insanlara saygım sonsuzdur.
Asla üstelemem. Mahremiyete girmem.
Ancak "Ayhan Aydan-Adnan Menderes ilişkisi", bir askeri müdahalenin hem de son derece sakil bir şekilde alenileştirdiği bir aşk...
Üstelik kahramanları sustukça dedikodunun pençesine düşmüş, yalan yanlış nakledilmiş, tarihe eksik kaydedilmiş bir ilişki...
Belki de bu görüşmeyi, samimiyetimin inandırıcı bulunması kadar, o yanlışların düzeltilmesi arzusuna da borçluydum.
"Nostaljik bir yolculuk" yaptık Ayhan Aydan'la...
82 yıllık bir ömrü, ilk basamaktan başlayarak adım adım tırmandık.
Sopranoluk günlerinin fotoğraflarına bakarken "Ne güzel günler geçirdik. Ah, gitti gençlik" sızlanması döküldü ağzından...
Bir fotoğrafta, Yassıada'da sevgilisine arkasını, hâkimlere önünü dönmüş bir şekilde "Adnan Menderes'i evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim" derken görünüyordu.
"Herkesin sustuğu dönemde bunları söylerken 'Başıma bir iş gelir' diye korkmadınız mı" dedim.
"Korkmadım" dedi ve ekledi:
"Bir iş gelecekse de Adnan Bey için gelsin dedim. Çünkü onu çok sevdim."


Gözyaşları
O sevgiyi hâlâ muska gibi yüreğinde taşıdığı belliydi.
Menderes'in fotoğrafı hâlâ yatağının başucundaydı.
Ve hâlâ her gün ona "Nur içinde yatsın" diye dualar ediyordu.
Aydın Menderes'in "Ayhan Hanım'ın Yassıada'da Menderes'e olan sevgisine sahip çıkması, kendisini yücelten bir olaydır. Bütün Türk milletiyle birlikte ben de ailem de takdir ettik" sözlerini hatırlatınca gözleri doldu.
"Ağlattınız beni" diyerek mendiline davrandı.
Zaten bu imkânsız aşk, doğduğu günden beri neredeyse sadece gözyaşlarıyla sulanmıştı.
Çapkın Menderes polis takibinde...

Adnan Menderes çapkın bir adamdı.
Bu, hem tanıkların, hem belgelerin doğruladığı bir gerçek...
Tempo'da (10 Şubat 2006) bu çapkınlığın devlet kayıtlarına nasıl geçtiğine dair bir haber var.
Daha 1946'da CHP, "DP milletvekili Menderes"i takibe almış.
Emniyet Müdürlüğü'nün 27.11.1946 tarihli izleme raporu şöyle başlıyor:
"Menderes saat 9.05'te otelden ayrılıp Mukaddes'in oturduğu apartmana girmiştir. Saat 19.00'da iç fenerler söndürülmüştür."
"Mukaddes", Menderes'in 1940'lardaki aşkı...
12 yıl süren bu ilişki Menderes'in Ayhan Aydan'la tanışmasıyla sona ermiş.
Belgeler kanıtlıyor ki, devlet daha 1946'da Menderes'in aşk hayatının peşindeymiş.
İlginçtir, 1960'ta Menderes devrildiğinde Ayhan Aydan'la aşkını ortalığa döken de yine aynı devlet olacaktı.
Barajda tanıştılar
Adnan Menderes, Başbakan olduktan kısa bir süre sonra tanıştı Ayhan Aydan'la...
Tanışma yeri, Ankara'nın 50'lerdeki sayfiye yeri Çubuk Barajı'ydı.
Barajda Ayhan Aydan'ın akrabası olan Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge bir davet veriyordu. Başkent'in göz alıcı lirik sopranosu Ayhan Aydan da operadan arkadaşlarıyla oradaydı. Hastalıktan yeni kalkmış, biraz da gönülsüz gelmişti. Eğlenceli masa kahkahalarla çınlarken davete Başbakan Menderes geldi. Genel Müdür, Başbakan'ı karşılarken Ayhan Aydan'ın "Mithat amca!" seslenişiyle operacıların masaya yöneldiler.
Herkes ayağa kalktı.
Başbakan masaya davet edildi.
Menderes daveti kabuletti ama baş köşeye değil, gözüne ilişen güzel sopranonun sandalyesine talip oldu.
Aydan bu ilgiyi görünce "Koltuğumda gözünüz var galiba" diye espri yaptı.
Bir süre sonra Aydan'ın ev telefonu çaldı. Telefonu evde bulunan arkadaşı Şadan Candar açtı.
Tanıdık bir ses Ayhan Hanım'ı istedi.
"Kim arıyor" diye sordu Candar...
Telefondaki erkek, adını vermek istemedi.
Aydan, telefona gelince, meçhul arayıcının Başbakan olduğunu anladı. Hayranlık cümlelerinden sonra Menderes, bir süre şehir dışında olacağını, dönüşte aramak istediğini söyledi.


Bu numara geçerli mi?
"Yine bu numara geçerli olacak mı?" diye sordu.
Bu, kibarca, "Boşanacak mısınız?" demekti. Çünkü Aydan, 6 yıldır orkestra şefi Hasan Ferit Alnar'la evliydi. Ancak tedavi gören eşinden ayrılmak üzereydi. Başbakan'a durumu izah edenşu cümleyi söyledi:
"Evet, bu numara her zaman geçerli olacak."
Artık 5 yıl boyunca Başbakan onu Sıhhıye, Sağlık Sokak adresindeki bu numaradan arayacaktı.
Sevgilisinin evine makam otosuyla geldi
Tanıştıklarında Menderes 50 yaşındaydı; Aydan 25...
Başbakan 20 yıldır evliydi; Aydan 6...
Menderes'in 3 oğlu vardı, Aydan'ın 1...
Aydan bunun bir "imkânsız ilişki" olduğunun farkındaydı. Ancak birkaç şey onu etkiledi: Biri Menderes'in ilk günden son güne dek süren kibarlığı, zarafetiydi.
Başbakan, tanıştıkları haftadan itibaren Sağlık Sokak'taki eve haftanın 2-3 günü çiçek göndermeye başladı. Çiçeklerin ne zaman solacağını takip ettiriyor, hemen tazelerini göndertiyordu. Asıl önemlisi, bu gelenek, ayrılmalarından sonra da sürecekti. Ta ki Başbakan Yassıada'ya düşüp çiçek gönderemez hale gelinceye kadar...
Daha da etkileyici olan, Menderes'in evli bir erkek olarak bu kadar rahat davranabilmesiydi. Başbakan, evi ilk ziyaretine "2" plakalı siyah makam arabasıyla gitmiş ve görüşmeden sonra, adeta dedikodulara meydan okurcasına Aydan'la sokağa çıkıp uzunca bir yürüyüş yapmıştı.
Böyle başladılar.


Yatma vakti evine giderdi
Artık Başbakan, resmi randevusu olmadığı akşamlarda iş çıkışı doğruca sevgilisinin evine gelecek, orada geç vakitlere kadar kalacak, sonra yatma vakti kendi evine gidecekti. Eşi ve çocuklarıyla kahvaltıda birlikte oluyordu.
Sağlık Sokak'taki eve kendisinden başka kim girse kıskanırdı. Bir seferinde Aydan bir gence iş için yardımcı olmaya kalktı diye kıyametleri koparmıştı. Operayı da bırakmasını istiyordu.
Buna karşın Ayhan Aydan da onu eşinden kıskanırdı.
Bir gün eşiyle bir davete katılacak olsa küser, bir süre görüşmezdi.
Belki de bu yüzden Menderes alyans takmaz, davetlere çoğu kez yalnız giderdi.
'Menderes o evde huzur bulurdu'
Dr. Mükerrem Sarol, Menderes'in sadece bakanı değil, en yakın arkadaşlarından biriydi.
Bülent Çaplı ile birlikte 1990'da "Demirkırat" belgeselini hazırlarken kendisiyle günler süren bir söyleşi yapmıştık. Orada Ayhan Aydan meselesi de açılmıştı. Ve Sarol, Menderes'in bu aşkta ne bulduğunu en samimi ifadelerle anlatmıştı:
"Adnan Bey çocukken Çine Çayı'nın kenarındaki salkım söğütlerin altına oturur, ağacın çaya sarkan dallarını, hayallerindeki Sarı Ayşe'nin saçlarına benzetirmiş.
Hepimizin gençliğinde romantik bir dönem olmuştur. Ama Adnan Bey 17 yaşında harbe gitmiş, kolejde talebeyken de hiç flört yaşamamıştı. Belki de bu yüzden her türlü imkânın önüne serildiği ileri yaşlarında, ilk gençliğe yaraşan hareketlerde bulunurdu. Tabii bu, onda 40 yaşından sonra futbol oynamak gibi bir tesir yapardı.
Ayhan Hanım'ı hakikaten derin bir aşkla seviyordu. Onda Sarı Ayşe'yi bulmuştu. Bu ilişkide nezahet vardı, hürriyet vardı, sevgi vardı. Seksle, menfaatle, eğlenceyle açıklanamayacak duygular vardı.
Adnan Bey, Ayhan Hanım'la gerçek bir romans yaşamıştır. Birçok kez evine birlikte gitmişizdir. Adnan Bey ona yorgun argın gelir, yüzünü yıkatır, rahat nefes aldırır, bir kadeh rakı verir. Adnan Bey orada, huzur dolu bir sevginin atmosferinde dinlenir. Bu derece ulviyet vardır orada...


Bir kuruş talep etmedi
Buna karşılık Ayhan Hanım, ondan tek kuruşluk bir talepte bulunmamıştır. Başvekilin sevgilisi olarak ne bir arkadaşının ne oğlunun ne kendisinin bir işini, isteğini, şikâyetini götürmemiştir.
Oysa Adnan Bey'in senelik geliri o zaman 1.5 milyondu. Parayı harcayacak yeri yoktu. Yurtdışına, mesela Londra'ya gittiğimizde 'Ayhan Hanım'a bir hediye alalım' diye yalvarırdım, 'Olmaz doktorum, Scotland Yard arkamızdadır. Biz buraya vazife görmeye geldik' derdi.
9 saat yaşadı, cesedi makam aracıyla taşındı. Gizlice gömüldü!
Menderes'in bebeği bu mezarda yatıyor
Ayhan Aydan'ın Başbakan'dan olan bebeği doğumdan 9 saat sonra öldü. Aydan'ın 'dünya'sı, Cebeci'de kuytuda bir mezar, dosyada bir rakam, bir sahte isim olarak kaldı
Başbakan Menderes ve Ayhan Aydan, tanışmalarının ikinci yıldönümünü Ankara'da Marmara Köşkü'nün terasında kutladılar. Şampanyayı bizzat Menderes patlattı. Sevdiği kadına aqua marin taşlı bir kolye almıştı. Hatta evde boynuna takarken Ayhan Aydan'ın arkadaşı Sevim Apaydın "Ne güzel kolye" demiş, Adnan Bey, espriyle karşılık vermişti:
"Güzel, ama bu gerdanda güzel..."
Siyasetteki gibi, özel hayatında da iktidar, adeta gözünü karartmıştı. Bu ilişkiyi doludizgin yaşarken hiçbir şeyden çekinmiyordu.
Ayhan Aydan'ın kardeşi Adnan, yasak aşkın sürmesine karşıydı.
İlişki, Cumhurbaşkanı Bayar'ın kulağına da gitmiş, o da "Muhalefetin kulağına gider" diye bu ilişkinin bitmesini istemişti.
Zaten bunca bilinen bir ilişkinin hâlâ açığa çıkmaması şaşılacak şeydi. Nihayet muhalefet bu "önemli koz"u keşfetti.
Ulus'un başyazarı CHP'li Nihat Erim, gazetedekilerden Menderes'i sevgilisinin evine girerken fotoğraflamalarını istedi.
Ulus muhabiri Cüneyt Arcayürek, foto muhabiri Hüseyin Ezer'le Sağlık Sokağı'na üs kurdu. Evin karşısındaki Sağlık Bakanlığı'nın duvarında 2 günlük bekleyiş hüsranla sonuçlandı. Başbakan gelmedi.
Bunun üzerine, aynı zamanda Yeni Sabah'a çalışan Ezer, daha kolay bir yol buldu. Ayhan Aydan'dan "opera konuşmak üzere" randevu istedi. Eve girdi. Ev sahibesi, kahve yapmak için mutfağa gittiğinde büfedeki çerçevede duran Menderes fotoğrafını gördü ve deklanşöre bastı.
Fotoğrafın üstünde Başbakan'ın el yazısıyla şu not vardı:
"Severek ve en iyi temennilerimle... Ayhancığıma..."


İnönü devrede
Aranan koz bulunmuştu. Erim hemen bu fotoğrafı el ilanı halinde Anadolu'ya dağıtmayı düşündü.
Gazeteci Emin Karakuş, haberi Ayhan'ın arkadaşı Sevim Apaydın'a fısıldadı. Aydan hemen Başbakan'ı haberdar etti. Menderesköpürdü. Telefonda,
"Ahlaksızlık bu" diye bağırdı, "Özel hayata girmek neymiş, göstereceğim onlaraÖ"
Ancak ondan önce İnönü gösterdi onlara...
Erim'in planını duyunca bunun mahremiyete saygısızlık olacağını söyledi. "Bu bahsi gömün, bir daha da açmayın" diye tembihledi.


Yeni bir kadın
Ayhan Aydan çocuk istiyordu; hem de delice... 1952 ve 1953'te iki kez Başbakan'dan hamile kalmış, iki hamilelik de düşükle sonuçlanmıştı. İkisinde de Aydan'a, Başbakan'ın yakın dostu, bakanı, jinekolog Dr. Mükerrem Sarol müdahale etmişti.
1954 kışında yeniden hamile kaldı. Bu kez mutlaka doğurmak istiyordu. Yakın bir arkadaşının deyimiyle "en büyük hatası bu oldu".
Başbakan durumdan haberdar olduğunda çok geçti. Cenin, artık alınamayacak kadar büyümüştü. Müdahale hayati tehlike doğurabilirdi.
Menderes çaresiz "Doğur o zaman" dedi.
Aydan, evine çekildi. O günden sonra sadece, karnındaki "Dünyam" adını verdiği bebekle ilgilendi. Hamile halini sevgilisi görsün istemedi. O dönem görüşmeyi kestiler.
Ve Başbakan, o ara İstanbul'da kendisine yeni bir sevgili buldu.
Yeni sevgili, İstanbul Emniyet Müdürü'nün eşi Suzan Sözen'di.


"Dünyam" karardı
Aydan, bebeği İsviçre'de doğurmak istiyordu. Menderes, telefonda "Hayır, burada kal" dedi. Zeynep Kamil Hastanesi Başhekimi Fahri Atabey'i Aydan'la ilgilenmekle görevlendirdi.
Bebek, 18 Haziran akşamı, 8 aylıkken geldi. Sancılar başladığında Aydan evde arkadaşlarıyla bezik oynuyordu. Hemen doktor çağırdılar. Evdekiler el ve ayaklarından tuttu, Dr. Alaattin Orhon, müdahaleyi yaptı. Ancak bebek tersti. Müdahale sırasında kolu kırıldı. Üstelik boynuna ve ayaklarına kordonlar sarılmıştı.
Menderes'i aradılar. İstanbul'daydı.
Bebek acı çekiyordu. 9 saat uğraştılar. Yaşatamadılar.
Sabaha karşı 3'te Aydan'ın "dünya"sı karardı. Sevdiği adamdan sonra, ondan olma bebeğini de kaybetmişti.
19 Haziran 1955 sabahı Zeynep Kamil'in Başhekimi Dr. Fahri Atabey geldi. Başbakan'ın şoförü Hayri'yle birlikte bebeği aldılar. Makam arabasına koydular. Cebeci Asri Mezarlığı'na götürdüler.
Ölüm kütüğüne "Fevzi oğlu Ahmet Aydan" olarak kaydedildi.
"Doğduğu gün", "öldüğü gün" ve "gömüldüğü gün" aynıydı:
19 Haziran 1955.
Adresi: Yenişehir, Olgunlar Sokak, 17/5-Ankara
Ölüm Sebebi: Kalp yetmezliği...
560 ada, 688 parsel...
Dosyada "ada parsel" numarasının yanındaki çarpı işareti bebeğin "meccanen" yani bedava gömüldüğünü gösteriyordu.
Bu, "kimsesiz"lik alametiydi.
O yüzden 1970'lerde üstüne başka bir kimsesiz gömüldü.
1984'te de mezar yeri Sultan Yıldırımoğlu'na tahsis edildi.
"Dünyam" hâlâ Cebeci mezarlığının en ücra köşesinde, yarım asır önceki bir aşkın ölü meyvesi olarak yatıyor.


YASAK AŞK YASSIADA'DA
Mahkemede yiğit bir kadın
Ayhan Aydan, Menderes'in ve bebeğinin ardından 1957'de de büyükannesini kaybedince 6 aylığına Hamburg'a gitti.
Gitmeden Menderes'e bir mektup yazıp bu ayrılık için "Belki geç bile oldu" dedi.
Bir daha hiç baş başa görüşemediler.
Ama hep telefonlaştılar.
27 Mayıs sabahı ihtilal haberiyle uyanan Aydan hemen Menderes'i aradı. Başbakan Eskişehir'deydi. Endişeli bir ses tonuyla, "Yarım saate kadar çıkıyoruz" dedi.
Bu, son konuşmalarıydı.


Zina için fetva
27 Mayıs yönetimi devrik Başbakan'ı Yassıada'ya hapsettikten sonra peş peşe siyasi davalar açtı. Ancak kamuoyu önünde, itibarını yok edecek bir davaya ihtiyaç vardı.
O zaman Ayhan Aydan akla geldi.
Askerler önce Menderes'i, kendi tabanını oluşturan müminlerin gözünden düşürmek için "zina" davası açmayı düşündüler.
İstanbul Müftüsü'nden bu konuda fetva istediler.
Müftü Ömer Nasuhi Bilmen, "Zina en büyük günahtır. Cezası, recmdir" ("taşlanarak öldürülmektir") fetvasını verdi.
Lakin zina suçlaması için eşi Berin Menderes'in şikâyetçi olması gerekiyordu. Böyle bir şikâyet yoktu. Askerler bu kez de Ayhan Aydan'ın ölen bebeğini gündeme getirdiler.
Gayri meşru doğan bu çocuğun doğum sırasında eceliyle ölmediği, Menderes'in azmettirmesiyle Dr. Fahri Atabey tarafından öldürüldüğü iddiasını ortaya attılar.
Hukukçulardan oluşan Yüksek Soruşturma Genel Kurulu 5 yıl önce ölmüş bir bebeğin ölüm nedenini ispatlamanın tıbben imkânsız olduğunu söyleyerek dava açılmasına oybirliğiyle karşı çıktı.
Ama Milli Birlik Komitesi zorlayınca meşhur "Bebek Davası" açıldı.
Davada Menderes ve Dr. Atabey hakkında 5-10 yıl hapis cezası isteniyordu. Kanıt bulmak için 5 yıl önce ölen bebeğin mezarını açtılar, kemikleri çıkarıp muayene ettiler.
Ön soruşturmada Menderes, -basının tabiriyle- "Ayhan Aydan'la metres hayatı yaşadığını ve çocukları olduğunu itiraf etti."


Kasadaki kadın külotu
Duruşma, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in gizli celse talebine rağmen "ibret için" açık yapıldı.
Devrik Başbakan'ı aşağılamak için her şey hazırlanmıştı. O kadar ki, bir ara Savcı, Başbakanlık kasasında bulunduğunu öne sürdüğü bir zarfı çıkardı.
Üzerinde "Tarihi vesikalar" yazan zarfın içinden bazı çıplak kadın fotoğraflarıyla beyaz bir kadın külotu çıkardı. Menderes'e ve kameralara doğru sallayıp "Bu külotu kim giymiş, kim unutmuş acaba Başbakanlık'ta?" diye sordu.
Amaç, külotu Menderes'in eline verip fotoğrafını çekmekti. Bu skandal Başbakan'ın avukatı Burhan Apaydın'ın devreye girmesiyle önlendi.


Asıl tanık
İş kötüye gidiyordu. Duruşmada 18 tanık dinlendi. Şimdi sıra "asıl tanık"taydı. Onun konuşması Menderes'i ya mahkûm ya beraat ettirecekti.
Ve o, bej döpiyesiyle mahkeme dışında Milliyet'ten, "Bebek davası" haberlerini okuyordu.
Geldi, tanık kürsüsüne geçti ve sessizliğe bürünen salonda şunları söyledi:
"Adnan Menderes'i 1951'de tanıdım. Evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk sahibi olmaktı. Bunu başaramadım. Hasta bünyem müsaade etmedi. Çocuğum 8 aylık doğdu ve öldü. Hangi vicdansız ana, üzerine titrediği bebeğinin ölmesine razı olabilir?"
Bu soru, duruşmayı bitirdi.
Devrik Başbakan'ın yiğit sevdalısının, kaybettiği sevgilisine ve bebeğine sahip çıkması hem mahkemeyi hem kamuoyunu etkilemişti.
Açılan onca dava içinde Menderes'in beraat ettiği tek dava "Bebek Davası" olacaktı.
Sonra ne oldu?
Menderes asılınca Ayhan Aydan perişan oldu. Şimdi hem yalnız hem parasızdı.
Başbakan'ın aldığı Kalender'deki evde oturmak kısmet olmamıştı. Gelirlerine el konmuş, hesabı dondurulmuştu.
Adnan Menderes'in hediye ettiği, üzeri "A" ve "M" harfi işli kolye ve bilezikleri Çeşme'deki yazlığına götürmüş, onun dışında kalan bazı mücevherlerle iki Hereke halısını satmış, ayakta kalmaya çalışmıştı.
Bütün bu mücadele sırasında hatıraları için bir servet teklif eden gazeteleri de geri çevirmişti. 1962'de Kiss Me Kate operasıyla sahneye döndü. Ama astım, yakasını bırakmıyordu.
Menderes'in idamından sonra acıların en büyüğünü yaşadığını sanıyordu.
Oysa daha büyüğü vardı:
1963'te 15 yaşındaki oğlu Aydan'ı Londra'da, akıl almaz bir ev kazasında kaybetti.
Haberi aldığında kendini camdan atıp ölmek istedi. Cenazede bilekleri sargılıydı, ayakta zor duruyordu.
Ölen oğlunun babası Hasan Ferit Alnar da vefat edince 1970'lerin sonunda hayatının bütün erkeklerini elinden alan Ankara'dan taşındı.
İzmir'e yerleşti.
1982'de yeniden evlenip yeni bir hayata başlamaya çalıştı. Ancak yeni eşi İzmirli işadamı Sadun Barış da 1995'te 56 yaşında kanserden öldü. Aydan yeniden yalnızlığa gömüldü.
Şimdi 82 yaşında İzmir'de, çoğu acı, azı tatlı anıları ve yakın arkadaşlarıyla yaşıyor.

Can Dündar
14.02.2006
http://www.candundar.com.tr/_v3/index.php#!%23Did=2891

____________


"ADNAN MENDERES GELİNCE KOCAM GİDERDİ."

Başbakan Adnan Menderes, Ankara'dan İstanbul'a geldiğinde, resmi Cadillac otomobiliyle, Suzan Sözen ile dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde görevli Ferit Avni Sözen'in Teşvikiye'deki Teşvikiye Caddesİ'nde bulunan Belveder Apartmanının birinci katındaki evi önünde gidip duruyordu.

Başbakan Adnan Menderes'in resmi makam aracı olan Cadillac otomobiliyle Maçka'daki Belveder Palas adlı apartmanın önünde durduğu zaman Ferit Avni Sözen evden ayrılıyor, Başbakan Adnan Menderes eve giriyor ve Suzan ile ilişkiye giriyordu.
Bunun nedeni sonra ortaya çıktı.
1957 yılında, Ferit Avni Sözen'in tayini görev yeri olarak İstanbul'dan Gümüşhane'ye çıkmıştı.


_______________


ADNAN MENDERES gönül adamı mı? Uçkur adamı mı? Üstün ahlaklı örnek bir kahraman ve siyasi deha mı? Gayr-i islami hatta gayr-i insani yaşamış biri mi?

Suzan Sözen ile olan ilişki: Suzan Sözen, İstanbul emniyet müdürünün eşiydi. Menderes'in Suzan hanımla olan ilişkisi, Suzan Hanımın polis okulunda hoca olan eşinin Gümüşhane'ye çıkan tayinini durdurmak için çaba harcarken başbakana kadar ulaşmasıyla başlar.

Suzan hanım dillere destan güzelliğiyle, Gümüşhane'ye tayini çıkan eşini, İstanbul'a emniyet müdürü yaptırmayı başarır. Yıl 1958-59. İşte bu nokta Adnan Beyin bir aşk adamı olup olmadığı sorusunun yanıtının iyice netleştiği noktadır. Bir başbakan düşünün ki, bir emniyet görevlisinin karısıyla ilişki kuruyor ve o adamı da İstanbul gibi en büyük kente emniyet müdürü yapıyor. Ve en acısı da şu ki, o emniyet müdürü, başbakanın, karısı ile olan ilişkisine göz yumuyor.

Toparlarsak: 1955'li yılların sonu itibarıyla Adnan Bey için, yaşadığı aşk hayatı aslında aşk sözcüğünü pek de kapsamıyor. Suzan Sözen dışında, Türkiye üçüncü güzeli, Sevim Çağlayan ile olan ilişkisi, 1954 seçimlerinden sonra, o dönemin sosyetik randevu evi işletmecisi Lüks Nermin'in Adnan Beye taşıdığı onlarca güzel kadınla Adnan Bey'in otel odaları şenleniyor...

Bütün bunların ışığı altında, Adnan Beyin bir gönül adamı mı yoksa bir uçkur adamı mı olduğuna kararı sizler veriniz...


_________________

2012-01-01

İngiliz İşgal Valisi ve İngiliz Ajanı: Mustafa Kemal Atatürk

İngiliz İşgal Valisi ve İngiliz Ajanı: Mustafa Kemal Atatürk

MUSTAFA KEMAL İNGİLİZ VALİSİ OLMAYI TEKLİF ETMİŞTİ !

14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor:

“Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini bildirmemi rica etti. 'Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.' "

Kim kahraman, kim hain?

Anadolu’da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…"


Türk Tarih Kurumu’nun tercüme edip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, kim vatan haini, Sultan Vahdettin Han mı, Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk(!) mü?

KAYNAKLAR :

1) Bkz. Tufan Türenç, “Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir”, Hürriyet, 14 Kasım 2007.
2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190.
3) Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98.
4) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.

2011-12-31

“Karını boşa, ben alacağım!” Adnan Menderes

“Karını boşa, ben alacağım!” Adnan Menderes


Menderes’i tanıyalım.


İşte bir Adnan Menderes klasiği; bir çok kere evlilik dışı yasak ilişki(zina) yaşamış. Hem de devletin ve milletin paralarıyla bunlara evler de almış. Yetmemiş evli kadınlarla bile zina etmiş. Hem de kocalarının evde olduğu zamanlarda... Hem de resmi araçlarla, eskortlarla gitmiş bu zina törenlerine...


Günümüzde Tayyip Erdoğan’ın biz Müslümanlara çok büyük bir lider gibi gösterilmesi gibi o zamanlarda da Adnan Menderes halka kurtarıcı, büyük dava adamı gibi sevdirilmişti… Oysa Adnan Menderes hem aile bağları olarak Yahudi kökenliydi, Sabetaycıydı hem de yaşam tarzı olarak gayr-i İslami hatta gayr-i insani idi…


Artık ülkemizde Müslümanların popülist bakış açılı değerlendirmeleri bir kenara bırakıp gerçekçi bir tarih ve dava anlayışına sahip olma zamanı geldi de geçti bile…

_______


Genç bir kadın. Henüz 25 yaşında. Bir gece, bir davette başbakanla tanışıyor. Daha doğrusu başbakan onu uzaktan görüyor, elinden tutuyor ve bahçeye çıkarıyor. Sonra saatlerce dolaşıyorlar. Film gibi değil mi? Opera sanatçısı Ayhan Aydan ve Adnan Menderes’in tanışmaları aynen böyle cereyan ediyor... Ancak Ayhan Aydan, bu ilişkiyle ilgili adeta sessizlik yemini etmişti. Birkaç istisna dışında kimseyle konuşmamıştı. Bunlardan biri eski bakan, yazar Yılmaz Karakoyunlu’ydu. “Hatırla Sevgili” dizisinin danışmanlığını da yapan Karakoyunlu, uzun uğraşları sonucunda Ayhan Aydan’la bir dizi görüşmede bulunmuş ve edindiği bilgilerle “Yorgun Mayıs Kısrakları” romanını yazmıştı. Böylece biz de kendisiyle geçen hafta sonsuz bir suskunluğa gömülen Ayhan Aydan’ı yani Cumhuriyet tarihinin en gizemli kadınlarından birini konuşabilme fırsatı bulduk


Çok zeki, asil ve aranılan bir kadındı

Cumhuriyet tarihinin en gizemli kadınlarından biriydi Ayhan Hanım. Siz onunla tanıştınız. Nasıl biriydi?
Çok zekiydi. Sorduğum bir sorunun yanıtının başka hangi soruya varacağını tahmin eder, onu da kapsayarak konuşurdu. Müthiş bir gözlem yeteneği vardı. Hiçbir zaman gözü yaşlı olmadı. Yaşadıklarını anlatırken kendinden geçmedi. Vakur ve gururluydu. Ama en önemlisi olayları anlatırken, olayların içinde oturup çeperindekileri kendi etrafında döndürecek bir kabiliyete sahipti. Böyle bir kadından bir erkek çok hoşlanır. Çok da güzel bir kadındı. Tavırlarından da anlıyorsunuz ki her şeyiyle güzel bir kadındı. Ayrıca karşı tarafı kötüye kullanmayan... Ama darbe yemiş bir kadındı da. Bu darbe Adnan Bey’in diğer kadınla (Suzan Sözen) sürdürdüğü ilişkiydi...


Neden?

Adnan Bey, onunla tanışmadan önce de çapkındı. Hatta 1946’da dönemin derin devleti, Adnan Bey henüz başvekil değilken, çok iyi bir hatip, çok iyi muhalefet yapıyor diye “Nedir bu adamın hayatı, araştırın” demiş ve sevgilisi Mukaddes Hanım’la hangi saatte ne yapıyor öğrenilmişti. Bunlar devlet zabıtlarında vardır.


Ayhan Hanım, Menderes’in diğer ilişkilerini nasıl karşılıyor?
Çevresindekiler Adnan Bey’in ilişkilerinden onu haberdar ediyor. Ama Ayhan Hanım, Adnan Bey’i onu o kadar seviyor ki, “Yeter ki senden bir çocuğum olsun” diyor. Yani “Eşini boşa, beni al” gibi bir talebi yok. Şunu da unutmamak gerek; Türkiye’de başbakan sevmeye hazır, on binlerce değil yüz binlerce kadın bulursunuz. Türk kadını otoriteyi sever. 1950 koşullarında bir başbakanı sevmek ise fevkalade önemli bir hususiyet. Ayhan Hanım bunun da farkındaydı. Ama bu hiçbir zaman Adnan Bey’den bir şey talep etmek tarzında olmadı. Yani “Ahmet’i oradan al, buraya koy gibi.”


Her ne kadar Ayhan Hanım aşık olsa da bu çok zor bir ilişki. Onu bu ilişkide tutan ne?
Ayhan Hanım, o sırada 25-26 yaşında. Adnan Bey ellilerinde... Onun yanında yaşadığı mutluluğu çok iyi tarif edip Ayhan Hanım’a hissettiriyor. Mesela Ayhan Hanım “Küpem kayboldu” diye anlatmıştı; oturup saatlerce arıyorlar. Dikmen’deki gazino kapatılıyor, korumalar falan hep birlikte arabaların farlarını yakıp, küpenin taşını arıyorlar. Ayhan Hanım “Benimle beraber gözlerime baka baka aradı”
demişti.

Aşırı kıskançtı, şoförsüz sokağa çıkarmazdı

Tanışmaları da film gibi...
Öyle. Ziraat Bankası Umum Müdürü Mithat Dülge’nin düzenlediği davette tanışıyorlar. Kendisinin ifadesiyle, 1950 senesinin Ekim ya da Kasım’ı. Adnan Bey, kalabalığın içinden Ayhan Hanım’ı görüyor.
Yanında da Sakarya milletvekili Rıfat Kadızade var. “Kim bu?” diyor. O da “Mithat Bey’in yeğeni” deyince hiçbir şey demeden Ayhan Hanım’a doğru yürüyor. Tanışıyor, sonra da “Aaa, burada duman çok oldu” deyip elinden tutup bahçeye çıkarıyor. Gece boyunca dolaşıyorlar. Adnan Bey hiç elini bırakmıyor.


Hollywood çekse “Amma abartmışlar” deriz. Başbakan gelecek, genç kadını kalabalıkta görecek, elinden tutacak, herkesin ortasında bahçeye çıkıp, liseliler gibi dolaşacaklar...
Gerçekten öyle yazsanız kimseyi inandıramazsınız. Ama gerçek bu! O gece seni arayacağım diyor ve aramaya başlıyor. Kısa bir süre sonra da ona gri renk bir otomobil hediye ediyor. Şoförüyle... “Bundan sonra her yere bununla gideceksin” diyor. Çünkü Ayhan Hanım’ın sokak ortasında yürümesine müsaade edecek biri değil, aşikar bir kıskançlık değil bu, ama potansiyel olarak müthiş bir kıskançlık. Ben bu arabayı bir latife yaparak yüz görümlüğüne benzetirim.


Eşi Ferit önemli bir müzisyendi!

Ama bu arada sadece Adnan Menderes değil Ayhan Hanım da evli. Ünlü bir müzisyen olan (Türk Beşlileri’nden) Hasan Ferit Alnar’la...
Evet. Ayhan Hanım’ın annesinin evinde görüşüyorlar, ilişkilerini orada yaşıyorlar. Yani annesi evde oluyor. Bir-iki üç birliktelikten sonra Ayhan Hanım bunun bir başkasıyla evliyken cereyan etmesini hazmedemiyor. Durumu Adnan Bey’e açıyor “Boşanma talep edeceğim” diyor. Adnan Bey de “Sen beceremezsin, ben konuşurum” diyor ve onu kocasından istiyor. “Boşa ben alacağım” diyor.


Ferit Bey de çok önemli, değerli biri. Çok zor bir durumda kalmış...
Ferit Bey büyük adamdır. Ama dünyanın da en talihsiz adamıdır. Türk Beşlileri dediklerimizin hepsi devlet sanatçısı ilan edilmiştir; Ahmed Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses... Hepsi! Hasan Ferit Anlar hariç! Halbuki onun mesleki tecrübesi diğerlerinden çok daha yüksekti. Üstelik alaturka eğitim görmüş bir adamdı, Viyana’ya gönderilmişti. Kanun virtüözüydü.


Ferit Bey’den olan çocuğu da öldü

Ama Ayhan Hanım’la evli olmak gibi bir kadersizliği vardı...
Evet ve Ayhan Hanım’ın ondan çocuğu vardı. 15-16 yaşındayken Londra’da bir trafik kazasında öldü. Adnan Bey’in son yıllarına denk gelir ölümü. İlişkiye başladıklarında çocuk da 6 yaşındadır.


Ayhan Hanım’ın çocuğunun olması ilişkilerini nasıl etkiliyor?
Adnan Bey’in bulunduğu yerde çocuk görünmüyor. Ayhan Hanım’ın annesi çok dirayetli bir kadın... Doğması muhtemel bütün sıkıntıları önceden fark ederek önlem alıyor. Ayhan Hanım Adnan Bey’i çok sevdiği için ondan da çocuk istiyor. Adnan Bey bunu uzun süre reddediyor. Ama Ayhan Hanım hamile kalınca, biraz da geç söyler, “Doğur” diyor.

Bebekleri erken doğdu...

Doğan bu çocuk Bebek davasına konu oluyor?
Ayhan Hanım’ın kendisinden dinledim. “Çocuğun kolunu kırdılar” iddiasını sordum. “Doktorların yapabileceği bir şey yoktu. Hastanede olması gereken bir doğumdu, ben evde doğurmuştum” dedi. Erken doğum çünkü.

Hastaneye niye gitmiyor?
Hadisenin duyulacağını, Adnan Bey’in zedeleneceğini düşündüğü için. Olay Adnan Bey’e intikal edince o da Dr. Alaattin Bey’in yanı sıra en yakın arkadaşlarından Mükerrem Sarol’u da (o da jinekolog) haberdar ediyor. Zeynep Kamil Hastanesi’nin Başhekimi Fahri Atabey’i de. Gittiklerinde çocuğun yaşama şansı olmadığını görüyorlar. Kuvöz olsaydı bile. Çocuk yedi-sekiz saat yaşıyor. Ölünce kayda geçirmeden Cebeci Mezarlığı’na gömüyorlar, mezarın kaydını da sanırım Ayhan Hanım’ın ismiyle yazıyorlar.


Ayhan Aydan’ı bu kadar özel kılan ne? Yani hakkında roman yazmanızın, bizim bu röportajı yapmamızın nedeni?
İlişki içindeki duruşu ama en önemlisi Yassıada duruşmalarındaki tavrı. O davaya Ayhan Hanım’ı Adnan Bey’i aşağılamak için çağırdılar; “Bu adam seni zorluyor muydu?” diye soruyorlardı. Ama o, “Ben bu adamı sevdim” demişti. Bu yiğit bir ifadedir. İhtilal mahkemelerini karanlığa gömecek bir nur idrakinin cesur ve fedakâr iradesi. Deseydi ki “Gençtim, güzeldim, başbakandı, beni kandırdı” deseydi, orada biterdi Ayhan Hanım. Bir daha lafı bile olmazdı. Ne siz burada olurdunuz, ne de ben bunları anlatırdım.


Ayaklarını yıkardı...

Adnan Bey, çok da kıskançmış...
Hem de nasıl. Hanımefendinin anlattıklarını kendimde mahfuz tutarak, romanda hafifçe hissettirdim. Ama neredeyse şiddet gösterecek kadar.


Ailesini kaybetmiş bir hukuk fakültesi öğrencisinin Ayhan Hanım’dan yardım istemesi üzerine Adnan Bey’in “Kimdi o” diye başlayan şiddetini mi kastediyorsunuz?
Evet. Kadını “Sen nereye gidiyorsun” deyip çektiğinde elbisesi elinde kalıyor, yırtılıyor, neredeyse çırılçıplak kalıyor. Operadan istifa etmesini istiyor. Önüne istifasını hazırlayıp koyuyor.


Yani evinin kadını olmasını, onun için süslemesini, kimseyle görüşmemesini, eve geldiğinde de ayaklarını yıkamasını istiyor.
Adnan Bey Ayhan Hanım’ı evinin kadını gibi değerlendiriyor. Büyük sevdaların içinde başka koşullarda yadırganacak şeyler doğal bir görünüm kazanır. Adnan Bey’in ayaklarını yıkıyor olması gibi. Bunlar ayıplanacak şeyler değil.



Celal Bayar galalarına giderdi

Ayhan Hanım bu ilişkiden ötürü hiç mi gururlanmıyor?
Gururlandığı yerler var. Mesela “Benim primadonnası olduğum her operanın galasına cumhurbaşkanı geldi” derdi. Adnan Bey gelmiyor! Onun operada tek fotoğrafı yoktur. Ama Celal Bayar gidiyor. “Kulise gelir, yanıma oturur, elimi tutar, fotoğraf çektirdi” diye anlatmıştı. Yani cumhurbaşkanı bu ilişkiden haberdar; “Gideyim şu kızı bir de ben göreyim” diyor. Yanına alıp, oturtup, elini tutup gazetecilere “Çekin bakalım fotoğrafımızı” demesinin anlamı ise şu; “Bu kız benim başbakanıma layık bir değerdir!”


Biri hanım, diğeri o kadın!

Olanlar karşısında Berrin Hanım ne hissediyor sizce?
Bir rahatsızlık hissettiği şüphesiz. Ama bana bunu aileden biri söylemişti; Ayhan Hanım’ın bahsi geçtiğinde “Ayhan Hanım”, Menderes’in diğer sevgilisi Suzan Sözen’in adı geçtiğinde ise “O kadın” deniyor. Bu iki tanım arasında Lut gölü ile Everest tepesi kadar fark vardır. Oğluyla da konuştum, Aydın Bey’le parlamento arkadaşlığım vardı, bu ilişki hakkında en ufak imada dahi bulunmazdı. “Yaşanmış bir olaydır, tarafları ilgilendirir, her ikisi için de saygıdeğerdir” derdi. Bu da Aydın Bey’in olgun kişiliğini yansıtır.


Suzan Sözen bir şehvet fırtınasıydı

Suzan Sözen nasıl biriydi?
Lacivert gözlü bir kadındı. Bir kere Maçka’da gördüm. Bir haziran günü güneşin en yoğun olduğu saatte gökyüzü ne kadar maviyse gözleri o kadar mavileşiyor, gece bastığı zaman ne kadar lacivert olursa o kadar lacivert oluyordu. Çok güzeldi. Hafif göğüs çatalı göstermeye meraklıydı. Seksi görünen bir kadın havasından çok, sakin görünen bir şehvet fırtınasıydı. Çok güzel omuzları vardı. Dorothy Lamour’a benzerdi...


Suzan Hanım da evli değil mi? Onun da eşinin adı Ferit...
Adnan Bey’in çok enteresan bir yanı var. Bence bunu psikologların tahlil etmesinde fayda var. Beraber olduğu kadınların kocaları evdeyken bile onları ziyarete gidiyor. Düşünsenize Ayhan Hanım’a “Seni kocandan ben boşayacağım” diyor. Suzan Hanım’ın oturduğu Belveder Apartmanı’nına gidip zili çalıyor. Suzan Hanım, sokakta Adnan Bey’in arabasını gördüğünde de kocasına “Hadi Ferit sen arka odaya geç” diyor, o da geçiyor. Ferit dediğimiz İstanbul Emniyet Müdürü! Sizce bunun tahlil edilmesi gerekmez mi! Adam geliyor, evden içeri giriyor, eşi arka odaya gidiyor.


Sizce bunun nedeni ne? 

Benim Adnan Bey’in ilişkilerine yönelik bir rahatsızlığım yok. Bir tabiat kendini böyle ortaya koymuş. Ama kadının kocası oradayken gitmesi... Kadının kocasına “Sen arka odaya geç” demesi. Bu nasıl bir kadın? Mahkeme zabıtlarında vardır; savcı sorar; “Nasıl tanıştınız” diye. O da başlar anlatmaya; “Kocamı Bitlis’e tayin etmişlerdi. Bir arkadaşım da Adnan Bey’le temasımı temin etti. Adnan Bey beni aradı, geldi, bende kaldı, ertesi gün kocamın İstanbul’da kalması sağlandı...”

Bugünkü siyasetçiler ilişkileri ucuzlattı!

Eski siyasetçilerin ilişkileri ile bugün kasetleri çıkanlarınki arasında fark var mı?
Fatin Rüştü Zorlu’nun da birlikte olduğu bir Vuslat Hanım vardır. Bir büyükelçinin eşiydi. Kürşat Başar’ın “Başucumda Müzik” romanında bahsi geçen kadın... Tarihimizde böyle çok örnek vardır. Bugünkülere gelince...
Şimdikiler ucuza düştüler. Eskiden bir siyasetçi, üst düzey bir bürokrat vasfı olmayan bir kadınla birlikte olmazdı. Hepsi vasıflıydı kadınların. Ayhan Hanım opera sanatçısıydı!


Buket Aşçı
VATAN
01.03.2009

Adnan Menderes'te METRES boldu, evli-bekar fark etmezdi.

Adnan Menderes'te METRES boldu, evli-bekar fark etmezdi.

Çok büyük dava adamı olarak tanıtılan, sağ görüşün idollerinden biri haline getirilen, yıllarca dava gençliğine "büyük" olarak gösterilen Menderes'in fermuarı o kadar bozuktu ki...

____

ADNAN MENDERES’İN 55 YILDIR GİZLİ KALAN ‘MUKADDES’ EMANETİ

Ne muhafazakarlığı, ne de politikacılığı Adnan Menderes'i 'yasak aşktan' alıkoyabildi. Berrin Hanım'a rağmen başka kadınları da sevdi. İşte 55 yıl gizli kalan aşkın hikayesi, işte o aşka tanık mektuplar...

Ne muhafazakârlığı ne de politikacılığı Adnan Menderes’i ‘yasak aşktan’ alıkoyabildi. Berin Hanım’a rağmen başka kadınları da sevdi. Kimi Aydan Adan gibi günışığına çıktı. Kimileri ise ‘sır’ kaldı. Tempo, Adnan Menderes’in 1946 -1958 yılları arasında 12 yıl boyunca beraber olduğu Mukaddes Vaner’e yazdığı aşk mektuplarını buldu.
Adnan Menderes, Atatürk’ün yakın arkadaşı Vali Haydar Vaner’in kızı Mukaddes Hanım’la yaşadığı ilişkiye tam 100 mektup sığdırmış. TBMM antetli kâğıtlara eski Türkçe ile yazılan ‘aşk hasbıhalleri’ artık ‘mahrem’ olmaktan çıkıyor. Mukaddes Hanım’ın kızı Tülin Yalçınsu, Adnan Menderes imzalı aşk mektuplarını ‘meraklısına’ satmak istiyor.

Tutkun Akbaş/ Tempo Dergisi

“Adnan Menderes saat 09.25’te Tokatlıyan’dan çıkarak Tünel’de Markiz Pastanesi’nde kendisini beklemekte olan bir kadınla buluşarak, Asmalı Mescit, Şişhane yolu ile Atatürk Köprüsü’nü takiben Bozdoğan kemeri istikametinde yaya olarak bir gezinti yaptıktan sonra, aynı yoldan dönerek Atatürk Köprüsü başından 1557 sayılı taksi ile Şişhane yokuşu istikametinde gitmişlerdir. Bu kadının mühendis ölü Aziz Süver’in karısı, eski Konya valisi Haydar’ın kızı ve Çalışma Bakanı Sadi Irmak’ın baldızı Mukaddes olduğu ve İstiklal Caddesi’nde Olivo Pasajı’nda Merkez Olivo Apartmanı’nın 7 sayılı dairesinde iki çocuğu ve bir hizmetçisi ile oturduğu öğrenilmiştir.' Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü A. Demir imzalı Adnan Menderes’in her adımının izlenip kayda düşüldüğü raporun 24 Kasım 1946 Pazar tarihli olanı, bir aşka tanıklık ediyordu. Ve bu gizli aşk, gizli bir raporun sayfalarında ‘sararıyordu’. 55 yıldır ‘sır’ kalan hayat arkadaşlığının izini süren Tempo, Adnan Menderes’in 12 yıl sürdürdüğü aşkını ve sevgilisine yazdığı 100’e yakın mektubu buldu.
Mektuplar ve tanıklar ortaya koyuyor ki, Adnan Menderes, Mukaddes Hanım’a Berin Hanım’la evliyken âşık olmuş. Bu aşkı sonlandıran da Adnan Menderes’in Aydan Adan’a âşık olmasıymış.
Adnan Menderes, Mukaddes Hanım’la birlikte olmak için pek çok şeyi göze almış olmalı. Çünkü bu aşk başladığında ‘Başbakan’ değil, muhalefette bir milletvekiliymiş. Bu cesur aşkı ‘iktidar’ izlemiş ama Menderes’e karşı kullanmamış. Menderes muhalefetteyken başladığı ilişkisini iktidar olduğunda da sürdürmüş. Geçmişin siyasi terbiyesi de bir başkaymış.
Anlaşılan Mukaddes Hanım da cesurmuş. Çünkü Atatürk’ün Sivas Kongresi’nde yakın arkadaşı olan Musul ve Van Valisi Haydar Bey’in kızı olarak dönemin ‘sosyetesinin’ bir temsilcisiymiş. Türkiye’nin ilk mühendislerinden Aziz Süver’in karısı olarak da İstanbul’da ‘zenginliğin’ tadını çıkarmış. Ama geçimsizlik nedeniyle kocasından boşanmış. İki çocuğunun babası 1946 yılında ölünce, hayata ‘Adnan Bey’le yeniden başlangıç yapmış.

‘TBMM Özel’ ve ‘Başbakanlık Hususi’ damgalı bir aşk

1993 yılında İzmir’de yaşamını yitiren Mukaddes Vaner’in 73 yaşındaki kızı Tülin Yalçınsu, büyük ve gizli aşkın tanığı. Halen elinde Adnan Menderes tarafından yazılmış, kendi imzasını taşıyan, ‘TBMM Özel’ ve ‘Başbakanlık Hususi’ damgalı kâğıtlarda eski Türkçeyle yazılmış 100 civarında mektup bulunuyor. 55 yıldır ellerinde bulunan mektupları Tülin Yalçınsu ve eşi Nevzat Yalçınsu şimdi tüm Türkiye’yle paylaşmaya karar verdi. Aile, eski Türkçeyle yazılan, uzmanlar tarafından Türkçeye çevrilmesi gereken mektupları, uygun bir alıcıya satmak istiyor. Yalçınsu ailesinin elinde, Adnan Menderes tarafından sevgilisi Mukaddes Vaner’e gönderilen telgraflar da bulunuyor.
Tempo, üç mektubun çevirisini elde etti. Mektuplarda Adnan Menderes’in Mukaddes Hanım’a olan bağlılığı dikkat çekiyor. “Canımın içi' şeklinde başlayan hitaplarda Menderes, günlük olaylardan da söz ediyor. Bazı kelimelerin okunamadığı, el yazılı mektupta Adnan Menderes şunları kaleme almış:
“Canımın içi Mukaddes’e. Dün gece telefonla görüştükten sonra türlü düşünce ve teessürlere kendimi kaptırdım. Böylece sabahı buldum. Erkenden yürüyerek Meclis’e geldim. Parti odası açılı değildi. Başka yerden konuşmak gayri müsait. Ha şimdi gelir açar, ha şimdi diyerek hademenin gelmesini dokuza kadar bekledim. Nihayet aradım telefonda .............. halen vermediler. Sordum, yirmi abone var dediler. Aceleye ….. halbuki bugün sabahleyin erkenden seninle görüşmek istiyordum. Biliyorum ki şu anda türlü his ve teessürlerin ............ içindesin. His ve teessürlerini aynen içimde duyuyorum. Bu teessür çabuk geçecektir. Tosunun (Mukaddes Vaner’in oğlundan söz ediyor) oraya yerleştiğini, hele iyi haberler gelmeye başlayınca teessürlerin sevince munkalip olacaktır.
Sonra buluşmakta daha .............. olacağımızı ............. bundan sonra Ankara’da işler dolayısıyla fazla kalmak icap etse 15 günü geçirmem herhalde gelirsek. İzmir’e gelmek kolaylaşmış demektir. Bu suretle senden ayrı kalacağım zamanları çok daha ............... olacak. Ben bu cihetten doğrusu ............... fakat içimde derin bir teessür ve elem var, oraya geldiğimde Tosunumu bulacağım. Ne kadar alışmış .............. ve beni çok seviyordu çocuğumuz.' Mektuptan da anlaşılacağı gibi, Adanan Menderes, Mukaddes Vaner’in oğlundan, “Tosunum, çocuğumuz' diye bahsediyormuş. Çocukları da bağrına basmış. Bu aşkın yakın tanığı Tülin Yalçınsu da Adnan Menderes’ten büyük yakınlık gördüğünü hatırlıyor. Yalçınsu, bu yakınlığı, “Menderes’i önce yadırgadım, sonra alıştım. Ben ona ‘ağabey’ derdim. Aradan seneler geçtikten sonra, ‘Bu ağabey lafını bırak, ben senin babanım’ dedi. Ama ölse de benim bir babam vardı' sözleriyle hatırlıyor.

Vapurda tanıştılar

Tülin Yalçınsu, annesinin Adnan Menderes’le tanışma hikâyesini bugün gibi hatırlıyor:
“İstanbul vapurunda tanışmışlar. Annem, ‘Evladım ben büyük bir kişiyle tanıştım. Onu size de tanıştırmak isterim, davet ettim evimize gelecek’ dedi. Annem o kadar güzel kadındı ki, bakıp da âşık olmayan kalmamıştı. Tanıştıkları gün vapurda Fuat Köprülü ve Refik Koraltan da varmış. Annem bahsettikten bir hafta sonra Adnan Bey, Beyoğlu’ndaki apartmanımıza geldi. Biz, sonra Yeşilköy’de İstanbul Caddesi 24 Numara’daki evimize taşındık. Adnan Bey oraya gelmeye başladı. Meclis’ten çıkar çıkmaz uçakla oraya gelirdi. 15 günde bir, ayda bir, bazen de her hafta gelirdi. Annem pek gitmezdi. Austin marka bir arabayla elinde bavuluyla gelirdi.'

Berin Hanım faktörü

Adnan Menderes’in bu geliş gidişleri hakkında Berin Hanım’ın bilgisi olup olmadığını Tülin Yalçınsu bilmiyor. Ama annesinin Adnan Bey’den bir ‘evlilik beklentisi’ olmadığını hatırlayarak, “Annem, Adnan Bey’le evliliği katiyetle istemezdi. ‘O benim hayat arkadaşım’ derdi. Kimsenin evinin huzurunun bozulmasını istemedi.' Bu ilişkiyi Adnan Menderes’in yakın arkadaşı Ethem Bey de biliyormuş. Tülin Yalçınsu’nun hatırladığı kadarıyla annesi “Ethemciğim' diyecek kadar yakınmış. Ethem Bey de annesine “Ablacığım' dermiş. Demokrat Parti’nin ileri gelenleri de Yeşilköy’deki eve çok sık gelirmiş. Bu hareketli ev ve ilişki istihbaratın yakın ilgisini çekmiş. Bugün bu istihbarat raporlarının bir kopyası Tülin Hanım’da mevcut. Bu raporlara ‘kızmak’ bir yana, annesinin ‘büyük adamla’ yaşadığı bu ilişkinin bir belgesi gibi saygı gösteriyor.

Ve Adnan Menderes başkasına âşık oldu

12 yıl kesintisiz süren ilişki, Adnan Menderes’in gönlünü bir başka kadına, Aydan Adan’a kaptırmasıyla sona eriyordu. Mukaddes Hanım bu ‘ihaneti’ kaldıramaz. Üzüntüden ‘dişleri’ bile dökülür. Ama Adnan Menderes’ten asla nefret etmez. Tülin Yalçınsu, anlatıyor:
“12 sene sonunda aralarına bir kopukluk girdi. Annem kendi üzerine Aydan Adan Hanımefendi’yle temas kurulmasına çok üzülmüştü. Artık kopmuştu. Ancak telefonla konuşuyorlardı. Hep ağlıyordu. Dişleri döküldü. Onun için çok büyük bir darbe oldu. Yıkıldı. Yine de saygı ve hürmetle anardı Adnan Bey’i. Adnan Bey de devamlı, ‘Nasılsın, ne istiyorsun’ diye sorardı. Uçak kazasından sonra bilhassa geldi. Adnan Bey kapıcıya bile ‘Bey’ diye hitap ederdi. Bu münasebet bitince Adnan Bey’le irtibat da koptu. Annem Adnan Bey’in yeni arkadaşını da biliyordu. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü’nün hanımı Suzan Hanım vardı. Onunla bir ilişkisi oldu.' Araya giren kadın ya da kadınlar her zaman olduğu gibi bir ilişkiyi sona erdirmişti.

Adnan Menderes’i de izlediler

1946 tarihli istihbarat raporu. Tülin Yalçınsu’nun elinde, dönemin emniyet müdürünün hazırladığı Adnan Menderes’i izleme raporu da var. Burada özellikle Mukaddes Vaner’le görüşmeleri an be an izlenmiş. İşte o rapordan alıntılar:
27.11.1946 Çarşamba Adnan Menderes saat 09.05’te otelden ayrılıp Mukaddes’in oturduğu apartmana girmiştir. Saat 19.00’da iç fenerleri söndürülmüş, 2317 sayılı taksi Tokatlıyan yanındaki sokakta durmuş, içinden çıkan Adnan Menderes ve Mukaddes, otelde kendilerini bekleyen Fuat Köprülü’yü alarak aynı taksi ile Taksim istikametine gitmişlerdir.
28.11.1946 Perşembe 1- Adnan Menderes saat 09.15’te Mukaddes’in oturduğu daireye girmiştir.
2- Celal Bayar saat 19.15’te köprüye muvasalat eden Yalova vapurundan yalnız olarak Bursa gezisinden dönmüştür. Kendisini Demokrat Parti’den 10 kişi kadar karşılamıştır. Bunlar meyanında Emin Sazak ile subaylıktan mahreç veya matrut Kadıköylü Mucib de görülmüştür.
Celal Bayar yanında Emin Sazak olduğu halde Ziraat Bankası önünden 2545 sayılı taksiye binerek Beyoğlu istikametine gitmiştir.
3- Adnan Menderes saat 22.30’da Fuat Köprülü ve Mukaddes adındaki kadınla Tokatlıyan’a gelerek bu kadın için kendi odası civarında bir oda istemiş ise de boş oda olmadığı ileri sürülmek suretiyle arzusu yerine getirilmemiştir. Bunun üzerine her üçü otelden ayrılarak o geceyi Mukaddes’in evinde geçirmişlerdir.
1.12.1946 Pazar Adnan Menderes saat 09.30’da Tokatlıyan’da Özdemir’i ziyaret etmiştir. Saat 11.00’de Özdemir’den ayrıldıktan sonra Mukaddes’in apartmanına girmiştir.
2.12.1946 Pazartesi Saat 17.00’de Adnan Menderes, Tokatlıyan’a gelerek otel hesabını kestikten sonra Mukaddes’in apartmanına girmiştir. Saat 17.30’da Mukaddes’le birlikte apartmandan çıkıp Kadıköy İskelesi’ne gelerek saat 18.00’de Kadıköy’e hareket eden vapurla Kadıköy’e geçmişlerdir. Buradan 2739 sayılı taksi ile Haydarpaşa Garı’na gelmişlerdir. Saat 19.15 ekspresi ile Adnan Menderes ve Fuat Köprülü Ankara’ya hareket etmişledir. Kendilerinin teşyiinde yalnız Mukaddes bulunmuştur. Bu kadın hakkında alınan ayrıca malumata göre, Demokrat Parti’de mühim bir vazifesi olup parti tarafından milletvekilliğine aday gösterileceği duyulmuştur. Keyfiyeti yüksek bilgilerine arz ederim.


‘TBMM Özel’ ve ‘Başbakanlık Hususi’ damgalı bir aşkın Mektupları

Canım Mukaddes,

Ne yaptık ettik, bugün yine İstanbul’a indik. Dün inecektik. Galiba iş sıkı olduğu için inemedik. Ve bugüne kadar tehir mecburiyeti duyduk. Bilmem, gönlüm bu hususlarda rahatlamıyor. Üzülüyorum. Sana karşı hasmane hisler peyda olmaya başlıyor. Ne yapayım, çok............öyle olmasa; ha İstanbul’a ha Adana’ya, ne umurumda olur halbuki. Bir türlü içim oturmuş değildir. Bir türlü müsterih olamıyorum. Acep nerededir? Ne yapıyor? Üzüntü ve endişesi her zaman içimdedir. Bunları yazmaktan maksadım böyle bilerek hareket etmen içindir. Bunu senden çok rica ediyorum.

Canımın içi,

Dün, Salı günü telefonlaşacaktık, seni arayacaktım, gayet hararetli müzakereler oldu ve bu da telefonla arayacağım saate rastladı, biraz geciktim. Telefon defalarca çaldı yoktun...
İhtimal ki öfkelendin, vaktinde aramadım diye... Halbuki senin de vaktinde aramadığın günler oldu... Ben çok bekledim ve nihayet ben seni aradım ve böylelikle irtibat devam etti. Onun için bekledim ki ben gecikmiş olursam ya beni beklersin veyahut sen ararsın, ne bekledin ne aradın. Muhakkak bil ki sana darıldım, kırıldım.

Adnan Menderes'in paracıkları kapıcıya mı nasip oldu?

Adnan Menderes'in paracıkları kapıcıya mı nasip oldu?


Holding kuran kapıcının sırrı

44 yıldır saklanan olayın perde arkası: "Adnan Menderes 27 Mayıs İhtilali'nden hemen önce sevgilisi Suzan Sözen'e para dolu bir paket yolladı."

EMANET PARA

"Sözen evde yoktu, paket kapıcıya emanet edildi. Darbe olunca kapıcı emaneti vermedi. O kapıcı şimdi büyük bir holdingin patronu.

Menderes'in emaneti ile holding patronu olan kapıcı kim?

1960 darbesinde tutuklanarak Yassıada'da asılan dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in ihtilalden bir gün önce sevgilisi Suzan Sözen'e gönderdiği yüklü miktardaki parayı, Sözen evde olmadığı için teslim alan, sonra da bu parayı kendisine sermaye yaparak zengin olan eski kapıcı, bugünün ise holding patronu merak uyandırdı. Yeni Şafak gazetesi yazarı Şamil Tayyar dün köşesinde aktardığı bu tarihi olayla, "eski kapıcı - yeni patron" bu kişinin kimliği konusundaki polemiği başlattı. "Menderes'in kapıcısı nasıl holding patronu oldu" başlıklı yazısında Tayyar, Adnan Menderes, o dönemde sevgilisi olan Suzan Sözen ve Nişantaşı Ralli apartmanının kapıcısı arasındaki olayı şöyle anlattı: "...Yakın bir arkadaşım aradı, 'Yorgun Mayıs Kısraklarını okudun mu' diye sordu. ... 'Kitapta Adnan Menderes'in aşk arkadaşı olarak geçen Suzan Sözen'le ilgili bölümleri hatırlıyor musun' diye sordu. ... Bu sorgu sualin ardından anlatmaya başladı: 'Kitapta Adnan Menderes'in Suzan Sözen'le buluştuğu iki yerden söz ediliyor. Biri Ralli Apartmanı, diğeri Belveder Palas. Buraya kadar doğru. Ancak kitapta olmayan başka önemli bir konu var. Burada kapıcılık yapan bir şahıs var. Menderes, Suzan Hanım'ın yanına gelip giderken bu kapıcıyla tanışıyor. İhtilale yakın bir zaman, Menderes Suzan Hanım'a bir paketgönderiyor, içinde yüklü miktarda para varmış. Suzan Hanım evde bulunamayınca, paket kapıcıya bırakılmış. Menderes ihtilal olursa Suzan Hanım'ın mağdur olmaması için para göndermiş. Ancak kapıcı bu parayı Suzan Hanım'a vermemiş, bir süre sonra ihtilal olunca parayı arayan soran da olmamış..."

70 YAŞINDA MÜTEAHHİT

Şamil Tayyar yazısında önce bu anlatılanlara inanmadığını hatta güldüğünü söylüyor. Ancak daha sonra kapıcının adını öğrendiğini ve artık holding patronu olan bu kapıcının ismi nedeniyle iddiaların anlam kazandığını aktarıyor. Tayyar, "Gerçekten dostumun bana açıkladığı isim, İstanbul'da çok tanınmış ünlü bir holding patronuydu. 70 yaşın üzerinde, Doğu kökenli, ağırlıklı olarak inşaat, maden, enerji, otel işletmeciği alanlarında faaliyet gösteren bir işadamıydı" diyor. Tayyar, 'canlı tarih' olarak gördüğü kitabın yazarı Yılmaz Karakoyunlu'ya da olayı sorduğunu belirtiyor. Karakoyunlu bir zamanlar Ralli ve Belveder Palas'ta kapıcılık yapan kişinin ismini vermek istememiş ancak bu gün zengin biri olduğunu doğrulamış. Karakoyunlu'ya göre ise ortada para paketi falan yok, ancak o kişi Menderes'ten ufak tefek ihaleler almış, öyle büyümeye başlamış. Şamil Tayyar, yazısında olayı araştırmayı sürdürdüğünü de eklerken "... Şimdilik bu ismi ajandama kaydediyorum. Beklediğim belgelere ulaşabilirsem ismi açıklayacağım" diyor.


HABER MERKEZİ
SABAH
30/11/2004

2011-11-04

O da ABD ajanıydı; eski başbakan Şükrü Saraçoğlu

O da ABD ajanıydı; Eski Başbakanlardan Şükrü Saraçoğlu



  • Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmekte kararsızdı. Ortalık ajan kaynıyordu.
  • Bir de spor kulübü kisvesiyle Yahudiler’i Filistin’e taşıyan gizli teşkilat vardı.
  • Bugünkü Hapoel Haifa, o gün Hapoel İstanbul’du. Hollanda’nın ünlü Ajax kulübü de bu amaçla İstanbul’da kuruldu.
  • Beşiktaş, Anadolu’ya silah kaçırıyordu. Babam da, bu teşkilatın içindeydi. Siyah-beyazlılar, bu nedenle Kuvay-ı Milliye’nin takımıdır.
  • Galatasaray’ı Masonlar, Fenerbahçe’yi ise Rum kopiller kurdu.
  • ABD’li ünlü casus Allen Dulles, İstanbul’a gelerek istihbarat ağı oluşturdu.
  • Türkiye’ye ‘Yellow’ yani ‘Sarı’ kod ismini verdi. Yazışmalarda “Harem’den alınan bilgiye göre” ibaresi vardı.
  • Bütün belge ve bilgiler, sadece onun üzerinden Amerika’ya gidiyordu.
  • Harem kod adlı ünlü Türk yönetici, Başbakan Şükrü Saracoğlu’ydu.
KOD ADI: HAREM
II. Dünya Harbi sırasında İstanbul’da casuslar savaşı yaşanıyordu. Devrin Başbakanı Amerikalılar’a casusluk yapıyordu. Bunu bir tek Cumhurbaşkanı İnönü biliyordu.


BAŞLARKEN
İstanbul. Dünyanın en görkemli ama aynı zamanda en esrarengiz kentlerinden biri. Bu yazı dizimizde, yazar-araştırmacı Aytunç Altındal ile birlikte, binlerce yıllık sırları içinde barındıran bu yaşlı kentin, geçmişten bugüne kıskançlıkla kendisine sakladığı sırlarını gün ışığına çıkartacağız. Daha doğrusu bu gizemli yolculukta Altındal bize rehber olacak, biz de sizler için Bizans döneminden bu yana kimi zaman efsanelerin, kimi zaman üzeri hiç açılmamış gerçeklerin izini süreceğiz.


Aytunç Altındal

Mesela; ‘nın üzerindeki manyetik alanlardan, kentin altından akan gizli bir nehrin karanlık sularına birlikte gireceğiz. Çemberlitaş’ın altını kaldırıp bakacağız, gerçekten İsa’nın haçı ve kutsal kase orada mı gizli? Uzaydan gelen kozmik taşlarla insanların kaderlerini değiştiren Elmas Hanım’ın, Samatya’daki şimdi artık yıkılıp gitmiş ahşap evini birlikte ziyaret edeceğiz. İstanbul mezarlıklarında yetişen Mandrake adlı bitki ile yapılan ölümcül kara büyülerin izini süreceğiz. Mısır’dan kaçırılıp, Fransa’daki mumya yiyicilerine götürülen 2 bin yıllık bir mumyanın, İstanbul’daki garip öyküsünü öğreneceğiz. Ve tabii dünyanın en gizli örgütlerinden Gül ve Haç’ın İstanbul’daki gizemlerini de. Kısaca, geçmişten bugüne kurulan bu sırlar köprüsünde heyecanlı günler bizi bekliyor. Bu arada küçük bir notumuz var okura; Bu söyleşi, dostlukları çok eskilere dayanan iki arkadaşın sohbeti aynı zamanda. Bu yüzden ‘samimiyetine dokunmadan’ yayınlıyoruz. Yazı dizimizin ilk iki gününü, Şehri İstanbul’un casusluk öykülerine ayırdık:

ARDA USKAN: Sevgili Aytunç, bütün dünyanın bildiği gibi İstanbul gerçekten yüzyılları kapsayan gizemleri içeriyor. İstersen biz önce en somut olanından, İstanbul’da yaşanmış casuslar savaşından başlayalım. Yanılmıyorsam bu topraklar hala bu savaşlara tanıklık ediyor.

AYTUNÇ ALTINDAL: Evet, Türkler’in Anadolu’da ilk örgütlenmeye başladıkları günlerden beri varlar. Soğuk savaş yıllarında ise Türkiye’den en az 10 bin casus ve ajan gelmiş geçmiş.

Peki bilinen ilk casuslar kimler?
Bunlar özellikle Fransız ve Cenevizli casuslar. Anadolu’yu baştan aşağı dolaşmış bu adamlar. Belgeleri ise ilk kez 2005 yılında Fransa’da yayınlandı. Bilinen ilk casus Fransız Şövalye tarikatları adına çalışan Jean le Jaune diye biri. Sarı Jan diye anılan bir casus bu. Düşün, yıl 1332.

O zaman Anadolu ne durumda?
O zaman Anadolu ‘Natolia’ diye anılıyor. Henüz Anatolia bile değil. Natolia taşra demek. Bizans’ın taşrası. Bizanslılar, Türkler, Selçuklular birlikte yaşıyorlar. Bu Sarı Jan Anadolu’ya geldiği zaman Kuran okuyabilecek kadar iyi Arapça biliyor. Türkçe konuşup, Türk kıyafetleri giyiyor. Kimse yabancı olduğunu anlayamıyor. Böylesine iyi yetirilmişler yani.

Yani bizim bu ‘yol geçen hanı’ durumumuz çok eskilere dayanıyor.
Öyle. Anadolu topraklarında bunlar her zaman faaliyette bulunmuşlar. İlginç olan gelenlerin hepsinin yüksek eğitimden geçmiş olması ve Müslümanlar’dan ayırt edilememesi. O zamanki şartları düşünsene.


Peki daha sonra
Önce sırada I. Dünya Savaşı dönemi var. İstanbul ve çevresinde çok önemli casusluk faaliyetleri oluyor. Gelenlerden en ünlüsü Sidney Reilly diye bir adam. Yahudi asıllı, inanılmaz maceraperest biri. O günkü standartlara göre gelmiş geçmiş en büyük ajan bu. Hatta Ian Fleming’in, James Bond’u yaratırken bu ajandan ilham alarak yazdığı söylenir. Sidney Reily ayrıca, meşhur Yavuz zırhlısı olayını yönlendirmek için özel çalışmalar yapmış biri.


Sidney Reilly



Yavuz ve Midilli zırhlılarını, I. Dünya Savaşı sırasında Almanlar bize vermişler galiba.
Evet ama bir şartları var. Bu zırhlılar ile Karadeniz’e çıkıp Rus donanmasını bombalayacağız! Enver Paşa’nın emriyle bu iki gemi Karadeniz’e açılacak ama içinde Almanlar var, bombalayacak olan onlar. Sonra malum, onlar Ruslar’ı bombaladılar ve dolayısıyla savaşa biz de girmiş olduk.

Bizim James Bond Sidney’in rolü ne?
Adam İngiltere’nin bu işler için gönderdiği ajan! İngilizler anlaşmanın yapılmasını istemiyor. Reily kendini İstanbul’da Rum asıllı tüccar Nico olarak tanıtıyor. İsmini hep değiştiriyor zaten. Türkler’in bu iki zırhlıyı almalarına engel olmaya çalışıyor. Bolşevik ihtilalinden hemen sonra da Lenin’i öldürmek için Moskova’ya gidiyor, fakat orada kayboluyor. Ondan sonra da izine rastlanmıyor.

Gerçekten roman kahramanı gibi.
Hem de nasıl? Mesela birçok kadınla evlenip boşanıyor, yakışıklı bir adam ve evlendiği kadınlar bile bunun kim olduğunu bilmiyorlar. Çok büyük paralar kazanıp kumar, kadın ve uyuşturucuya harcıyor. Bir keresinde İngiltere’de zengin yaşlı bir adamın genç karısını baştan çıkarıyor. Adam kalp krizinden ölünce, kadınla evleniyor. Kocayı öldüren de bu. Adamın ölüm raporlarını, kendisini doktor olarak gösterip yine kendi imzalıyor. Meğer yaşlı adamı zehirlemiş. Sonra kadınla evlenip paralara konuyor. Böyle bir adam işte. Artık senaryosunu yazmaya başlayabilirsin.

Başladım bile Reily’yi de sen oynarsın artık. Peki sonra.
Geliyoruz II. ikinci dünya savaşına. O dönem dünyanın en ünlü casusları hem İstanbul’da hem Ankara’da cirit atıyorlar. Üstelik bunlar en üst düzey casuslar.

Hazretler bu kez hangi amaçla geliyorlar?
Çünkü Türkiye II. Dünya Savaşı’na girip girmemek konusunda kararsız. Girmek istemiyor aslında. Bir tek Başbakan Refik Saydam savaşa girmekten yana. Ajanları yollayanlar Almanya ve İngiltere. Bir de o arada İstanbul’da bir Yahudi teşkilatı var. Onlar da Yahudiler’i kurtarmaya ve Filistin’e yerleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar aslında I.Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da kurulmuş spor kulüpleri. Mesela bugün Hapoel Hayfa diyoruz, o zamanki adı Hapoel İstanbul. Mesela ünlü Ajax Takımı’nın kurulduğu ilk yer de İstanbul. Bunlar hep Yahudilerin kurduğu teşkilatlar. Spor kulübü kisvesi altında çalışıyorlar.

Spor tesisleri ve casusluk. Vay be!
Evet, bizim Beşiktaş Kulübü de öyledir. Beşiktaş önce Jimnastik Kulübü olarak kuruluyor, aslında Anadolu’ya silah kaçırıyorlar. Benim babam da o teşkilatın içindeymiş. 1920-21 yıllarında hem Beşiktaş’ta futbol oynamış, kaptanıymış hem de Haysiyet Divanı Başkanı’ydı. Cavit Altındal. Ama esas işleri Anadolu’ya silah götürmekmiş. Beşiktaş onun için Kuvayi Milliye’nin takımıdır.

Eee. Bizim Galatasaray ne takımı oluyor?
O Mason takımı. Fenerbahçe de kopil takımıdır. Rum kopilleri takımı.

Vallahi öldürürler seni.
Yok canım ben bunu televizyonda da söyledim. Zaten adamlarının stadının ismi ‘Papazın Çayırı’.

Şu anda Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı olan Papazın Çayırı, 1949
Şimdi II. Dünya Savaşı’nda İstanbul’da başka kimler de var ona bakalım. Ludwig Moyzich mesela. O da Alman SS casusu. Knetchbull Hügesen ise hem İngiliz Büyükelçisi hem de Malta Şövalyeleri ve Saint George Şövalyeleri tarikatı üyesi. Sene 1939-1945 arası. Elçinin bir yardımcısı var, Arnavut asıllı bir Türk vatandaşı. Kod adı; Çiçero.

Hughe Knatchbull-Hugessen


O meşhur Çiçero?
Evet. Şimdi bu Çiçero, İngiltere Büyükelçisi Knetchbull Hügesen’den İngiltere’ye ait bütün gizli belgeleri çalıyor ve Almanya’ya satıyor. Düşünsene adam onun yardımcısı.

Casusun hakkından casus gelir.
Aynen. İngiliz casusunun asistanı Çiçero. Almanlar’ın casusu aslında. Almanlar Çiçero’ya bunun karşılığında 500 bin mark ödeyecekler. Ödüyorlar ama sahte mark olarak. Sonunda Çiçero, Fransa’da kapıcılık yaparak beş parasız ölüyor. Bu arada bir de Frankfurther Algemeine gazetesi adına gönderilen Alman gazeteciler var. Bunlar ‘uyuyan ajan’ olarak Türkiye’ye sokuluyor. Buraya yerleşiyorlar. Şayet savaş kaybedilirse ondan sonrasında neler yapılacağını planlayacaklar. Geldikleri yıl 1943.

Savaş bitmeden 2 yıl önce.
O sırada Almanların Türkiye için gizli bir projesi var. Bu projenin kod adı; Gertrude. Bu proje çerçevesinde Almanlar bizi sanat ve kültür aracılığı ile etkileyecek ve Alman hayranlığını yayacaklar. O günlerde en ünlü besteciler, yazarlar, ressamlar getiriliyor Türkiye’ye. Ve bu organizasyonun Türkiye ayağında ise birinin adı geçiyor; Zeki Ülkütay.

Organizatör yani
Dahası. Sanki ortada Zeki Ülkütay diye birisi varmış ve bu adam dünyaca ünlü herkesle ahbap, herkesi tanıyor, bütün işleri o ayarlıyor. Almanlar adına çalıştığı söyleniyor. Ama gerçekte Zeki Ülkütay diye bir şahıs yok! Hiçbir zaman da bulunamıyor zaten ve kim olduğu bir sır olarak kalıyor. Şimdi yıllar sonra Alman Deuche Bank’ın gizli belgeleri, hesapları yayınlandı. Onlara bakıyorum.

Hocam Deuche Bank’ın gizli belgesinden sana ne? Neden bakıyorsun?
Önemli. Bak oradan ne çıktı! Uzun yıllar sonra 1999 senesinde İsrail, Türkiye’den savaş tazminatı istedi. Dediler ki, ‘Siz, II. dünya savaşı sırasında Almanlar’a krom sattınız. Satmasaydınız Almanlar savaşa devam edemeyecekti, dolayısıyla savaş daha erken bitecekti ve bu kadar Yahudi ölmeyecekti! Daha önemlisi, Almanlar sizden aldıkları krom karşılığında, size Yahudiler’den gasp ettikleri altınlarla ödeme yapmışlardır!’

Şu ‘Alman altınları söylentisi’ bu herhalde.
Bu altın hikayesi Türkiye’nin önüne getirildiği dönem, 2003 yılı ve Ecevit’in hükümet olduğu dönem. Dışişleri Bakanı da Şükrü Sina Gürel. Şükrü Bey bunu araştırmak için bir grup oluşturdu. İlber Ortaylı, ben ve büyükelçi Nuri Bey. Biz üçümüz bu tazminattan kurtarabilmek için belgeleri araştıracağız. İsrail 625 milyar dolar istiyor bu arada. Alman bizden krom almış, karşılığını ödemiş. Bizi ne ilgilendirir bu Alman altını mıdır, Yahudi altını mıdır, değil mi? Bu nedenle o araştırma sonunda Deuche Bank belgelerine baktım. ‘Zeki’ ismini biliyordum, bu isme orada rastlayınca bağlantıyı kurdum. İşte o belgelerdeki kişi Zeki Ülkütay’dı. Yaklaşık 1600 Napolyon altını onun adına bankada kayıtlı. Ama paralar adamın değil. Alman istihbaratı tarafından Türkiye’ye ödenmesi için uydurulan bir isimden ibaretti bizim Zeki Ülkütay efendi. Hayali bir kişi yaratılmış ve ödemeler yapılmıştı. Ben bunu 2000 senesinde gördüm ama savaştan sonra bir tek altın bile çekilmemiş. Sadece kayıtlarda duruyor.

Ve casusluk olayları yavaş yavaş günümüze doğru geliyor.
Henüz gelmiyor. Daha 1941′lerdeyiz çünkü. O günlerde Türkiye ile Almanya arasında bir saldırmazlık paktı imzalanıyor. Ama bu anlaşmayı isteyen Stalin. O zaman Hitler ile savaşta değil, işbirliği halindeler. Bu anlaşma, bizim Başbakan Refik Saydam döneminde imzalanıyor. Malum İsmet Paşa Cumhurbaşkanı, diyor ki “Biz Almanlar’la her zaman dostuz, onlara saldırmayız.” İlginç bir şey oluyor ve Refik Saydam ölüyor. Ki bu da ilginçtir, yerine Başbakan olarak Şükrü Saraçoğlu geçiyor. Bak önemli bir şey anlatıyorum, Türkiye tarihinde ilk kez sen yazmış olacaksın.


Şükrü Saraçoğlu



Vay canına, tüylerim diken diken oldu.
Daha saçların dikilecek haberin yok. O günlerde Amerikan gizli servisi, İsviçre’de konuşlanmış. Çünkü tarafsız bölge. Ve servisin başındaki şahsın ismi de Allen Dulles. O dönemde CIA yok, eski adı OSS ve başında da Allen Dulles bulunuyor. Bunun bir erkek kardeşi var; John Foster Dulles.

Allen Dulles


Sonra ABD dışişleri bakanı oluyor.
Öyle, ağabeyi Allen Dulles aynı zamanda bankacı ve hukukçu.

Casusun da Ağababası.
Daha da öte. Dinle. Allen Dulles, İsviçre’den İstanbul’a geliyor ve bir istihbarat ağı kuruyor. Elemanları, bütün casusluk teşkilatları gibi kod adlarıyla çalışıyorlar. Türkiye’ye de bir kod veriliyor. Türkiye’nin kodu: Yellow, yani sarı. Türkiye demiyorlar yazışmalarda sadece ‘yellow’ diyorlar. Bir de, çok ünlü bir Türk yöneticiye kod verilmiş, o da; ‘Harem’ Yazışmalarda Harem kod adlı birisi var Türkiye’de yani. Yellow’un sorumlusu Harem diye geçiyor adam.

Peki kimmiş Harem?
Başbakan Şükrü Saraçoğlu. Başbakanın ta kendisi. Bu ilk kez sizde yayınlanacak! İnönü cumhurbaşkanı, Saraçoğlu başbakan o dönemde. “Sarı’dan -yani Haremden- gelen bilgiye göre.” diyor ABD kaynakları.

Saraçoğlu bir yandan da Amerikalılar’a bilgi veriyor.
Elbette. Bunu da bir tek İnönü biliyor. Şimdi Almanlar’la bir anlaşa yaptı ya, bakıyorlar savaş başka türlü gidiyor, Amerikalılar da Pearl Harour baskınından sonra girmiş savaşa. İster misin Amerika kazansın bu işi! Biz de Alman taraftarı olarak arada kaynarız gideriz maazallah! Saraçoğlu, Lozan Üniversitesi mezunu bir hukukçu ve İnönü’nün en güvendiği adam. Bu yüzden önce Şükrü Kaya’yı başbakanlıktan alıp Saraçoğlu’nu getiriyor yerine. Onun müttefiklerle aramızı düzeltecek bir yol bulmasını istiyor gizliden gizliye. İşte ‘Harem’ o zamanki CIA yani OSS’in Saraçoğlu için kullandığı kod adı. Bütün belgeler ve bilgiler bir tek onun üzerinden Amerika’ya geçebiliyor.

Sonuçta Harem, yani Şükrü Saraçoğlu, ABD istihbaratına bilgi ulaştırıyor!
Tamamen öyle. 1942-1946 yılları arası bir işbirliği yapıldı ve bu belgeler iki yıl önce açıklandı. Ama Türkiye’de hiç duyan olmadı. Bu olay Türkiye’deki istihbarat faaliyetlerinin boyutlarını göstermesi bakımından çok önemli.

(Arda Uskan, Takvim, Ekim 2010)




Bu ay öne çıkanlar