Eğitim Öğretim Sorunumuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim Öğretim Sorunumuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-10-11

Gerçekten bağımsız bir devlet miyiz? 1949'dan beri eğitim müfredatımızı bile ABD hazırlıyor. (Fulbright Eğitim Komisyonu)



abd, chp, Cumhuriyet Tarihi, Eğitim Öğretim Sorunumuz, fulbright eğitim komisyonu, içimizdeki israil, inkılap tarihi, ismet inönü, Mustafa Kemal Atatürk

                                                        Fulbright Eğitim Komisyonu

'27 Aralık 1949 tarihinde, yani İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde,

Türk çocuklarının eğitimi resmen Amerikalılara teslim edildi.

ABD ile imzalanan ikili anlaşma gereği, sekiz kişiden oluşan bir Eğitim Komisyonu kuruldu.

Bu komisyonun adı Fulbright Eğitim Komisyonu idi.

Sekiz üyeden dördü Amerikalı, dördü de Türk'tü.

Bu Komisyonun görevi, Türk çocuklarının ilk, orta ve lisede okuyacağı derslerin müfredatını yani programlarını belirlemekti. Gençler bir ulusun geleceği demek değil midir? Türk ulusunun geleceği olan gençlerin eğitimi, yarısı Amerikalılardan oluşan bir komisyona bırakılıyordu.

Bu kadarla kalsa neyse, komisyon herhangi bir konuda karar verirken oylar 4 evet, 4 hayır çıkarsa ne olacaktı? Çözüme bakınız; O tarihte Ankara'da bulunan Amerikan Büyükelçisinin vereceği oy, belirleyici olacaktı.

Çok açık değil mi, Türk gençlerinin ne tür bir eğitimden geçeceği, derslerde hangi konuları ne tür boyutlarda öğreneceği, Amerikalılara bırakılmıştı. Bu tür bir uygulamayı, ancak sömürge ülkelerinde görebilirsiniz.

Daha acısını söyleyeyim;

O tarihten günümüze kadar olan süreçte kurulan Atatürkçü hükümetlerin hiçbirisi, bu anlaşmayı ortadan kaldırmayı düşünmedi.

27 Mayıs 1960 İhtilalini yapanlar, kendilerini 'devrimci' olarak niteleyenler, Fulbright Eğitim Komisyonu'nu ortadan kaldırmadılar!


Atatürkçü ve halkçı olarak bilinen Bülent Ecevit, beş kez Başbakan oldu, beş kez Hükümet kurdu. Neden Fulbright Eğitim Komisyonu'nun sonunu getirmedi?

Her yıl Köy Enstitüleri'nin kuruluş gününü yaşlı gözlerle anıp ağlaşacaklarına, 'Türk çocuklarının eğitimi Amerikalılara teslim edilemez' diye neden ayaklanmadılar?

27 Aralık 1949 tarihinde kurulmuş olan Fulbright Eğitim Komisyonu, 63 yıldır aralıksız yürürlükte kalmıştır.'

Komisyondaki isimlere dikkat!

'Bakın size, 2012 yılında Fulbright Eğitim Komisyonu'nun kimlerden oluştuğunu sayayım:

* John Tomas Maccarthy (Başkan), ING Bank Türkiye Müdürü,

* Scott F. Kilner, ABD İstanbul Başkonsolosu,

* Mark A. Wentworth, ABD Büyükelçiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müsteşarı,

* Kaya Arıkoğlu, Mimar ve Şehir Tasarımcısı, Arıkoğlu Arkitekt Ltd. Şirketi, Adana,

* Prof. Dr. Ahmet Ademoğlu, İstanbul Şehir Üniversitesi Rektörü,

* Engin Soner, Dışişleri Bakanlığı İkili Kültürel İlişkiler Genel Müdür Yardımcısı,

* Doç. Dr. Ömer Açıkgöz, Milli Eğitim Bakanlığı, Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürü,

* Prof. Dr. Ekrem Tatoğlu, İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Dikkat etmişsinizdir. Sekiz kişilik Fulbright Eğitim Komisyonu'nun 4 üyesinin Amerikalı, 4 üyesinin de Türk olması gerekirken, 2012 Komisyonunda sadece 3 Amerikalı bulunmaktadır. Yani dengeler değişmiş midir? Hayır. Komisyonun Türk üyelerinin tamamı Amerikanın has hizmetkârları olduğundan, artık Amerikalılar için üye sayısının 4'e 4 olması gerekirken 3'e 5 olması hiçbir önem taşımamaktadır.

Son 60 yılın yüksek Komutanları da Fulbright Eğitim Komisyonu'na karşı tavır almamışlardır.'

Bu satırlar Yılmaz Dikbaş'ın Enki Yayınları'ndan yeni çıkan 'Atatürkçüler Yenildi' isimli kitabından...

Şöyle bir soru akla gelebilir; 1946'dan günümüze milli ve manevi hassasiyetleri olan Hükümetler de kuruldu; örneğin 1980 öncesi MC Hükümetleri ve antidemokratik 28 Şubat süreci ile alaşağı edilen Refahyol Hükümeti gibi... Bu Hükümetler döneminde Fulbright Eğitim Komisyonu'na neden son verilmedi? Gerek MC Hükümetleri döneminde gerekse merhum Erbakan'ın Başbakanlığını yaptığı Refahyol Hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı diğer partilerin milletvekillerinden oluşuyordu.

Adnan Öksüz


*****

Bir skandal komisyon daha!

27 Aralık 1949 tarihi, Türk Milli Eğitim tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Bu tarihte, ABD ile yapılan eğitim ile ilgili anlaşma, Fulbright Eğitim Komisyonu Türk çocuklarının geleceğinin Amerikalıların ellerine nasıl da teslim edildiğini gösteren en önemli belgelerden birisidir. Bu anlaşma ile Türk eğitim sistemi neredeyse tamamıyla ABD'lilerin insafına ve inisiyatifine bırakıldı.
Geçtiğimiz hafta bu komisyonun ayrıntılarını yazdım.
Komisyon üyelerinin isimlerini tek tek sıraladım.
Ama yetkililerden tık yok.
Birisi de çıksın desin ki, "Arkadaş yok böyle bir şey. Nereden uyduruyorsun, nereden çıkarıyorsun bunları? "
Hadi o birilerini geçtim, Türkiye'de milli eğitimden sorumlu bir bakanlık var sanıyorum.
Böylesine iddialı bir konuda bir yetkili, bir sorumlu da çıksın desin ki, "Türk Milli Eğitim sistemini bu millet belirler. Dışardan müdahale edilmesine izin vermeyiz. Milli Eğitim sistemini de, müfredatı da biz belirliyoruz.."
Üstüne üstlük bu komisyon üyelerinin arasında Milli Eğitim Bakanlığı üst düzey bürokratı da var. İsim geçiyor.
Buna rağmen bir tepki yok.
Bu iddiayı 'Atatürkçüler Yenildi' isimli kitabında dile getiren yazar Yılmaz Dikbaş, Fulbright Eğitim Komisyonu hakkında başka ayrıntılar da veriyor.
Örneğin sözü edilen anlaşmanın birinci maddesi şöyle:
"Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınacaktır."
Fulbright Eğitim Komisyonu'nun en kritik maddelerinden biri de kuşkusuz 5. maddesi.
Ne var peki Fulbright Eğitim Komisyonu'nun 5. maddesinde?
Okuyalım;
"Türkiye'deki Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu, dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD'nin Türkiye'deki misyon şefi, komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir."

Anlaşmanın bu maddesi yetkilerin kime devredildiğinin en açık göstergelerinden birisiydi.
Bir başka ayrıntı daha vermek istiyorum
.
Bu ayrıntı da en az Fulbright Eğitim Komisyonu kadar önem arzediyor.
Milli Eğitim Bakanlığı personel politikalarından ders programlarına, çeşitli lise, yüksekokul ve enstitülerin açılmasına kadar pek çok konuda stratejik kararlar önerebilen 'Milli Eğitimi Geliştirme Komisyonu'.
Nedir bu Komisyon?
1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı...
Yılmaz Dikbaş'ın verdiği bilgiye göre Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu.
Amerikalı L. Cook'tan ayrı olarak adı Howard Reed, ünvanı 'Milli Eğitim bakanlığı Bağımsız Başdanışman' olan, bir başka etkin Amerikalı daha vardı.
Tüm bu bilgilerin hiç mi önemi yok gerçekten?
Yıllardır benim de gazeteci olarak görev yaptığım, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir aklı başında milletvekili kalkıp da bu ciddi iddiaları ve tespitleri neden Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'e sormaz!
Parlamenterlerin bir görevi de 'denetim' değil mi?
Ama, hani nerede?
Ya da neredeler?
Değer mi hiç?
Ankara'dan tanıdığım değerli bir televizyon programcısı dostum, yanındaki daimi iki konukla verip veriştiriyor.
Kime mi?
Programları aleyhinde yazı yazan bir köşe yazarına..
Programın önemli bir bölümünü bu yazara cevap yetiştirmekle harcadı dostum!
Üstüne üstlük sadece cevap vermekle kalmadı, dakikalar süren ve bu yazarın muhtelif dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşan bir de VTR hazırlatmış;
Şak şak şak, işte şu tarihte şu ahlaksız yazıyı kaleme aldı, bu tarihte bu yazıyı...
Hızını alamamış olacak ki, şu cümleyi de bu yazıların hemen sonuna ekleyerek, "Ahlakımız, bu yazıların devamını buraya yazmaya engel teşkil etmektedir..."
Dinamizmi hayli yüksek, tempolu programda 3 gazeteci de bir noktayı ıskaladı, o köşe yazarı ile ilgili...
Farklı gazetelerde köşe yazarlığı yapan, Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunda oturan, 'nehirin kıyısında bekleyen, sosyolog, sakıt bir Genel Yayın Yönetmeninin de sıkı dostu olan bu yazar, vakti zamanında sistem tarafından dışlanan, mağdur olan, üniversitelere alınmayan geniş bir kitle için 'ötekiler' başlığı altında yazılar kaleme almıştı.
O dönem 'büyük' gazetedeki bu yazıları büyük bir sempati ile karşılandı.
Fakat antidemokratik 28 Şubat sürecinde aynı yazar 180 derece dönerek, bu kez 'kudretli'lerin safında yer aldı. Mağdurları bir kenara iterek, 28 Şubat darbecilerinin safında yer tuttu.
O kadar saydırmaya gerek yoktu be dostum!
Bunu söylesen yeterdi.
Ha, bu anlı şanlı yazarın adı mı?
Siz anladınız.
Ayrıca da değmez...

Bunları biliyor musunuz?

* Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Emin Zararsız'ın "Milli Eğitim Sistemindeki Değişim ve Dönüşüm" konulu bir konferans vereceğini, konferansın 3 Ekim 2012 tarihinde Server Vakfı'nda gerçekleştirileceğini, toplantıda 4 4 4 sisteminin de ağırlıklı olarak gündeme geleceğini, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı No:24/8 Demirtepe /Ankara adresindeki konferansın saat 19:00'da başlayacağını,
n Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bugün partisinin Büyük Kongresini son kez toplayacağını, bundan sonra Genel Başkanlığa aday olmayacağını, biliyor musunuz?

NOT: Bugün 30 Eylül 2012 Pazar... Uyan da balığa gidelim... İktidarın '2012 yılında yeni Anayasa vaadi'ni sıcak tutmak adına... 2012'den 8 ay 30 gün daha eksildi. Yeni sivil anayasanın yazımına başlandı, ilk cümleler ortaya çıktı... Ama bugünlerde 'tık' yok... Takipçi 
Adnan Öksüz


2012-04-08

Kıyamet gününde en şiddetli azap, ailesini cahil bırakan kimseye olacaktır. Erkek hanımına ve çocuklarına din bilgilerini öğretmelidir

Kıyamet gününde en şiddetli azap, ailesini cahil bırakan kimseye olacaktır.
Erkek hanımına ve çocuklarına din bilgilerini öğretmelidir


Erkeğin karısına karşı olan vazifelerinden birisi de, te­mizliğe ait konuları, lohusalık, adet görme gibi husus­ları bilmiyorsa öğretmesidir. Dini mes'eleleri, -bilhassa eğer otuz iki farzı bilmiyorsa- öğretmesi lazımdır. Eğer kadının kocası bu meseleleri bilmiyorsa, bu hususları kendisi din bilginlerine sormak veyahut kitap okumak suretiyle öğrendikten sonra karısına öğretmelidir. Bu husus o kadar önemlidir ki, kadın kocasının izni olmadıkça bir yere gide­mediği halde, dinen bilmesi farz olan hususları öğrenmek için kocasının izni olmadan bile va'z dinlemeye gitmesi caizdir.
İşte bu, erkeklerin dikkat edeceği hususlardandır. Eğer koca, hanımının öğrenmesiyle ilgilenirse, o da çıkıp dini mes'eleleri alimlerden sormak için gitmeye mecbur olmaz. Eğer kocasının ilmi yetmiyorsa, fakat buna rağmen hanımına vekalet ederek gidip alimlerden müşkilatını soruyor ve verilen cevabı gelip kendisine haber veriyorsa, böyle bir durumda da yine hanım dışarıya gidemez. Böyle bir durum yoksa, o vakit hanım müşkil mes'elelerini sormak için çıkıp alimlere gidebi­lir. Ve de gitmelidir. Bu halde kocası kendisine mani olursa gü­nahkardır. Hanım farzları öğrendiyse, zikir meclisine gitmek veya fazlasını öğrenmek için ancak izniyle çıkabilir. Kadın, adet, lohusalık ve diğer kanamaların hükümlerinden birisini ihmal eder ve kocası da gerekeni öğretmezse böyle bir durumda günahkar olduğu gibi, kocası da günahta kendisine ortak olur.

Binaenaleyh, hanımına ehl-i sünnetin inancını telkin et­mek, onun kalbinden -eğer daha önce kalbinde yerleşmişse-  her bid'atı silmek ve eğer din hususunda ihmalkar ise, onu Allah'ın azabını hatırlatmak suretiyle korkutmak, muhtaç olduğu dini bilgileri öğretmek, kocanın vazifelerindendir.
Müslüman aile reisi, hem karısını hem de çocuklarını na­maz kılmaya teşvik etmeli, bu hususta asla, ihmalde bulun­mamalıdır . Tabii ki başta namazı kendisi kılarak.  
Peygamberimiz buyuruyorlar ki:
"Kıyamet gününde en şiddetli azap, ailesini cahil bırakan kimseye olacaktır."

Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın

Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın
Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın


Resüllüllah Efendimiz buyuruyorlar:
"Kadın, eğe kemiği gibidir. Onu dosdoğru yapmaya kalkarsan kendisini kırarsın, şayet eğrilik bulunduğu halde faydalanmak istersen faydalanabilirsin." (Buhari c. 6, s. 145
Kadının eğri bir kemikten yaratılmış olmasına bakıp, onun düzelmeyeceğine hüküm vermek yanlıştır. Böyle bir karara sap­lanmak, yanılmak olur. Kadını tamamen doğrultmaya teşebbüs ise hataya düşmek ve onu kırıp saf dışı bırakmak olur. Bu iki yanlışın arasında orta yolu arayıp ona hayrı tavsiye ederek daha fazla eğri bir hal almasına imkan bırakmamak gerekir.
Salkım söğüdün servi gibi bir endama, düzgün bir boya sa­hip olmasını beklemek, hayaller ile meşgul olmaktır. Aynı, bir ağacı aşılamak suretiyle arzulanan neticeye ulaşmak aklen mümkün ve ilmen sabittir.
Bu noktadan hareketle, aslında eğrilik bulunan kadını zor­lamak suretiyle doğrultmak yanlış bir yol olur. Bu davranış, onun üzerinde yan tesir ve yanlış netice verir. Ancak, kalbine feyzi, ruhuna fazileti aşılamak yolu ile onu kısmen düzeltmek mümkündür. Peygamberimiz "Kadına hayrı tavsiye edi­niz" buyurmaktadır. Bu yoldan gitmeden kadını doğrultmaya kalkan kimseyi, "Onu kırarsın!" diyerek uyarmaktadır.
. 
. 
Ali Eren - İzdivaç ve Mahremiyetleri 

2011-11-18

Yeryüzünün tek kutsal ve doğru yönetimi Atatürkçülük mü? Atatürk'ün diktatörlüğü saklanıyor...

Yeryüzünün tek kutsal ve doğru yönetimi Atatürkçülük mü? Atatürk'ün diktatörlüğü saklanıyor...


Okula giden çocuklara rastladım dün yollarda.

Onlar için çok üzüldüm.

Zavallı "eğitim mahkûmları", hayatlarının en güzel, en eğlenceli olması gereken yıllarını, daha sonra unutacakları bir sürü saçmalığı öğrenmek, ciddi bir "beyin yıkamasından" geçmek, kişiliklerini, tek tip adam yetiştiren "tornaya" teslim etmek için harcayacaklar.

"ZİHİNLERİNE BU YALANI KAZIYACAKLAR"

Gidecekleri okulların birinci amacı, onlara "ulu önder" Atatürk'ün müthiş bir adam olduğunu, hiç hata yapmadığını ve Türkiye'yi sadece Atatürk'ün yaptıklarını tekrar etmenin kurtaracağını ezberletmek, zihinlerine bu yalanı kazımak olacak.

Cumhuriyet tarihi boyunca okullar bunu yaptılar.

Dün yazıişleri toplantısında Tuğba, çocukluğunda en büyük korkusunun "Allah mı daha büyük, Atatürk mü daha büyük" sorusuyla karşılaşmak olduğunu, çocukken hangisinin daha büyük olduğuna bir türlü karar veremediğini anlatıyordu.

Çocukları bu tür korkulara iten bir eğitimden geçti insanlar bu ülkede, hâlâ da geçiyorlar.


BİZDEKİ EĞİTİMİN AMACI

Yeni Milli Eğitim Bakanı bazı değişiklikler yapmaya çalışıyor ama dün Kürşat Bumin'in yazısında yer verdiği YÖK Kanunu'nun girişi "yükseköğrenim"in amacını anlatmaya şu maddeyle başlıyor:

"1- Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı..."

Gerisini yazmaya bile gerek yok, birinci amacı bu olan bir üniversiteden çıkacak insanların "özgür düşünceli" bireyler olması mümkün mü sizce?

Zaten bizdeki eğitimin amacı, "özgür düşünceli birey" değil, itaatkâr bir sürüye, öğrendiği ezberleri tekrar eden koyunlar yetiştirmektir.

"ATATÜRK'ÜN DİKTATÖR OLDUĞU SAKLANIYOR"

Cumhuriyet'in eğitim anlayışı ve amacı da budur.

Daha sakatlık adından başlıyor, ne demek "milli" eğitim?

Fiziğin, coğrafyanın, biyolojinin, kimyanın "millisi" nasıl oluyor?

Olmuyor tabii ki ama dert çocuklara "fizik" öğretmek değil, dert, Atatürk'ün bir "diktatör" olduğunu saklamak ve bir diktatörlüğü "yeryüzünün tek kutsal ve doğru" yönetimi olarak çocuklara ezberletmek.

"DE Kİ ATATÜRK DİKTATÖR OLMAYA MECBURDU"

"Atatürk diktatör olmak zorundaydı, başka türlü cumhuriyeti kuramazdı" diyenler olduğunu biliyorum, mecbur muydu değil miydi tartışmasına gerek yok bence ama şu soruya gerek var:

"De ki Atatürk diktatör olmaya mecburdu, peki biz o diktatörlüğü hâlâ kutsamaya ve en iyi yönetim biçimi olarak çocuklara ezberletmeye mecbur muyuz?"

"Devletinin ve ordusunun" her yaptığına boyun eğecek, hiç sorgulamayacak, soru sormayacak, düşünmeyecek, tartışmayacak insanlar yetiştirmek istiyorsak mecburuz tabii.

Biliyorsunuz bizim ünlü bir "Tevhid-i Tedrisat Kanunu"muz var.

"Eğitim birliği" demek.

Bu ülkedeki her ırktan, her dinden, her mezhepten çocuğun "tek elden ve tek merkezden" eğitilmesi anlamına geliyor.

Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki "Talim ve Terbiye Kurulu" denen yerde sekiz on adam oturur, bu ülkedeki çocukların neler öğrenmesi ve neleri de "asla" öğrenmemesi gerektiğine karar verirler.

Onların karar verdiğinin dışında hiçbir şey öğretilemez çocuklara.

Düpedüz faşist ve ırkçı bir anlayışı kazırlar çocukların zihnine.

"Bir Türk cihana bedeldir", "Ne mutlu Türküm diyene", "Varlığım Türk varlığına armağan olsun" türünden bir "faşizm parfümü" ciltlerinin altına enjekte edilir, artık hayat boyu o kokudan kurtulamazsın.

Yeryüzünde Türk'ten başka "önemli" insan olduğuna inanmaz, Türk olmayan herkese aşağılayarak, küçümseyerek, kuşkuyla bakarsın.

Bir yandan da "düvel-i muazzama"nın Türk'e düşman olduğunu, hep Türklere kötülük yaptığını, Türkleri kandırdığını öğrenirsin.

Böylece hem en büyük, hem de sürekli kandırılan bir salak olmayı aynı anda benimser, en halisinden bir kişilik çatlamasını daha yedi yaşında yaşarsın.

Tarih, diye de baştan aşağı yalan bir hikâye anlatırlar.

Hep biz haklıyızdır, hep biz güçlüyüzdür.

Kürt diye kimse yaşamaz bizim ülkemizde bu "eğitim anlayışına" göre, burada herkes Türk'tür ve herkes varlığını Türk varlığına armağan eder.

Osmanlı'nın İttihatçılardan önceki padişahları "deli, çılgın, manyak, sapık" olsalar bile iyidir, İttihatçılardan sonraki padişahlarının hepsi de "hain, katil, rezil, budaladır".

Bu eğitime göre "dindarlar" yobazdır, Batı kültürünü ve demokrasisini beğenenler "züppedir" ama Batı müziği dinlemeyen ve Batılı gibi giyinmeyenler de "gericidir", Tanzimat bir felakettir...

Türkiye'de sorunun "özü", bizi çocukluğumuzdan itibaren zehirleyen bu eğitim ve bize ezberletilen yalanlardır, bu "milli" eğitimi "gerçek" bir eğitime dönüştürmeden de yaratıcı ve özgür bireylere sahip, gerçekten demokrat bir toplum haline gelmek, emin olun, çok zordur.

Ahmet Altan 

2011-11-04

"Alimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası bizim için şereftir " Yavuz Sultan Selim Han

"Alimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası bizim için şereftir " Yavuz Sultan Selim Han


HOCAYA - ÖĞRETMENE SAYGI 

•  Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri, fetihten sonra İstanbul'a giriyordu. Rum kızları padişah zannedip ellerindeki çiçekleri Akşemseddin Hazretleri'ne uzattılar. Akşemseddin kuddise sırruh, Hz. Fâtih'i işaret ederek:

— Padişah O'dur! dedi. Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri de:
— Pâdişâh benim ama, o benim hocamdır. Çiçekleri ona götürün, diyerek kızları geri çevirdi. 

• 1516-1517 yılları... Yavuz Sultan Selim Hân rahmetullâhi aleyhin Mısır seferi... Şeyhülislâm İbn-i Kemalpaşa, Yavuz'un yanındadır. Dönüş yolunda atbaşı giderlerken, Kemâlpaşazâde'nin atının ayağından bir parça çamur, Yavuz'un kaftanına sıçrayıverir. O büyük âlim telaşlanır. Ne yapacağını şaşırır... Onun bu telaşlı hâline karşılık, Yavuz Sultan Selim Hân'ın tarihe geçen şu sözleri pek manidardır:
— Âlimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası, bizim için şereftir. Öldüğümde şu çamurlu kaftan üzerime örtülsün!
Bir de Batı'dan örnek verelim...


• Napolyon Paris'ten geçerken, kalabalığı yarıp kendisine ulaşmaya çalışan bir adam görülür. Askerler caddeyi kordon altına almışlardır. Adama mâni olmaya çalışırlar. O esnada iyice hırpalanmış olan adam, Napolyon'un gözüne ilişir. Napolyon heyecanlanır ve:
 Bırakın gelsin! emrini verir.
Kendisine doğru yürüyen adama sevgi ve saygıyla bakarken, şeref kıtasına seslenir: 
— Dikkat!.. Hazır ol!.. Fransa geçiyor!
Bu adam Napolyon'un öğretmenidir.   

Evet, hocaya-öğremene saygı, bir milletin mâzîsine-istikbâline (geçmişine ve geleceğine) saygıdır. O milletin kıymet hükümlerine, ideallerine-mefkûresine saygıdır. Gerek Hz. Fâtih (k.s.)'in gerek Yavuz Selim Hân (rh.) ve gerekse Napolyon'un hocalarına gösterdikleri itibârın sebebi budur.

2011-07-27

Tıbbıyenin açılması (1827)

Tıbbıyenin açılması (1827)

Sultan İkinci Mahmûd Han zamanında modern sağlık müesseseleri kuruldu. Hekim ve cerrah ihtiyâcının karşılanması için 14 Mart 1827'de Şehzâdebaşı'nda yeniçerilerden boşalan Tulumbacıbaşı konağında Tıphâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire adlı iki kısmı bulunan bir tıp mektebi açıldı.

Mektebin Tıphâne kısmında dil İtalyanca, Cerrahhâne kısmında ise Türkçe idi. Tahsil müddeti üç yıl olan Cerrahhâne mektebinde devrin en meşhur hocaları ders veriyordu. Talebe sayısı artıp, bina ihtiyâca cevap veremeyince, mektep Topkapı Sarayı ek binalarından Hastalar Odası'na taşındı. Yatılı hâle getirilen mektepte tahsil süresi beş yıla çıkarıldı. 1839'da Tıphâne-i Âmire ile Cerrahhâne-i Âmire birleştirilerek Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne adını aldı.

Bir Medeniyet Değiştirme Mâcerası...

Bir Medeniyet Değiştirme Mâcerası...

Medeniyetin sadece binayla, yolla, köprüyle, barajla, zenginlikle, lüksle, uçakla, trenle, cihaz ve âletlerle olduğunu sananlar medeniyet nedir bilmiyorlar.

Bir medeniyetin elbette binaları, yolları, limanları, barajları olur ama onlar medeniyetin kendisi değil, maddî meyve ve eserleridir.

Asıl medeniyet:

Adalettir... İlimdir irfandır... Ahlak ve fazilettir... Güvenliktir...

Ne güvenliği?.. Can güvenliği, Mal güvenliği... Irz, namus ve nesep güvenliği... Din, inanç, inandığı gibi yaşamak güvenliği... Kimliğini koruyabilme güvenliği... Fizikî ve ruhî sağlığını koruyabilme güvenliği...

Halkın aldatıldığı, çeşitli afyonlarla uyuşturulduğu bir yerde gerçek medeniyet yoktur.

Ne vardır?.. Medeniyetin karikatürü vardır.

Bir toplum zengin edebî ve yazılı bir lisana sahip değilse binayla minayla medenî olamaz.

Tarihsiz toplumlar medenî değildir.

Yabancılaşmış toplumlar da...

Adamın 150 bin dolarlık otomobili, bir milyon dolarlık meskeni, cebinde en lüksünden telefonu, aylık 20 bin dolar geliri var ama o adam dedelerinin ve atalarının mezar taşlarını okuyamayacak derecede kara cahilse ona medenî denilebilir mi?

Bizim eskiden kendimize mahsus bir medeniyetimiz ve kültürümüz varmış.... mış!..

Birileri bu medeniyeti değiştirmek, halkı başka bir medeniyetle medenîleştirmek istemişler. Medeniyet değiştirme ameliyatında başarılı olamamışlar...

Eski medeniyetimizin merkezi İstanbul idi.

İstanbul bir edebiyat, tarih, kültür, sanat merkeziydi.

Bir İstanbul ahlakı, görgüsü, edebi vardı.

Selanikliler bunları değiştirmek, yerine bir Selanik kültürü ve medeniyeti getirmek istediler. Başarılı olamadılar.

Ortaya, atalarının mezar taşlarını okuyamayan bir toplum çıktı.

İlim irfan, ahlak fazilet, sanat hikmet çöktü.

Çöpe atılan değerlerin yerine başka değerler konulamadı.

Halkın büyük bir kısmı yabancılaştı.

Kokuşma korkunç boyutlara ulaştı.

Hürriyet dediler, hürriyetin canına okudular.

Adalet dediler adaleti katl ettiler.

Mâbetsiz yeni bir kent inşa ettiler.

İslam'ı beğenmediler, yerine resmî ideoloji denilen bir heyûlâ ve ucube getirmek istediler.

Gerçek tarihi unutturdular, yerine düzmece bir tarih uydurdular.

Mitolojiler...

Tercüme kanunlarla ailenin ve toplumun temellerini dinamitlediler.

Tevhid'i dışladılar, yerine asrî bir putperestlik getirmek istediler.

En büyük tahribatı eğitim ve maarif sahasında yaptılar.

Halk onların yeni medeniyetini benimsemedi.

Zorla, korkuyla, terörle benimsetmek için bir vesâyet rejimi kurdular.

Bu medeniyet değiştirme macerası esnasında memlekette yerinden oynamadık çivi kalmadı.

Sahte uygarlıkları adına çok kan döktüler.

Uyduruk mahkemeler kurdular, çok adam astılar.

Kütle halinde yargısız infaz yaptılar.

On binden fazla cami, mescit, tekke, medrese, taş mektep, imarethane, başka vakıf binasını sattılar, yıktılar, kiraya verdiler.

Mâbetsiz şehirlerine, manzarayı bozup kirletmesinler diye pejmürde kıyafetli köylüleri sokmamışlardı.

Dalkavuk bir baykuşları "Biz tarihte ilk kez mâbetsiz bir şehir inşa ettik!" diye haykırmıştı.

Eski medeniyetimiz ve kültürümüz gitti, yerine acayip bir uygarlık geldi. Kaba saba, mürekkeb cahil, görgüsüz, edeb erkânsız, hedonist bir sistem.

Ülkenin çoğunluğunu oluşturan Müslümanların büyük bir kısmı bu zorla, şiddetle, terörle uygarlık değişimi ameliyesinin kurbanı oldu.

Halk iki arada bir derede kaldı.

Yeni uygarlığın bayları bayanları sayınları; eski beyler, hanımlar, hazretler kadar terbiyeli ve görgülü değil.

Eski medeniyetin seçkinleri 200 bin kelime, terim ve deyimden oluşan çok zengin bir edebî lisan kullanırlardı. Şimdiki devrim-zedelerin dili birkaç yüz sözcükten ibaret fakir bir lisan.

Başka milletlerin birkaç bin yıl ötesine giden yazılı bir hafızaları var. Bizim hâfıza saatimiz 1928'de durmuş.

Şu zavallılara bakınız: Lüks meskenlerde sefih bir hayat sürmeyi, lüks otolarla gezmeyi, lüks cep telefonlarıyla durmadan konuşmayı, kokuşmayı, bayağı ve âdi bir hedonizmi medeniyet sanıyorlar.

Bir medeniyet değiştirme macerasının hazîn sonu...

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
16 TEMMUZ 2011

2011-07-09

Toplumları millet yapan unsur, din birliği ve vatan sevgisidir.

Toplumları millet yapan unsur, din birliği ve vatan sevgisidir.


Bundan tamı tamına 133 yıl önce Mehmed Arif Bey'in, 93 Harbi denilen Moskof mezâlimini anlatan ibretlerle dolu, "Başımıza Gelenler" isimli eserinde, din-ilim ve Batıcılık üzerine söylediklerini biraz sadeleştirerek iktibas etmek(alıntılamak) istiyoruz:

"Vazife nedir, mes'ûliyet(sorumluluk) ve mükellefiyet nedir? Karşımızdaki milletler nelerle nasıl kalkınıyor ve ilerliyorlarsa bir bakıp araştırmamız gerekmez mi? Kaldı ki biz Müslümanız ve Allah'ımız bize Kur'ân'ımızda, "Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet... hazırlayın" (S. En-fâl, 60) diye emretmiyor mu? Öyle ise biz bu âyet-i kerime üzerinde düşünüp eğitim metodlarımızı asrın icaplarına göre değiştirip yeniden düzenlemeliyiz. Öğretmenler, derslere başlamazdan evvel her sınıfın yaşına ve anlayış kabiliyetine göre vatan sevgisi, din sevgisi, milliyet sevgisi, millet sevgisi mevzularını işlemeli ve örnekleriyle öğrencilerin kalp ve kafalarına sindire sindire yerleştirmelidir. Onların kafasından -varsa- korku ve aşağılık duygusunu söküp atmalı, vazife ve mes'ûliyet nedir anlatmalıdır.

"Asil milletimiz, Peygamberimiz (s.a.v.)'in örnek ve önderliğinde edinmiş olduğu o güzel ahlâkî değer ve vasıfları -ki her biri ilâhî bir nîmettir-yerli yerince kullanmış olsa, pek yakın bir gelecekte emin olunuz şöhretimiz yine âlemleri tutar.

"Şurasını iyi bilmeliyiz ki, cemiyetleri (toplumları) bir araya getirip millet yapan unsur, din birliği ve vatan sevgisidir. Bu vasıflar olmadıkça, bir milletin ayakta kalması mümkün değildir. "

"Durun bir düşünelim... Bir millet olarak bizim mayamız nedir efendiler!
Türkçesi, başımız neye bağlıdır bizim? Şeriattır diyemez miyiz? Öyle ise, seni bana, beni sana, bizi birbirimize bağlayan en güçlü bağ veya maya dindir. Bunun yerine başkaca hiçbir saçmalığı koyamazsınız. Tarihin şamarını yer ve perişan olursunuz. Bizde de din kardeşliği din aşkı hükümfermâ olmalıdır. "

"Öyle bir din ki, tetkik edip araştıranların yakından bildikleri gibi, bütün insanlara hitap eden, kardeşliğe ve barışa çağıran cihanşümul (tüm dünyayı kapsayan) bir din. Bizden öncekilerin gafletleri sebebiyle düştüğümüz ayrılık kavgalarını ve gerilemeyi, tembelliği asla dînimize yükleyemeyiz. Gelin şimdi Allah'ın emir ve yasaklarına uyalım Vatan ve millet için, Allah için biraz gayret edelim. "

"Müslümanlar'da din, milliyet ve millet sevgisi birleşmiştir Din ve milletin, ikisinin aynı şey olduğunu çocukken ilmihallerde okumadık mı? Her zaman olduğu gibi, şimdi de lafazanlar çıkıp Bu asırda din mi kaldı, bunlar modası geçmiş şeylerdir' diyecektir. Bırakalım da onlar bir müddet kendi kumluklarında oynasınlar Avrupalılardan muhtaç olduğumuz ilim ve irfanı alalım, hem de Musluman-Türk kalalım diyorum. Peygamberimiz (s.av) 'İlim Müslüman'ın yitiğidir (kaybettiği eşyası gibidir), nerede bulursa alır...' buyuruyor. '

Dikkat et ey Müslüman! Almak başka şeydir, başkalarına özenmek başka şey... Birisi insanlık mertebesi ise, diğerisi hayvanlık veya maymunluk derekesidir..."

Evet, Mehmet Arif Bey'in tesbit ve teşhisleri bu. Görülüyor ki bugün daha hâlâ münâkaşa edegeldiğimiz meselelerin içinde o zamanlar da nasıl bunaldığımızın resmi gibidir. Bunun üzerinde ibretle düşünmek ve de dersler çıkarmak ise, bizlere düsüvor

2011-07-06

Osmanlı Devleti'ni Dünya Devleti Yapan Kurum: Enderun

Osmanlı Devleti'ni Dünya Devleti Yapan Kurum: Enderun

Osmanlı sarayında, devlet işlerini görecek olanların sistemli tarzda mükemmel bir tahsile tâbi tutuldukları ve terbiyenin öğretildiği müessese. Sarayın iç kısmı mânâsına gelmekte olup, “Enderûn-ı Hümâyûn” şeklinde de kullanılırdı. İstanbul’un alınmasından sonra Fâtih, Topkapı Sarayını yaptırdı. Dört tarafı surlarla çevrili bu saray; değirmenleri, fırınları, bostanları, silah depoları, koğuşları ve mescitleriyle âdetâ bir kasaba idi. Mutfaklarında günde yirmi bin kişiye yemek dağıtılıyordu. Fâtih, Osmanlı Devletinin teşkilâtını temelleştirirken, Enderûn’u da sağlam esâslara oturttu. Meşhur Kânûnnâmesin’de Enderûn için bâzı maddeler koydu. Enderun, Fâtih’in büyütmesiyle de kalmadı. Osmanlı hudutları büyüdükçe buna paralel olarak saray teşkilâtı da genişletildi. Sarayın enderun halkını, devşirme denilen bâzı Hıristiyan tebaa çocukları veya harplerde esir alınıp yetiştirilen gençler meydana getirmekteydi. Bunlar devşirme kânununa göre sekiz ilâ on sekiz yaşları arasında toplanıp önce Edirne Sarayı, Galata Sarayı, İbrâhim Paşa Sarayı gibi saraylarda tahsil ettirilip, Türk-İslâm âdet ve geleneklerine göre yetiştirilirdi.

Bu saraylarda eğitim gören içoğlanlarından başarılı olanları, belli aralıklarla çıkma denilen usûl ile ihtiyaca göre Enderûn Mektebine alınır, diğerleri ise Kapıkulu Süvârî Bölüklerine gönderilirdi.

Topkapı Sarayı Enderûn Mektebinde, hem devlet adamı veya sanatkâr olmak üzere tahsil ve terbiye gören, hem de çeşitli hizmetlerde bulunan içoğlanları (gılâmân-ı enderûn) altı odaya ayrılmışlardı. Aşağıdan yukarıya doğru bu altı oda şunlardır: 1) Büyük ve küçük odalar, 2)Doğancı koğuşu, 3)Seferli odası, 4) Kiler, 5)Hazîne odası, 6)Has oda.

Topkapı Sarayı içoğlanları dolamalı ve kaftanlı olarak iki sınıf idiler. Büyük ve küçük oda gılmanlarına, dolama giydiklerinden dolayı dolamalı, seferli, kiler, hazine ve has oda gılmanlarına da kaftan giydikleri için kaftanlı denilirdi.

Enderûn mektebinde ilk müfredât programı; Kurân-ı kerîm, ilm-i hâl, tecvit gibi sâdece dînî bilgileri öğreten derslerden ibâretti. İkinci Murad zamânında müfredât programları geliştirilip; tefsir, hadis, fıkıh, ferâiz, şiir ve inşâ, hey’et, hendese, coğrafya, ilm-i kelâm, mantık, meânî, bedî’ ve beyân ile hikmet dersleri verilmeye başlandı.

Enderûn mekteplerine alınan içoğlanları öncelikle buradaki hazırlık sınıfları olan küçük ve büyük oda gılmanları arasına katılırlardı. Buradaki okuma-yazma, özellikle Kur’ân-ı kerîm tahsiliyle ilgili derslerdi. Buradan doğancı koğuşuna geçen içoğlanları eğitim ve öğretime devâm ederlerdi. Doğancı koğuşunun 1675’te kaldırılmasından sonra yüksek tahsilin ilk basamağı seferli odası oldu.

Enderûn Mektebinde asıl eğitimin başladığı bu odada tetimme medreselerine denk bir eğitim gören içoğlanları, dersleri dışında Farsça okumak ve en az bir zanâat, sanat veya fenle (zekâ tesbiti sonunda belirlenen istidâtlarına göre) ilgilenmek zorundaydı. Bunlar dışında ata binmek, iyi silâh kullanmak isteyenler, iyi bir silâhşör olarak yetiştirilirlerdi. Güzel yazı (hüsn-i hat), cilt sanatı, tezhib, tasvir, mîmârî gibi sanatları öğrenmek isteyenler, şiir, edebiyât ve tıp, matematik, hendese gibi bilimlere ilgi duyanlar da ilgilendikleri alanlarda sarayda görevli bilginlere veya ehl-i hıref-i hassa (sarayda bulunan mesleğinde ehil sanat erbâbı) üstatlarına devâm ederlerdi. Bunlar için hükûmetçe zamânın en büyük sanatkâr ve bilim adamları görevlendirilir, saray-ı hümâyûn hocaları ünvânını alan bu üstatlar, haftada bir defâ Enderûn Mektebine gelirler, öğrenciler tarafından karşılandıktan sonra da o günkü konuyu işlemeye başlarlardı. İçoğlanları, aldıkları bu dersle yetinmezler, kendilerinden eski olan oda kıdemlilerinin çevrelerinde dört-altı kişilik gruplar meydana getirerek, kendi kendilerine küme çalışmalarına devâm ederlerdi. Böylece yedi-sekiz yıllık bir eğitim ve öğretimi bitiren delikanlılar ya bir üst sınıfa geçerler, ya bir saray görevine tâyin edilirler veya uygun bir subaylıkla saray dışına verilirlerdi. Daha sonra sırasıyla Kiler ve Hazîne odasında eğitim gören gılâmân-ı enderûn en son Has Oda denilen bölüme gelirlerdi.

Has Odadakiler Enderûn Mektebinin elit (en yüksek) kısmı idiler. Genç olmalarına rağmen büyük bir mevkiye sâhib olurlardı. Burada bulunanlara devrin en yüksek eğitimi ve öğretimi verilirdi. Buradaki eğitimin ana hedefi elemanları idârecilik yönünden yetiştirmekti.

Has odalılar eski ve acemiliklerine göre dış hizmete çıkarılırlardı. Eğer eskilerden ise müteferrikacılık, acemi ise çâşnigirlikle çıkardı. Has odalıların sancak beyliği ile çıktıkları da görülürdü.

Enderûn’a âit bütün odaların ve koğuşların harfi harfine tatbik edilen nizâmnâmeleri vardı. Tertip ve tanzim edilmemiş, kendi hâlinde bırakılmış hiçbir şey yoktu. Koğuşlarda disiplin son derece sıkı idi. Yatılıp kalkılacak ve dinlenilecek zamanlar da dakika şaşmazdı. Has odalılar hâriç, diğer dâire mensupları güneşin doğmasından iki saat önce kalkarlardı. Kalkış ve yatış saatleri güneşin doğuş ve yatsı namazının vaktine göre devamlı değişirdi. Yatsı namazı cemâatle kılındıktan sonra hemen yatılırdı. Bu esaslar doğrultusunda kurulup teşkilâtlanan Enderûn-ı Hümâyûn Mektebi, kuruluşundan îtibâren aşağı yukarı devletin bütün büyük siyâsî ve askerî memurlarını yetiştirdi. Bu memurlar, mektepten aldıkları terbiyenin mükemmelliği sâyesinde, Osmanlı Devletine sadâkât ve hamiyyetleriyle hizmet ettiler.

Diğer taraftan Enderûn-ı Hümâyûn devletin günlük hayâtının en canlı alanı idi. Akağalar Kapısı önündeki mermer sütunlarla çevrili revakta cülûs-ı hümâyûn, ayak dîvânı, bayramlaşma gibi merâsimler veya olağanüstü toplantılar yapılırdı. Harplerde Sancak-ı şerîf bu kapı önüne dikilirdi. Bâbüssaâde’nin iki kapısı arasında Kapıağası Dâiresi yer alırdı. Burada, iç kapıdan girilince tam karşıda arz odası ve onun arkasında İkinci Selim zamânında yaptırılan 12 sütunlu mermer havuz yerine Üçüncü Ahmed tarafından yaptırılan kütüphâne yer almaktadır. Enderûn-ı Hümâyûnda ayrıca hazîne-i hümûyûn (iç hazîne, enderûn hazînesi), kiler-i hassa, hazîne kethüdâsı dâiresi, hazîne koğuşu, Hırka-i saâdet ve mukaddes emânetleri ihtivâ eden has oda, enderûn ağaları mescidi, pâdişâhın özel mutfağı (kuşhâne) bulunmaktadır. Enderûn bölümünde Sultan Dördüncü Murad’ın yaptırdığı Bağdat, Revan ve Kara Mustafa Paşa Köşkü ile Mecidiye Kasrı da yer almaktadır.

Saray teşkilâtının kurulduğu ilk zamanlarda enderûn ricâlinin en büyüğü Kapıağası idi. Sonraları Bâbüssaâde Ağası ünvânını alan bu memur, topyekün Enderûn memûriyetinin âmiriydi. Maiyetinde Kapıoğlanı ismiyle otuz-kırk kişi bulunurdu. Bunlardan; miftâh ağası, peşkir ağası, şerbet ağası, ibrik ağası diğerlerinin büyüklerindendi ve doğrudan baş ağanın maiyeti sayılırlardı. Kapıağası her zaman pâdişâha refâkat ederdi. Yalnız pâdişâh seferde ve avda buluduğu zaman yanında bulunmaz, sarayın muhâfazası hizmetini îfâ ederdi. Taşra hizmetine verilip saray dışına çıkarıldığı zaman, Mısır vâliliğince (16. asır sonlarında) gönderilirdi.

Enderûn ağalarının ikincisi Hasodabaşı idi. Pâdişahın en yakın hizmetini görenler bunun emrindeydi. Emri altında Hasoda gılmanı ismi verilen içoğlanları vardı. Has odabaşı da dâimâ pâdişahla berâber bulunurdu. Saraydaki emânât-ı mukaddesenin muhâfazası da has odaya âitti. Ayrıca Hırka-i saâdetin huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okurlardı. Silahdâr Ağa, has oda ağalarının ikincisiydi. Sarayda pâdişaha âit kılıç, tüfenk, ok, yay, zırh gibi eşyâları bu ağa muhâfaza ederdi. Has oda ağalarının üçüncüsü olan çuhâdâr ağa, alaylarda ata binerek pâdişahın gerisinde gider ve yağmurluğunu taşırdı. Has odanın dördüncü ağası olan rikâbdâr ile has oda ağalarının sonuncusu olan tülbend gulâmının vazîfesi, pâdişâhın husûsî eşyâyarını taşımak ve hizmetini görmekti. Bu ağalar ve emrindekiler üzerlerine düşen hizmetleri görürlerken, eğitimlerini de aksatmadan devâm ettirirlerdi. Bu ağalar saray içi terfilerde sıraya göre birbirilerinin yerine terfi ederler, saray dışına çıktıklarında da vezir pâyesini alırlardı.

Enderûn ağalarının üçüncüsü aynı zamanda hazîne-i hümâyûn görevlilerinin reîsi olan Hazînedârbaşı idi.

Kilercibaşı Enderûn ağalarının dördüncüsüydü. Pâdişah yemek yerken hizmet-i hümâyûnda bulunur, kilercilere nezâretlerle berâber sofra edevâtını muhâfaza ederdi.

Beşincisi Sarayağası idi. Sarayağası, Enderûn-ı Hümâyûn nâmını alan, has oda, hazîne, kiler ve seferci odası, doğancı koğuşu ile büyük ve küçük odaların muhâfazasına nezâret ederdi. Maiyetinde yine ağalardan kırk nefer bulunurdu.

Enderûnda çok sıkı bir intizam vardı. Kıdemli olmak büyük bir meziyet teşkil ederdi ve her ağa kendinden eski olana hürmet etmek mecbûriyetinde idi. Kânun küçük bir ihmâlkârlığa bile yer vermeden tatbik olunur, en küçük bir disiplinsizliği görülen derhâl saray dışına çıkarılırdı.

Enderûn halkı gün doğmadan önce kalkar, abdest alıp topluca sabah namazını kılardı. Pâdişah da ekseriyâ sabah namazını Enderûn Câmiinde edâ ederdi.

Enderûnda; kuşlukta, ikindide ve yatsıdan sonra olmak üzere günde üç defâ yemek verilirdi. Bu yemekler, ilk zamanlar iki kap iken, zamanla dörde, sonra da altıya çıkmıştı.

Enderûnluların elbiseleri hünkâr tarafından tedârik edilirdi. Ağalar, başlarına som sırma takke ve takkenin altına iç fesi giyerlerdi. İki kollarının yanından enlice siyâh kadifeden zülüf denen uzun birer alâmet sallandırırlardı. Üstlerine, mevsime göre kaftan ve altlarına entâri giyer, bellerine ağır sırma işlemeli, kapaklı kemer takarlardı. Pâdişahla dışarı çıktıklarında kalıp işi denilin kavuk giyerler ve bellerine lâhûrî şal sararlardı. Eskiler mücevherli bıçak ve hançer takarlardı.

Bilhassa ilk kuruluş ve devletin yükselme devrelerinde hakîkî bir mektep vazîfesi gören Enderûn’dan, altmış sadrâzam, üç şeyhülislâm, yirmi beş kaptan paşa yetişti. Yirminci asrın tanınmış psikologlarından Amerikalı Terman, Enderûn okullarına, alınan talebeler ile ilgili olarak; “Zekâ ölçmek, test usûlünü kullanmak ilk olarak Osmanlılarda, Enderûn’a seçilen talebelerde başladı.” demektedir.

Osmanlı orduları Viyana’ya kadar gelince, Avrupa devletleri çok korku ve telâşa kapıldılar. İslâmiyet Avrupa’ya yayılıyor, Hıristiyanlık yok oluyor diye şaşkına döndüler. Osmanlı akınlarını durdurmak için çâreler aradılar, çok uğraştılar. Sonunda İstanbul’da bulunan İngiliz sefiri müjdeyi gece yarısı şifre ile bildirdi. Şifresinde; “Buldum, buldum, Osmanlıları zaferden zafere ulaştıran sebebi ve bunları durdurmanın çâresini buldum.” diyor ve bulduğu çâreleri şöyle anlatıyordu:

“Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar, seçilerek saraydaki (Enderun) denilen mekteplerde, değerli öğretmenler, tarafından okutuluyor, İslâm bilgileri, İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli, başarılı müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular ve Köprülüler gibi seçkin siyâset ve idâre adamları, hep böyle yetiştirilen keskin zekâlı çocuklardı. Osmanlı akınlarını durdurmak için, bu Enderûn mekteplerini ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, Osmanlıları fende geri bırakmak lâzımdır.”

Devşirme usûlünün kalkmasından sonra, Enderûn’a köleler alınmaya başlandı. Ancak birçok vezir, asilzâde ve tüccar, şeref bulmak düşüncesi ile çocuklarını Enderun’da okutabilmek için köle diye Saraya satıyorlardı. Bu durum anlaşılınca pâdişahlar, zâdegân takımından gençlerin Enderûna kaydedilmesini emrettiler.

İkinci Mahmud, Yeniçerilerin kaldırılmasıyla başlanan ıslâhât sırasında, Enderun’da da hayli değişiklik yaptı. Enderûn-ı Hümâyûn Nezâreti nâmıyla bir nezâret teşkil olundu ve ayrıca Mâbeyn-i Hümâyûn Müşirliği ihdâs edildi. Sultan Abdülmecîd Han zamânında Dolmabahçe Sarayına nakledilen Enderûn’un eski vaziyeti gevşemeye ve bozulmaya başladı. Mâbeyn, Enderûn’dan ayrıldı. Enderun müstahdeminin eski terakkî yolları kapandı. Tanzimât ile mekteplerden fen dersleri kaldırılıp enderûnlar da değerini kaybedince, sultan İkinci Abdülhamîd Han, günün şartlarına uygun orta dereceleri mektepler ve fakülteler açtı.

2011-05-21

Cambridge Üniversitesi'nde ilk Türk öğretim üyesi (Video)

Dünyanın en prestijli üniversitlerinden olan Cambridge'de yüksek lisans yapan ve aynı üniversitede öğretim üyeliğine yükselen ilk Osmanlı Halil Halit Bey'in ilginç yaşam öyküsü...



2011-05-08

Üniversiteli bir Gence Açık Mektup

Üniversiteli bir Gence Açık Mektup

Şeb-i Yelda topluluğuna mensup üniversiteli gence açık mektubumdur: Önce selam ve hürmetlerimi sunar, hatırınızı sorar, sıhhat, selamet ve hayırlı başarılar diler, dualarınızı beklerim.

Sizi çok rahat, çok mutlu, kendinizden çok emin, çok bahtiyar gördüğüm için aşağıdaki uyarılarımı bilginize sunmayı uygun gördüm.

İslami bir cemaate, tarikata, gruba, kliğe, fırkaya, hizbe mensup olmak kişiye otomatik olarak bir üstünlük, fazilet, rüçhan sağlamaz.

Mademki üniversitede okuyorsunuz. Aşağıdaki üstünlükleri ders alarak, çalışıp çabalayarak kazanmanız gerekir.

* Bunların birincisi edebi ve yazılı kültür Türkçesi bilmektir. Bunun için ehliyetli üstatlardan özel Osmanlıca, edebiyat-ı Osmaniye dersleri almanız gerekir.

* Sonra bu devirde her kültürlü insan İngilizce bilmelidir. Garson veya resepsiyon memuru İngilizcesi değil, kültür İngilizcesi.

* Tarikat mensubu bir Müslüman olmanız hasebiyle sizin Arapça bilmeniz de şarttır.

* Sonra, siz bir taşra veya kırsal kesim çocuğusunuz. Bu bir ayıp değildir ama olgun, vasıflı ve kültürlü bir Müslüman olmanız için medeni terbiye, görgü ve edeb de sizin için şarttır. Bir misafirliğe gittiniz ve herkesin içinde çatır çatır el parmaklarınızı çıtlatmak istiyorsunuz. Bunun çok ayıp olduğunu bileceksiniz ve yapmayacaksınız. Daha böyle yüzlerce, hatta binlerce incelik var öğrenmeniz gereken.

* Şeriatsız tarikat olmaz. Ehl-i Sünnet hocalarından akait, fıkıh, kelam, tefsir, hadis dersleri almalısınız.

* Şimdiki gençliğin dikkat, hafıza, merak melekeleri pek zayıf... Bu konuda da ehliyetli öğretmenlerden ders alınması gerekir.

* Mimarlık, şehircilik, dekorasyon, sanat giyim kuşam dersleri.

* Nasıl yemek yenir dersleri... Evet bu çok lüzumludur. Lokantaya gittiniz yoğurtlu İskender kebabı ısmarladınız. Garson ne içersiniz diye sordu, ayran dediniz. Yanında bir de cacık... Olmadı bu!..

* Tarikata girmişsiniz, tasavvuf dersleri al diyeceğim ama onun dersi olmaz. Tasavvuf yaşanarak öğrenilir.

"Benim şeyhim gerçek şeyh, zamanın kutbu, öteki şeyhler sahte şeyh... Benim tarikatim gerçek tarikat, öteki tarikatları bırak..." diyenlerdensen, vah sana!..

* Bilgileri ezberlemen ve hayata uygulaman şartıyla yirmi saatlik bir komşu ve vatandaşlık hakları kursuna tabi tutulman da icap eder.

* Liste bitmiyor... Mürüvvet dersleri alman da gerekir. Mürvet Teyze değil, mürüvvet... Mürüvvet nedir bilmiyor musun? Ne büyük noksan!..

* Fütüvvet dersleri almanız şarttır. Aksi takdirde olgunlaşamazsınız.

Evet, kemal bir gruba dahil oluvermekle elde edilmez. Yıllar boyunca faydalı nice ilmi ehliyetli üstatlardan tahsil etmek gerekir.

Bunlar sadece faydalı kitap okumakla elde edilemez. İlle de bir üstattan, bir mürşidden, bir rehberden tederrüs ve teallüm etmek gerekir.

Sizi üzdüysem afv buyurmanızı istirham ederim.

Mehmet Şevket Eygi
Araştırmacı Yazar
8 Mayıs 2011

2011-05-04

Sabetaycıları Araştırmak SUÇ DEĞİLDİR..

Sabetaycıları Araştırmak SUÇ DEĞİLDİR..




GEÇENLERDE Sky-Türk televizyonunda Sabataycılık konusunda beyan ettiğim bazı fikir ve görüşler birtakım Sabataycıları ve Sabataycı-severleri rahatsız etmişe benziyor. Bu husustaki tenkit ve itirazlara verdiğim cevapları aşağıda okuyacaksınız:


1. Sabataycılık konusunu kurcalamaya, araştırmaya ne hakkınız var?

Cevap: Bilgi edinmek, incelemek, araştırmak, yasal sınırları aşıp taşmamak şartıyla tenkit etmek insanların ve vatandaşların temel haklarındandır. Ülkemizde Sabataycılık diye önemli bir mesele vardır. Merak ediyoruz, inceliyoruz, araştırıyoruz, tenkit edilecek tarafları varsa -kendimize göre- tenkit ediyoruz. Bunda gocunacak, tedirgin ve rahatsız olacak ne var?


2. Sabataycılar birtakım gizli sinagoglarda ibadet ediyorlarsa bundan sana ne? Adamların gizli hallerini araştırmak ahlâka ve din hürriyetine aykırı değil midir?

Cevap: İslâm, Hıristiyanlık, Musevilik, Budizm, Hinduizm gibi dinler hakkında araştırma yapılıyor mu? Bu konuda yüzbinlerce kitap, makale yazılmış mıdır? Sabataycılık da bir dindir, onunla ilgili araştırma yapılması, bilgi edinilmesi de çok tabiîdir. Böyle bir şeyin ahlâka aykırı hiçbir tarafı yoktur. Aksine, insanlar bilgilendirildiği için ahlâken tebrik ve takdire şayan bir çalışmadır.

3- Sabataycılarla niçin ilgileniyorsunuz?Bırakın adamlar huzur ve rahat içinde kendi dinlerine göre yaşasınlar...

Cevap: Mesele o kadar basit değildir. Çünkü onlar iki kimliklidir. Dıştan Türk ve Müslüman görünüyorlar; asıl kimlikleri ise Yahudiliktir, yani Gizli Yahudidirler. Onların bu ikili kimliği biz Müslümanları çok yakından ilgilendiriyor ve itiraf etmek gerekirse tedirgin ediyor. Hepsi için söylemiyorum ama onların bazılarının cuma günü camide namaz kıldıkları, cumartesi günü ise gizli sinagogların da Sabataycı, Yahudi âyini yaptıkları söyleniyor. Tabii ki, böyle bir durum bizi yakından ilgilendirir ve rahatsız eder. Bu gibi kimseleri tanımak isteriz. Onların gizlenmek hakları varsa, bizim de bilmek, aydınlanmak, öğrenmek hakkımız vardır. Yeter ki, insan haklarına, adalete, ahlâka aykırı bir şekilde olmasın.

4. Sabataycılar sizin camilerinize, namazlarınıza karışıyor mu?

Cevap: Öyle bir karışıyorlar ki... Ezan Türkçe okunsun, namazda Kur'ân okunmasın, Türkçe tercümesi okunsun diyenler kimlerdir? Yakın tarihimizde Müslümanların temel haklarını, din ve ibadet hürriyetini, inandığı gibi yaşamak hakkını ihlâl edenler çoğunluk itibarıyla Sabataycılar ve onların kendilerine benzetmiş olduğu "Benzetilmişler" değil midir? Büyük bir ilimizde, üzerinde ayetler, kutsal kelimeler yazılı tarihi mezar taşlarını lâğım kapağı olarak kullandırtan meşhur bir vali ve belediye reisi onlardan değil midir? Gazetelerde, televizyonlarda bu milletin din ve inanç hürriyetine saldıranlar onlar değil midir? Onlar böyle yaparken suç olmuyor da biz Müslümanlar onları tanımak, içyüzlerini ve asıl kimliklerini araştırmak istediğimiz zaman niçin suç oluyor, kabahat oluyor? Efendiler biraz mâkul olunuz!

5. Sabataycılar, 70 milyonluk halkın içinde küçük bir azınlıktır. İşi fazla büyütmüyor musunuz?

Cevap: Onların kelle sayısı önemli değildir. Önemli olan nitelik, ağırlık, tesirdir. Onlar sayıca azdırlar ama bütün köşebaşlarını, bütün subaşlarını ele geçirmişler, bütün temel müesseselerde kontrolu sağlamışlardır. Medyada, üniversitelerde; büyük iş, finans, bankacılık, iktisat faaliyetlerinde, fikir ve kültür hayatında ezici ve baskın hakimiyetleri bulunmaktadır. Her taşın altından bir Sabataycı çıkmaktadır. Burada açıkça zikr edilmesi sakıncalı olan birtakım kurumlara da sızmışlardır. Onların önemi, ağırlığı, tesiri hakkında ne söylenilse azdır. Yakın tarihimize damgalarını vurmuşlardır. Devletimize, halkımıza, ülkemize zarar veren müzmin din-devlet zıtlaşmasını ve kavgasını onlar çıkartmışlardır, onlar körüklemektedir, onlar sürdürmektedir. Dünyada hangi medenî, ileri, hukukun üstünlüğünü tanımış, temel insan haklarına bağlı ve saygılı, demokrat ülkede böyle bir kavga vardır, sürmektedir? İddia ediyorum: Sevgili Türkiyemizin çok vahim, çok zararlı, çok tahripkâr genel bir kriz içinde bulunması Sabataycıların siyasetleri ve stratejileri yüzündendir. Ciddî ve objektif araştırmalar yapıldıkça bu konu daha da açığa ve aydınlığa çıkacaktır.

6. Sabataycılar laiklik taraftarı ve âşığıdır. Sen ise laikliğe karşısın, bu yüzden o zavallılara çatıyorsun, düşmanlık ediyorsun...

Cevap: Dünyada bin türlü laiklik bulunmaktadır. Stalin, Enver Hoca, Kamboçya kasabı Pol Pot, Mao da laiklik taraftarıydı, onların da kendi laiklikleri vardı. Laiklik devletin dine, dinin devlete karışmamasıdır. Sabataycıların laikliği nasıl laikliktir? Bu hususta fazla konuşmaya lüzum yoktur, manzara ortadadır. Bu ülkede laikliği saptıran, çığırından çıkartan, uygulamada din düşmanlığı haline getirenler Sabataycılar ve onlara benzetilmiş olanlardır?


7. Sabataycıları kıskanıyorsun, onlar yüksek makamlara çıkıyor, iyi para kazanıyor, onlara haset ediyorsun...

Cevap: Evet yüksek makamlara çıkıyorlar ama nasıl çıkıyorlar? Ehliyetleri, liyakatları olduğu için mi, yoksa birbirlerini destekledikleri ve köşebaşlarına hep kendilerinden olanları getirdikleri için mi? Çok kazandıkları, bu ülkenin rant ve nimetlerinin kaymağını onların yediği de mâlumdur. Nüfusları belki yüzde birdir, belki de bu yüzde birin bile altındadır ama Türkiye'nin rantının, gelirinin yüzde altmışını onların kazandığı söylenmektedir. Ülkemiz gelir dağılımı bakımından dünyanın en adaletsiz, en dengesiz ülkelerinden biridir. Bu adaletsizlikte, dengesizlikte Sabataycıların tuzu biberi çoktur. Onlara haset etmiyorum; onları tanımak, öğrenmek, istiyorum. Ülkemin, devletimin, halkımın, haklarını korumak istiyorum. Kendi kimliğimi, millî kültür ve kişiliği, toplumdaki sosyal uzlaşmayı, millî barışı sağlamak istiyorum. Tarihî ârızaları ve kazaları gidermek, tâmir etmek istiyorum.

Netice olarak şunu beyan etmek isterim: Sabataycıları incelemek, araştırmak, onlar hakkında sağlam ve ciddî bilgiler edinmek, bu konuda istihbarat ve çalışma yapmak kanunen suç değildir, ahlâken çirkin bir şey değildir. Aksine ülkeye ve kültüre hizmettir. Biz farklılıklara, çeşitliliğe, temel insan haklarına karşı değiliz, taraftarız. Ancak her şeyin açık ve şeffaf olmasını isteriz. İki kimlikliliğe, gizli kapaklı işlere; ülke, halk ve devlet üzerinde kurulmak istenen hegemonyalara hakimiyetlere, saltanatlara karşıyız. Noktaların, (i)lerin tam üzerine konulmasını isteyenlerdeniz. Kendi halinde Sabataycılarla bir alıp vereceğimiz yoktur. Lakin militan, agresif, jakoben, fanatik ve kültürü dejenere etmeye çalışanlarla, ülkenin rantlarını adalete ve insafa aykırı olarak elde edenlerle, emanetleri ehil olanlara değil, kendilerinden olanlara verenlerle alıp vereceğimiz vardır.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci Yazar
(07.05.2004)

Sabetaycı Gizli Yahudilerin Okulları ve Üniversiteleri

Sabetaycı Gizli Yahudilerin Okulları ve Üniversiteleri

Ülkemizde cemaat okulları, üniversiteleri, hayır kurumları bulunmaktadır. Meselâ:

Robert College Amerikan Evangelist misyonerlerinin okuludur.

İstanbul’daki Notre Dame de Sion Fransız Katolik okuludur.

Sabataycı cemaatin veya lobinin de okulları ve üniversiteleri vardır. Bunu inkâr etmek “Biz Atatürk okulları ve üniversiteleriyiz” demek gerçeği değiştirmez ki.

Heybeliada’daki Rum Ortodoks Ruhban Okulu’nda da baş köşede Atatürk resmi vardı. Atatürk resmî var diye o okul Atatürkçü mü olur?

Atatürk resmi olmayan bir tek İmam-Hatip okulu, İlahiyat fakültesi gösterebilir misiniz?

Evet ülkemizde Sabatay (Avdetî, Selanik dönmesi) okulları vardır. Bunların pîri Selanikli Şemsi efendidir. Şemsi efendinin asıl adı Şimon Zvi’dir. Ve kendisi gizli Sabataycı hahamıdır.



Sabataycı okulları ve üniversiteleri Atatürkçülüğe hizmet perdesi altında ne yaparlar? Sabataycılığa hizmet ederler. Kendi çocuklarını “iyi” yetiştirirler, Müslüman çocuklarını da kendilerine benzetmeye çalışırlar.

Sabataycıların Sabataycılığa hizmet etmeleri normaldir. Katolik Katolikliğe, Evangelist Protestanlığa, Bahaî Bahaîliğe, Yahudi Yahudiliğe hizmet eder.

Müslümanlar İslâm’a hizmet ederler mi? Maalesef hepsi hizmet etmez. Yahudiliğe, Nasranîliğe, misyonerliğe, Sabataycılığa hizmet eden nice Müslüman biliyoruz.

Türkiye’de Sabatay cemaatinin okul ve üniversiteleri vardır. Bu gerçeği kimse inkara yeltenmesin.

İşin vahim tarafı bu değildir. İmam-Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri dahil bütün Türkiye okullarında Sabataycılığın ağır baskı ve etkileri bulunmaktadır.

Bizdeki resmî millî eğitim Sabataycılığa uygun bir eğitimdir.

Resmî ideolojide haddinden fazla Sabataycılık tuzu biberi salçası bulunmaktadır.

Sabatay Sevi, Şimon Zvi, Moiz Kohen Tekin Alp ve daha nice Sabataycı ve Yahudi, modern Türkiye’nin kurucuları heyetine dahildirler.

Bir alimler, araştırıcılar ekibi kurulsa ve bunlar sağlam bilgilerin ve belgelerin ışığında son iki yüz yıllık tarihimizin ihtilallerini, darbelerini, yeniliklerini, değişimlerini inceleseler bu dediklerim gün ışığına çıkacaktır.

Tevhid-i Tedrisat devrimi “Tevhidî Tedrisat”a karşı yapılmıştır.

Sayın Kültür Bakanımız “Heybeliada Rum Ortodoks Ruhban Mektebi” mutlaka açılacaktır dedi.

Peki soruyorum: İslâm medreseleri de açılacak mıdır?

Hiç sanmam. İslâm medreselerinin açılması Sabataycılığa aykırıdır.

Yazık! Şu İslâm memleketinde Sabataycılar kadar hürriyet ve haysiyetimiz yok.

Mehmet Şevket Eygi
Araştırmacı Yazar

2011-04-30

Gençlik Harcanıyor

Gençlik Harcanıyor

Gençler harcanıyorsunuz, feci şekilde harcanıyorsunuz!.. Haddim olmayarak sizleri uyarmama izin veriniz.
Hepsi için söylemem ama bir kısım aileler, ana babalar evlâtlarını harcıyor.

Metin okusun, Mübeccel okusun, çok para getiren mesleklere ve uzmanlıklara sahip olsunlar, refah içinde yaşasınlar, evleri lüks, yazlıkları lüks, otomobilleri lüks, sofraları lüks, giyim kuşamları lüks, hayatları lüks olsun... Biz sıkıntılar çektik, onlar çekmesin...

Müslüman bir ana baba çocukları için böyle mi düşünür? Peki nasıl düşünecek?..

Şöyle düşünecek:

Oğlum kızım iyi Müslüman, iyi insan, iyi vatandaş olarak yetişsin...Faydalı ilimler ve kültür sahibi olsun...Ahlâklı ve faziletli olsun...Yaratanının rızasını kazansın... İnsanlara, kendi halkına, ülkesine hizmet etsin...

Bunları istemeyip de lüks hayatı öne almak ne büyük bir çarpıklık ve sapıklıktır.

İslâm dini lüksü, israfı, her türlü sefahati (beyinsizliği) yasak ediyor. Böyle kötü şeyleri insan kendi evlâdı için ister mi?

Gençlerin şu üç sahada (boyutta) iyi yetişmesi gerekir:
(1)İnanç, bilgi ve kültür boyutu.
(2)Ahlâk, karakter boyutu,
(3)Güzellik, estetik boyutu.

Şu adamlara ve kadınlara bakınız: Çocuklarına İngilizce, matematik, fizik, kimya dersleri aldırıyorlar ama ilim, irfan, hikmet, görgü, edeb, insanlık dersleri aldırmıyorlar.

Bir gence neler lazımdır?..

(1) Öğrenilmesi farz olan faydalı ve kurtarıcı bilgiler lazımdır.
(2)Faydalı olmak şartıyla dünya kültürü lazımdır.
(3) İyi bir insan olmak için bilinmesi ve hayata uygulanması gerekli ahlâk, aksiyon, amel bilgileri lazımdır.
(4) Medenî görgü lazımdır.
(5) Edeb, nezaket, mürüvvet, fütüvvet lazımdır.

Gençlere bunlar mutlaka öğretilmelidir.

Kapağı yaldızlı, ismi cafcaflı birkaç kitap alır, okur ve bunları öğrenir... Hayır!.. Bu iş bu kadar kolay değildir. Bu saydıklarım ehliyetli üstadların, mürşidlerin önüne diz çöküp ders almakla öğrenilir.

Gençlerin çoğu ilmihallerini bilmiyor.

Üniversiteye gidiyor, zengin Türkçeyi bilmiyor. Bilmekten geçtim, okumasını bile bilmiyor.

Görgü kurallarını bilmiyor.

Paranın ne tehlikeli ve yakıcı bir âlet olduğunu bilmiyor.

Gençlere bunları kimler, hangi kurumlar öğretecektir?..

Şu yirmi milyonluk İstanbul'da İslâm görgüsü öğreten bir kurs, bir dershane var mı?

İslâm medeniyeti nedir öğreten bir mektep var mı?

İstanbul kültürünü öğreten bir merci var mı?

Evet gençlerimiz hüda-yı nâbit yetişiyor. Buna yetişme denirse...

Peki ne gibi çareler ve çözümler tavsiye ve teklif edersiniz?

Bu saydıklarım cemaat işidir, fert işi değildir... Bunca zengin cemaat var, mektepler açsınlar, kurs ve dershaneler açsınlar, dergahlar açsınlar, sohbethaneler açsınlar ve boşluğu doldursunlar...

"Bizim cemaat çok büyük, bizim baron çok büyük...Benim şeyhim senin şeyhini döver..." gibi safsatalarla gençlik yetiştirilmez.

Aklı fikri olanın elinde imkânı yok. İmkânı ve parası olanın aklı ve fikri yeterli değil... Arada olan gençliğe oluyor.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar

Bu ay öne çıkanlar