Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-10-11

Gerçekten bağımsız bir devlet miyiz? 1949'dan beri eğitim müfredatımızı bile ABD hazırlıyor. (Fulbright Eğitim Komisyonu)



abd, chp, Cumhuriyet Tarihi, Eğitim Öğretim Sorunumuz, fulbright eğitim komisyonu, içimizdeki israil, inkılap tarihi, ismet inönü, Mustafa Kemal Atatürk

                                                        Fulbright Eğitim Komisyonu

'27 Aralık 1949 tarihinde, yani İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde,

Türk çocuklarının eğitimi resmen Amerikalılara teslim edildi.

ABD ile imzalanan ikili anlaşma gereği, sekiz kişiden oluşan bir Eğitim Komisyonu kuruldu.

Bu komisyonun adı Fulbright Eğitim Komisyonu idi.

Sekiz üyeden dördü Amerikalı, dördü de Türk'tü.

Bu Komisyonun görevi, Türk çocuklarının ilk, orta ve lisede okuyacağı derslerin müfredatını yani programlarını belirlemekti. Gençler bir ulusun geleceği demek değil midir? Türk ulusunun geleceği olan gençlerin eğitimi, yarısı Amerikalılardan oluşan bir komisyona bırakılıyordu.

Bu kadarla kalsa neyse, komisyon herhangi bir konuda karar verirken oylar 4 evet, 4 hayır çıkarsa ne olacaktı? Çözüme bakınız; O tarihte Ankara'da bulunan Amerikan Büyükelçisinin vereceği oy, belirleyici olacaktı.

Çok açık değil mi, Türk gençlerinin ne tür bir eğitimden geçeceği, derslerde hangi konuları ne tür boyutlarda öğreneceği, Amerikalılara bırakılmıştı. Bu tür bir uygulamayı, ancak sömürge ülkelerinde görebilirsiniz.

Daha acısını söyleyeyim;

O tarihten günümüze kadar olan süreçte kurulan Atatürkçü hükümetlerin hiçbirisi, bu anlaşmayı ortadan kaldırmayı düşünmedi.

27 Mayıs 1960 İhtilalini yapanlar, kendilerini 'devrimci' olarak niteleyenler, Fulbright Eğitim Komisyonu'nu ortadan kaldırmadılar!


Atatürkçü ve halkçı olarak bilinen Bülent Ecevit, beş kez Başbakan oldu, beş kez Hükümet kurdu. Neden Fulbright Eğitim Komisyonu'nun sonunu getirmedi?

Her yıl Köy Enstitüleri'nin kuruluş gününü yaşlı gözlerle anıp ağlaşacaklarına, 'Türk çocuklarının eğitimi Amerikalılara teslim edilemez' diye neden ayaklanmadılar?

27 Aralık 1949 tarihinde kurulmuş olan Fulbright Eğitim Komisyonu, 63 yıldır aralıksız yürürlükte kalmıştır.'

Komisyondaki isimlere dikkat!

'Bakın size, 2012 yılında Fulbright Eğitim Komisyonu'nun kimlerden oluştuğunu sayayım:

* John Tomas Maccarthy (Başkan), ING Bank Türkiye Müdürü,

* Scott F. Kilner, ABD İstanbul Başkonsolosu,

* Mark A. Wentworth, ABD Büyükelçiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müsteşarı,

* Kaya Arıkoğlu, Mimar ve Şehir Tasarımcısı, Arıkoğlu Arkitekt Ltd. Şirketi, Adana,

* Prof. Dr. Ahmet Ademoğlu, İstanbul Şehir Üniversitesi Rektörü,

* Engin Soner, Dışişleri Bakanlığı İkili Kültürel İlişkiler Genel Müdür Yardımcısı,

* Doç. Dr. Ömer Açıkgöz, Milli Eğitim Bakanlığı, Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürü,

* Prof. Dr. Ekrem Tatoğlu, İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Dikkat etmişsinizdir. Sekiz kişilik Fulbright Eğitim Komisyonu'nun 4 üyesinin Amerikalı, 4 üyesinin de Türk olması gerekirken, 2012 Komisyonunda sadece 3 Amerikalı bulunmaktadır. Yani dengeler değişmiş midir? Hayır. Komisyonun Türk üyelerinin tamamı Amerikanın has hizmetkârları olduğundan, artık Amerikalılar için üye sayısının 4'e 4 olması gerekirken 3'e 5 olması hiçbir önem taşımamaktadır.

Son 60 yılın yüksek Komutanları da Fulbright Eğitim Komisyonu'na karşı tavır almamışlardır.'

Bu satırlar Yılmaz Dikbaş'ın Enki Yayınları'ndan yeni çıkan 'Atatürkçüler Yenildi' isimli kitabından...

Şöyle bir soru akla gelebilir; 1946'dan günümüze milli ve manevi hassasiyetleri olan Hükümetler de kuruldu; örneğin 1980 öncesi MC Hükümetleri ve antidemokratik 28 Şubat süreci ile alaşağı edilen Refahyol Hükümeti gibi... Bu Hükümetler döneminde Fulbright Eğitim Komisyonu'na neden son verilmedi? Gerek MC Hükümetleri döneminde gerekse merhum Erbakan'ın Başbakanlığını yaptığı Refahyol Hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı diğer partilerin milletvekillerinden oluşuyordu.

Adnan Öksüz


*****

Bir skandal komisyon daha!

27 Aralık 1949 tarihi, Türk Milli Eğitim tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Bu tarihte, ABD ile yapılan eğitim ile ilgili anlaşma, Fulbright Eğitim Komisyonu Türk çocuklarının geleceğinin Amerikalıların ellerine nasıl da teslim edildiğini gösteren en önemli belgelerden birisidir. Bu anlaşma ile Türk eğitim sistemi neredeyse tamamıyla ABD'lilerin insafına ve inisiyatifine bırakıldı.
Geçtiğimiz hafta bu komisyonun ayrıntılarını yazdım.
Komisyon üyelerinin isimlerini tek tek sıraladım.
Ama yetkililerden tık yok.
Birisi de çıksın desin ki, "Arkadaş yok böyle bir şey. Nereden uyduruyorsun, nereden çıkarıyorsun bunları? "
Hadi o birilerini geçtim, Türkiye'de milli eğitimden sorumlu bir bakanlık var sanıyorum.
Böylesine iddialı bir konuda bir yetkili, bir sorumlu da çıksın desin ki, "Türk Milli Eğitim sistemini bu millet belirler. Dışardan müdahale edilmesine izin vermeyiz. Milli Eğitim sistemini de, müfredatı da biz belirliyoruz.."
Üstüne üstlük bu komisyon üyelerinin arasında Milli Eğitim Bakanlığı üst düzey bürokratı da var. İsim geçiyor.
Buna rağmen bir tepki yok.
Bu iddiayı 'Atatürkçüler Yenildi' isimli kitabında dile getiren yazar Yılmaz Dikbaş, Fulbright Eğitim Komisyonu hakkında başka ayrıntılar da veriyor.
Örneğin sözü edilen anlaşmanın birinci maddesi şöyle:
"Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınacaktır."
Fulbright Eğitim Komisyonu'nun en kritik maddelerinden biri de kuşkusuz 5. maddesi.
Ne var peki Fulbright Eğitim Komisyonu'nun 5. maddesinde?
Okuyalım;
"Türkiye'deki Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu, dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD'nin Türkiye'deki misyon şefi, komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir."

Anlaşmanın bu maddesi yetkilerin kime devredildiğinin en açık göstergelerinden birisiydi.
Bir başka ayrıntı daha vermek istiyorum
.
Bu ayrıntı da en az Fulbright Eğitim Komisyonu kadar önem arzediyor.
Milli Eğitim Bakanlığı personel politikalarından ders programlarına, çeşitli lise, yüksekokul ve enstitülerin açılmasına kadar pek çok konuda stratejik kararlar önerebilen 'Milli Eğitimi Geliştirme Komisyonu'.
Nedir bu Komisyon?
1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı...
Yılmaz Dikbaş'ın verdiği bilgiye göre Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu.
Amerikalı L. Cook'tan ayrı olarak adı Howard Reed, ünvanı 'Milli Eğitim bakanlığı Bağımsız Başdanışman' olan, bir başka etkin Amerikalı daha vardı.
Tüm bu bilgilerin hiç mi önemi yok gerçekten?
Yıllardır benim de gazeteci olarak görev yaptığım, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir aklı başında milletvekili kalkıp da bu ciddi iddiaları ve tespitleri neden Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'e sormaz!
Parlamenterlerin bir görevi de 'denetim' değil mi?
Ama, hani nerede?
Ya da neredeler?
Değer mi hiç?
Ankara'dan tanıdığım değerli bir televizyon programcısı dostum, yanındaki daimi iki konukla verip veriştiriyor.
Kime mi?
Programları aleyhinde yazı yazan bir köşe yazarına..
Programın önemli bir bölümünü bu yazara cevap yetiştirmekle harcadı dostum!
Üstüne üstlük sadece cevap vermekle kalmadı, dakikalar süren ve bu yazarın muhtelif dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşan bir de VTR hazırlatmış;
Şak şak şak, işte şu tarihte şu ahlaksız yazıyı kaleme aldı, bu tarihte bu yazıyı...
Hızını alamamış olacak ki, şu cümleyi de bu yazıların hemen sonuna ekleyerek, "Ahlakımız, bu yazıların devamını buraya yazmaya engel teşkil etmektedir..."
Dinamizmi hayli yüksek, tempolu programda 3 gazeteci de bir noktayı ıskaladı, o köşe yazarı ile ilgili...
Farklı gazetelerde köşe yazarlığı yapan, Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunda oturan, 'nehirin kıyısında bekleyen, sosyolog, sakıt bir Genel Yayın Yönetmeninin de sıkı dostu olan bu yazar, vakti zamanında sistem tarafından dışlanan, mağdur olan, üniversitelere alınmayan geniş bir kitle için 'ötekiler' başlığı altında yazılar kaleme almıştı.
O dönem 'büyük' gazetedeki bu yazıları büyük bir sempati ile karşılandı.
Fakat antidemokratik 28 Şubat sürecinde aynı yazar 180 derece dönerek, bu kez 'kudretli'lerin safında yer aldı. Mağdurları bir kenara iterek, 28 Şubat darbecilerinin safında yer tuttu.
O kadar saydırmaya gerek yoktu be dostum!
Bunu söylesen yeterdi.
Ha, bu anlı şanlı yazarın adı mı?
Siz anladınız.
Ayrıca da değmez...

Bunları biliyor musunuz?

* Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Emin Zararsız'ın "Milli Eğitim Sistemindeki Değişim ve Dönüşüm" konulu bir konferans vereceğini, konferansın 3 Ekim 2012 tarihinde Server Vakfı'nda gerçekleştirileceğini, toplantıda 4 4 4 sisteminin de ağırlıklı olarak gündeme geleceğini, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı No:24/8 Demirtepe /Ankara adresindeki konferansın saat 19:00'da başlayacağını,
n Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bugün partisinin Büyük Kongresini son kez toplayacağını, bundan sonra Genel Başkanlığa aday olmayacağını, biliyor musunuz?

NOT: Bugün 30 Eylül 2012 Pazar... Uyan da balığa gidelim... İktidarın '2012 yılında yeni Anayasa vaadi'ni sıcak tutmak adına... 2012'den 8 ay 30 gün daha eksildi. Yeni sivil anayasanın yazımına başlandı, ilk cümleler ortaya çıktı... Ama bugünlerde 'tık' yok... Takipçi 
Adnan Öksüz


2012-05-31

KAYBOLAN CAMİ; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii

KAYBOLAN CAMİ; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii



Çizimleri İtalya'da Udine Müzesi’nde Kendisi Ortada Yok


Beyoğlu İlçesi'nde, Karaköy meydanının doğu­sunda Halil Ağa ve Kemankeş sokaklarının arasında kalan kısmın meydana bakan kesiminde bulunan Karaköy Mescidi yerinden söküldüğü 1958 senesinden beri kayıp. İstanbul'un yeniden imarı adı altında "Yıldırım Yıkma Harekâtı" ola­rak adlandırılan büyük istimlak ve yıkım operasyonu sırasında bu cami de yıktırıldı.

Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde bu­rada inşâ edilmiş olan mescid, daha sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından fevkânî bir cami olarak yeniden yaptırılmış­tı. Cami zamanla harab olduğundan Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından yeniden inşâ ettirilmiştir. İtalyan mimar Raimondo D'Aronco tarafından mimarisi tasarlanmış olan camiin o zamanki planları İtalya'nın Udine Şehir Müzesi'nde (Musei Civici) halen mevcuttur.


Bu seviyede ehemmiyetli bir yapının sa­dece meydan düzenlenirken hiç ehemmiyet verilmeden yıkılması, en mühimi ise yıkıldığı yerin meydan düzenlemesinde kullanılma­ması tartışmanın esasını teşkil etmektedir. İlk anda Kınalı Ada'da tekrar tesis edilmek üzere taşları tek tek numaralanıp sökülen cami, iki parçası dışında tamamıyla kaybolmuştur. Halı ve seccadeleri çalınmış, çok kıymetli olan avizesi yok olmuş, mihrap ve minberinin Mercan'daki Atik İbrahim Paşa Câmii'ne monte edildiği söylenmişse de bunun da doğru olmadığı ve eserle­rin de kaybolduğu anlaşılmıştır. Artık sadece târihî fotoğraflarda kalan bu cami, günümüzde "Kaybo­lan Cami" olarak anılmaktadır.


Yedikıta
Sayı 3, Kasım 2008
www.yedikita.com.tr

Kaynaklar

Afife Batur, "Karaköy Mescidi", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklo­pedisi, IV, İstanbul 1994, s. 456-458 (Bu yazıda cami hakkında çok güzel malumat vardır).

Eski İstanbul Fotoğrafları Albümü, İstanbul.

2012-04-05

Mecliste Tek Kurşun ile Katl Edilen Kurtuluş Savaşı Kahramanı; Halit Paşa

Mecliste Tek Kurşun ile Katl Edilen Kurtuluş Savaşı Kahramanı; Halit Paşa
Mecliste Tek Kurşun ile Katl Edilen Kurtuluş Savaşı Kahramanı; Halit Paşa

İngiliz istihbararatı Osmanlı Devleti'ni seçim sistemine sokmak için olağanüstü gayret göstermiş ve yüzlerce ajan kullanmıştı. Ali Suavi denen ve pek çok müslümanın kendisini büyük bir zat olarak bildiği kişi de Osmanlı'da ilk defa Demokrasi, Laiklik, Seçim, Türkçe İbadet kavramlarını duyuran ve tartışmaya açan kişiydi.

Lakin, Ali Suavi, Sultan II. Abdülhamid Han'a karşı düzenlediği bir darbe teşebbüsünde Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından öldürüldü. Öldüğünde henüz 39 yaşında olan Ali Suavi'nin İngiliz vatandaşı olan karısı ise hafiyeler kendisine yetişemeden, evlerindeki evrakları imha ederek Marmara açıklarında bekleyen İngiliz gemisine binerek kaçmıştı.

İngiltere bu hedeflerinden daha sonra da vazgeçmedi. Sonraki süreçte gönüllü ajanlar olan Selanik Yahudileri(sabetayistler) ile işbirliği içinde yıkılan Osmanlı'nın yerine Laik, Demokratik, saçma sapan, gırgır şamata ayarında bir seçim sistemi ile yönetilen bir yeni Türkiye'yi kurdular.

Bu oyunların çok çok gecikmeli de olsa farkına varabilenler, mani olmaya çalışanlar imha edildiler. Bunun için gerekirse meclis içerisinde bile vuruldular. İşte bunlardan biri de kurtuluş savaşı kahramanı olarak bilinen Halit Paşa'dır...

****
Kâtil Kel Ali ve Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk. 

Kurtuluş Savaşı Kahramanlarından Halit Paşa, Büyük Millet Meclisi’nde, İstiklal Mahkemesi Reisliği ile tanınmış olan Ali Çetinkaya tarafından vuruldu…


Tahkikat sonrasında Mustafa Kemal’in yakın dava arkadaşlarından olan Afyon Milletvekili Ali Çetinkaya suçsuz görüldü. Halit Paşa yapılan tüm tıbbi müdahalelere rağmen kurtarılamadı. İstanbul’a getirilen cenazesi büyük törenle defnedildi… 13 Ocak 1925


Resimde Atatürk’ün solundaki, “Kel Ali” lakabı ile de anılan ve T.C’nin ilk Ulaştırma Bakanı Olan, Afyon Milletvekili, İstiklal Mahkemelerinin Zalim Hakimi Ali Çetinkaya’dır.

****

HALİT PAŞA KİMDİR?


1883 yılında İstanbul Beşiktaş'ta doğdu. Ahmet Efendi'nin oğludur. 14 Ocak 1901'de Harp Okulu'na girip, 22 Ağustos 1903'te Teğmen olarak mezun oldu. 22 Temmuz 1908'de Kıdemli Üsteğmenliğe terfi etti. II. Meşrutiyet'in ilanı üzerine 1.Ordu 1.Alay 4. Tabur'la birlikte Yemen'e gönderildi. 14 Nisan 1911'de Yemen kıdemiyle birlikte Yüzbaşılığa yükseldi. İtalyanların Trablusgarp'a saldırması üzerine 1910 Haziran'ında Trablusgarp'a gitti. Üç ay bu görevde kaldıktan sonra Balkan Savaşı'na katılmak üzere Çatalca'da Şark Ordusu'na atandı. Bulgarlarla sulh olunca, önce inzibat subaylığına, sonra Harbiye Nezareti emrine atandı.

14 Temmuz 1914'te I.Dünya Savaşı'nın ilanı üzerine Yakup Cemil Bey'in Kafkasya Mürettep Alayı'nın 2. Tabur Komutanlığı'na atandı. Ardahan Zaferi üzerine 23 Haziran 1915'te fevkaladeden Binbaşılığa yükseldi. Çorum Müfrezesi'yle yapmış olduğu hizmetlerin ödülü olarak 14 Haziran 1916'da Yarbaylığa yükseltildi. 10 Mayıs 1917 tarihinde Garbi Dersim Komutanlığı'na atandı. 1918 başında Dersim, Erzincan, Nenehatun ve Erzurum'u geri aldı. İslam Ordusu'nun 3. Fırka Komutanlığı'na atanarak, Batum Muharebesi'ne katıldı. Fırkası ile Ahıska'yı muhasara ederek Ahikelek'in kuzeyini zapt etti. Mütarekenin ilanı üzerine, Tortum kazasına çekildi. Bu sırada İngiliz baskısı ile fırka komutanlığından azledildi. Ali Rıza Paşa kabinesi zamanında 9.Kafkas Fırkası Komutanlığı'na atandı. 27 Eylül 1920'de Ermenistan üzerine yapılan harekâtta başarı kazandı. Başarısı nedeniyle 6 Aralık 1920'de Albaylığa yükseltildi.

1921 yılı başında Doğu Cephesi'nden Batı Cephesi'ne, Kolordu Komutanı yetkisi ile Kocaeli Kumandanlığı'na atandı. II. İnönü Muharebesi'ne Sağ Cenah Grubu Kumandanı ünvanı ile katıldı. 12. Grup Kumandanlığı ile Afyona nakledilerek Kütahya ve Eskişehir'in kurtarılma savaşlarına ve Sakarya Savaşı'na katıldı. Tekrar Kocaeli Grup Kumandanlığı'na atandı. 26 Ağustos 1926'deki Büyük Taarruzda düşmanın kuzey grubuna, Gemlik, Mudanya, Bandırma istikametinde saldırılar yaparak düşman kuvvetlerini tutsak alıp, kaçış düzenlerini bozdu.

Düşmanın Gemlik, Mudanya, Bandırma sahil şeridinden kaçmasını engellemek amacıyla çevirme görevini üstlendi. Albay Halit kumandasındaki birlikler, Gemlik’ten başlayarak Bandırma’ya kadar olan sahil şeridinde düşmana tek kaçış noktası bırakmadı.

Böylece, düşmanın bu bölgeden silinip yok edilmesi sağlandı. Zaferin ardından Albay Halit, gösterdiği bu üstün başarılar nedeniyle Paşa rütbesine yükseltildi. Halit Paşa, Mirliva 31 Ağustos 1922 tarihinde (tümgeneral) olduğunda henüz 39 yaşında idi.

Halit Paşa, muharebe meydanlarında ikisi ağır olmak üzere 9 kez yaralandı. Sakarya muharebesinde beyninin yanına saplanan kurşunu hayatı boyunca taşıdı.

I.Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı sırasında Gümüş Liyakat, Gümüş İmtiyaz, Altın Liyakat, Altın İmtiyaz, 3.Rütbeden Kılıçlı Osmanlı ve İstiklal Madalyası ile Avusturya ve Afganistan'ında birer madalyasına sahiptir.

Kocaeli Grup Komutanı bulunduğu sırada TBMM'nin II. Dönem seçimlerine katıldı.5 Temmuz 1923'te yapılan seçimde Ardahan'dan milletvekili seçildi. 9 Şubat 1925'te Meclis koridorunda, İstiklal Mahkemelerinin zalim reisi Kel Ali tarafından vurulup 13 Şubat'ta vefat etti.

Mudanya'dan, Kocaeli'ne, Kars'a, Artvin'den Gümüşhane'ye, Erzurum'dan İzmir'e, Tunceli'den İstanbul'a, Yemen'den Trablusgarp'a, cephe cephe koşuşturmuş bir komutandı Halit Paşa...

Vatanı için savaşan yiğit askerlere karşı baba gibi şefkatli, vatan hainlerine karşı ise son derece acımasız bir insandı Halit Paşa...

2012-03-26

Harf inkılabı, bütün kütüphanelerin yakılmasından daha feci bir zarara sebep oldu

Haf inkılabı, bütün kütüphanelerin yakılmasından daha feci bir zarara sebep oldu
Haf inkılabı, bütün kütüphanelerin yakılmasından daha feci bir zarara sebep oldu


Kütüphaneleri yakmaya gerek kalmadı



Meşhur İngiliz Tarihçisi Arnold Tonybee  “A Study of Hıstory” (Tarihi bir çalışma) isimli kitabında Harf İnkılâbını değerlendirerek “Türkler harf inkılâbıyla kendi kaynaklarına el atmak husûsunda yabancılardan farksız oldular” demekte ve şöyle devam etmektedir:


Günümüzde Hitler, kendi düşüncesine karşı olan bütün ilmî hazîneleri kökten yok edip kaldırmanın yolunu tutmuştur. Ne var ki, matbaanın îcadı bu faaliyetleri bir nevi imkansız hâle getirmiştir.


Hitler’in çağdaşı olan Mustafa Kemal ise, hedefini gerçekleştirmek için en başarılı ve en akıllı yolu seçmiştir. Türkiye’nin başkanı, vatandaşlarının eskiden mîras aldıkları kültür ve medeniyetin havasından kafalarını kurtarıp çok kuvvetli bir şekilde batı medeniyetinin potası içinde şekil almalarını istemiştir. Böylece alfabenin değişimi, kütüphânelerin yakılması yerine geçmiştir.

Bundan sonra Türk kütüphânelerini yakmaya lüzum kalmamıştır. Çünkü harf inkılâbıyla bu hazineler örümceklerin yuva yaptığı raflarda kapanıp kalmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Ancak çok yaşlı hocalar ve ihtiyarlar, onları okumak lüzûmunu hissedecektir.

(Zafer Dergisi Ekim 1996 Sayı 138)

2012-03-23

Ve Oyun Bitti; Mustafa Kemal Atatürk'ün Akrabaları Sabetayist Kapâni Yahudileri

Ve Oyun Bitti; Mustafa Kemal Atatürk'ün Akrabaları Sabetayist Kapâni Yahudileri
Ve Oyun Bitti; Mustafa Kemal Atatürk'ün Akrabaları Sabetayist Kapâni Yahudileri


Bilindiği gibi Sabetaycılar üç kola ayrılıyorlar. Karakaşiler, Yakubiler ve Kapâniler...

Müslüman Türklerin yetişmiş kadrolarının çeşitli cephelerde, son olarak da Filistin ve Çanakkale cephelerinde ihanetlerle kırılması ve milletimizin beyin takımlarının yok edilmesi ve sonuç olarak da Osmanlı Devleti'nin yıkılması sürecinde birlik içinde ihanet faaliyeti sergileyebilen Sabetayistler, aralarındaki husumetleri geçici bir süre de olsa göz ardı edebildiler.

Bizim aramızda Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma isimlerini taşırlarken, her şeyleri ile Türk ve Müslüman gibi görünürlerken, aslında Yahudilik davalarına hizmet ettiler, en kritik aşamalarda ekmeğini yedikleri milletimize ve vatanımıza en feci, en vahim ihanetleri, en örtülü şekilde yapmaktan geri durmadılar.

Yine, Dünya Yahudi Konseyi ve bu konseyin kontrolünde tuttuğu İngiltere'nin de desteği ile Osmanlı'nın yerine, tam bir Yahudi cenneti olarak tarif edilebilecek yeni Türkiye'yi kurdular. Cephelerde savaşıp can veren bizdik ama devleti kontrolü altına alanlar, halkı devlet zoru ile yepyeni, batılı bir ayara sokanlar onlardı...

Hemen 1924'te "Yunanistan'da kalan Türkleri ana vatanlarına getirmek" bahanesi ile bir mübadele(nüfus değiş tokuş antlaşması) da yaptılar ve ülkemizdeki Rumları Yunanistan'a gönderip Yunanistan'dan da Türk diye Yahudi dönmelerini/Sabetayistleri getirdiler... Artık nüfuzları kadar nüfusları da epey güçlenmişti. Ülkemize yeni gelen Sabetayistler devlet gücü ile bir anda en zenginler oldular. Patronlar, sanatçılar, gazeteciler, meşhurlar onlar oldular.  Ama ciddi bir sorun vardı; Gizli bir Yahudi hahamı Şemsi Efendi(gerçek adı ile Şimon Zvi) nin yetiştirmesi olan Mustafa Kemal Atatürk ve etrafındaki Sabetaycılar Kapâni koluna mensuptular. Bu durum Karakaşi kolu Sabetaycıları için rahatsız ediciydi. İki grup arasında iktidar mücadelesi hat safhadaydı.

İttihat ve Terakki'nin son Maliye bakanı olan Cavid Bey, Karakaşi gurubunun lideriydi. Meşhur İzmir Suikasti hadisesinde, Atatürk'e suikast yapacakları iddiası ile asılanların arasında Cavid Bey de vardı. Aslında suikast tertibi ile hiç bir alakası yoktu. Ama zaten bu suikast teşebbüsünü düzenleyenelerin amacı buydu; bütün muhalifleri, özellikle de Karakaşi Sabetayistleri tesirsiz hale getirmek... Yine aynı İzmir Suikasti davasında asılan Doktor Nazım da Karakaşi Sabetaycılardandı... Asanlar Sabetaycıların Kapani kolu, asılanlar ise Karakaşi koluydu. Yakın tarihte türlü türlü bahaneler ile izah edilen hadiselerin bir çoğu karakaşi-kapani kapışması yüzündendi. Bu iki gurup birbirlerini kırarlarken bile ortak sırlarını yani Sabetaycılıklarını açığa çıkarmıyorlardı.

Yine, ölümünden kısa süre önce oğlu Aydın Menderes'in de itiraf ettiği gibi Ali Adnan Menderes de Sabetaycıydı ve Karakaşi gurubuna mensuptu. Onun idama gidişinin elbette pek çok sebebi vardı ama en etkili sebep Kapanilerin Karakaşilere iktidarı kaptırma endişesi idi... Menderes, Sabetaycıların sıklıkla yaptığı gibi -er ekli bir soyadını, ERTEKİN soyadını almıştı. Sonra mahkeme kararı ile yakın arkadaşı Edhem'in soyadını aldı ve Menderes yaptı. Menderes'in eşi Berin Hanım'da meşhur Sabetaycı aile Evliyazadelerin kızı idi. Zaten Sabetaycılar asla dışarıya(sabetaycı olmayanlara) kız vermez ve dışarıdan kız almazlardı.

1990'da Cumhurbaşkanlığına aday olan ve kazanamayan İsmail Cem de Sabetaycıydı. Yine iç çekişme yüzünden kazanamamıştı. Cem, soyadı olan İpekçi'yi kullanmıyordu. İpekçiler en meşhur Sabetayist ailelerden biriydi...

Özetle, Osmanlı'nın son döneminde, yıkılışı/tasfiyesi ve yeni Türkiye'nin kuruluşunda en etkin gurup iç çekişmelerine rağmen Sabetaycılardı. Atatürk tek başına, yalnız bir kahraman değildi. Buz dağının sadece görünen yüzüydü. Dana onun doğmadığı tarihlerde binlerce aktif Sabetaycı çoktan Osmanlı'nın çeşitli makamlarını ele geçirmiş ve Osmanlı'yı yıkılışa sürüklemişlerdi. Atatürk hedefine ulaşmak için, daha sonra hain ilan edeceği Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin'in kızını bile almak istemiş, damat-ı şehriyari olarak hız kazanmak bile istemişti. Lakin teklifi kabul görmeyip red edilince bu plan gerçekleşememişti. Bilindiği gibi daha sonraki süreçte evlenip boşandığı İzmirli Latife Hanım da kendisi gibi Sabetayistti. Çankaya köşkünde vazifelendirdiği yakın hizmetlilerine kadar herkes Sabetayistti...

Buraya kadar özet bilgi vermek istedik. Bloğumuzda Sabetaycılar hakkında aylardır yeterince yayın yaptık. Şimdi asıl amacımız Kapani kolu Sabetaycılarını tanıtmak.

Bir ilginç dergi gördük. Chronicle namında bir dergi... 2005-2009 arası yayın yapmış... Ufak bir incelemede bile Sabetayist bir kadro tarafından çıkarıldığı anlaşılabilen bu dergi her nedense Kapanileri tanıtmak ihtiyacı duymuş... Tabii suya sabuna dokunmadan ve Sabetaycılıktan hiç bahis etmeden... Bizim bu güne kadar ulaşabildiğimiz ve Kapanilerin akrabalık bağlarını anlatan tek araştırma bu... Gerçi buna araştırma denir mi bilemiyoruz. Zira, özellikle son on yılda Sabetayistlerin iyice deşifre olmaları karşısında sahneye sürdükleri bir eylem planları var... Şiddetli tepki almadan usul usul kendilerini, kendi kalemşörleri ile deşifre etmek ve bu işi 150 senenin ve inanılmaz binlerce ihanetlerin, acıların, göz yaşının hesabını sorabilecek Müslüman yazarların eline bırakmamak...
Soner Yalçın ve Prof. Yalçın Küçük'ün de bu planın bir parçası olduğu kanaatindeyiz. Zaten Yalçın Küçük'ün enişteleri de dedeleri de Yahudi...

Biz sizi bu ilginç derginin dikkat çekici yazısı ile başbaşa bırakıyoruz ve Atatürk'ün de akrabaları olan Kapani Yahudilerini tanıyoruz;
(Not: Makalenin yazarı olan Duygu Özsüphandağ YAYMAN ismi de tipik bir Sabetayist kriptoloji örneği.)

****

Kapanizadeler Hem Hükümet Hem Muhalefet



Latife Hanım’dan Fahri Korutürk’e uzanan akrabalık bağları onları farklı siyasi kamplara savurdu. Kurtuluş Savaşı’nda Çakıcı Efe ile rakı içen bir babanın iki farklı oğlu; 1. Menderes Hükümeti’nden Osman Kapani ve özgürlükçü akademisyen kardeşi Prof. Dr. Münci Kapani ile onların gazeteci ve belgeselci yeğenleri Güneş Karabuda, ailenin en popüler üyeleri. Birbirinden ünlü hukukçu, doktor, diplomat, sporcu damatlar, bir de Atatürk ile kurulan bağlar, cabası!

Bir ailenin kolları nereye kadar uzanır? Kaç ailenin kolları hem Atatürk’le uzaktan akrabalığa hem Menderes hükümetinde bakanlığa hem Menderes’in en sıkı muhalifliğine hem Türkiye’nin en köklü kurumlarından, simge yapılarından birinin temelini atmaya çıkar? Kaç ailenin siyaset, ticaret, hukuk, eğitim, medya ve spor tarihlerine yazılan, bu alanlardaki konumlarıyla Türkiye’nin yazgısını değiştiren üyeleri vardır? Kapanizadeler’de bunların hepsi ve fazlası var. Lafı uzatmayalım, aile geniş. Üstelik evliliklerle aralarına katılanların da hatırı sayılır hikâyeleri var. Satırları onlara bırakalım.

Kapanizâde adı, 1800’lerin ikinci yarısında yüksek sesle söylenecek kıvama geliyor. Zira görünmeyecek gibi değil; İzmir ve çevresindeki çiftlikler, onların, imparatorluğun en büyük işadamlarından olduğunu gösteriyor. Mustafa Kapancıoğlu’nun verdiği bilgilere göre ailede ulaşılan ilk isim, tüccar Sahip Kapancızâde Esseyyidül Hacı Hüseyin Bey.

Muris Rukiye Hanım ile Hacı Hüseyin Bey’in dört çocuğu, 1800’lerin sonundan itibaren Kapanizâde adının belleklerden artık hiç silinmeyeceğinin garantisi oluyor: Hamdiye Avniye, Mehmet Reşat, Fatma Aliye ve Tahir Kapani. Dört çocuğun dördünün de ayrı çiftlikleri var. Mehmet Reşat Kapani’nin çiftliği Torbalı’da, Tahir Kapani’ninki ise Salihli Sart yakınlarında. Onlar aynı zamanda, İzmir’in ilk büyük ithalatçı ve ihracatçı ailelerinden.

Bu tarımsal ve ticari faaliyet bir yandan ailenin adını belirliyor: Bugüne ulaşan Kapani ve Kapancıoğlu soyadları “büyük depo” veya “büyük terazi, çeki” anlamına gelen “kapan” kelimesinden türüyor.

Bir yandan da çiftlikler, bulunduğu coğrafyaya yazılıyor: Sart yakınlarındaki bir köye “Kapancı” adı yadigâr kalıyor.

AĞABEY-KARDEŞ: HÜKÜMET-MUHALEFET

Hacı Hüseyin Bey’in oğlu Tahir Kapani’nin, Mediha Hanım ile evliliğinden süren soy, ailenin en popüler kanadı. Sart’taki çiftliği ile İzmir Limanı’ndan yaptığı ithalat ve ihracat işleri, Tahir Bey’i, 1914’lerde İzmir iş çevrelerinin en ünlü işadamlarından biri haline getiriyor. Bir dönem İzmir Belediyesi Karşıyaka Şube Başkanlığı görevini üstleniyor. Tarih, Tahir Kapani’nin çocukları durağına geldiğinde, ailenin ismi ülke çapında daha çok yankılanıyor. Onu, ilkin şöyle anons etmek gerekiyor:

Menderes’in bakanlarından Osman Kapani’nin ve Kamu Hukuku Profesörü Münci Kapani’nin babası, (Uşakizâde) Ömer Uşşaklı ile Ord. Prof. Baha Kantar’ın kayınpederi, gazeteci-yazar ve belgeselci Güneş Karabuda’nın dedesi Tahir Kapani!

Tahir Bey tüm çocuklarını; Osman, Münci, Mefharet (Yemişçi), Sabahattin, Atıfet (Karabuda), Hüseyin, Güner (Pamir) ve Muazzez (Kantar) Kapanizâde’yi yurtdışında okutuyor. Kardeşlerin en büyüğü, 1915 doğumlu Osman Kapani, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ardından Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde eğitimine devam ediyor. Yurda döndükten sonra da Türkiye’nin siyasal yazgısına yazılacak isimlerden biri oluyor. Demokrat Parti’nin kuruluşunda yer alan Osman Kapani, kısa sürede Ege Bölgesi’ndeki miting meydanlarında halkı coşturan söylevleriyle sivriliyor. Çok partili yaşamın ilk meclisine İzmir Milletvekili olarak seçilen Osman Kapani, 1950’de ilk Adnan Menderes hükümetinde, devlet bakanı olarak yer alıyor.

Ağabey, siyaseti icra ederken; kardeş, siyasetin bilimini yapıyor. Ne ki aile, bu yeni siyaset madalyonunun her iki yüzünü de görüyor. Çünkü Münci Kapani, hükümetin özgürlükleri kısıtladığını düşünen akademi cephesinde, yani bakan ağabeyine karşıt kutupta yer alıyor. Ders yılı açılışında “Gençler, düşündüklerinizi her ortamda olduğu gibi söyleyin” diyen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) Dekanı Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, Menderes tarafından görevden uzaklaştırılıyor. Bunun üzerine SBF’den Şerif Mardin, Mümtaz Soysal, Bahri Savcı, Coşkun Kırca gibi akademisyenler istifa ederken onlara Hukuk’tan katılanlar arasında Münci Kapani de yer alıyor: “Hükümet üniversiteye müdahale edemez.”

HUKUK LİTERATÜRÜNDEKİ KAPANİ

Demokrat İzmir Gazetesi Başyazarlığı yapan avukat Osman Kapani, TBMM’de dokuz, on ve on birinci dönem DP İzmir Milletvekili olarak yer alıyor. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından o da Yassıada’ya gönderiliyor. Aynı dönemde ailenin damatlarından biri de devrik bakanla aynı kaderi paylaşıyor. Kapani’nin yeğeni Rukiye Nevin Safaoğlu’nun ilk eşi, İzmir Belediye Başkanı Faruk Tunca, Balmumcu’da tutuklu bulunuyor (Tarih, Tunca’nın adını daha sonra ikinci eşi, 1952 Türkiye güzeli, ilk Avrupa güzeli Günseli Başar ile yan yana anıyor).

Osman Kapani’nin siyasi yaşamının çöküş dönemi, kardeşinin hukukçu akademisyen kimliğinin yükseliş dönemine bırakıyor yerini.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Münci Kapani adı, 1950’lerin önde gelen düşünce dergilerinden Forum’un yazı kurulunda, Bülent Ecevit, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy gibi adların yanında yer alıyor. Kapani, 1963 yılında fakültenin Kamu Hukuku Kürsüsü Başkanı oluyor. 1964’te bölüme asistan olarak giren isimlerden biri dikkati çekiyor: Doğu Perinçek.

Kamuoyunun gündemine yakın zamanda giren Nurettin Veren’de, Kapani ailesiyle akraba.
“Politika Bilimine Giriş,” “İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları,” “Kamu Hürriyetleri” kitaplarının yazarı olan Kapani’nin, hukuk ve politika alanlarının kavramsal çerçevesine yaptığı katkılar literatüre geçiyor. Siyaset, kamu hukuku, insan hakları, anayasa mahkemesi gibi konularda halen ona atıfta bulunuluyor. “Politika Bilimine Giriş”te yazdığı; “Kamuoyu, iktidarı yapan ve yıkan bir güçtür” sözü, zihinlere kazınan alıntılardan. Siyasal iktidara getirdiği “iktidar = kuvvet + rıza (meşru olma) formülü” yeni bir açıklama biçimi olarak kabul ediliyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni -Türkiye Barolar Birliği’nin ifadesiyle- İngilizce ve Fransızca asıllarını karşılaştırarak ve eldeki eski metinlerden yararlanarak günümüz Türkçesiyle titizlikle çeviriyor. 12 Eylül 1980 darbesinin getirdiği ortamda, 1983 yılında kürsü başkanlığından istifa ediyor. Münci Kapani 1989’da; kurucuları arasında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi aydınların olduğu Atatürkçü Düşünce Derneği’nin onur kurucuları listesinde yer alıyor.

Kapani’nin öğrencilerine verdiği son ders, kuşaklar boyu bir hayat dersi olarak bugüne ulaşıyor: “Size ders anlatmaya değil, ders vermeye geldim. İki şey söyleyip gideceğim. Önce şunu belirteyim ki sizin sınıf çok iyi mevkilere gelebilecektir. Sizden sonrakilerin şansı az ama daha sonraki kuşağınki daha da az. Benim size söylemek istediğim iki şey şu: Görev yaparken: 1. Ekmekle hürriyeti birbirine tercih edilir hale getirmeyin. Aç insana hiçbirşey kabul ettiremezsiniz. 2. Fazilet ile menfaati bir araya getirmeyin. Onlar su ve şeker gibidir. Fazilet, menfaatin içinde erir gider.

Kapanizâdeler, İzmir’in pek çok tanınmış, köklü ailesiyle evlilikler yoluyla akrabalık bağları kuruyor. Kuşak sırasına göre gidersek; Hacı Hüseyin Bey’in kızı Hamdiye Avniye Hanım, İzmirli ünlü tüccar Hocazâde Ahmet (Üzümcü) Bey ile evleniyor. İzmir bu adı, şehrin en prestijli semti Alsancak’ın tek camisi, aynı zamanda protokol camisi olan Hocazâde Camii’nden tanıyor. Ahmet Üzümcü, daha sonra aynı mimara (Fahri Nişli), eşi Hamdiye Avniye Üzümcü adına bir cami de Urla’da yaptırıyor.




Türkiye'nin en kritik öneme sahip ailelerinden biri olan
Sabetayist Kapanizadeler, çok etkili isimler çıkarttılar
Hacı Hüseyin Bey’in diğer kızı Fatma Aliye Aksoy ise, Türkiye’nin atlet lakaplı ilk sporcusu Seha Aksoy ile evleniyor. 1941 Dekatlon Türkiye Rekortmeni, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi ve aynı zamanda da iyi bir bilardocu olan Seha Aksoy’un adı, Atatürk Spor Kompleksi içindeki Seha Aksoy Atletizm Pisti aracılığıyla dünyaya ulaşıyor.

Evliliklerle kurulan akrabalık bağları arasında, bir alt kuşaktaki bir soyadı, Atatürk’le bağlantısı nedeniyle ilgiyi üzerinde topluyor: Tahir Bey’in kızı Atıfet Hanım ilk evliliğini, Atatürk’ün eşi Latife Uşşaki’nin kardeşi Ömer Uşşaklı ile yapıyor. Atıfet Hanım’ın ikinci eşi ise İzmit Memleket Hastanesi Başhekimliği, Sağlık Bakanlığı’nda genel müdür yardımcılığı, müsteşarlık, Dünya Sağlık Örgütü toplantılarında delegasyon şefliği yapmış olan Dr. Nail Karabuda. Ancak boynuz, kulağı geçiyor; Güneş Karabuda’nın ünü, babasını aşıyor. Osman ve Münci dayılarının yolundan gidip hukuk okuyan Karabuda, gazeteciliğe, üniversite eğitimini aldığı Paris’te fotomuhabiri olarak başlıyor. 1961’de televizyonculuğu ekliyor kariyerine. Dünyanın dört bir yanını, hazırladığı politik, sosyal ve kültürel içerikli belgesellerle, başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere Avrupa ve Amerika’daki değişik televizyon kanallarından yansıtıyor. Tarihe tanıklık ettiği en önemli görüntülerini, Vietnam Savaşı’nın ortasından geçiyor. Karabuda’nın deneyimlerine ilişkin daha fazlasını, arkadaşı Yaşar Kemal anlatıyor: “Güneş’i 40 yıldır tanırım. Onu önce fotoğrafçı olarak tanıdım, sonra da kameraman… Bu 40 yılda Güneş şaşırtıcı bir hızla dünyayı dolaştı, filmler yaptı. Endonezya’da bir milyon kişi öldürülürken Güneş oradaydı. Şili’de Allende öldürülürken o oradaydı. Dofar gerillaları Arabistan’da çarpışırken Güneş gene oradaydı. Güneş’in maceraları saymakla bitmez. Güneş 40 yıldır dünyanın her yerindeydi.”

Aile, bir cumhurbaşkanı ile daha evlilik bağı kuruyor. Münci Kapani’nin kızı Suzan Hanım ile Türkiye’nin altıncı cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün oğlu, eski Paris Büyükelçisi Osman Korutürk evleniyor (Osman Korutürk adı, Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi olarak da hatırlanıyor).

Tahir Bey’in diğer kızlarına gelince; Mefharet Hanım, İzmir’in bir başka ünlü tüccar ailesi Yemişçiler’e gelin gidiyor. Muazzez Hanım’ın eşi Ord. Prof. Baha Kantar ise ailenin yolunu bir kez daha Atatürk ile kesiştiriyor. Atatürk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Kantar’ı, 1925’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin açılması üzerine buraya ceza hukuku profesörü olarak tayin ediyor. Kantar, 1935’te Türk Dili Tetkik Cemiyeti ile İçtimai İlimler Terimleri Komisyonluğu başkanlığına seçiliyor. Aynı yıl dekanlığa atanıyor, Kriminoloji Enstitüsü’nü kuruyor. Atatürk tarafından Türkiye’yi yurtdışındaki bazı toplantılarda temsil etmekle görevlendirilen Kantar’ın, üç ciltlik “Ceza Muhakemeleri Usulü” kitabı, yeni kuşaklara yol gösteriyor.

DİĞER İKİ KOLUN SOYADI KAPANCIOĞLU

Geldik yine başladığımız yere. Çünkü Hacı Hüseyin Bey’in çocuklarıyla süren kol, ailenin birinci kolu. Hacı Hüseyin Bey’in kardeş çocukları ve torunlarından gelen Kapanizade Mustabey ile eşi Katipzadelerden Hatice Naciye Hanım; çocukları Hüsnü, Ali Suphi, Nedime ve Adnan Kapancıoğlu ile birlikte ailenin ikinci kolunu sürdürüyor. Ali Suphi Bey, İzmir’in ilk meşhur şekercilerinden. İnşaat yüksek mühendisi olan oğlu Mustafa Kapancıoğlu ODTÜ’de öğretim üyeliği yaptıktan sonra, beş yıl Lizbon’da beton barajlar üzerine uzmanlık yapıyor. Türkiye’ye “Barajlar Kralı Süleyman Demirel’in öğrencisi” namıyla dönen Mustafa Kapancıoğlu, 12 Eylül öncesinin İzmir İl İmar Müdür Vekili. 12 Eylül sonrasında ise valilik tarafından “İzmir Belediyesi’ni Denetleme İmar Komisyonu Başkanlığı”na atanıyor. Engelli atlama, yüksek atlama ve mızrak atmada elde ettiği başarılar, Mustafa Kapancıoğlu’nun sporcu yanının nişanları. Hüsnü Bey’in oğlu Gündüz Kapancıoğlu ise uzun süre yaptığı İzmirliler Derneği Başkanlığı ile hatırlarda.

Hacı Hüseyin Bey’in kardeş çocuklarından Ali Rıza Bey ile Denizli Tavaslı Esma Hanım da ailenin üçüncü kolunu oluşturuyor. Eski Tariş Yönetim Kurulu üyelerinden İbrahim Kapancıoğlu ile 1977’nin Sarayköy Belediye Başkanı Rıza Kapancıoğlu, Kapanizâdelerin tüccar ve siyasetçi yetiştirme geleneğini, ailenin üçüncü kolunda yaşatanlara örnek oluyor.

****

[NOT: T.C. yasalarına göre Sabetayistleri araştırmak, incelemek, tartışmak asla suç değildir. Bu yayını özgürce beğenip paylaşabilirsiniz. Suç Türk ve Müslüman gibi gözüküyorken aslında Yahudiliğe ve çeşitli ülkelerin istihbarat birimlerine hizmet etmektir. Suç Sabetaycı olmaktır. Yahudi olmak bunu açıklama ve yahudice yaşamak suç değildir, bir tercihtir. Ama sabetaycılık doğrudan hıyanet-i vataniyye kapsamında değerlendirilmesi gereken bir husustur... Suçtur...]
http://www.chronicledergisi.com/kapanizadeler-hem-hukumet-hem-muhalefet/ 

Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?

Samiha Ayverdi
Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen
Türk aydınına bilmem ne demeli? Samiha Ayverdi


TÜRK TOPRAĞINDAKİ YAHUDİLER

Bu eski hâtıranın, kitaplarımızdan birinde kayıtlı olduğunu bilmekle beraber, ehemmiyetine binâen, şu "Hâtıralar" serisi içine almayı uygun buldum. Basit, hatta mizahî görünüşüne rağmen, asırlar boyu Osmanlı Devleti'nin çatısı altında barınmış, sırasında, toprağın öz evlâdı olan Türklerden daha refahlı, ve alabildiğine geniş içtimaî, vicdanî, iktisadî ve ticari imkânları içinde yaşamış etnik gruplar arasında, Yahudi cemâatinin de, Türk'e yabancı hatta düşman oluşuna misal vermek bakımından üstünde durmaya değer olsa gerek.

Türk târihinin, iktisadî, içtimaî/sosyal ve dahi siyâsî seyrini kollayıp, koparılmış çıbanlarını tespit etmiş olanlar, bilhassa gayr-i müslim azınlıkların Türk insanına ne ölçüde oyun oynamış olduklarını görürler. Bu azınlık zihniyetinin topografîk haritası yapılmak istendiği takdirde, Rum, Ermeni ve Yahudi'nin el birliği ile, devlet ve millet aleyhine kazdıkları uçurumlar, girdaplar, hatta ateş püsküren volkanlar meydana çıkar.

Anlatmak istediğim hikâye şu:

Çamlıca'da bir yazlık evimiz vardı. Üsküdar-Kısıklı arası 4-5 km.lik yokuşu tırmanmak için tek vâsıta da, talikalar idi. Vapurdan Üsküdar'a çıkan babam, bir Yahudi'nin bir Türk'e patlıcan satmakta olduğunu görmüş. Fransızca gibi İspanyolca'yı da çok iyi konuştuğundan, biraz da alaycı ve mizaha yatkın mizacı yüzünden İspanyolca olarak:

- Bezirgan, patlıcanın tanesi kaça? demiş. Kendisine aynı dille cevap veren Yahudi, müşterisini göstererek:

- Şu uğursuz oğlu uğursuz gitsin de, ona elli paraya verdiğimi sana kırk paraya veririm! diye cevaplandırmış.

Bu ara babam da gidip bir araba tutmuş ve içine girip oturduktan sonra da: "Küfende ne kadar varsa hepsini alıyorum, boşalt!" demiş ve kırk paradan olarak patlıcanların bedelini ödemiş. Alış-veriş bitip araba hareket ettikten sonra da, bu defa Türkçe olarak:

- Bezirgan, hangimiz uğursuz oğlu uğursuz? diye seslenince, aldatmaya alışık olduğu kadar, aldanmaya hiç gelemeyen Yahudi, kendi gafleti ile sanki bütün İsrail oğullarının aldanmış olduğu vehmine düşercesine, büyük bir öfke ile:

- Yit... Yozum yormesin yit! diye bağırırken, babamın arabası da, yavaş yavaş gözden kaybolmuş.

Asırlar evvel, Katolik vahşeti ile kan pıhtısına dönen İspanyol Yahûdilerine kapılarını açan Türk'ü çevirdiği ticarî, iktisâdi, mâlî ve hatta siyâsî dolaplarla içten içe yıkan ve en sonunda da, Filistin'de bir karış Türk toprağını bu şeriatçı ve ırkçı Yahudi'ye kaptırmayan Osmanlı Hânedânı'nın dahî hükümdarını tahtından al-aşağı eden ve Türklüğü de devlet otoritesinden mahrum bırakan, işte patlıcancısından, bankerine, tacirine, komisyoncusuna kadar hep bu Yahudilerdir.

1953 senesi idi. Kapalıçarşı'nın Mercan semtinde. Hakkı Usta isminde, îmal ettiği ayakkabıları gene aynı dükkânda satan namuslu ve ciddî bir esnaf vardı. Sinan mektep çağına gelinceye kadar ayakkabılarını hep oradan aldım. Hani "Çocuğun yediği helâl, giydiği haram" diye bir atasözü vardır ya, işte bizim oğlanın ayakkabıları da, daha yıpranmadan küçülüyordu.

Bir defasında, aldığım ayakkabıyı evden beğendiler. İki gün sonra gidip bir tane daha almak istedim.

Fakat Hakkı Usta paketi yaparken, verdiğim parayı elinde tutarak yüzüme baktı ve fiyatın bir lira artmış olduğunu söyledi. Mukadder suâlimi beklemeden de: "Yahudi, bir telefonla malları topladı, bize de keyfinin istediği fiyattan veriyor. Bu bir lira bizim kesemize değil, onun kasasına giriyor!" dedi.

Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hâlâ görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?

Her gün, sayıları da nüfuzları da artan mason locaları, Lions Kulüpler, Rotari Kulüpler, hep Yahudi oyununun tuzakları... Amma bilen kim, hele inanan nerde?

Kütahya'da bir kunduracı dükkânı vardır. İstanbul piyasasından satın aldıkları düşük kaliteli ayakkabıları satarlar.

Dükkân sahibinin adını bilmiyorum. Oğlunun ismi, Mustafa Kalyon'dur. Bir gün baba Kalyon, mal almak için İstanbul'a gitmek üzere olan oğluna: "Orada, benim bir Yahudi ortağım vardı. Git onu gör ve benden selâm söyle!" der.

Mustafa Kalyon da, babasının arzusu üzerine, bu eski ortağın iş yerini arayıp bulur. Fakat burası, akıl durduran, muazzam ve o nisbette de lüks bir binadır.

İçeri girerse de patronun yanına destursuz girilemeyeceğini, önüne çıkan engeller derhal belli eder. Ne ise ki, eski ortaklık hikâyesi adamları biraz yumuşatır, telefonlar, sorup soruşturmalardan sonra izin çıkar ve kapı kapı içinden geçirilerek, eski ortağın mükellef bürosuna girmek mümkün olur.

*

Mukayese, hazin olduğu kadar da acı. Kalyonların karanlık, bakımsız tabur tabur kutu dizili rafların sıralanmış olduğu dükkânlarına bir kere girmiştim.

Gerçi baba Kalyon'un Yahudi ortağının o muhteşem ticarethanesine ne gittim ne de gördüm. Mustafa Kalyon'dan dinlediğim o ihtişamla Kütahya'daki ayakkabıcı dükkânını zihnen ve hayâlen karşılaştırdığımızda, başını alıp gitmiş bir varlıkla, yerinde sayan ve ticâret hacminin de, şeklinin de yürek sızlatmaması ne mümkün?

Yahudi'nin müesseseleşmiş iş yerinde, terlik, ayakkabı satmak gibi onlarca ednâ/basit olan işlere yer yoksa da, hemen bütün terlikçi ve kunduracıları kesime almış büyük işlerin çevrildiği muhakkaktı.

Türlü ticâret hileleri ve dalavereli çevirme hareketleri ile piyasaya hâkim olan bu kurnaz adam, kısa zamanda Kalyon'un ortağı olmaktan, yüzlerce Kalyonu satın alacak hâle gelmiş bulunuyorsa, kendimizde de suç arayıp iş ve cemiyet hayâtımıza çeki düzen vermezsek, iktisâdı ve ticari hayâtımızı parsellemiş olan azınlıkların saltanatlarına son vermeyi ebediyen unutmamız gerekir.

*


1957 senesinde tertip etmeye başladığımız "Çocuk İftarları", çok şükür 26 senedir aralıksız devam etmektedir. Her sene, ramazandan evvel, davetli çocuklara verilmek üzere hazırladığımız diş kiraları ile beraber, oyuncak veya küçükleri memnun edecek bir şeyler arayıp bulmak gerekir.

Bundan on iki sene kadar evveldi. Bu maksatla Eminönü'ne giderek bir şeyler satın aldım. Fakat hediye adedini biraz daha genişletmem gerektiğinde Yeni Postahâne Caddesi'ndeki kırtasiyecilere de bakmak istedim. Burada biri Türk, diğeri Yahudi, karşılıklı iki kırtasiyeci bulunuyordu. Yahudi'nin camekânında plastik kap içindeki zarif pergerin fiyatı iki buçuk lira olduğu halde, aynı perger, Türk'ün dükkânında üç lira idi. İçeri girdim ve bu fiyat farkının sebebini sordum. Genç tezgâhtar çatık bir yüzle: "Gidip oradan alın" demez mi! 

Sükûnetle yüzüne bakarak: "Oradan almamı tavsiye edeceğinize, neden sizden almak istediğimi sormuyorsunuz? Bunlardan iki adet istiyorum ve Türk olduğunuz için de, bile bile bir lira fazla veriyorum. Fakat bu değişik fiyat karşısında sizi tercih edecek başka müşteriler olacağını da pek tahmin etmiyorum," dedim.

Dedim, Fakat müşteri tutmayı, müşteriye edilecek muameleyi bilmeyen, ticâret ahlâkının bigânesi genç tezgâhtar, maalesef bu söylediklerimi de anlamadığı aşikâr bir kayıtsızlıkla dinledi.

Bu hâdisenin üstünden birkaç zaman geçtikten sonra, Yahudi'nin neden Türk'ten daha ucuz sattığını tesadüfen öğrendim.

Kırtasiye üzerine çalışan toptancıların hemen hepsi Yahudi imiş ve kendi ırklarından olan tüccarlara sattıkları malı Türklere verdiklerinden daha düşük fiyatla verdikleri için, gerek toptan, gerek perakende piyasayı onlar tutmakta imişler.

Bana perger satan mağazadaki gencin, işin bu tarafinı bilmemesi pek mümkün değildi. Hiç olmazsa: "Git oradan al!" diyeceğine, bunu açık söylese, hatta dertleşseydi, ne doğru bir harekette bulunmuş olurdu.

Yeğenim Cemil Büyükaksoy, liseyi Saint Joseph*de okuduğu sırada, Yahudi cemâati tarafından taksitleri Ödenen fakir bir Yahudi arkadaşı da varmış.

Aradan seneler geçmiş, bir gün Cemil, hızlı hızlı yolda giderken, lüks bir husûsî araba yanında durmuş ve direksiyonda olan genç: "Cemil, gel seni götüreyim!" diye seslenmiş.

Yeğenim, kendisini ismi ile çağıran bu kalantor adamın, Saint Joseph'deki fakir Yahudi çocuğu olduğunu hayli güç fark edebilmiş.

Arabayı süren genç, merakla kendisine bakan yeğenime:

- Biliyorsun, beni Musevî cemâati okuttu. Harp içindeki yokluk seneleri malûm. O yok, bu yok... çivi de yoklar arasında. Bir ara, ithal malı tahta çivi geldi. Piyasada rağbet eden olmadı. Amma bizim cemâat, kârın yüzde otuzuna karşılık, bana sermâye verdiler. İşte, kimsenin beğenmediği çiviler, bana zenginlik yolunu açtı. Şimdi ne iş yaparsam, yüzde otuzu cemâatindir. Çevirdiğim ticâret işleri, bana da onlara da, bol bol yetiyor, demiş.

Ne idik, Ne olduk?
Sâmiha Ayverdi
Shf: 96-101

2012-03-15

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesini Atatürk Yazmamış

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesini Atatürk Yazmamış.jpg

Bülent Ecevit şöyle anlatıyor;
“Atatürk, hazırladığı Büyük Nutku, yakın arkadaşı İsmet İnönü’ye okuması ve fikirlerini söylemesi için vermiş. İsmet Paşa uzun konuşmayı okuyup bitirdikten sonra Atatürk’e iade etmiş. Atatürk’ün nasıl buldun sorusuna, ‘Paşam çok güzel, ancak, sonunu gençliğe hitap ederek bitirmek sanırım faydalı olur,’ cevabını vermiş. Atatürk de bunun üzerine, ‘O zaman sen yaz böyle bir bölüm; bakalım, iyi olursa dediğin gibi yaparız,’ deyince İsmet İnönü Nutuk’un sonundaki ünlü ‘Gençliğe Hitabe’ bölümünü kaleme almış.”
Atatürk'ün gençliğe hitabesini Atatürk değil
İsmet İnönü kaleme almış

Ecevit, İnönü ile ilgili anılarını anlatırken şunları söyledi: “Kendisi bana bir keresinde böyle anlatmıştı. Aynı anısını Necdet Uğur’a da anlatmış, o da bu olayı biliyormuş.” Bülent Ecevit yanında siyaset dersi aldığı ve daha sonra karşı karşıya gelip bir seçim zaferiyle yerine geçtiği İsmet İnönü’den hep saygı ve sevgiyle söz ediyordu. Onun örnek niteliklerini belirtmeye özen gösteriyordu.
ORAL ÇALIŞLAR – LİDERLER HAPİSHANESİ

2012-02-22

Merkez Bankası Kimin? Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın kuruluşundaki Yahudi oyunları

Merkez Bankası Kimin? Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın kuruluşundaki Yahudi oyunları


İngilizler MB'ye Ortaklar mı?

İki hafta önce Skyturk TV'de ilginç bir program yaptım. Konuğum uluslar arası finans danışmanı Mete Akıncı’ydı. Akıncı programda birbirinden ilginç o kadar çok bilgi verdi ki izleyiciler gibi bende şoka girdim.

Yayın sırasında mail box’ım çöktü, reji gelen telefonlardan kilitlendi. Program bir kez daha yayınlandı.

Akıncı’ya göre Suriye’den sonraki durak Yemen olacaktı. Ama asıl sırada Arabistan vardı. Çünkü Fahd’ın Batı’daki bankalarda çok yüklü miktarda parası vardı ve bu para iflasın
eşiğindeki Amerika’nın ağzının suyunu akıtıyordu. Sıra ona da gelecekti.

Akıncı “Arap Baharının” nedenlerini ise bambaşka bir açıdan değerlendiriyordu.

Amerika ve Avrupa’nın derinden yaşadığı ekonomik kriz dolayısıyla isyanlar ‘çıkartılıyordu.’ Daha doğrusu ABD ve Avrupa krizden de öte resmen iflasın eşiğine gelmişlerdi. Bunun için yapılacak en iyi şey yeni hazinelere açılmaktı. İşte Mete Akıncı tam bu noktada ‘dünyanın sahibi’ iki aileden söz etti. Rockefeller ve Rothschild’ler…
Rothschild ailesinden bir temsilcinin, geçtiğimiz yılın son aylarında Tunus’u ziyaret ettiğini ve Zeynel Abidin Bin Ali’den Tunus Merkez Bankasının % 15’ini istediğini söyledi. Bin Ali itiraz edememişti. Sir Eveleyn De Rothschild aynı talebi Mısır’ın lideri Hüsnü
Mübarek’e de götürmüştü. “Merkez Bankası’nın % 15’ini bana devrediyorsun!”

Mübarek itiraz edecek gibi olmuştu. Ama başına gelenleri görüyoruz.

Yayının ertesi günü bu anlatılanlar bilim-kurgu bir film gibi gözümde canlanırken asıl beni sarsan Akıncı’nın bir başka iddiası oldu.

“Türkiye Merkez Bankası’nın da % 15’i İngilizlere aittir.”


Bu yüzde on beş oranını duyunca aklıma şu soru takılıverdi.

Yoksa biz de “arap baharı”nı yıllar önce mi yaşadık?

O halde buyurun…1928 ve 29 daki dünya ekonomik krizi ve bize dayatılan Osmanlı’nın borç sarmalının gölgesinde kurulan Merkez Bankamızın hikayesine…

***

Son Kuruşuna Kadar Osmanlı’nın Borçlarını Ödüyoruz…Peki Ama Niye?

Sorulması gereken soru şudur.

Osmanlı’nın A’dan Z’ye tüm mirasını reddederken neden borçlarını üstlendik?


Şimdi düşünelim. Hem 7 düvele karşı savaş kazandınız. Hem de yıktığınız devletin tüm borçlarını üstleniyorsunuz. Üstelik Misak-ı Milli olarak ilan ettiğiniz en kıymetli topraklar olan Musul ve Kerkük’ü İngilizlere bırakıyorsunuz… 


Sormadan edemiyor insan…Peki niye?
Önce Osmanlı’dan
devraldığımız borç sarmalına bir göz atalım.

24 Temmuz 1923 de imzalanan Lozan anlaşmasına göre Osmanlı’nın borçları tasfiye edilmesine karar verildi. Lozan’da alınan karar, 1928 de imzalanan Paris anlaşmasıyla ödeme planına bağlandı. (Ama dikkat edin…Dünya tam da tarihin en büyük ekonomik krizinin eşiğindeyken…) 


Borçtan, imparatorluğun bakiyesi 14 ülke daha sorumlu tutuldu. Arnavutluk, İtalya, Filistin , Bulgaristan, Irak, Lübnan, Yunanistan, Yugoslavya gibi Osmanlı imparatorluğundan doğmuş ülkelerde bu borçtan sorumluydular.
Aklınız karışmasın…

1912 den önceki borçların % 62 si, 1912 den sonraki borçların ise %75 i Türkiye Cumhuriyet’ine ait sayıldı. Yani borçların ¾’ünden fazlası bizim sayıldı. Kalan ¼ lük bölüm ise 14 ülke arasında pay edildi.

Bu ülkelerin çoğu bu borcu ödemedi. Sadece İtalya ve birkaç Arap ülkesi paylarına düşen küçük miktardaki borcu kapattılar. Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Arabistan, Yemen ise tek kuruş ödemediler. Biz ise son kuruşuna kadar ödedik…

Peki borçların tasfiyesi nasıl yapıldı?
Osmanlı imparatorluğunun kaybedilen topraklarının, Türkiye’ye düşen toplam borçtan indirilmesi esas alındı. Yani Türkiye’nin sınırları dışında kalmış imparatorluk topraklarının “değer”i borçtan düşülecekti. İyi de nasıl?

Toprak değeri nasıl ölçülecekti? O zamanki adı Cemiyet-i Akvam olan Milletler Cemiyeti bu durumun çözümü için bir hukuk profesörü hakem belirledi.

İsviçreli bir Yahudi olan olan Eugene Borel ! Borel, sınırlarımız dışında bıraktığımız toprakların ‘emlak değer’inin baz alınması gerektiğini savunuyordu. Ama toprağın salt emlak değeriyle ele almak bizim için intihar demekti. Örneğin altında petrol kaynadığı anlaşılmış olan Musul’la, Bulgaristan’daki ıssız bir dağ köyü aynı sayılacaktı. 


Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı borç sarmalını ayrıntılarıyla inceleyen hesap uzmanı
Hüseyin Perviz Pur bakın bu duruma nasıl itiraz ediyor. Kanımızca; Türk Maliyesi ve yetkililerin verimli, verimsizliğin borç ödemede kıstas alınmasında önceki kararlarından vazgeçerek doğrudan alınan vergi gelirine dönmesi hatalı bir davranış olmuştu. Bugün verimsiz arazi gelecekte verimli olabilir, ayrıca petrol gelirleri de arazi gelirine dahil edilebilirdi. Hata burada yapılmıştı. 


Osmanlı’nın işgal edilen topraklarının bedeli yer altı ve yer üstü değerleri ile
borç ödemede kullanılmalı idi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’nin Borç
Prangası / Hüseyin Perviz Pur 


Bu tuhaflık dönemin meclisinde de gündeme geldi. Denizli milletvekili Mazhar Müfit Bey bu tuhaf takası eleştirdi.

“Maalesef ben meseleyi o kadar pembe görmüyorum. Tamamen Osmanlı imparatorluğuna ait olan ve cümlemizin malumu vechile müvellidi servet olmak üzere değil, zevk-i safaya, safahata saif edilmiş olan bu milyonlara varan borcun ne suretle ödeyeceğimize dair elimize gelen bu sözleşme ve ekleri çok ağırdır.

Acaba bize miras olarak, yüksek binaları, varidatı hayvanatı, vs. ile bir çiftlik mi kaldı? Yanmış yıkılmış,işçileri boğazlanmış, hatta toprağı zapt edilmiş, varisleri kovulmuş böyle bir vaziyet hadis olmuştu.


Biz canımızı feda edelim, kanımızı akıtalım, o yerleri karış karış alalım fazla olarak tahrip edilen bu yerler için mağlup tarafından Avrupa’nın diğer galipleri olduğu gibi “10” para bile verilmesin, sonra sen gel imparatorluğun yüzlerce milyon borcunu ver…

Bana tamirat için on para vermediniz ki benden almak istiyorsunuz. Avrupa’da böyle mi olur? Fransa borçlarını vermek için Almanya’dan tamirat parasını alayım da vereyim. Aynı
teraneyi İngiltere’de Amerika’ya söylüyor. Bize gelince anlaşılıyor ki Garp(Batı) sermayedarları, sen elem içinde çalış, bütün mahsulünü ben zevk-ü sefa içinde yiyeceğim diyor.

Mazhar Müfit Bey isyanında haklıydı.

Kazandığımız bir savaş sonrasında bu kadar çok taviz verilir miydi? Ya da soruyu tersten soralım. Osmanlı’nın borçlarını genç cumhuriyetin omzuna kim yıktı? Ve daha da yakıcı soru… Musul’u ve Kerkük’ü bırakmamızı kimler istedi?
Neyse…

(Unutumadan belirteyim. Türkiye Osmanlı borçlarının son taksitini 1954 yılında kapattı. Hem de tüm faizleriyle… )

Dönelim Merkez Bankasına…
Güçlü bir Maliye’nin kurulabilmesi için para politikalarının düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun önünde de iki büyük engel vardı. Birincisi Osmanlı’dan devralınan borçlar, ikincisi bir merkez bankasının olmayışı. Birincisi halledilmişti. En azından ödeme planına bağlanmıştı. Ama merkez bankasının olmayışı ciddi sorundu. Halen devletin tüm parası ve işlemler Osmanlı Bankası üzerinden yürütülüyordu.

İsmet Paşa’nın hükümet programında dile getirdiği “Devlet Bankasına ait kanun taslaklarını bu sene Büyük meclise takdim edeceğiz. Bir seneye kadar bir zaman zarfında da Cumhuriyet Bankası’nın küşadının çıkacağını ümit ediyorum.” şeklindeki sözleri Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının kuruluşunun ilk ve en önemli sinyali oldu.


Aslında Lozan’a göre banknot ihraç etme yetkisine sahip Osmanlı Bankasının 1924 yılında sözleşmesi sona erecekti. Ancak Osmanlı Bankasını bir devlet bankasına dönüştürme çabalarının sonuçsuz kalmasıyla sözleşmenin yeniden uzatılması gerekliliği doğdu. Hükümetin bazı isteklerini de yerine getirme karşılığında Osmanlı Bankasının sözleşmesi uzatıldı.

Bununla beraber merkez bankasının kuruluşunda öncü rolü oynamak üzere bir yarışta başlamıştı. Ziraat Bankası ve İş Bankası Merkez bankasının kuruluş sürecinde etkin rol almak üzere birbirleriyle yarış halindeydiler.

Ama bu iki milli bankamıza banknot ihraç etme yetkisi verilmedi.

Yeni ve bağımsız bir banka kurulacaktı. 1928 yılında Türkiye’ye davet edilen Hollanda Merkez Bankası İdare Meclisi Üyesi Dr. G. Vissering, özerk merkez bankası için bir rapor
hazırladı. Onu İtalyan Uzman Kont Volpi izledi. Lozan Üniversitesinden Prof.
Leon Morf’un desteğiyle Merkez Bankası yasa tasarısı hazırlandı. Tasarı, TBMM’de
11 Haziran 1930 tarihinde kabul edildi.

Artık bizim de bir Merkez Bankamız vardı. Ama durun…Peki ya hisseler kime aitti? Öyle ya…Yüzde yüz türk hissedarların oluşturduğu Ziraat ve İş Bankası tercih edilmediğine göre…

Bankanın hisseleri (A), (B), (C) ve (D) sınıflarına ayrıldı. A sınıfı hisseler Hazineye ait olacaktı. B sınıfı hisseler milli bankalara, C sınıfı hisseler yabancı bankalar ile imtiyazlı şirketlere, D sınıfı hisseler ise Türk ticaret kuruluşlarıyla Türk uyruklu gerçek ve tüzel kişilere ayrılmıştı.


Kuruluşunda özerkliği korumak için sadece % 15 i hazinenin elinde tutuluyordu. Kalan hisseler dağıtılmıştı.

İşte dağıtılan bu hisselerin bir kısmı da İngiliz Bankaları ve yatırımcılarınındı. Daha doğrusu İngiliz tefeci ve bankerlerin. Başka ülkelerde vardı hissedar olan. Fransız , İtalyan, vs. Bugün ise Merkez Bankamızın % 54.73’ü hazineye ait.

Kalan 45.27 lük hisse ise milli bankalar, diğer bankalar ve şahıslara dağılmış durumda.
Diğer Bankaların içerisinde yabancı bankalarda var. İngiliz ve İtalyan Bankaları
ilk sırada. Şahıslar kimler diye araştırdım. Şahıs olarak en büyük hissedar
Ankaralı bir Yahudi vatandaşımız çıktı.

***

Evet işte böyle…

Yine Küresel bir soygun var…Yine ona bağlı bir küresel ekonomik kriz var…Ve
yine iki ailenin güdümündeki emperyalizm Ortadoğu ülkelerinin başına çöküyor.

Ve yine Merkez Bankasından talep edilen oran değişmiyor. % 15!

Tıpkı 1929 da yaşadığımız gibi…


GÜRKAN HACIR / AKŞAM
28 Ağustos 2011

2012-02-10

Atatürk, İlke ve İnkılaplarını Yerleştirmek İçin Suçlu Suçsuz Demeden Binlerce İnsanı Astırdı

Atatürk, İlke ve İnkılaplarını Yerleştirmek İçin Suçlu Suçsuz Demeden Binlerce İnsanı Astırdı. İstiklal Mahkemeleri  Gerçeği


İrfan Orga, 'Atatürk' isimli kitabının 265'inci sahifesinde şöyle diyor:

İrfan Orga
"Bu vesileyle ülkenin huzurunu tehdit eden büyük isyanlar ve karışıklıklar meydana geldi. Nihayet hükûmet sıkıyönetim ilan etti. Ülkenin her yanında fevkalade yetkili mahkemeler (İstiklal Mahkemeleri) kurdu. Bu mahkemeler, isyancıları öncekinden daha çok harekete sevketti. Halkın içinde mukavemet ruhunu körükleyen ve din duygularını ayakta tutan din adamlarından pek çok kimse idam edildi. Kurulan askeri mahkemeler, hiçbir sekilde müsamaha göstermiyor, acıma ve yumuşama nedir bilmiyordu. Mustafa Kemal böylelikle bütün planlarını uyguladı. Bu hususta hiç bir vasıtayı elden bırakmadı. İnkilaplarla alay edenleri bile idam ettirmekten çekinmedi. Böylece bir çok suçlu ve suçsuz kimse cezalandırılmış oldu. Halkın iradesini hiçe sayarak inkilapların yerleşmesi için ağır metodları uygulamaktan geri kalmadı."

İrfan Orga, Atatürk, 265

------

İstiklal Mahkemeleri çok zaman, önce astı, sonra yargıladı.
Zaten mahkeme reislerinin arasında çok sayıda sabetaycı gizli Yahudi vardı. Mustafa Kamal Adıtürk de zaten gerçek kimliğini gizleyen  Sabetaycı bir Haindi....
Ona bu iki kimlikli yaşama ve aslıyyeti olan Yahudiliğini gizleme yöntemlerini hem ailesi hem de ilk mektep hocası Şemsi Efendi öğretmişti. Şemsi Efendi‛nin gerçek adı ise Şimon Zvi idi ve gizli bir hahamdı...

Mustafa Kemal Atatürk Demokrat Falan Değildi

Mustafa Kemal Atatürk Demokrat Falan Değildi


Gazi (Atatürk) ile bir defa üç, bir defa dokuz saat konuştuk...
Ben ömrümde böyle adam görmedim ve iddia ederim ki, hiç bir memlekette böyle bir adam yoktur. Benim üzerimde müthiş bir tesir yaptı. Kendisi iş başında kaldığı , bizzat amil olduğu takdirde memleketin salah(kurtuluş) bulmamasına imkan yoktur.

iki mühim sual/soru sordum:
1-Madem ki, Cumhuriyet bir emrivaki şeklinde ilan edildi(kendisi böyle anlatmıştı) demek ki, mecliste Cumhuriyete muarız kuvvetli bir hizip/grup var fakat cumhuriyet tamam olmadı. Bunun icabatını meclisten nasıl geçireceksiniz?

Yoksa başka emri vakiler oluncaya kadar cumhuriyet böyle eksik mi kalacak? Medreseler, şer'iye vekaleti/Şeriat işleri bakanlığı vs. ne zaman kalkacak? Teşkilat - ı esasideki/Anayasadaki din maddesi kalkacak mı?

Paşa meclisten geçse de geçmese de bunların hepsinin yapılacağını söyledi.

"- Madem ki bu meclis Cumhuriyet ilan etmeye kendini salahiyetli gördü. O halde başka bir mecliste başka bir ekseriyet(çoğunluk) bir gün meşrutiyet(Hem padişah hem de meclis olan idare tarzı) ilan ederse ne yaparız?
dedim."

"-Olabilir. Fakat hepsini sopa ile kovarız, dedi"

Falih Rıfkı ATAY, Çankaya

2012-01-01

İngiliz İşgal Valisi ve İngiliz Ajanı: Mustafa Kemal Atatürk

İngiliz İşgal Valisi ve İngiliz Ajanı: Mustafa Kemal Atatürk

MUSTAFA KEMAL İNGİLİZ VALİSİ OLMAYI TEKLİF ETMİŞTİ !

14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor:

“Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini bildirmemi rica etti. 'Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.' "

Kim kahraman, kim hain?

Anadolu’da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…"


Türk Tarih Kurumu’nun tercüme edip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, kim vatan haini, Sultan Vahdettin Han mı, Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk(!) mü?

KAYNAKLAR :

1) Bkz. Tufan Türenç, “Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir”, Hürriyet, 14 Kasım 2007.
2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190.
3) Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98.
4) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.

2011-12-25

Atatürk neden geç gömüldü?

Atatürk neden geç gömüldü




Türkiye’nin en büyük lideri, kurucu ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı beş ay boyunca neden ortadan kayboldu? Anıtkabir’in yapımı niçin 12 yıl sürdü? Ata’nın yakın arkadaşı İsmet Paşa mı, yoksa 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar mı daha vefalı davrandı?

İki gün sonra Ulu Önder Atatürk’ü ölüm yıldönümünde anacağız. 10 Kasım’da yine Anıtkabir’e akın edeceğiz ve yine büyük kurtarıcımızı rahmet ve minnetle yad edeceğiz. Ama Atatürk’ü artık, hamasi nutuklardan ve şablonlardan kurtarmamızın zamanı gelmedi mi? İnsan Mustafa Kemal’in gerçekleriyle yüzleşmemizin zamanı gelmedi mi? Eğer biz Atatürk’ün gerçek öyküsüyle yüzleşmezsek, bunu hangi art niyetlilerin yapacağını bilmek sır değil! Peki, o halde 2 gün sonra anacağımız 10 Kasım’la işe başlayalım. Ölümü, cenaze töreni ve Anıtkabir’e defniyle ilgili kalın sis perdesini biraz aralamaya çalışalım.


DOKTORUN SON RAPORU

Hepimiz, Atatürk’ün 10 Kasım Perşembe günü saat 9’u 5 geçe hayata gözlerini yumduğunu biliyoruz. Atatürk için doktorlar heyetinin, 8 Kasım günü düzenlediği rapor ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterli’ğinin yaptığı açıklama şöyleydi:

Riyaseticumhur Umumi Katipliği’nden

1 Bugün ikinci teşrinisaninin (Kasım) 8. Salı günü saat 23’te Reisicumhur Atatürk’ün sıhhi vaziyetleri hakkında müdavi ve müşavir tabipleri tarafından verilen rapor ikinci maddedir.

2 Bugün saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhi vaziyetleri yeniden ciddiyet kesbetmiştir.

Hararet derecesi 36.4, Nabız: Muntazam-100, Nefes:22’dir.


CENAZEDE TÜRKÇE EZAN

Şimdi 10 Kasım’a gelelim. Saat 9’u 5 geçe Atatürk hayata gözlerini yumdu? Peki, cenaze namazı kılındı mı? Hemen kılınmadı. Dolmabahçe’den alınıp Ankara’ya gönderileceği sırada (19 Kasım 1938) kardeşi Makbule Atadan’ın isteği üzerine namaz kılındı. Namazı İslam Tetkik Enstitüsü Başkanı daha sonradan da Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yürüten Şerafettin Yaltkaya kıldırdı. Ezan Türkçe okundu. Ama namaz 2.5 dakika sürdü, Dolmabahçe Sarayı’nda eda edildi. Camiye gidilmedi.

Peki, bu önemli anın fotoğrafı var mı? Hayır yok. Tartışmalar da bu yüzden günümüze kadar uzuyor. Dolmabahçe’deki katafalkın önünde halkın büyük bir ilgisi vardı. Hatta yaşanan izdihamda ezilenler oldu ve 11 kişi hayatını kaybetti.

Atatürk’ün ölümünden tam 26 saat sonra yeni Cumhurbaşkanımız seçildi: İsmet İnönü. Hem de Meclis’teki oyların tamamını alarak. İşte burası çok ilginç. İsmet Paşa, Atatürk’ün ölümünden önce tam bir yıldır ortalıkta yoktu. 1937 Eylül’ündeki o ünlü kavgadan sonra yolları ayrılmış, sağlık sorunlarıyla boğuşan Atatürk’le hiç görüşmemişti. Hatta o kadar ki Atatürk hastalığının son evresinde İsmet İnönü’nün görüşme talebi gerçekleşmemişti. Atatürk’ün son bir yılda çevresinde kümelenen grup Hasan Rıza Soyak, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras ve Recep Zühtü Soyak olası bir ölüm durumunda İsmet Paşa’nın Atatürk’ün yerine geçmesini engellemeye çalışıyorlardı. Eğer İstanbul ziyareti olursa ve Atatürk’le görüşmeye gelirse suikast düzenleneceği haberleri dolaşmaya başladı.


İsmet Paşa, Atatürk’le ölüm döşeğinde görüşemedi. Ama her ne olduysa oldu ve ölümden tam 26 saat sonra alelacele yapılan Meclis oturumunda İsmet İnönü bütün milletvekillerinin oyunu alarak (348) Cumhurbaşkanı seçildi. Peki, ne oldu da son günlerinde Atatürk’le görüşmeyi dahi beceremeyen İnönü bütün oyları alarak Cumhurbaşkanı seçildi. Onu öldürtmeye kalkan milletvekillerinden birkaçı dahi muhalefet etmedi ve oturuma katılan milletvekillerin oylarının tamamını aldı? Atatürk’ün girdiği son komada Dolmabahçe’de toplantı yapılıp Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’ya Cumhurbaşkanlığı vekâleti zaten verilmişti. Daha cenaze kaldırılmadan bu acele niyeydi? Devletin devamlılığı masallarına sakın inanmayın. Kıran kırana bir iktidar savaşı yaşanıyordu. Hangi gizli el bu seçime dokundu acaba? Devam edelim.

Atatürk öldükten sonra Dolmabahçe Sarayı’ndan Ankara’ya yapılan uğurlama töreni ve cenaze namazına Cumhurbaşkanı İnönü katıldı mı? Hayır, katılmadı. Peki, Ata’nın naaşı ne zaman Etnoğrafya Müzesi’ne kaldırıldı. Mart 1939’da. O halde 19 Kasım’dan mart ayına kadar cenaze neredeydi? Bilmiyoruz! Atatürk’e uygun bir kabir yapma girişimi ise İnönü’nün 12 yıllık iktidarında tam bir yılan hikâyesine dönüştü.


12 YILDA BİTİRİLEMEDİ

Anıtkabir’in yerinin tespiti için bir komisyon kurulmasına 1941 yılında karar verildi. Yani ölümden 3 yıl sonra! Tek parti dönemi. İsmet Paşa tek adam. Ama Anıtkabir için yer konusunda bir türlü karar verilemiyor. Aynı yıl bir de uluslararası bir proje yarışması açıldı. Yarışma sonucunda Türk mimarlar Emin Onat ve Orhan Arda’nın eserleri layık görüldü ve inşaata 1944 yılında başlandı.

Tam 6 yıl Atatürk için yapılacak kabrin inşasına başlanamamıştı. Anıtkabir’in temelini o günlerin Başbakan’ı Şükrü Saracoğlu attı. Saracoğlu’nun temelini attığı Ankara Ulus’taki devasa Gençlik Parkı ise birkaç yılda hizmete (1943) girmişti. Hem de ödenek yokluğundan birkaç kez inşaat durduğu halde. Anıtkabir ise bir türlü bitmiyordu. 1945’te mozole ve tören meydanını kapsayan 2.kısım inşaatına başlandı. Giriş kuleleri çevre düzenlemesi ve ağaçlandırılması ise 1950 yılına gelindiğinde halen bitmemişti. İsmet İnönü 1950 seçimleriyle birlikte koltuğunu Celal Bayar’a devrettiğinde tam 12 yılda bitmemiş bir Anıtkabir inşaatı ve Etnoğrafya Müzesi’nde bekleyen bir naaş bırakmıştı.


CELAL BAYAR SAHİP ÇIKTI

Bugünden baktığımızda yobazlara kol kanat gerdiğini düşündüğümüz Celal Bayar ise önce Atatürk’ün aziz hatırasına yapılan saldırıları engellemek için 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkarttı. Ardından da bütün hızıyla yarım kalmış Anıtkabir inşaatını bitirdi. Hatta 1951 yılında projenin bir an önce bitirilebilmesi bir tadilat bile istedi. Mimarlar mozole bölümünde değişiklik yapıp kısa sürede inşaatı bitirdiler. Ve 1953 yılında Ulu Önder Atatürk ebedi istiratgahına defnedildi. İsmet Paşa Cumhurbaşkanlığı koltuğunu ertesi gün yani 11 Kasım’da almıştı. Ama Anıtkabir’in inşası 12 yılda bitirememişti! Şimdi cevaplayın bakalım?

Banknotlardan Atatürk’ün resmini kaldırıp kendi fotoğrafını koyan İsmet Paşa mı daha fazla Atatürkçü yoksa Anıtkabir’i bir an önce tamamlayıp Ulu Önder’i ebedi istiratgahına uğurlayan Celal Bayar mı?


DEVLETİN ‘TUNÇ ELİ’ BURADA

Tarİhİn garip cilvesi işte! Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül Tunceli’yi ziyaret etti. Tarihte Tunceli’yi ziyaret eden ikinci Cumhurbaşkanı oldu. İlki Atatürk’tü. Atatürk ne zaman gitmişti Tunceli’ye? 1937 yılında. Yani, 1935’te çıkarttığı Tunceli Kanunu’nun hemen sonra. Hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen yaptığı Doğu gezisinde Tunceli’yi de eklemişti. Ata’nın manevi kızı Sabiha Gökçen’in de katıldığı uçaklı saldırıyla ünlü Dersim İsyanı henüz bastırılmış isyanın elebaşı sayılan Seyit Rıza ve arkadaşları yakalanmıştı. “Dersim’e devletin Tunç eli değecek” diyen Atatürk, Dersim’in adını Tunceli olarak değiştirmişti. Şimdi aradan geçen 72 yıl sonra Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Tunceli’yi ziyaret etti. Ve onu Kürt açılımı tartışmalarının gölgesinde “Dersim’e hoş geldin” pankartıyla karşıladılar, Dersimspor forması hediye ettiler!

Gürkan Hacır
Akşam Gazetesi
8 Kasım 2009 Pazar

Bu ay öne çıkanlar