gürkan hacır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gürkan hacır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-02-22

Merkez Bankası Kimin? Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın kuruluşundaki Yahudi oyunları

Merkez Bankası Kimin? Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın kuruluşundaki Yahudi oyunları


İngilizler MB'ye Ortaklar mı?

İki hafta önce Skyturk TV'de ilginç bir program yaptım. Konuğum uluslar arası finans danışmanı Mete Akıncı’ydı. Akıncı programda birbirinden ilginç o kadar çok bilgi verdi ki izleyiciler gibi bende şoka girdim.

Yayın sırasında mail box’ım çöktü, reji gelen telefonlardan kilitlendi. Program bir kez daha yayınlandı.

Akıncı’ya göre Suriye’den sonraki durak Yemen olacaktı. Ama asıl sırada Arabistan vardı. Çünkü Fahd’ın Batı’daki bankalarda çok yüklü miktarda parası vardı ve bu para iflasın
eşiğindeki Amerika’nın ağzının suyunu akıtıyordu. Sıra ona da gelecekti.

Akıncı “Arap Baharının” nedenlerini ise bambaşka bir açıdan değerlendiriyordu.

Amerika ve Avrupa’nın derinden yaşadığı ekonomik kriz dolayısıyla isyanlar ‘çıkartılıyordu.’ Daha doğrusu ABD ve Avrupa krizden de öte resmen iflasın eşiğine gelmişlerdi. Bunun için yapılacak en iyi şey yeni hazinelere açılmaktı. İşte Mete Akıncı tam bu noktada ‘dünyanın sahibi’ iki aileden söz etti. Rockefeller ve Rothschild’ler…
Rothschild ailesinden bir temsilcinin, geçtiğimiz yılın son aylarında Tunus’u ziyaret ettiğini ve Zeynel Abidin Bin Ali’den Tunus Merkez Bankasının % 15’ini istediğini söyledi. Bin Ali itiraz edememişti. Sir Eveleyn De Rothschild aynı talebi Mısır’ın lideri Hüsnü
Mübarek’e de götürmüştü. “Merkez Bankası’nın % 15’ini bana devrediyorsun!”

Mübarek itiraz edecek gibi olmuştu. Ama başına gelenleri görüyoruz.

Yayının ertesi günü bu anlatılanlar bilim-kurgu bir film gibi gözümde canlanırken asıl beni sarsan Akıncı’nın bir başka iddiası oldu.

“Türkiye Merkez Bankası’nın da % 15’i İngilizlere aittir.”


Bu yüzde on beş oranını duyunca aklıma şu soru takılıverdi.

Yoksa biz de “arap baharı”nı yıllar önce mi yaşadık?

O halde buyurun…1928 ve 29 daki dünya ekonomik krizi ve bize dayatılan Osmanlı’nın borç sarmalının gölgesinde kurulan Merkez Bankamızın hikayesine…

***

Son Kuruşuna Kadar Osmanlı’nın Borçlarını Ödüyoruz…Peki Ama Niye?

Sorulması gereken soru şudur.

Osmanlı’nın A’dan Z’ye tüm mirasını reddederken neden borçlarını üstlendik?


Şimdi düşünelim. Hem 7 düvele karşı savaş kazandınız. Hem de yıktığınız devletin tüm borçlarını üstleniyorsunuz. Üstelik Misak-ı Milli olarak ilan ettiğiniz en kıymetli topraklar olan Musul ve Kerkük’ü İngilizlere bırakıyorsunuz… 


Sormadan edemiyor insan…Peki niye?
Önce Osmanlı’dan
devraldığımız borç sarmalına bir göz atalım.

24 Temmuz 1923 de imzalanan Lozan anlaşmasına göre Osmanlı’nın borçları tasfiye edilmesine karar verildi. Lozan’da alınan karar, 1928 de imzalanan Paris anlaşmasıyla ödeme planına bağlandı. (Ama dikkat edin…Dünya tam da tarihin en büyük ekonomik krizinin eşiğindeyken…) 


Borçtan, imparatorluğun bakiyesi 14 ülke daha sorumlu tutuldu. Arnavutluk, İtalya, Filistin , Bulgaristan, Irak, Lübnan, Yunanistan, Yugoslavya gibi Osmanlı imparatorluğundan doğmuş ülkelerde bu borçtan sorumluydular.
Aklınız karışmasın…

1912 den önceki borçların % 62 si, 1912 den sonraki borçların ise %75 i Türkiye Cumhuriyet’ine ait sayıldı. Yani borçların ¾’ünden fazlası bizim sayıldı. Kalan ¼ lük bölüm ise 14 ülke arasında pay edildi.

Bu ülkelerin çoğu bu borcu ödemedi. Sadece İtalya ve birkaç Arap ülkesi paylarına düşen küçük miktardaki borcu kapattılar. Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Arabistan, Yemen ise tek kuruş ödemediler. Biz ise son kuruşuna kadar ödedik…

Peki borçların tasfiyesi nasıl yapıldı?
Osmanlı imparatorluğunun kaybedilen topraklarının, Türkiye’ye düşen toplam borçtan indirilmesi esas alındı. Yani Türkiye’nin sınırları dışında kalmış imparatorluk topraklarının “değer”i borçtan düşülecekti. İyi de nasıl?

Toprak değeri nasıl ölçülecekti? O zamanki adı Cemiyet-i Akvam olan Milletler Cemiyeti bu durumun çözümü için bir hukuk profesörü hakem belirledi.

İsviçreli bir Yahudi olan olan Eugene Borel ! Borel, sınırlarımız dışında bıraktığımız toprakların ‘emlak değer’inin baz alınması gerektiğini savunuyordu. Ama toprağın salt emlak değeriyle ele almak bizim için intihar demekti. Örneğin altında petrol kaynadığı anlaşılmış olan Musul’la, Bulgaristan’daki ıssız bir dağ köyü aynı sayılacaktı. 


Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı borç sarmalını ayrıntılarıyla inceleyen hesap uzmanı
Hüseyin Perviz Pur bakın bu duruma nasıl itiraz ediyor. Kanımızca; Türk Maliyesi ve yetkililerin verimli, verimsizliğin borç ödemede kıstas alınmasında önceki kararlarından vazgeçerek doğrudan alınan vergi gelirine dönmesi hatalı bir davranış olmuştu. Bugün verimsiz arazi gelecekte verimli olabilir, ayrıca petrol gelirleri de arazi gelirine dahil edilebilirdi. Hata burada yapılmıştı. 


Osmanlı’nın işgal edilen topraklarının bedeli yer altı ve yer üstü değerleri ile
borç ödemede kullanılmalı idi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’nin Borç
Prangası / Hüseyin Perviz Pur 


Bu tuhaflık dönemin meclisinde de gündeme geldi. Denizli milletvekili Mazhar Müfit Bey bu tuhaf takası eleştirdi.

“Maalesef ben meseleyi o kadar pembe görmüyorum. Tamamen Osmanlı imparatorluğuna ait olan ve cümlemizin malumu vechile müvellidi servet olmak üzere değil, zevk-i safaya, safahata saif edilmiş olan bu milyonlara varan borcun ne suretle ödeyeceğimize dair elimize gelen bu sözleşme ve ekleri çok ağırdır.

Acaba bize miras olarak, yüksek binaları, varidatı hayvanatı, vs. ile bir çiftlik mi kaldı? Yanmış yıkılmış,işçileri boğazlanmış, hatta toprağı zapt edilmiş, varisleri kovulmuş böyle bir vaziyet hadis olmuştu.


Biz canımızı feda edelim, kanımızı akıtalım, o yerleri karış karış alalım fazla olarak tahrip edilen bu yerler için mağlup tarafından Avrupa’nın diğer galipleri olduğu gibi “10” para bile verilmesin, sonra sen gel imparatorluğun yüzlerce milyon borcunu ver…

Bana tamirat için on para vermediniz ki benden almak istiyorsunuz. Avrupa’da böyle mi olur? Fransa borçlarını vermek için Almanya’dan tamirat parasını alayım da vereyim. Aynı
teraneyi İngiltere’de Amerika’ya söylüyor. Bize gelince anlaşılıyor ki Garp(Batı) sermayedarları, sen elem içinde çalış, bütün mahsulünü ben zevk-ü sefa içinde yiyeceğim diyor.

Mazhar Müfit Bey isyanında haklıydı.

Kazandığımız bir savaş sonrasında bu kadar çok taviz verilir miydi? Ya da soruyu tersten soralım. Osmanlı’nın borçlarını genç cumhuriyetin omzuna kim yıktı? Ve daha da yakıcı soru… Musul’u ve Kerkük’ü bırakmamızı kimler istedi?
Neyse…

(Unutumadan belirteyim. Türkiye Osmanlı borçlarının son taksitini 1954 yılında kapattı. Hem de tüm faizleriyle… )

Dönelim Merkez Bankasına…
Güçlü bir Maliye’nin kurulabilmesi için para politikalarının düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun önünde de iki büyük engel vardı. Birincisi Osmanlı’dan devralınan borçlar, ikincisi bir merkez bankasının olmayışı. Birincisi halledilmişti. En azından ödeme planına bağlanmıştı. Ama merkez bankasının olmayışı ciddi sorundu. Halen devletin tüm parası ve işlemler Osmanlı Bankası üzerinden yürütülüyordu.

İsmet Paşa’nın hükümet programında dile getirdiği “Devlet Bankasına ait kanun taslaklarını bu sene Büyük meclise takdim edeceğiz. Bir seneye kadar bir zaman zarfında da Cumhuriyet Bankası’nın küşadının çıkacağını ümit ediyorum.” şeklindeki sözleri Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının kuruluşunun ilk ve en önemli sinyali oldu.


Aslında Lozan’a göre banknot ihraç etme yetkisine sahip Osmanlı Bankasının 1924 yılında sözleşmesi sona erecekti. Ancak Osmanlı Bankasını bir devlet bankasına dönüştürme çabalarının sonuçsuz kalmasıyla sözleşmenin yeniden uzatılması gerekliliği doğdu. Hükümetin bazı isteklerini de yerine getirme karşılığında Osmanlı Bankasının sözleşmesi uzatıldı.

Bununla beraber merkez bankasının kuruluşunda öncü rolü oynamak üzere bir yarışta başlamıştı. Ziraat Bankası ve İş Bankası Merkez bankasının kuruluş sürecinde etkin rol almak üzere birbirleriyle yarış halindeydiler.

Ama bu iki milli bankamıza banknot ihraç etme yetkisi verilmedi.

Yeni ve bağımsız bir banka kurulacaktı. 1928 yılında Türkiye’ye davet edilen Hollanda Merkez Bankası İdare Meclisi Üyesi Dr. G. Vissering, özerk merkez bankası için bir rapor
hazırladı. Onu İtalyan Uzman Kont Volpi izledi. Lozan Üniversitesinden Prof.
Leon Morf’un desteğiyle Merkez Bankası yasa tasarısı hazırlandı. Tasarı, TBMM’de
11 Haziran 1930 tarihinde kabul edildi.

Artık bizim de bir Merkez Bankamız vardı. Ama durun…Peki ya hisseler kime aitti? Öyle ya…Yüzde yüz türk hissedarların oluşturduğu Ziraat ve İş Bankası tercih edilmediğine göre…

Bankanın hisseleri (A), (B), (C) ve (D) sınıflarına ayrıldı. A sınıfı hisseler Hazineye ait olacaktı. B sınıfı hisseler milli bankalara, C sınıfı hisseler yabancı bankalar ile imtiyazlı şirketlere, D sınıfı hisseler ise Türk ticaret kuruluşlarıyla Türk uyruklu gerçek ve tüzel kişilere ayrılmıştı.


Kuruluşunda özerkliği korumak için sadece % 15 i hazinenin elinde tutuluyordu. Kalan hisseler dağıtılmıştı.

İşte dağıtılan bu hisselerin bir kısmı da İngiliz Bankaları ve yatırımcılarınındı. Daha doğrusu İngiliz tefeci ve bankerlerin. Başka ülkelerde vardı hissedar olan. Fransız , İtalyan, vs. Bugün ise Merkez Bankamızın % 54.73’ü hazineye ait.

Kalan 45.27 lük hisse ise milli bankalar, diğer bankalar ve şahıslara dağılmış durumda.
Diğer Bankaların içerisinde yabancı bankalarda var. İngiliz ve İtalyan Bankaları
ilk sırada. Şahıslar kimler diye araştırdım. Şahıs olarak en büyük hissedar
Ankaralı bir Yahudi vatandaşımız çıktı.

***

Evet işte böyle…

Yine Küresel bir soygun var…Yine ona bağlı bir küresel ekonomik kriz var…Ve
yine iki ailenin güdümündeki emperyalizm Ortadoğu ülkelerinin başına çöküyor.

Ve yine Merkez Bankasından talep edilen oran değişmiyor. % 15!

Tıpkı 1929 da yaşadığımız gibi…


GÜRKAN HACIR / AKŞAM
28 Ağustos 2011

2012-02-08

'Senin soyadın 'Eşek' olsun,' / Türkiye'de bir Soyadı Kanunu Komedisi...

'Senin soyadın 'Eşek' olsun,'  Türkiye'de bir Soyadı Kanunu Komedisi

"Dünyada özellikle diasporadaki Yahudilerin kendilerine aldıkları soyadlarında bir benzerlik vardır. Soyadları genelde berg, man ve men ekleriyle biter. Örneğin ünlü Amerikalı Yahudi yönetmen Steven Spielberg gibi...
Peki bizde neden bazı aileler, kendilerine man men ve berk takısı olan soyadlarını aldılar. "


_____


Bana Soyadını Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim!


Nereden geliyor hepimizin ikinci isimleri... Dönüp başa baktığımızda, her zamanki adaletsizliğin soyadlarımızda da olduğunu görüyoruz. Önce elitlere ve asil ailelere, yağlı ballı soyadları dağıtıldı. Sonra kalan siyah Türklere ise verilen listeden ne denk gelirse o soyadı olarak takıldı. Çok tuhaf olanlar da buradan yadigar kaldı: Yalak Memeci, Hıyarcı, Dönek, Sıçan, Korkak Kıro, Kalça, Damızlık, Angut, Eşekcanbazı, Öküz, Tavuk, Gıcık, Öldürür, Şebek..


Ülkemizde ışık hızıyla değişen gündemi örneklemek için hep şu örneği verirdim. 'Bizdeki bir haftalık gündemle Norveç bir yıl idare eder.' Sanki birileri duymuş olacak ki Norveç de, Güney ülkelerinin bir türlü başlarını alamadıkları terör belasına çattı. Şimdi mutlu ve huzurlu Kuzey ülkesi de bizim gibi diken üstünde uyuyacak. Ne yazık... Bu hafta izninizle akıp giden gündemin biraz dışına çıkayım. Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuya gireyim.


VAHİM HATA MAZERETİ


Türkiye'nin en çok hata yapan kurumu herhalde Nüfus müdürlükleridir. Hem isimlerimiz hem soyadlarımızda o kadar çok ve vahim hatalar yapılır ki!
Mazeretini de hemen üretiveririz. 'Bizim soyadımız aslında şu olacaktı ama nüfus memuru yanlış yazmış böyle olmuş' diye...
Oysa gerçekte öyle midir? nüfus memurları bu kadar sık ve büyük hatalar yapar mı?

Hayır! İşin aslı pek öyle değil. Yani o kadar basit değil!..
O halde soyadı meselesine şöyle bir uzanalım mı? Ne dersiniz?
Soyadı Kanunu 21 Haziran 1934'te çıkarken gerekçesi basitti. Giderek artan bu nüfusta, vatandaşların birbirinden ayırt edilmesi ve özellikle miras ve tapu işlemlerinde kolaylıklar sağlanması için soyadı alma zorunluluğu getirildi.
Ayrıca yine aynı kanunla hafız, efendi, ağa, hacı, molla, hoca, bey, hanım, hanımefendi, paşa, hazret sıfatlarının soyad olarak alınması yasaklandı.
Peki soyadlar nasıl tescil edilecekti?


ÇEKİRDEK AİLEYE ÖZELDİR

Önce devlet zevatına soyisim bulundu. Birbirinden heybetli ve gösterişli soyadları onlara verildi. Tengirşenk, Conker, Çakmak, Peker, Özalp...
Şimdi burada biraz duralım. Çalışma arkadaşlarının büyük bir çoğunluğuna soyadlarını Atatürk verdi. Ama bir şartla! Onun verdiği soyadını çekirdek ailenin dışında kimse alamayacaktı. Örneğin babası bir Saraç olan Başbakanımız Şükrü Bey'e Saracoğlu ismini Atatürk bir kağıt paranın üzerine yazarak ve imzalayarak verdi. Ama dikkat edin... 

Başbakan Şükrü Bey'in soyadı c harfiyle yazılır. Ç ile değil. Yani Saracoğlu ismini sadece o ve ailesi kullanabildi. Aynı şekilde Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Hanım da Atatürk soyadını alamadı. Atadan soyadı verildi. 

Bir başka örnekle devam edelim. İsmet Paşa'ya da savaş kazandığı bölgenin adı verildi. Ama İnönü soyadını kardeşi bile kullanamadı. Onlar da Temelli soyadını aldılar.

Bir de Tarım Bakanı Reşat Muhlis Erkmen gibi az kalsın kazaya uğrayacak olanlar var. Atatürk bir sebepten dolayı Tarım Bakanı'na çok kızdı. Tam o sırada Tarım Bakanı, Atatürk'ten kendisine soyadı vermesini istedi. Paşa da 'Senin soyadın 'Eşek' olsun,' deyiverdi. Bakan, 'Aman Paşam nasıl olur,' deyince, Atatürk 'Ee, sen Tarım Bakanı değil misin? Toprağı eş, ek,' dedi. Ama bu şaka uzun sürmedi ve Tarım Bakanı Erkmen soyadını almayı başardı.


BERK'LE BİTEN SOYADLAR

Atatürk'ün soyadına geleceğim. Ama önce asıl meseleye gelelim. Hep tartışılan konuya... 

Dünyada özellikle diasporadaki Yahudilerin kendilerine aldıkları soyadlarında bir benzerlik vardır. Soyadları genelde berg, man ve men ekleriyle biter. Örneğin ünlü Amerikalı Yahudi yönetmen Steven Spielberg gibi...
Peki bizde neden bazı aileler, kendilerine man men ve berk takısı olan soyadlarını aldılar.


Sabetayizmle bir alakası olabilir mi?

Cevabını siz araştırın. Ama şu kadar ipucu vereyim.
Ailesinin sabetayist olduğunu açıklayan sanayi devi Halil Bezmen'in yaptığı iş bez üzerineydi. Ona 'men' eki verilmesi tesadüf olabilir mi? Veya Dönmez soyadını taşıyan bir çok ailenin sabetaycı olduğunu eklememde de sanırım bir sakınca yok...

Sabetayizm demişken gazeteci ağabeyimiz Sabetay Varol'u da atlamayalım... Babası Varol soyadını aldıktan sonra oğluna nasıl bir heyecanla Sabetay ismini vermiş siz düşünün artık... İkisi birleşince adeta bir slogan çıkıyor ortaya; Sabetay Varol!


ELİTLERE MARKA 

Devam edelim.
Cumhuriyet elitlerine markalaşmaya müsait isimler seçildi. Daha doğrusu tahsis edildi. Eczacıbaşı ismini bir düşünün... Sizi çalıştığınız sektörde baştan lider ilan ediyor.

Veya sportif iddiasını soyadıyla avaz avaz bağıran Ali Sami Yen'i düşünün... Nasıl iddialı ve avantajlı başlıyorsunuz hayata!..
Bazı siyasilerimiz ise aileleri tarafından alınan soyadını beğenmediler. Değiştirdiler.

Süleyman Sami Dolaksızoğlu Süleyman Demirel'e, Adnan Ertekin ise Adnan Menderes'e döndü. İlk kadın başbakanımız Tansu Çiller ise soyadını kocasına verdi. Özer Uçuran Bey, Özer Çiller oldu. (Ünlü ittihatçı Kara Vasıf'ın ailesi ise babalarının kurduğu ilk mücadele örgütü olan Karakol soyadını aldılar.)


Halka kalan garip isimler

Elİtler böyleyken halk ne yaptı dersiniz? Türk Dili Araştırma Kurumu listeler hazırladı. Soyadı bulmakta güçlük çekenlere kolaylık olsun diye hazırlanan listeler çok tuhaflıkları da barındırıyordu. 

Örneğin, kurumun 22 Kasım 1934 tarihli listesinde bakın ne ilginç isimler var? Kabak, Kağır, Kadıncık, Karaöküz...

Bununla da bitmedi. Okuma yazma bilmeyen vatandaş, jandarma zoruyla nüfus müdürlüğünün yolunu tuttuğunda, nüfus memuru elindeki Türk Dili Araştırma Kurumu'nun alfabetik listesine bakarak sırada ne varsa onu gelen vatandaşa verdi. Artık şansınıza!.. 

1934'ün bürokratları arasında en keyifli mücadele, düzgün soyadı kapma yarışıydı. Çünkü tüm memurlara yıl sonuna kadar bir soyadı tescil ettirmeleri zorunlu kılınmıştı. Bakın 24 Kasım 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir haber... Vali Bey'in Kültür soyismini almasından sonra Belediye Reis Muavini Hamit Bey de Oskal soyadını uygun görmüşlerdir. Diğer muavin Nuri Bey ise soyadı aramakla meşguldür. Bir gün sonraki gazetede ise Sanayi Birliği Genel Sekreteri Nazmi Bey'in kendisine soyadı olarak 'Çetin'in önerildiğini ancak çok sert geldiğini daha yumuşak bir isim aradığı haberini okuyoruz. Nazmi Bey'i doğrusu merak ettim. Daha sonra kendine nasıl bir yumuşak soyadı buldu acaba?

Gelelim Atatürk soyadına... Daha önce yazmıştım. Şimdi biraz daha açayım. Mustafa Kemal'e Atatürk soyadını veren kanun 24 Kasım 1934'te yürürlüğe girdi. Kanun metni aynen şöyleydi. 'Mustafa Kemal öz adlı reis-i cumhurumuza Atatürk soyadı verilmiştir.' Yıllar sonra bazı cingöz yazar tayfası hemen buradaki Mustafa Kemal öz'e balıklama atladı. Ve yazmaya başladılar. Mustafa Kemal'in Atatürk'ten önceki soyadı Öz'müş diye. Dahası bu yanlış ve saçma bilgi o kadar yayıldı ki neredeyse ilkokul müfredatlarına girecek hale geldi. Mynet ödüllü bulmaca yaptı, bir anaokulu öğrencilerine ders diye okuttu. Doğrusunu tahmin etmişsinizdir. Metinde 'öz adı Mustafa Kemal olan' demek istiyordu. 

Evet özetleyecek olursak... Her zamanki adaletsizlik soyadında da oldu. Önce elitlere ve asil ailelere yağlı ballı soyadları dağıtıldı. Sonra kalan siyah Türklere ise listeden ne denk gelirse o soyadı olarak takıldı. Çok tuhaf soyadları da buradan yadigar kaldı. Yalak, Memeci, Hıyarcı, Dönek, Sıçan, Delik, Korkak Kıro, Damarlı, Kalça, Damızlık, Eşekcanbazı, Öküz, Tavuk, Gıcık, Öldürür, Şebek, Eşekçalan, Deveseven, Patlıcan...

Ha bir de, aile lakabımız diyerek onun şemsiyesi altına sığınanlar var. Onlar da son anda kazadan kurtulan gri Türkler olsun... Ama iş dünyasında soyadınızın Berkman olmasıyla Eşekcanbazı olması arasındaki farkı isterseniz anlatmayayım.


NASIL 'HACIR' OLDUK?

Biliyorum merak ediyorsunuz. Peki ya senin soyadın nasıl verildi, anlamı nedir diye? Ben de aile lakabı şemsiyesinin altına sığınanlardanım. Çünkü bizim aile olarak kullandığımız lakap Hacıoğlu'dur. 1934'teki yasaya göre soyadımızdan 'oğlu' ekinin çıkarılması istenmiş ve aile büyükleri de kelime kökünden ayrılmamak için Hacır soyadını almışlar. Kalabalık sülalemizin bir kısmı dava açarak tekrar Hacıoğlu'na döndü. Biz ise Hacır'da kaldık.

Kasapoğlu, Kesici'ye dönüşmüş

Yakın dostum eski Milletvekili İlhan Kesici'nin gerçek soyadını önceden bilmezdim. Sormak da hiç aklıma gelmemişti. Ama Emine Işınsu'nun İlhan Bey için yazdığı Canbaz adlı kitabını okuyunca aile soyadlarının Kasapoğlu olduğunu öğrendim. Kasapoğlu'ndan Kesici'ye geçiş anlamlıydı.


Gürkan Hacır
http://gurkanhacir.com/blog/2011/7/24/bana-soyadini-soyle-sana-kim-oldugunu-soyleyeyim

2011-12-25

Atatürk'ün intihar eden(!) manevi kızı Zehra Aylin

Atatürk'ün intihar eden manevi kızı Zehra Aylin



Zehra Aylin, Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü yakınlarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını söyledi. Pencereye yanaştı ve ne olduysa o an oldu. Bir rivayete göre dengesini kaybedip düştü, bir diğerine göre ise intihar etti

Geçtiğimiz hafta henüz Atatürk'ün doğru düzgün biyografisine sahip değiliz diye yazmıştım. O halde iş başa düştü. Atamızın bilinmeyen yaşamına ilişkin küçük bir katkı sunmak şart oldu. Atatürk'ün manevi kızları denince aklımıza bu dünyadan göçmüş olan Sabiha Gökçen, Afet İnan Hanımlar ve halen hayatta olan Ülkü Adatepe Hanımefendiler gelir. Ama Atatürk'ün manevi evlatları bu isimlerle sınırlı değildi. Rukiye, Zühre, Ömer, Afife, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Abdurrahim Tunçak ve Zehra Aylin...

Hemen hiçbiri hakkında doğru dürüst bilgimiz yok. Ne yaptılar? Nasıl bir hayat sürdüler? Kimle evlendiler? Çocukları oldu mu? Hiçbir şey bilmiyoruz... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ü artık Selanik-Samsun tarih tekerlemelerinden kurtarmamız lazım...

Mesela evlatlıklar arasında da akraba evlilikleri oldu mu?

Ama şu bilgiler elimizde. Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in kızı Rukiye ise Atatürk'ün manevi evladı oldu. Aslında Rukiye Hanım Atatürk'ün üvey kardeşiydi. Kendine manevi evlat yaptı.

Zübeyde Hanım'ın evlatlığı Vasfiye Hanım ile Fransızca öğretmeni Tahsin Çukurluoğlu'nun kızları olan Ülkü Hanım (Adatepe) da Atatürk'ün evlatlığı

oldu. Yani Ülkü Hanım'ın annesi Vasfiye Hanım Zübeyde Hanım'ın evlatlığıydı, kendisinde Mustafa Kemal'in evlatlığı oldu.

Ülkü Hanım ilk evliliğini kiminle yaptı? Manevi evlatlardan Sabiha (Gökçen) Hanım'ın amcasının oğlu üsteğmen Fethi Doğançay ile. Bu evlilikten iki çocuk dünyaya geldi ama kısa sürdü. Ülkü Hanım, Fethi Bey'le evliyken gönlünü bir Musevi gence kaptırdı. Hemen eşinden boşandı. İkinci evliliğini tüccarlık yapan Musevi asıllı Yeşua Bensusen'le yaptı...! Bu evlilik büyük tepki topladı. Atatürk'ün kızı bir Yahudi'yle evlenemezdi! Tepkiler üzerine Yeşua Bensusen adını Yaşar Bensu olarak değiştirdi. Ama nikahtanda da vazgeçmediler. Milli Türk Talebe Birliği Atatürk'ün miras haklarının Ülkü Hanım'dan alınması için gösteriler yaptı... Tepkiler hem Atatürk'ün kızının bir Musevi'yle evlenmesi hem de kendinden genç bir gençle evlenmesi yüzündendi.

Neyse konumuz bu değil...!

Zehra Aylin'e gelelim.

Atatürk onu bir Dar-ül Eytam (yetim) yurdu ziyaretinde tanıdı. Yetim çocuklardan 8-9 yaşındaki bir kız çocuğu dikkatini çekmiş ve bu kara kaşlı kara gözlü bu kıza adını sormuştu. Küçük kız Zehra diye cevap verdi. Atatürk 'benimle gelir misin' diye ekledi. Zehra başını öne eğdi. Atatürk'ü tam olarak tanımıyordu. Olur, diye mırıldandı. Zehra Aylin için ondan sonra Çankaya günleri başladı. Babasını Çanakkale savaşında kaybetmişti. Babasının adı Mehmet’ti. Amasyalı'ydılar. Zehra Aylin babasını hiç hatırlamıyordu.

Çankaya'da diğer evlatlıklar arasında en çok Rukiye (Erkin) ve Sabiha (Gökçen) ile anlaşıyordu. İçine kapanık biraz da dalgın bir yapısı vardı. İlkokulu Çankaya Köşkü'nde okudu. Orta eğitim için Atatürk'ün isteği üzerine Arnavutköy Kız Koleji'ne gönderildi. Edebiyata ilgisi vardı. Bunu öğretmenleri de fark etmişti. Zehra Aylin'in edebiyatta yetenekli olduğu bilgisi Atatürk'e ulaştırıldı. Gazi, yaz tatillerinde Zehra Aylin'le uzun edebiyat sohbetleri yapıyordu. Ama eğitimini daha da geliştirmesi için yurtdışına gitmesi gerektiğini söylüyordu. 'Ben Afet'le tarih, Zehra'yla edebiyat konuşacağım' diyordu.

Zehra'nın bir diğer ilgi alanı da havacılık olmuştu. Sabiha ile beraber havacılık eğitimi almak istiyordu ama bu merakı yarım kaldı. Tahsil için İngiltere'nin yolunu tuttu. Londra'da eğitime başladı. Ama bir şartla... Yaz tatillerinde Türkiye'ye gelecekti.


1935 yılında neler oldu peki? Burada duralım.

Zehra Aylin, o yıl Türkiye'ye dönmek istiyor muydu?

Anlatılanlara bakılırsa Londra'da adaptasyon sorunu yaşıyordu ve Türkiye'ye dönmeyi arzuluyordu. Peki nasıl yola çıktı? Önce gemiyle Manş Denizi'ni aşıp Paris'e gelecek oradan da Paris Ekspres'iyle Türkiye'ye demiryoluyla varacaktı. Ama ona eşlik eden birisi vardı. Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar...!

Şimdi şu soru ortalık yerde duruyor. Neden Londra büyükelçimiz trenle eşlik etsin. Ali Fethi Bey yaz tatiline gidecek Atatürk'ün manevi kızını neden bu kadar kontrol altında tutmaya çalışsın.

Neyse...

Zehra Aylin Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü kıyılarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını, midesinin bulandığını söyledi ve kompartımandan çıkıp koridordaki pencereye yanaştı. İşte ne olduysa o anda oldu. Bir anlatıma göre dengesini kaybedip hareket halindeki trenden düştü, bir diğer versiyona göre de intihar etti...

Zehra Aylin oracıkta yaşamını yitirmişti. Tren biraz ileride durduktan sonra herkes Zehra'nın yanına koştu, ama cansız bedeniyle karşılaştılar.

Fransız gazeteleri haberi 'Atatürk'ün kızı ve Osmanlı tahtının varisi intihar etti', şeklinde verdiler. Atatürk, olayın fazla konuşulmasını istemedi. Ama yine de Türkiye'de çıkan bazı gazeteler küçük bir haber olarak yer verdiler. Ama hepsi Zehra

Aylin'in ölümünü bir tren kazası olarak duyurdular.

Zehra Aylin'in talihsizliği ölümüyle de bitmedi.

Zehra Aylin için ilk tören Amiens'te yapıldı. Ama bir kilisede...! Ardından cenaze Paris'e gönderildi. Burada Paris Büyükelçisi Suat Davas vardı ve Paris Belediye Başkanı da ona eşlik ediyordu. Kalabalık bir katılımla düzenlenen ikinci törenin ardından Zehra Aylin'in naaşı 'Teofil Gotye' vapuru ile Türkiye'ye yollandı.

Ancak ilginçtir,Türkiye'de beklendiği gibi bir cenaze töreni düzenlenmedi. Hatta cenazeyi Galata Limanı'nda karşılayan bile olmadı. Defin işlmlerine devlet ricalinden kimse katılmadı.

Cenaze Teşvikiye sağlık yurduna götürüldü. İstanbul Valisi

Muhittin Üstündağ naaşı buradan alıp sessiz sedasız bir şekilde Maçka mezarlığına gömdü.

(Zehra Aylin'in hikayesini araştırdığım yıllarda mezarını bulabilmek için birkaç kez Maçka mezarlığına gittim. Ama mezar yeri belli olmadığı için bulamadım.)
Zehra Aylin'in yetimhanede başlayan trajik hikayesi mezarı bile belli olmayan bir istirahatgahta son bulmuştu.


Şimdi şu soruları sormak zorunlu...

1- Zehra Aylin devletin önem verdiği biri değilse neden Londra büyükelçimiz Türkiye dönüşünde ona trenle eşlik ediyor?

2- Yok eğer çok önemliyse ve kazayla öldüyse neden cenaze töreni düzenlenmiyor?

3- Fransızlar, Müslüman bir ülkenin mensubunun cenazesinde hangi bilgiye dayanarak kilisede tören düzenliyorlar?

4- Zehra Aylin'in, Amasya'da siyaset yapan akrabalarına, Atatürk'ün hissedarı olduğu için İşbankası'ndan bir ödeme yapıldı mı?

Bu soruların cevabı araştırmacılarını bekliyor... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ümüzün daha nesini biliyoruz ki, evlatlıklarını bilelim.

Notlar: Zehra Aylin'in bu talihsiz hikayesini araştırdığım yıllarda yardımlarını esirgemeyen ve Amasya bağlantısını kurmamda yardımcı olan Amasya tarihi konusunda uzman sayın Hüseyin Menç'e teşekkür ederim.

Bu konuyla ilgili olarak Zehra Aylin'in yakın arkadaşı Atamızın diğer manevi kızı Sabiha Gökçen'in intihar iddialarını yalanladığını da belirtmeliyim.


Unutmuş değilim...

Evlere şenlik bir İngiliz belgesi daha ortaya çıktı. 12 Mart'a ilişkin İngiliz Büyükelçiliği'nin İngiliz Dışişleri'ne gönderdiği rapora göre 12 Mart muhtırasından önce bir kuvvet komutanı bir albayı öldürmüş. Ve bizim de bundan haberimiz yokmuş. Ve Mahir Çayan'ların Sibel Erkan olayında Mossad devredeymiş. Bir kere dünyanın en büyük emperyalist gücü böyle bir istihbaratla çalışıyorsa vay haline. Kraliçeye verdikleri istihbarat raporundaki şu cümleye bakar mısınız? 'Türkler, Arap değildirler hatta Araplar'dan da pek hoşlanmazlar. Türkiye'de harem yoktur.' Ya da şuna bakın... 'Atatürk'ten sonra yatar her zaman ondan önce kalkardı. Atatürk ilkelerini başarıyla devam ettirdi. Hınzır bir espri anlayışı var. İngilizce, Fransızca ve Almanca'yı çok iyi biliyor. Çelimsiz İnönü'nün sağlığı yerinde fakat yıllardır işitme sorunu yaşıyor. Eğer sol tarafına oturursanız sizinle çok iyi Fransızca konuşabilir.' Bir kere 'Atatürk'ten sonra yatardı erken kalkardı' lafı uydurmadır, ayrıca İsmet Paşa'nın yabancı dilinin de o kadar iyi olmadığını Lozan görüşmelerinden biliyoruz. Neyse ama asıl önemli noktaya bu hafta girmiyorum.

İsrail'in Türkiye Büyükelçisi'nden bilgi aktaran İngiliz Büyükelçisinin hayali bilgilerine haftaya gireceğim. Unutmuş değilim...

Gürkan Hacır
18/04/20010
Akşam Gazetesi

_____

Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk, metreslerini "Manevi Kızlarım" diye gizlerdi.

İlgili konular;
 - Mustafa Kemal Konya’ya gitmiş, orada mektebi ziyaret edip bir öğretmen kadını beğenmiş, almış getirmiş. Onunla bir müddet eğlendi. Sonra Avrupa’ya tahsile yolladı. Milletin parasıyla fahişelerine ihsan…

İzmir’e gitmiş, orman memurunun mektebe giden küçük kızı Afet (İnan)’i beğenmiş, almış getirmiş. Hadi ona da fuhuş… Sonra onu da İsviçre’ye tahsile yolladı. Vaktiyle metresi Fikriye’yi de göndermişti. Onun usûlü bu…

Çankaya meşhur ve muteber bir kerhaneye dönmüştü

_____

Kanuni'nin cinsel hayatı ile ilgili tartışmalar sürerken bu kez de Atatürk'ün cinsel hayatı tartışılmaya başlandı.

Atatürk'ün manevi kızlarından Sabiha Gökçen Ermeniydi

Hrant Dink Neden Öldürüldü? Hrant Dink'in iddia ettiği gibi Sabiha Gökçen Ermeni miydi?


_____

Mahzun, acılı, âşık, ihtiraslı, bir o kadar da çocuktu; Atatürk'ün sevgilisi Fikriye öldürüldü


Türkiye'de Her Şeyin Altında Onların Parmağı Var Ama Tanınmıyorlar; Burla Biraderler

Burla Biraderler, Türkiye'nin Gizli Yahudi Zenginleri, Türkiye de sistemin mimarları,


Burla biraderler Monik hanım

Burla adı, her ne kadar yabancı olduğumuz bir isimmiş gibi görünse de, aslında yaşamımızın tam da ortasındalar. Dinlediğimiz radyodan buzdolabına, otomobilden okuduğumuz gazeteye kadar herşeyin altında onların imzası var. İşte bir ailenin bilinmeyen öyküsü

Monik Benerdate geçtiğimiz hafta hayata veda etti. Sosyete magazinini yakın takip edenlerin iyi bildiği bir isimdi. İstanbul'un hemen her önemli davetinde boy gösteren Monik Hanım, Burla Ailesi'nin kızıydı. Benerdate soyadı evlendikten sonra aldığı eşinin soyadıydı. (İlginç olan, Monik Hanım iki evlilik yapmıştı. İlk eşi  Benerdate Ailesi'ndendi. İkinci eşi ise Ceri Benerdate'ydi. İkinci eşi ilk eşinin kuzeniydi.) Ama Monik hanımın asıl zenginliği kendi ailesi Burla'lardan geliyordu. 
Peki Burla'lar kimdi?

Türkiye'nin sanayisinden medyasına kadar geniş bir yelpazede adlarından söz ettiren Burla Ailesi'nin tarihine bir uzanalım.

ÖNCE LİVORNO, SONRA SELANİK
Burla'lar İspanya'dan göç eden Musevi  bir aileydi.  Osmanlı İmparatorluğu'na sığınan binlerce seferad aile gibi onların da ilk durakları İtalya'nın Livorno kenti olmuş, ardından Selanik'e göç etmişlerdi. Selanik'te yerleştikleri yer ise bize tanıdık bir mahalleydi. Atatürk'ün de evinin bulunduğu Koca Kasım Paşa Mahallesi.

Eli ve Daniel Burla kardeşler Selanik'te ticaretle uğraştılar. İstanbul'a göç ettiklerinde de yanlarında hem yüklü miktarda para hem de önemli bir ticari gelenek getirmişlerdi. İlk şirketlerini Galata'da açtılar. Yıl 1911.

İthalat işleriyle uğraşıyorlardı. İthalat konusunda hemen hemen tekel gibiydiler. Ottaş'ı 1928 yılında kurdular. Ottaş Otomotiv ve Taşınmaz Mallar Sanayii. Bu aynı zamanda ülkemizin de ilk otomotiv şirketi oldu. 

Mustafa Kemal Atatürk'ün bindiği otomobillerin neredeyse tamamını (18 tane) Burla Biraderler ithal etmişti. Zaten Atatürk'le Selanik günlerinden tanışıyorlardı.

Burla Biraderler deyip duruyoruz ama bu biraderler kimdi?
Şirkette aktif olan iki kardeşti. Eli ve Daniel Burla! Şirket işlerine pek girmeyen bir başka kardeşleri daha vardı. Maya! 

(Maya Hanım Türkiye'deki şirkete pek karışmamıştı ama öyle bir aileye gelin gitti ki..! Burla Biraderlerin servetini birkaç kez katlayacak bu aile Grunberglerdi. Yani dünyaca ünlü Grundig markasına sahip olan aile)

Daniel Burla'nın iki erkek çocuğu oldu. Fred Burla ve Lori Burla...!
 Fred Burla'nın tek kızı oldu. Monika! O da Türkiyeli bir Musevi olan Benerdate'lere gelin gitti. Türkiye'de kaldı, cemiyet hayatının sevilen bir ismi oldu. 
Lori Burla'nın çocukları ise yurtdışında kalmayı tercih ettiler. 
Eli Burla'nın ise iki kızı oldu. Sara (Bernsten) ve Nadya (Sonman) 

VEHBİ KOÇ'LA KESİŞEN YOL

 Burla Biraderler makine üretiminden tekstile ev eşyası ithalinden çelik saç ve döküm atölyesine kadar onlarca alanda faaliyet gösterdiler. Ama asıl büyük sansasyonel ithalatları radyo oldu. PYE marka etiketli radyoları hatırlayanlar olacaktır. 

Radyo ithalatı bir anda cirolarını fırlattı. 
En az radyo kadar ilgi gören bir başka ithal ürünleri ise buzdolabı  oldu. Frigidaire marka buzdolaplarını Türkiye'ye getirdiler. Tel dolaplarda yiyecek içecek saklayan Türk insanı için vazgeçilmez bir ev eşyası olmuştu. 

Peki Koçlarla daha doğrusu Vehbi Koç'la yolları nerede kesişti.
Vehbi Bey'in anılarına bakalım. 

'...Ampul fabrikasından sonra, ikinci endüstri şirketimiz Arçelik'tir. Bu şirketimizin kurulma hazırlığı 1953'te başlamakla birlikte, böyle bir üretime girme düşüncesi bende 1935 yıllarında gelişmişti. O yıllarda Ankara gittikçe büyüyor, benim işlerim de gelişiyordu. Bir yandan da İstanbul'dan sac dosya dolaplarını 1929'dan beri Erel firması olarak Lütfü Doruk ve ortakları yapıyordu.
Lütfü Bey mali bakımdan sıkışık durumdaydı, işlerini geliştiremiyordu. Kendisine ortaklık teklif ettim. 'Sen beni yutarsın'  diye kabul etmedi, bu isteğimden vazgeçtim.

Lütfü Bey bir süre sonra, işi ortağına bırakıp Muğla'nın Köyceğiz'inde dalyan işletmeye başladı. Bu iş de birkaç yıl sürdükten sonra devam etmeme kararını aldı, İstanbul'a döndü. Erel şirketi Lütfü Bey'in Edip Bey adında bir arkadaşı tarafından yönetiliyordu.

Lütfü Bey'le dostluğumu devam ettirdim, zaman zaman o Ankara'ya gelir, ben İstanbul'a giderdim.1953 yılında, bir gün aklıma gene bu mobilya işini yapmak için bir teklifte bulunmak geldi. Lütfü Bey de sıkışmış ve bunalmıştı, teklifimi kabul etti.

İstanbul'da Burlalar da demir mobilya alıp satıyorlardı. Onların da imalata geçmek istediklerini duymuştum. Lütfü Bey'le bir fabrika kurmaya karar verdikten sonra, fabrikanın üretimini artırmak, maliyetleri düşürmek ve bir an önce kara geçmek için  Burlalarla ortak olmaya karar verdik. Bu ortaklık 1954 yılında kuruldu. Gene aynı düşünceyle Devlet Malzeme Ofisi'yle 1956'da ortak olduk.

Bir yandan bu demir mobilya işini sürdürürken buzdolabı  yapmayı düşünmeye başladık. Memlekette yaşama seviyesi yükseliyor, piyasada buzdolabı ihtiyacı  hızla artıyordu.

Buzdolabı tamamıyla sac imalatıydı. Makinelerimiz de vardı. Ortaklar, aramızda konuştuk, başlamaya karar verdik. Avrupa ve Amerika'nın büyük firmalarına başvurduk. Türkiye'de tüketim çok küçük olduğu için hiç  biri yanaşmadı. En sonunda İsrail'de 'Amcor' firması ile bir anlaşma yaparak buzdolabı yapımına ve onlardan kompresör almaya başladık. Başlangıçta hem buzdolabı hem demir mobilya yaptık.

Buzdolabı işi geliştikçe Arçelik, ilk gayesi olan demir mobilya işini bıraktı, yavaş yavaş elektrikli ev aletleri endüstrisine geçti. 

Hayat Hikayem / Vehbi Koç 1973 3. Baskı

VEHBİ BEY'İN TİCARİ ZEKASI
Vehbi Bey'in yukarıdaki birkaç satırla geçiştirdiği olaylar aslında büyük bir şirket operasyonuydu. Açmak gerekirse...

Önce zor durumdaki saç dolap üreticisi Lütfü Doruk'la ortak oluyor. Lütfü Bey başına geleceği seziyor ve 'Beni yutarsın' diyor ama çıkar yol bulamadığı için kabul ediyor. Vehbi Bey sac dolap piyasasına hakim oluyor ardından kurduğu şirkete Devlet Malzeme Ofisi'ni de ortak ediyor. Bütün devlet dairelerinin sac dolap ihtiyacı olduğunu düşündüğünüzde kazancı siz hesaplayın. Ama Vehbi Bey'in ticari zekası bununla da sınırlı kalmıyor. Burla Biraderleri de bir şekilde ikna edip buzdolabı imalatı amacıyla Arçelik'i kuruyor. Ve yıllar önce Lütfü Bey'in söylediği gibi Vehbi Bey zaman içinde Burlaları da yutuyor. Arçelik'te Burlaların ve vefat eden Monik Hanım'ın çok küçük hisseleri kaldı. 

Yani günün birinde KOÇ Grubu size ortaklık teklif ederse hemen sevinmeyin..! 
Şaka bir yana Burla Ailesi Koç ailesiyle hep birbirlerini sevdiler, saygı duydular. Hatta o kadar ki Lori Burla, bir röportajda örnek alacağınız şirket hangisidir sorusuna hiç düşünmeden 'Koç'lar' cevabını vermişti. Lori Burla başta olmak üzere bütün aile Vehbi Bey'e ve Koç Ailesi'ne hep hayranlık beslediler.
Ama şunu kabul etmek gerekir ki Vehbi Bey, hep Burlaların izinden gitti. Onların hakim olduğu alanlara sızdı. Önce ortak oldu ardından tek söz sahibi... (Vehbi Bey'in Yahudilerle olan işbirliği ayrı bir inceleme konusudur. Ama şunu da eklememe izin verin lütfen. Şevket Kazan bana Tayyip Erdoğan'ın Vehbi Bey'in hayatını anlatan İmparator kitabını okuduktan ve Yahudi bağlantısını gördükten sonra çok değiştiğini ve önünün açıldığını söylemişti. Meraklısı için Erol Toy - İmparator)

Otomotiv sektörü  de Burlaların hakim olduğu bir alandı. Vehbi Bey ise Koç Otomotiv A.Ş. ile Ankara'da faaliyet gösteren nispeten küçük bir şirketti. Önce Burlaların Ankara temsilcisi Jan Nahum'u yanına transfer etti. Ardından yine ortaklık, Ford'un ithalatı ve Tofaş'ın kuruluşu...
Hürriyet nasıl kuruldu?

Burla Biraderler yaygın reklam mecralarının olmadığı zamanlarda çok sayıda gazete ilanı veriyorlardı. Yeni bir gazete kurmak için para arayan Sedat Simavi'ye de böyle destek oldular. Ayrıca gazetenin ham maddesi olan kağıdın ithalatını da yine Burla Biraderler yapıyordu. Sedat Simavi'ye yüklü miktarda borç verdiler. Hürriyet Gazetesi Burlaların verdiği parayla kuruldu. Sedat Simavi borcunu ilanla ödeyecekti. (Sabah'ın TMSF'den Çalık'a reklam karşılığı sayılabilecek koşullarla satılması garibinize gitmesin. Eskiden bunun örnekleri var.) Öyle de oldu. Ama Simavi'nin Bab-ı Ali de ki rakipleri Sedat Bey'in yeni bir gazete çıkartmasını istemedikleri için bilindik çamura başvurdular. Hürriyet Yahudi gazetesiydi, Yahudi sermayesiyle kurulmuştu. Hem İsrail'in kuruluşu ile Hürriyet'in ilk yayına başlaması neredeyse aynı günlerdeydi. (Simavi'nin Hürriyet serüveni için, İrem Barutçu'nun Bab-ı Ali Tanrıları - Simavi Ailesi kitabına bakabilirsiniz.)

Evet, Burlaların hikayesi böyle...Hayata veda eden İstanbul cemiyet hayatının renkli ismi Monik Hanım'ın eğlence dünyasında yaşadıklarını magazinci arkadaşlara bırakmadan önce bir not ve bir de soru ekleyelim...

Arçelik A.Ş. geçtiğimiz günlerde Grundig Türkiye'yi aktifi ve pasifiyle devraldı. Böylelikle Grundig de Koç Grubu'na dahil oldu. 1942 yılında azınlıklara yönelik çıkartılan Varlık Vergisi'nde Vehbi Koç, hangi azınlık mensubu aile için -sonradan evinde kiracı olan- Başbakan  Şükrü Saracoğlu'na ricacı olmuştu? 

Gürkan Hacır
Akşam Gazetesi
18/04/2010

2011-10-20

Selanikli dönmeler (sabetaycılar) hakkında ne biliyoruz

Selanikli dönmeler (sabetaycılar) hakkında ne biliyoruz


9 günlük bayram tatili benim için rahat okumalara fırsat olur. Marc David Baer'in yazdığı 'Selanikli Dönmeler'  yıllardır üzerinde çalıştığım, düşündüğüm bir konu olunca satır satır eğildim. Notlar aldım. Birçok yeni bilgi edindiğim halde doğrusunu söylemek gerekirse Baer'in kitabı beni tam olarak tatmin etmedi. Ne zaman Sabetayizmle ilgili şöyle dört başı mamur bir kitap çıkacak diye de düşündüm. Baer'in titiz çalışması bile mevcut soruların birçoğunu cevaplamıyor. O halde ben de Sabetayizm araştırmalarında nereye geldik ve Baer'in kitabı hangi yeni bilgileri ilave ediyor, sizin için kaleme aldım. Tarih yazımımızı tepetaklak okumaya hazır mısınız?

Marc David Baer'in kitabı 
(Selanikli Dönmeler / Doğan Yay. 2011) aklımızdaki soruları cevaplamaya yetmiyor. Çünkü sabetayizm Türk tarihinde yok sayılmış bir disiplin! Ve o kadar çok soru birikti ki...
Dinsel ritüelleri halen devam ettiriyorlar mı? Örneğin 18 emir halen ihlal edilemez kurallar mı? 
Cemaatin lideri tek kişi mi, yoksa her kolun ayrı bir lideri mi var?
1900'lü yılların başında olduğu gibi ortak bir sandıkları var mı? Karar defterleri var mı?
Cemaatin mensubu kaç kişi?
Yeni kuşak, Sabetayist kimlikten ne kadar haberdar? Sorular uzayıp gidiyor...
Asıl mevzuya ise bir türlü giremiyoruz. 1600'lü yıllarda yaşamış Sabetay Sevi'nin öğretileriyle günümüzü birleştiremiyoruz.
Anadolu'da gizli din yaşayan onlarca cemaat var. Halen var. Gidin Trabzon köylerinde gizli Hıristiyan görünürde Müslüman olan köylüler bulursunuz. Sabetayizmin önemi yönetici sınıfın onlardan oluşmasıdır. İktidar, finans, eğitim, kültür ve sanatta hep onların sözü geçti. O zaman akıllara şu soru geldi: Bir kast sistemi mi var?
Kimi tarihçi, gazeteci, aydın bu soruyu önemsiz buldu kimi ırkçılıkla suçladı. Oysa yakın tarihimize samimiyetle bakan ve Türkiye'yi anlamak isteyen her kişinin aklını başından alacak ilginçlikte bir konudur.

MENDERES'E 'İTİRAZINIZ VAR MI' DİYE SORDUM
Bakınız... Adnan Menderes ve ailesinin bütün akrabalık ilişkileri üzerinden bir kitap yazıldı. Efendi kitabı Evliyazade Ailesi üzerinden Menderesler'i anlatıyordu. Menderes ailesinin aslında sabetayist olduğunu tez edinmişti. Kitap çıktıktan kısa bir süre sonra hayattaki tek oğlu Aydın Menderes'i ziyarete gittim. Kitabı sordum. 'İddialara ne diyorsunuz, itirazınız var mı?' dedim. 'Hayır' dedi. 'Sadece bana sorulsaydı daha farklı şeyler de anlatırdım. Annem yaşasaydı üzülürdü.' Ama 'Türkiye bütün bunlarla yüzleşecektir' diye de ekledi. Sadece Menderes mi? Hayır, bu tartışmaların tozu toprağı arasında belki fark edemedik. Ama sessiz sedasız onlarca tanınmış isim, kökenlerinin Sabetayist olduğunu açıkladı. Modacı Cemil İpekçi, Halil Bezmen... Peki ya açıklamayanlar... Buzdağının alt tarafı... Kimsenin bir cadı avı başlatmasını istemiyorum...


Ama Türkiye artık bu gerçeğiyle halen yüzleşmeyecek mi? 
Gelelim kitaba. Kitap reddedilemeyecek bilgilerle dolu. Ve sansasyonel bir dille de yazılmadığı için pek tartışma yaratmadı. Bilimsel bir çalışma olarak kabul edildi. 
 'Dönmeler orucu 5 dakika öncesinden açıyorlardı'
Bu bilgi yenidir. 
Baer'den önce böyle bir ritüel olduğu bilinmiyordu. İslam kurallarını ihlal etmiş olmak için Ramazan ayında ya sabahtan yemek yiyip tüm gün Müslümanların içerisinde oruçlu gibi duruyorlardı, ya da iftara beş dakika kala orucu gizlice bozuyorlardı. Ayrıca kendi dinsel kurallarını yerine getirmeyen veya İslam'a tam olarak geçmek isteyen mensuplarına 1800'lü yıllarda işkence yapılıyormuş. Bunun için özel işkence evleri ve aletleri varmış. 

SARIK OSMANLI'DA SEVİ'DEN ÖNCE VARDI
Baer, Sabetay mezarlarının başucunda sarık olduğunu yazıyor ki bu doğru değil.  
Osmanlı'da Sabetay Sevi'nin 
(1626-1676) yaşadığı dönemden çok önce de bazı mezarlara sarık dikiliyordu. 
Baer, ayrıca Karakaş ve Kapancıların Bülbülderesi'ni kullandığını (mezarlarının büyükçe bir merdivenle birbirinden ayrıldığını) Yakubilerinse Maçka Mezarlığı'nı kullandıklarını söylüyor.  
Zincirlikuyu ve Karacaahmet Mezarlığı'nı ihmal ediyor. Oysa onlarca sabetayist ailenin bu mezarlıklarda yattığını biliyoruz. Ancak mezarlıklara ilişkin doğru tespitlerde var.

MEZAR TAŞLARINDA FOTOĞRAF BULUNUR
Baer Bülbülderesi mezarlığındaki Kapancıların bölümünü şöyle anlatıyor:
'Kapancı bölümünün eşsizliği ziyaretçiyi anında etkiler. Sünni Müslümanların mezar taşlarından çoğu ve Karakaş bölümünden farklı olarak merhumların fotoğrafları bulunmaktadır.'  
Evet doğru. Sünni-İslam kültüründe mezar taşına fotoğraf konmuyor. Ama özellikle Bülbülderesi'ndeki mezarlara bakın hemen birçoğunda fotoğrafa rastlayacaksınız.  
Devlet varlık vergisi sırasında dönmeleri nasıl tespit etti?
'Devlet kimlerin dönme olduğunu nereden biliyordu? Birçok kişi dönmelerin nüfus cüzdanlarının üzerinde onların dönme olduklarını ortaya koyan özel bir numara olduğu konusunda tahminde bulunmuştu. Aslında bu konuda devletten daha önemli role sahip olanlar, dönmelerin vergiyi uygulayan (bürokrat veya görevli) komşularıdır.'
Bu da ilk defa edindiğimiz bir bilgidir. Ayrıca Baer tamamen kişisel ilişkiler sonucunda hazırlanan varlık vergisi listelerinde, sanıldığının aksine dönmelere çok yüksek vergiler ödetilmediğini yazıyor. Bezmen'lerin Yahudi aile Taranto'lardan Santral Mensucatı varlık vergisi sayesinde aldıklarını da ekliyor. 
Yani dönmeler varlık vergisinden karla çıktılar! 


SABETAYCILARIN ÜÇ KOLU: YAKUBi, KARAKAŞi, KAPANCI
Kİtaba göre sabetaycıların 3 kolunun da okulları çok net tarif ediliyor. Karakaşların okulu Feyziye Mektebi, Kapancıların okulu Şişli Terakki, Yakubilerin okulu ise Boğaziçi Lisesi (Hemen belirteyim. Yıllar içerisinde bu okullarda başka çocuklar da okumaya başladı. Ve sadece Selanik dönmelerinin okulu olmaktan çıktı) Sadece okullar değil elbet. İslami tarikatları da pay ediyor Baer. Kapancıların Mevlevi, Karakaşların Bektaşi dergahlarıyla içli dışlı olduğunu anlatıyor. Bu da bugüne değin net bir bilgi değildi. İslam sufizminden etkilendiğini ve bu tarikat dergahlarında örgütlendiğini biliyorduk. Ama kollara göre ayırmamıştık.
 Tarihimizde hep bir üçleme merakı vardır. Siyaset dünyamıza yön veren troykalar, futbol dünyamızın üç büyükleri vs. Hep bir üçleme merakıdır gider. Tarihin dolambaçlı yollarında ilerlerken karşınıza tuhaf denklemler çıkar. Anlam veremezsiniz. Örneğin Hacim Muhittin'in Anılarını okuduğumda aklıma gelmişti. Ragıp Nurettin (Eğe) Paşa Uşak kongresinin son günü gelmiş ve kongrenin iptal edilmesini istemişti. Ancak Hacım Muhittin Bey'in kulağına da fısıldamayı ihmal etmemişti: 'Üç grubun adına geliyorum. Kongreyi lütfen erteleyelim.'  Tabii ki iptal edilmiş ve 3 grubun ortak kararıyla yeni kongre yapılmıştı.  Hangi üç gruptu? Çözememiştim.  Sakın bizim şu üç kol olmasın... Geçelim...
MUMYANIN BURNU KIRILDI 
Yine de Karakaşlar en önemli türbeleri olan Osman Baba türbesini Selanik'te bırakmış ve bu türbeyi ziyaret etmek için şehre gelmeye devam etmişlerdir. 
Oysa yazarın atladığı bilgi şudur. Osman Baba'nın mumyalanmış cenazesi 1900'ün başında İstanbul'a getirildi. Mezar nakil işlemi sırasında kalabalıktan ve coşkudan mumyanın burnu kırıldı ve koptu. Kapancılar yıllarca Karakaşlarla 'burunsuzlar' diye dalga geçti.
EN İLGİNÇ ÇEŞMEYİ YAPTIRDI
Kitapta eğlenceli bilgiler de yok değil... Mesela Yakubi kolunun temsilcisi Hamdi Bey. Yakubi Hamdi Bey Selanik'te 1893'ten 1902'ye kadar belediye başkanlığı yaptı. Selanik'in modern yüzünü o yarattı. Altyapısından köprülerine meydanlarından, hastanelerine kadar Selanik'i modern bir kent haline dönüştürdü. Ama Hamdi Bey'in fantastik bir icraatı daha vardı. 'Musluğundan vişne suyu akan çeşme' yaptırmıştı. Evet, çeşmenin musluklarından her daim vişne suyu akıyordu. (Yakubilerin bir başka adı da Hamdi Bey koludur. Hamdi Bey onlar için kutsal isim sayılır. Tıpkı Karakaşlar için Osman isminin kutsal sayılması gibi. Bir Karakaş aileyi çözmenin en kestirme yolu ilk erkek çocuklarına Osman ismi verip vermediğini test etmektir. Bugüne değin hiç yanılmadım. Muhakkak ön ismi bile olsa Osman ekliyorlar.  
(Kitap satır aralarında Profesör Ahmet İnsel'in akrabalarından ünlü çorap üreticisi Mısırlı ailesine kadar onlarca ismin Sabetayist olduğunu ilan ediyor. Ama bilimsel formunu yitirmediği için kimseyi rahatsız etmiyor.)
***
Ve final... Kitap birbirinden ilginç bilgilerle akıp giderken şu sarsıcı cümleyle karşılaşıyorsunuz:  'Dönmelerin organize bir topluluk olarak varlıkları sona ermiştir.' İşte buna ikna olmam mümkün değil. Çünkü halen ölüm olduğunda cenaze yeri karıştırılmıyor. Halen cemaatin öngördüğü mezara defin yapılıyor. Defin işlemlerini yürütenler de hep aynı kişiler. Sadece şunu söyleyebilirim. Sabetayizm artık bir sosyo-ekonomik bir işbirliği grubudur. Birçok cemaat üyesi dinsel özelliklerini yitirmiş, asimile olmak istemektedir. Ama yok olmamıştır. Herkes herkesi bilir. Bugün yaşadıklarımızı doğru anlayabilmemiz için 'sahici' tarihimizle yüzleşmemiz zorunludur. Sabetayizm de 'sahici' tarihimizin en önemli kilometre taşıdır. Abartmadan, şoven ırkçılığa kapılmadan...

Gürkan Hacır
http://gurkanhacir.com/blog/2011/9/5/selanikli-donmeler-hakkinda-ne-biliyoruz

Bu ay öne çıkanlar