Peygamberler Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peygamberler Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-02-17

İsa aleyhisselamın bir mucizesi; Yarasa

İsa aleyhisselamın bir mucizesi; Yarasa


îsâ aleyhisselam kavmine "Ben size Rabbinizden (peygamberliğimin alameti olan) bir âyet ile geldim: Ben size çamurdan kuş biçimi gibi bir mahlûk yaparım da içine üflerim. Allah'ın izni ile derhal kuş olur..." (Âl-i imran Sûresi, âyet 49) buyurdu ve bir yarasa yaptı. Üfleyince yarasa Allah'ın izni ile uçtu.

Yahudiler Hz. îsâ'nın bu mucizesini de gördükleri halde inanmadılar ve "Bu bir sihirdir" dediler.

îsâ aleyhisselam bunca kuş türü arasından yarasayı tercih etti. Çünkü o diğer yaratılmışlardan daha acaip, daha farklıdır:


Yarasalar, kan ve etten ibarettir. Kanatlarını çırparak uçan yegâne memelidir. Kuşlar gibi tüyü yoktur. Gövdesi çok ince kıllarla kaplıdır. Ayrıca kuşlar gibi yumurtlamaz; doğurur ve yavrusunu memesinden süt ile besler. Gündüzün ışığında ve gecenin karanlığında görmez. Güneş battıktan.sonraki ve güneş doğmadan önceki saatlerde görür. İnsan gibi güler, kadın gibi hayız olur.

Zannedildiği gibi pis hayvanlar değildir. Her sabah ve avlandıktan sonra kediler gibi yalanarak kendilerini temizlerler. Buzdolabında bile hayatlarını devam ettirebilirler. Laboratuvarlardaki buzdolaplarında uyuyan yarasalar üzerinde yapılan çalışmalar kalp ve dolaşım hastalıkları ile kadın hastalıklarına ışık tutmaktadır.

Gündüzleri karanlık yerlerde, arka ayaklarının çengellerine baş aşağı sarkarak dinlenirler. Gece avlanmaya çıkarlar, Çoğu böcekçildir. Bazısı da meyve ve çiçek özü ile beslenir.

Arı kuşu kadar minik yarasalar olduğu gibi, kanatlan açıldığında 1,5 metre eninde olanları da vardır. Sıcak bölgelerdekilerin boyları daha büyüktür. Mağaralar, ağaç kovukları veya harabelerde tünerler.

Yarasalar ses titreşimi (ultrasonik titreşimler) ile cisimlerin şekil ve uzaklıklarını, hareketli veya sabit olduklarını tespit ederek hem yönünü bulur hem de avını tespit eder.

Yarasalar 200.000 frekanslı sesleri duyabildikleri halde insanlar, frekansı azamî 20.000 olan titreşimleri ses olarak duyarlar.

*****

"Üstlerinde kanatlarını aça-kapata uçan kuşları (hiç) görmediler mi? Onları (havada) Rahman olan Allah'tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla ve kemaliyle görendir."

[Mülk Suresi, 19. ayet-i kerime)

2012-01-02

Medeniyetin Ulaştığı Son Nokta: Sodom ve Gomore

Medeniyetin Ulaştığı Son Nokta: Sodom ve Gomore


Kur'an'da Yüce Allah'ın Lut kavmi üzerine göklerden ateş yağdırdığını, o şehirleri ve orada yaşayanların hepsini yok ettiğini yazar. (Araf Suresi)O şehirler Sodom ve Gomorra şehirleridir. Peki bu şehirler Allah'ın gazabına neden uğramışlardır?

Lut, kavmine dedi ki:
" Alemlerde, sizden önce hiç kimsenin yapmadığı 'fahşayı' (hayasızlığı) mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, 'müsrif'(haddi aşan) bir kavimsiniz."

Lut Kavmi'nin cevabı:
"Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın, muhakkak bunlar, çokça temizlenen insanlardır." demekten başkası olmadı.

Bunun üzerine Biz, karısı dışında, (Lut'u) ve ailesini kurtardık; (karısı) ise, helake uğrayanlardan oldu. Ve onların üzerine, bir (azap) sağanağı yağdırdık. Bak! Mücrimlerin(suçluların) akıbeti nasılmış?
[ARAF(7)/80-84]
Kur’an’a göre ahlaksızlık içindeki bu şehirler yerle bir edilmiş, yerin altına gömülmüştür.

Bu günahkar kentlerin İsrail'de, Lut Gölü'nün güneydoğusundaki el-Lisan Yarımadasının güneyinde sığ suların altında kaldıkları tahmin edilmektedir. Kuran'da anlatılan olayın başlıca karakterleri Hz. İbrahim ile yeğeni Lût'tur.

Lut Peygamber, İbrahim Peygamberle aynı dönemde yaşadı. Hz. Lut, Hz. İbrahim'e komşu kavimlerden birine elçi olarak gönderilmişti. Bu kavim, Kuran'da belirtildiğine göre o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı, eşcinselliği uyguluyordu.
Hz. Lut, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söyledi. Eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde "Allah hepinizi yok edecek" dedi. Yüce Allah (c.c) bu kesin kararını bildirmek ve kendisine inanmış birkaç yakını ile birlikte, son günlerini yaşayan günahkar şehirden ayrılmasını söylemek üzere Hz. Lût'a günün birinde üç tane melek gönderir. Melekler; genç ve yakışıklı erkek kılığına girerek yeryüzüne inmişlerdi.

Şehvet sapıkları şehre üç tane genç ve yakışıklı delikanlının geldiğini duyunca bir anda yollara dökülerek gelenleri görmek istediler. Ahlaksız Sodomlular'ın melekleri taciz edeceklerinden korkan Lût, kalabalığa onlar yerine "kızlarımı alın" der.
Fakat kendinden geçmiş kalabalık hiçbir söz dinlememekte ve hiçbir teklife yanaşmamaktadır. Evin kapılarını arka arkaya zorluyor ve içerdeki gençleri istiyorlardı.Çaresiz kalan Lut’a melekler gerçeği açıklar: "Allah'ın emri artık kesindir. Yıllardan beri söz dinletemediğin bu beyinsiz halkın artık sonu gelmiştir. Birkaç saat sonra topuna gökten ateş ve ölüm yağacak ve şehirleri ile birlikte yokluğa kavuşacaklardır. Onların başlarına gelmek üzere olan bu felaket, ısrarla Allah'ın emirlerine karşı gelenlere ve Peygamberler'in verdiği öğütlerine arka dönen sapıklara bütün devirler boyunca ibret dersi olacaktır. Allah'ın sana emri böyledir:
Gece olunca sana inananları ve yakınlarını alacak ve ölüm kokan şu lanetlik şehirden habersizce uzaklaşacak ve şu sapık halkı lanetlik akibetleri ile baş başa bırakacaksın. Sana bunları söyleme geldik."

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte lanetlik şehirlere ve sapık halkına gökyüzünden görülmemiş bir Allah gazabı boşalmaya başlamıştı. Ahlaksız soysuzlar neye uğradıklarını anlayamadılar.Allah Sodom ve Gomorra kentlerine kükürt ve ateş yağdırırken Hz.Lut iki kızıyla Tsoar kentine kaçmaya başlar. Yanlarında Lût'un karısı yoktur. Çünkü o da Allah'ın emirlerine karşı gelip, günahkarlara arasına girenlerdendir...

Allah (c.c) bir kaç saniyelik afet ve ölüm saçan bir yağmur sonunda, halkın tamamı ile birlikte bütün şehirlerini ilerdeki insanlığın gözleri önüne bir ibret dersinin örneği olmak üzere harabeye çevirmiş ve yerle bir etmişti.

Bilim adamları yıllarca bu hikayenin gerçek olup olmadığını araştırdılar. Tekvin'de işledikleri günahlardan ötürü gökyüzünden yağan kükürt ve ateşle yok edildiği anlatılan bu iki kentin, İsrail'deki Şeria Irmağından Doğu Afrika'da Zambezi Irmağına uzanan Büyük Rift Vadisinde MÖ y. 1900'de meydana gelen bir depremle yok olduğu sanılır.
National Geographic dergisinin Aralık 1957 sayısında bu konuyla ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır:


"Sodom Tepesi, Ölü Deniz'e doğru yükselir. Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorrah'ı bulamadı, fakat bilim adamlarına göre bu şehirler kayalıkların karşısındaki Siddim Vadisi'nde duruyorlar. Büyük ihtimalle Ölü Deniz'in taşkın suları ve depremin altında kaldılar.

2011-11-15

Süleyman Aleyhisselam ve Baykuş

Süleyman Aleyhisselam ve Baykuş


Ka'bü'l-Ahbâr (r.a.) Hz. Ömer'in huzurunda şöyle anlattı:

"Ey Emîrulmü'minîn, geçmiş peygamberlerin kitablarında okuduğum en acayip şeyi sana haber vereyim. Bir peçeli baykuş, Süleyman aleyhisselâmın yanına geldi, selâm verdi. Hz. Süleyman selâmını aldı. Sonra aralarında şöyle konuşma geçti:

"Ey baykuş, neden topraktan bitenlerden yemezsin?"
"Hz. Âdem topraktan biten şey (buğday) sebebiyle cennetten çıkarıldı." dedi.

"Niçin su içmezsin?" diye sordu;
"Çünkü Nûh aleyhisselâmın kavmi suda boğuldu." dedi.

"Neden îmar edilmiş mâmur yeri terk edip harabeleri mesken tutarsın.?"
"Harabeler Hz. Allah'ın mirasıdır, ben de Hz. Allah'ın mîrâsında otururum.


"Harabe üstüne konduğunda ne dersin?"
"Burada yiyip içerek geçinenler hani nerededir?" derim.

"Ya îmar edilmiş yer üzerinden geçsen ne dersin?"
"Yazık Âdemoğluna ki önünde nice güçlükler varken nasıl rahat uyumaktadır?" derim.

"Gündüzleri niçin çıkmazsın?"
"Âdemoğlunun kendisine ettiği zulmün çokluğundan..." dedi.

"Öterken ne dersin?"
"Ey gafil, âhiret yolculuğun için azık hazırla! derim ve 'Subhane hâlikun Nur" diye zikrederim." dedi.

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.) şöyle buyurdu: "Kuşlar içinde insanoğluna bu kadar güzel nasihat eden ve bundan daha şefkatli olanı yoktur. Câhillerin ondan nefret etmeleri, onu uğursuz saymaları ne acayip şeydirl.."

2011-07-27

Bahtiyar ve bedbaht eden beş şey

Bahtiyar ve bedbaht eden beş şey


Âdem aleyhisselam beş şey ile bahtiyar oldu.

• Zellesini (hatasını) i'tiraf etmek,
• Pişmanlık duymak,
• Nefsini ayıplamak,
• Tevbeye koşmak,
• Rahmetten ümidi kesmemek ile.



İblis (şeytan) de beş şey sebebi ile bedbaht oldu:

• Günahını ikrar (kabul) etmemek,
• Pişman olmamak,
• Kendini ayıplamamak,
• Azgınlığını Allah'a nisbet etmek,
• Rahmetten ümidini kesmek.

Allâhü Teâlâ'nın emrine veya yasaklarına karşı çıkarak işlenen herhangi bir günah mağfiret edilse bile sahibini mutlak nezâhet (temizlik, masumluk) mertebesinden indirmeğe sebep olur.

Peygamberlerin hepsi çobanlık yapmış, koyun gütmüştür

Peygamberlerin hepsi çobanlık yapmış, koyun gütmüştür


PEYGAMBERLERİN (A.S.) MESLEKLERİ

Cebrâîl aleyhisselâmın öğretmesi ile ilk defa dokumacılık, terzilik, Kasaplık, çiftçilik ve demircilik yapan Adem aleyhisselâmdır. (Anlaşılacağı üzere taş devri diye bir devir yaşanmamıştır. Mevla, eşyanın hepsinin isimlerini Adem aleyhisselama öğretmiştir. Hatta Adem aleyhisselam çocuklarına farklı farklı lisanlar/diller öğretmiştir))

İdris aleyhisselâm terzilik ve yazıcılık sanatını ilk yapandır.

Nûh aleyhisselâm marangoz idi. Gemi yapma sanatını vahiy ile öğrenmiştir ve bu sanatın ilk üstadıdır.

Hûd aleyhisselâm tüccar idi.

Hz. Lokman hekim terzi idi.

Şâlih aleyhisselâm ticâret yapar, kumaş dokurdu.

İbrahim aleyhisselâm, kumaş tüccarı idi.

Lût aleyhisselâm, çiftçilik yapardı.

İsmâîl aleyhisselâm, avcı idi.

İshak aleyhisselâm bir zaman çobanlık etti.

Ya'kub aleyhisselâm da önce çobanlık yaptı; sonra oğulları buna devam ettiler.

Yûsuf aleyhisselâm, Mısır'ın mâliye nazırı (bakanı) ve baş veziri (başbakanı) idi. Peygamberlikle birlikte devlet ve millet işlerini de yürütürdü.

Şuayb aleyhisselâm çobanlık yaptı.

Ilyâs aleyhisselâm dokumacılık yapmıştır.

Dâvud aleyhisselâm demir döver, zırh yapardı.

Süleyman aleyhisselâm insan, cin ve yeryüzündeki mahlukâtın çoğuna hükmetti. Helâl kazanç için mübarek eliyle zenbil (Hasırdan örülmüş saplı torba) örüp geçinirdi.

Zekeriyyâ aleyhisselâm marangozluk yapardı.

îsâ aleyhisselâm da dünyayı terk etmiş bir seyyah (gezgin) idi.

Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafâ (sallallânü aleyhi ve sellem), çocuk iken koyun güderdi. Bir hadîs-i şerîfde: "Cenâb-ı Hakk'ın gönderdiği peygamberlerin hepsi çobanlık etmiş, koyun gütmüştür. Ben de Mekkelilere, ücretle koyun gütmüşümdür." buyurdu.

Peygamberlerin koyun gütmüş olmalarının hikmeti, tevazuu(alçakgönüllülüğü) huy edinmek, zayıf, fakir kimselerle ülfet (dostluk) ve ünsiyet (tanışıklık) etmek ve kendi kalblerini yalnızlıkla tasfiye ve uzlet süsü ile zînetlendirmektir.

(A.S.)= aleyhisselam: Ona selam olsun demektir.

2011-07-17

Baykuş Uğursuz mu?

Baykuş Uğursuz mu?


Hz. Süleyman (aleyhisselam), huzuruna girip selâm veren baykuşa sormuş

- Ey Baykuş! Evlere konunca niçin uzun uzun ötersin?
- İnsanoğlu bu kadar ağır imtihanla karşı karşıya iken nasıl rahat uyur? demek isterim.
- Gündüzleri niçin dışarı çıkmazsın?
- İnsanoğlunun birbirine olan zulümlerinden dolayı...
- Feryadında ne dersin?
- Ey gafiller! Yolculuk var. Hazırlıkta bulunun, derim.

Hz. Süleyman (a.s.) şöyle buyurmuş: "İnsana böyle yolgösteren başka bir kuş yoktur. Neden insanoğlu onu uğursuz sayar, anlamadım."

( Süleyman peygamber hem insanlara hem de cinlere peygamber kılınmış ve bütün mahlukatın lisanı ona öğretilmiştir.)

Yeryüzünde kılınan ilk cenaze namazı

Yeryüzünde kılınan ilk cenaze namazı


Yer yüzünde ilk cenaze namazı, Hz. Âdem için kılınmıştır.Übey b. Kâ'b'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Âdem (a.s.) ölüm döşeğinde oğullarına: "Evlâtlarım! Ben cennet meyvelerinden yemeyi arzuluyorum, özlüyorum!" dedi.

Oğulları, babaları için cennet meyveleri aramaya gittiler. Meleklerle karşılaştılar.Meleklerin yanlarında Hz. Âdem (a.s.) için kefen, koku, kazma, kürek ve zenbil vardı. "Ey Adem'in oğulları! Nereye gidiyor, ne arıyorsunuz?" dediler.Onlar da; "Babamız hastadır. Cennet meyvelerinden yemeyi arzuluyor, özlüyor. Onu toplamak için bizi gönderdi." dediler.

Melekler "Geri dönünüz. Babanızın eceli geldi!", dediler. Hz. Âdem'in oğulları, meleklerle birlikte geri dönüp Hz. Âdem'in yanına girince, Hz. Havva korktu.Hz. Âdem, ona; "Sen, Rabbimin melekleriyle benim aramdan çık!" dedi.Bunun üzerine melekler, Hz. Âdem'in ruhunu kabzettiler.

Sonra onu yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar, kabrini kazdılar. Meleklerden birisi imam oldu. Öteki melekler onun arkasında durdular. Hz. Âdem'in oğulları da onların arkasında sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar. Melekler, Hz. Adem'i kabre koydular. Üzerini kerpiçle kapattılar. Üzerine toprak çektiler.Sonra da, "Ey Âdem oğulları! İşte, ölüleriniz için tutacağınız yol, bu!" dediler.

Daha önce de Hz. Âdem'in oğlu Kabil, kardeşi Hâbil'i öldürdüğü ve onun cesedi başında şaşırıp kaldığı zaman, Allâhü Teâlâ, Kabil'e, kardeşinin cesedînî yeri eşerek gömmesini göstermek için bir karga göndermişti. (Mâide sûresi, 30-31)

2011-07-06

Yüzyıllarca Uyutuldular, Korundular; Ashab-ı Kehf

Yüzyıllarca Uyutuldular, Korundular; Ashab-ı Kehf


Îsâ aleyhisselâmdan sonra, din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)taki mağarada medfun bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur’ân-ı kerîmde Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir.

Eshâb-ı Kehf denilen îmânlı gençler, Efsûs yâni Tarsus şehri ahâlisinden idiler. Bunlardan altısı sarayda vazîfeli, hükümdâra yakın kimselerdi. Hazret-i Ali’nin rivâyetine göre Eshâb-ı Kehf’in adedi yedi olup, bunların altısı hükümdârın müşâvere heyetinde idi. Onun sağında ve solunda bulunurlardı. Sağındakiler Yemlîha, Mekselînâ ve Mislînâ idi. Bunlara “Eshâb-ı yemîn” denmiştir. Hükümdârın solunda bulunanlar ise, Mernûş, Debernûş ve Şâzenûş’tur. Bunlara da “Eshâb-ı yesâr” denmiştir.

Hükümdâr o târihte Roma imparatorlarından Dimityanus veya Dokyanus olup, rezil, zâlim bir kimseydi. Putlara tapardı. Sonra tanrılığını îlân etti.Putperestliği kabul etmeyen az sayıdaki mü minleri yakalatıp parçalattıktan sonra şehrin kapılarına astırdı. Hükümdâr bir ihbâr üzerine saraydaki bu îmânlı gençlerin durumlarını öğrendi. Büyük bir öfke ile onları çağırıp tehdid etti. Fakat onlar, îmân yolunda sebât gösterip, şirki ve putperestliği kabul etmediler. Üstelik Dokyanus’u îmâna dâvet ettiler. Eshâb-ı Kehf bu hak sözleri Dokyanus’a sarayda, hazır olan bir topluluk içinde söylediler. Çünkü Dokyanus bunları oradaki topluluk içinde putperestliğe çağırmıştı. Onlar da, saray erkânı içinde büyük bir cesâretle: “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbi’dir. Fânî (yok olucu) şeyler nasıl yaratıcı olabilir.” dediler. Hükümdâr onların eski günlerine dönmeleri için zaman tanıdı. Bu da îmânlı gençlere Allahü teâlânın bir lütfu oldu. Çünkü bu bekleme esnâsında birbirleriyle istişâre ederek, hicret imkânını elde ettiler. Dinlerini korumak için gerekli hazırlıkları gizlice yapıp, şehre yakın bir dağ cihetine gittiler.Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların hâlini anlayıp îmân etti ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmîr de onlara katılıp, arkalarından tâkib etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Onlar mağarada Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu dileyerek duâda bulundular. Allahü teâlâ bu husûsu Kur’ân-ı kerîmde Kehf sûresinin 13. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle bildirmektedir:

O zaman o genç yiğitler mağaraya sığınmışlardı da: “Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet (dinde hidâyet, günâhlarımızı da mağfiret et ve helâl rızık) düşmanlarından emniyet ver ve işimizden (dînimizi korumak için kâfirlerden ayrılıp, mağaraya ilticâ ettiğimizden dolayı) bizim için muvaffakiyet hazırla (o sâyede rüşd ve hidâyete ermiş, böylece çok sevâba kavuşmuş olalım).

Diğer taraftan zâlim hükümdâr Dokyanus, Efsûs’a gelip, onları sordu. Kaçtıklarını haber verdiklerinde, babalarını, onların getirilmesine zorladı. Babaları; “Bizim malımızı alıp, dağa doğru gittiler.” dediler Dokyanus adamları ile gidip, o mağarayı bulunca; “Burada ölsünler!” diye mağaranın ağzını kuvvetlice kapattırdı. Dokyanus’un yakınlarından iki mümin, gençlerin isimlerini ve hâllerini bir taşa nakşedip, mağaranın duvarına koydular. Bu mağara Betâhlus Dağının güney tarafında idi. Güneş doğarken ve batarken oraya vurup, rütûbet olmazdı. Allahü teâlâ, meleklerle onları sağ ve sol taraflarına döndürürdü. Köpekleri dirseklerini kapının eşiğine uzatmıştı. Ölü değillerdi. Uyurken de gözleri açıktı. Nefes alırlar; saçları, tırnakları uzardı.

Allahü teâlâ, kemâl-i kudretiyle ceset ve elbiselerini değiştirmedi. Uzun müddet uyuduktan sonra onları uyandırdı.

Eshâb-ı Kehf’in mağaradaki uyku müddeti Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir:

Bunun üzerine biz, nice yıllar mağarada onların kulaklarına (hâricî şeyleri işitmelerine mâni perde) vurduk. (Nice yıllar tam bir sükûn içinde uyuttuk). (Kehf sûresi: 11)

Onlar mağalarında üç yüz sene eğleştiler. (Buna) dokuz (yıl) daha kattılar. (Kehf sûresi: 25)

Cenâb-ı Hak bu uzun uykudan sonra Eshâb-ı Kehf’i uyandırınca, onlar henüz yattıkları günde bulunduklarını sandılar. Eshâb-ı Kehf’in uykudan kalkmaları, birbirleriyle konuşmaları ve içlerinden birini şehre göndermeleri Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir:

Biz, onları (uyuttuğumuz gibi, kudretimizle ceset ve elbiseleri bu uzun zamanda değişmeksizin) uyandırdık ki, hâllerini bilsinler. (Birbiriyle soruşup hâllerini ve Allahü teâlânın kendilerine ne yaptığını öğrensinler de cenâb-ı Hakk’ın kudretine olan yakînleri, îmânları artsın. Öldükten sonra dirilmenin ne olduğunu ve bunun bir örneğini görsünler. Allahü teâlânın kendilerine olan nîmetlerine şükretsinler.) Onlardan birisi (Mekselîna) dedi ki: “Ne kadar zaman (yatıp) eğleştiniz!” (Zîrâ onların mağaraya girmeleri güneş doğarken idi. Uyanmaları guruba yakın olmakla cevapta bâzıları) “Bir gün, yâhut günden bir mikdâr uykuda kaldık.” dediler. (Tekrar uzamış kıllarına, tırnaklarına bakıp) birbirlerine; “Ne kadar eğlendiğimizi Rabbimiz daha iyi bilendir. Şimdi siz birinizi bu gümüş para ile şehre (Tarsus’a) gönderin de baksın, onun hangi yiyeceği temizse (daha helâl, daha güzel, daha bol, daha ucuz ise) ondan bir rızık getirsin. Çok nâzik hareket etsin. Sizi hiçbir kimseye sakın hissettirmesin.” dediler. (Kehf sûresi: 19)

Bunlar şehre gidip yiyecek getirecek kimsenin (Yemlîhâ’nın) elbise değiştirerek hâlini kimseye bildirmeden gidip gelmesini uygun gördüler.

Bunların en olgunu ve akıllıları olan Yemlîhâ, bu vasiyetleri kabûl edip şehre geldiğinde çok değişmiş bir başka âlem buldu. Hayret etti. İçi burkuldu. Nihâyet ekmekçi dükkanına girdi. O parayı yâni Dokyânus zamânında, onun adına olan sikkeyi ekmekçiye verince, ekmekçi bu adamın hazîne bulduğunu sandı ve hemen elden ele göstererek polise vardı. Yemlîhâ’yı tutup, “Bulduğun hazîneyi ver.” diye tehdid ettiler. Yemlîhâ dedi ki: “Ben hazîne bulmadım. Dün bu altını evden aldım. Bugün çarşıya getirdim.”

Babasının ismini sordular. Söyledi. “Burada o isimde kimse yoktur.” deyip, yalan söylüyorsun dediler. Çok sıkıldı. “Beni Dokyânus’a götürün, o benim işimi bilir.” Bu sözünü de alaya alıp; “Dokyânus öleli üç yüz seneye yakın oldu. Sen bize hikâye mi anlatıyorsun?” dediler.

Velhâsıl pâdişâhları olan Sâlih Melik Tendrus’a götürdüler. Bu pâdişah mümin idi. Vaktindeki insanların çoğu, cesetlerin haşrını inkâr ederdi. Pâdişâh onlara bu hususta ne kadar nasîhat ettiyse, fayda vermezdi.

Yemlîhâ, başından geçenleri o pâdişâha anlatınca, pâdişah; oğlu, eşrâfı ve yakın adamlarıyla birlikte, mağaraya geldiler. Yemlîhâ varıp arkadaşlarına haber verdi. Pâdişâh dahi yetişip, önceki hâlleri üzerine yazılan taşı getirip okudular. İsimleri ve hâlleri anlaşıldı. Onlara selâm verip cevap aldı. Hepsinin boynuna sarılıp, vedâ ederken, tekrar eskisi gibi uykuya vardılar.

Resûlullah efendimiz zamânında, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali, Eshâb-ı Kehf’e gittiler. O zaman Eshâb-ı Kehf uykudan uyanıp onları gördüler. Resûlullah’a îmân ettiklerini bildirdiler ve selâm gönderip duâ istediler.

Eshâb-ı Kehf, hazret-i Mehdî zamânında yine uykudan kalkıp, onun yanına gidip askeri olacaklar ve yardım edeceklerdir. Köpekleri Kıtmîr dahi Cennet’e girecektir.

Peygamber efendimiz Eshâb-ı Kehf hakkındaki hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur: Eshâb-ı Kehf, (hazret-i) Mehdî’nin yardımcıları olacaktır ve Îsâ (aleyhisselâm) bunun zamânında gökten inecektir.

2011-06-30

Dikkat; Gerçek İsevilik Bozuldu ve Hıristiyanlığa Dönüştü, Sizi Aldatmasınlar!

Dikkat; Gerçek İsevilik Bozuldu ve Hıristiyanlığa Dönüştü, Sizi Aldatmasınlar!



ÎSEVÎLİK

Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak dîne verilen ad. Îsâ aleyhisselâma nisbetle Îsevîlik, yerleştiği yer olan Nasıra’ya nisbetle Nasrânîlik adı verilmiştir.

Allahü teâlâ insanlara, dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermeleri için yol gösterici peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bir kısmı yeni bir din getirmiş bir kısmı ise bu dînin emir ve yasaklarını tebliğle vazifelendirilmiştir. Yeni bir din getiren peygamberlerden birisi de Mûsâ aleyhisselâmdır. Mûsâ aleyhisselâma Tevrat adında ilâhî kitap indirildi. Mûsevîlik dîninin esaslarını insanlara tebliğ etmesi emredildi. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamberler de Mûsevîlik dîninin emir ve yasaklarını insanlara tebliğ ettiler. Peygamberlere karşı çıkan ve hatta onları şehid eden İsrâiloğulları Tevrat’ı ve Mûsevîlik dînini değiştirdiler.

Allahü teâlâ Kudüs yakınındaki Nâsıra şehrine yerleşmiş olan Îsâ aleyhisselâma otuz yaşındayken peygamberlik emrini bildirdi. Îsâ aleyhisselâm insanların Allahü teâlâya inanmalarını ve O’nun emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmalarını istedi. İsrâiloğulları onun dâvetini kabul etmedikleri gibi O’na karşı çıktılar. Îsâ aleyhisselâm birçok mûcizeler gösterdi. Fakat O’na pek az kimse îmân etti. Kendisine îmân edenler arasından seçtiği havârî adı verilen on iki kişiden Allahü teâlâya îmân ve ibâdet edeceklerine dâir söz aldı.

İsrâiloğulları Îsâ aleyhisselâma çeşitli iftiralarda bulunup onu öldürmeye karar verdiler. Hazret-i Îsâ’yı aramaya başladılar. Îsâ aleyhisselâmın havârilerinden Yehûda (Judas) birkaç kuruş karşılığı Îsâ aleyhisselâmın yerini haber verdi. Îsâ aleyhisselâmı yakalamak üzere Yahûdîlerle birlikte eve girince,Allahü teâlâ Yehûda’yı Îsâ aleyhisselâma benzetti. Yahûdîler de onu Îsâ aleyhisselâm diye yakaladılar, haça (çarmıha) gerip asarak öldürdüler. Allahü teâlâ hazret-i Îsâ’yı göğe kaldırdı. Îsâ aleyhisselâm bu sırada otuz üç yaşındaydı.

Yahûdîler Îsâ aleyhisselâmı tutup asmak veyâ öldürmek istediklerinde yanında bulunan İncil-i şerîfi de yok ettiler. O zaman İncil henüz dünyâya yayılmamış, Îsâ aleyhisselâmın dîni olan İsevîlik henüz yerleşmemişti. Çünkü Îsâ aleyhisselâm ancak iki buçuk, üç sene kadar din tebliğ edebilmişti. Bu sebeple İncil’in bir nüshasının, daha yazılmış olması ihtimali yoktu. Îsâ aleyhisselâmın Eshâbı hem çok az, hem de ekserîsi câhillerden olduğu için onlarda yazılı bir nüsha olması imkanı da yoktu. Îsâ aleyhisselâmdan başkasının da ezberinde değildi. Yahûdîlerin ileri gelenlerinden ve Îsevîlerin en büyük düşmanlarından olan Paul Îsevîliği kabul ettiğini, Îsâ aleyhisselâmın kendisini, Yahûdî olmayan milletleri dâvet için şakirt (talebe) tâyin ettiği yalanını uydurdu. İsmini Pavlos (Bolüs) olarak değiştirdi. Çok iyi bir Îsevî görünerek Îsâ aleyhisselâmın dînini bozdu. Tevhîdi (tek Allah inancını) teslise (üç tanrı inancına), Îsevîliği de Hıristiyanlığa çevirdi. Havârîlerin Îsâ aleyhisselâmdan duyup yazdıkları İncillere âit hüküm ve emirleri değiştirdi. Hazret-i Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğu (hâşâ) inancını yaymaya çalıştı. Böylece hakîkî Îsevîlik yok olup, yerini bozuk olan Hıristiyanlığa bıraktı.

Îsevîlikte tek Allah’a inanmak esâsı vardı. Ahkâm, yâni emirler ve yasaklar pek azdı. Îsâ aleyhisselâm yeni bir din getirdiğinden bahsetmemiş; “Ben yeni bir din kurmuyorum. Ben, Benî İsrâîl peygamberlerinin getirdiği ve şimdi bozulmaya başlayan, tek Allaha inanan hak dinini izhar için geldim.” diyordu. O halde Îsevîliği yeni bir din olarak kabul etmek doğru değildir. Îsevîlik, tek Allaha inanma dîni olan İbrâhim aleyhisselâm ve Mûsâ aleyhisselâmın dinlerinin aynısıdır. Îsâ aleyhisselâm kendi vaazlarını yazmadı. Allahü teâlânın gönderdiği İncil de kayboldu. Bugün Hıristiyanların elinde bulunan Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat’tan alınan kısımlar Eski Ahid ile, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın sonradan yazdıkları İnciller ile, Resuller tâbir edilen şâkirdlerin risâlelerinden, mektuplarından yâni Yeni Ahid’den meydana getirilmiştir. Bu dört yazarın kitapları birbirini tutmaz. Aynı hâdise hakkında birbirinden farklı yazılar yazmışlardır. Diğer havârilerin yazdıkları İnciller toplattırılıp yaktırılmıştır. Yakılan bu İnciller arasında bulunan ve içinde Muhammed aleyhisselâmın geleceğini uzun uzadıya anlatan Barnabas İncili de yok olmuştur. Bugün insaflı Hıristiyan din adamları bile şimdiki Hıristiyanların ellerindeki İncil’in artık Allah kelâmı olarak kabul edilmeyeceğini itiraf etmektedirler. Bugünkü İncillerde Allah kelâmı olan bâzı kısımlar da vardır. Bir Müslüman için yapılacak en doğru hareket İncil’de bulunan ve Kur’ân-ı kerîm’de bildirilen hususları kabul, Kur’ân-ı kerîme muhâlif olan hususları insan ilâvesi olduğu için reddetmek, Kur’ân-ı kerîmde kabul veya reddedilmeyen hususları ise iyice inceledikten ve İslâm akidelerine uygun olduğunu anladıktan sonra doğru kabul etmektir.

İsra ve Mi'raç Mucizesi

İsra ve Mi'raç Mucizesi


Resulullah Efendimiz (s.a.v.), Hicretten bir buçuk sene evvel Receb ayının yirmi yedinci gecesi Burak ile Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürüldükten sonra sahradan semaya(gök yüzüne) çıkartıldı.
Sema katlarının her birinde peygamberlerden biriyle görüştü. Nice melekler gördü. Cennet ve Cehennemi müşahade etti(seyretti).
Sidre-i Münteha’yı geçti, Allahü Teala’nın melekutundan bir çok acayibat gördü. Beş vakit namaz emri ile aynı gece geri döndü.
Sabahleyin mescide çıkıp Kureyş’e haber verdi. Şaşkınlık ve inkardan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu.İman etmiş olanlardan bazıları dinden döndüler.

İçlerinden bir kısmı Hz. Ebu Bekir’e(r.a.) Koştular; Ebu Bekr-i Sıddık; “Eğer O, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur.” Dedi.
“O’nu buna karşıda mı tasdik ediyorsun?” Dediler. O’da “Ben O’nu bundan daha ötesinde -yani peygamberliğini- tasdik ediyorum!” Dedi. Bunun üzerine “Sıddik” diye isimlendirildi.

Kureyşlilerden Mescid-i Aksa’yı bilenler Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Onunla alakalı sualler sordular, tarifini istediler. Allahü Tela Mescid-i Aksa’yı Resulullah’a gösterdi, ona bakıp tarif ediyordu. Müşrikler, “Tarifinde isabet etti, doğru söyledi.” Dediler.

Sonra da “Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” Dediler. Evet, “Filanların kervanına rast geldim. Revha’da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine eskisi gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?”buyurdu. “Bu da diğer bir delildir” dediler.
Sonra sayılarını, yüklerini, şekillerini sordular. Bu defa da Resulullah’a(s.a.v.) Kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi; İçlerinde falan ve filan, önde karamtık beyaz bir deve üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filan gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler” buyurdu. “Bu da diğer bir delildir” dediler.

O gün hızla Seniyye’ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da O’nu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi “Güneş doğdu” diye haykırdı. Diğer birisi de “İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filan da var, tıpkı dediği gibi” dedi. Böyle iken yine iman etmediler de “Bu apaçık bir sihirdir.” Dediler.

Miraç hadisesinde peygamberimizin Mescid-i Haram(Mekke)’dan Mescid-i Aksa(Kudüs)’ya götürüldüğünü inkar edenler Kuran’da Allahü Teala’nın açıkca bildirdiği bir ayeti inkar etmiş ve küfre girmiş olurlar. Mescid-i Aksa’dan semalara yükseltildiğini inkar edenler ise dinden çıkmasalar da ehli bidat (dalalet fırkalarından) olurlar…

2011-06-23

Ad Kavmi ve İrem Bağları (Akıl almaz kibrin feci sonu)

Ad Kavmi ve İrem Bağları (Akıl almaz kibrin feci sonu)


Allah her daim darlıkla, hastalıkla, sıkıntı ile imtihan etmez, bazen de bollukla, güçle, kuvvetle, imkan genişliği ile, çeşit çeşit nimetlerle imtihan eder... Ad Kavmi... Geçici nimetlerle imtihan olup aldanıp ebedi hayatlarını mahveden kavim...

****

Hud aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği ve isyanları yüzünden rüzgarla helak edilen kavim. Bu kavim, Nuh aleyhisselamın oğullarından Sam'ın torunlarından Ad'ın neslidir. Yaşadıkları yer Ahkaf diyarı olup, Yemen'de Aden ile Umman arasındadır. Bu bölgeye Şihr de denilmiştir.

Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sonra gemide bulunup kurtulanlar değişik bölgelerde yerleşip çoğaldılar. Ad kavmi de kendi arasında yirmi üç kabileden meydana gelen büyük bir Arap kavmi idi. Ad kavminin insanları, iri cüsseli, uzun boylu, kuvvetli, tuttuğunu koparan uzun ömürlü kimselerdi. Yaşadıkları bölgenin toprağı çok verimli, yağmuru boldu. Her taraf yemyeşil, bağlar, bahçeler, pınarlar, akarsular ile kaplı olan yerler "İrem Bağları" diye tanınmıştı.

Bu kavim büyük kayaları yontarak direk ve bu direkler üzerine çok gösterişli binalar yaptılar. Yaşadıkları bölgede her taraf akıl almaz süslere, göz kamaştıran güzelliklere sahipti.

Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sekiz asır gibi bir zaman aradan geçmesi sebebiyle tufanı görüp, ibret alanlar ve bunları nesillere anlatanlar çoktan vefat etmişlerdi. Ad kavmi insanları sıhhatlerine, kuvvetlerine, zenginliklerine ve servetlerine bakarak her geçen gün kibirleniyor, büyükleniyor, taşkınlıklarını artırıyordu. Onların bu halleri Kur'an-ı kerimde mealen şöyle bildirilmektedir: "Yer yüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bizden daha kuvvetli kim var (olabilir) ki dediler." (Fussilet suresi: 15)

Gün geçtikçe azan Ad kavmi, nihayet Samed, Samud, Sada ve Heba adlı putlara tapmaya başladılar. Bağ, bahçe, tarla, hayvan, mahsul ve nesillerinde şaşılacak bir bereket vardı. Dünya nimetleri bakımından ulaşılması arzu edilen her şeye kavuşmuş olmaları, tamamen azmalarına sebep oldu. Zulüm ve işkenceye başladılar. Etraflarındaki kabilelere, zayıf ve kimsesizlere ağır zulümler yapıyorlardı. Zavallı kimseleri yüksek binalardan atmaktan zevk alıyorlardı.

Ad kavmi, bu azgın haldeyken, Allahü teala onlara ebedi seadet yolunu göstermek için Hud aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. Elli seneden fazla bir zaman bu kavmi imana çağırdı. Bu azgın kavmi Hud aleyhisselam devamlı Müslüman olmaya davet ettiği halde iman etmeye yanaşmadılar. İman edenler de korkularından imanlarını açıklayamadılar. Bunun üzerine kendilerine ağır azab geleceğini ve helak edileceklerini söyledi. Yine inanmayıp alay ettiler.

Nihayet gelecek olan azabın işaretleri görülmeye başladı. Üç sene yağmur yağmadı. Pınarlar kuruyup ağaçlar sararıp soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. Hayvanlar susuzluktan telef oldu. İnsanlar da bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düştüler. Devamlı bunaltıcı ve kuru bir rüzgar esiyordu. Tozdan göz gözü görmüyordu. Hud aleyhisselam ise onları durmadan iman etmeye davet ediyordu. Fakat inatlarından vaz geçmiyorlardı. Kadınları da kısırlaşıp hiç çocuk doğmaz oldu. Şiddetli kuraklık dört sene devam etti. Bundan sonra kendilerini helak eden azab geldi. Bir gün yurtları üzerinde her tarafı kaplayan siyah bir bulut göründü. Yağmur geliyor zannettiler. Hud aleyhisselam durumu bildirip tekrar imana davet etti ise de kabul etmediler. Buluttan şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Korkunç bir uğultusu ve dayanılmaz bir soğuğu vardı. Rüzgar estikçe şiddetlendi. İnsanları tutundukları taş ve ağaçlarla birlikte göklere fırlatıyor, sonra da bırakıveriyordu. Havada adeta saman çöpleri gibi savruluyorlardı. Azgın Ad kavminin insanları param parça oldu. Yerleri yurtları yıkılıp harabe halini aldı. Sonra da fırtına onların ölülerini süpürüp denize attı. Bu rüzgar, Kur'an-ı kerimde rih-i akim, sarsar, azab-ı elim ve atiye olarak bildirilmektedir. Kur'an-ı kerimde mealen; "Hud (aleyhisselam) ve dinde ona tabi olanları rahmetimizle kurtardık. Bizim ayetlerimizi tekzib edip (yalanlayıp) mü'min olmayanların ise silsile ve köklerini kestik." buyruldu (A'raf suresi: 72). Hud aleyhisselam, iman edenlerle birlikte Mekke'ye gitti. Bunlara "Ad-ı uhra" (ikinci Ad) denilmiştir.

Şeddad'ın YAPAY CENNETİnde Elektrik vardı

Şeddad'ın YAPAY CENNETİnde Elektrik vardı


İrem bağının sahibi olan Şeddad ibnü Ad, öyle suni bir cennet yaptı ki, hiç bir yerde ve hiç bir belde de onun misli halk olunmadı ve olunmayacak. Rüzgarın bir taraftan esmesi ile ağaçların üzerinde duran kuşlar, diğer tarafta sada veriyormuş. O zaman da elektriğin mevcut olduğu anlaşılıyor.Fenniyatta(bilimde) da muazzam terakki (ilerleme) varmış. Sonra Süleyman (a.s.) zamanında sönmüştür.

(Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sirruh)

---

(İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın, “Ey Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şâhâne olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.)

Süleyman aleyhisselam devrinde insanlık bilim ve tekniğin zirvesine çıkmıştı

Süleyman aleyhisselam devrinde insanlık bilim ve tekniğin zirvesine çıkmıştı


Süleyman aleyhisselam, üçyüzbin kişilik ordusunu Taif'den Filistin'e havadan bir günde nakletmiştir.

Ordusuyla bir çiftlik üzerinden geçerken, yerde çift süren fakir bir çiftçi o hali görünce,

"Allah'ım al-i Davud'a ne büyük saltanat verdin" demiş.

Bunu işiten Hazreti Süleyman hemen ordusuyla yanına inip,

"Cenab-ı Hakk'ın bana verdiği şu saltanata sakın gıpta etmeyesin. Eğer hayatını Hazreti Allah'a ve O'nun peygamberine bağlı olarak geçirirsen, sana verilecek ebedi saltanatın yanında bu gördüğün hiç kalır." buyurmuştur.

Süleyman aleyhisselam zamanında fen terakki edip çok ileri gitmişti. Lakin fen ilerledikçe tahribatı da çoğalmış ve insanlar yoldan çıkmaya başlamışlar. Bunun üzerine Süleyman aleyhisselam veziri Asaf'a emredip bütün fünunu (fen ilimlerini) gömdürmüştür.
Çağımızda da aynı şeyler oluyor ve insanlık aynı sonuca gidiyor nerdeyse...

(Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sirruh)

2011-05-01

İstanbul Boğazı, meşhur ismiyle Boğaziçi nasıl oluştu?

İstanbul Boğazı, meşhur ismiyle Boğaziçi nasıl oluştu?



“İstanbul Boğazı, daha meşhur ismiyle Boğaziçi nasıl oluştu?” Bu soru yüzyıllardır bilim dünyasını meşgul etmiştir. Günümüzde uzmanlar, İstanbul Boğazı açılmadan önce Karadeniz’in küçük bir tatlı su gölü olduğunu belirtmektedirler. Ama İstanbul Boğazı’nın insan gücüyle mi yoksa kendiliğinden mi oluştuğu sorusuna henüz bir cevap verilememiştir. İnsan gücüyle açılan Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı, uzun mesafeleri kısaltmıştır; ancak İstanbul ve Cebelitarık boğazının açılması daha eski çağlarda olduğundan bunlar hakkında arkeolojik çalışmalar yapılmaktadır.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, İstanbul Boğazı’nı ve Cebelitarık Boğazı’nı İskender-i Zülkarneyn ve onun ordusunda bulunan Hızır Aleyhisselam’ın açtırdıkları anlatılmaktadır. Ayrıca, Üsküdar ile Sarayburnu arasında çok mamur bir şehrin olduğu ve bu şehrin İstanbul Boğazı’nın patlamasıyla sular altında kaldığı da aktarılır. Evliya Çelebi, İstanbul ve Cebelitarık boğazlarının açılışını şu şekilde anlatmaktadır:

“Allahü Teâlâ, yeryüzünü bu­günkü şekline koymak için İskender-i Zülkarneyn'i yarattı. Zira “Cenâb-ı Al­lah bir şey murad ederse, sebebini hazır eder.” âyeti üzere, Âdem (a.s.)'ın dünyaya gelişinden 5079 yıl sonra yeryüzünde İskender-i Kübra pa­dişah oldu. Bütün hükümdarlar ona itaat ettiler. Fakat Yunanlı­ların Makedonya ve İzmirne sahibi Kaydâfe, İskender'e itaat etmeyip, kuvvetli bir hasım oldu. İskender, Kaydâfe'ye bir türlü galip gelemiyordu. Sonunda İskender, seyahat maksadıyla gizlice Kaydâfe'nin ülkesine ayakbastı. Kaydâfe’nin divanına girdi. Onun hal ve hareketini araştırırken, Allah'ın hikme­ti, Kaydâfe’nin askerleri İskender'i tanıdılar. Onu yakalayıp Kaydâfe’nin huzuruna getirdiler. Kaydâfe, daha önce İskender'in res­mini yaptırmış olduğundan, onu hemen tanıdı ve hapse attırdı. İs­kender, uzun zaman hapiste kaldı. Sonra Kaydâfe, İskender’i ha­pisten çıkarttı. Kendisi ile savaş etmeyeceğine ve kılıç çekmeyece­ğine dair İskender’e yemin ettirip onu serbest bıraktı.

“İskender, oradan Elburz Dağı eteğinde hükümet merkezi olan Irak Daviyân'a geldi. Bütün bilginleri toplayıp bir görüşme yaptı. Vezirleri: ‘Pâdişâhım, Kaydâfe denilen o kadının ne haysiyeti ola! Denizler gibi asker ile üzerine gidip vilâyetini harab edip, halkını kılıçtan geçirip, ciğerlerini kebap edelim’ dediler. İskender onlara: ‘Kerim olan verdiği sözünde durur. Kaydâfe beni hapisten çıkar­dığında, üzerine asker göndermemeye ve kılıç çekmemeye söz verip yemin ettim. Buna bir çare verin ki, Kaydâfe’den intikam alalım.’ diye cevap verdi. O anda hemen Hızır (a.s.): ‘Ey İsken­der! Eğer Kaydâfe’den intikam alalım dersen, savaş yapmaya bile lüzum yok. Hemen Karadeniz'i Makedonya yakınından kesip, Akdeniz'e akıtalım. Kaydâfe’nin bütün ülkesini suya boğar ve intika­mını alırsın. Böylece ettiğin yemin ve verdiğin sözünde de durmuş olursun.’ dedi. İskender'in bütün bilginleri: ‘Allah mübarek eyleye, Allah'ın ilhamı ile en güzel çare bu ola.’ diyerek karar verdi­ler. Derhal bilginler, hocalar ve mühendisler Karadeniz ile Akde­niz'in yüksekliğini ölçtüler. Karadeniz daha yüksek idi. Yedi yüz bin, dağ deviren işçi toplandı. Karadeniz'in suyunun kesilmesine baş­landı. Bütün bu işlere Hazret-i Hızır bakıyordu. Zira Hazret-i Hızır, İskender-i Zülkarneyn’in ordusu­nda asker idi.

“İskender ile karanlıklara varıp, âb-ı hayatı (Hayat suyu = ölümsüzlük) içmek Hızır'a nasib oldu. Hâlâ zinde durumdadır. Hazret-i Musa ile arkadaş olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de âyet var­dır. Hâlâ deniz işlerinde memurdur. Karadeniz'in Akdeniz'e karıştırılmasına sebep, Hızır Ne­bî olmuştur. Bu çalışma, üç sene sürdü. Neticede boğaz açıldı ve Kaydâfe'nin şehirlerinden Makedonya'yı, Es­ki İstanbul'u, Yoruz Kalesi’ni ve yedi yüz kadar şehri su basıp askerinden bir kişi bile kurtulamadı. Bu meşhur kıssa daha sonraları bir beyitte şöyle yer almış: Fırsatında düşmana veren amân / Kaydâfe gibi olıser bî-güman

“O asırda Karadeniz ile Akdeniz arasında binlerce köy ve kasaba ve büyük şehirler vardı. İstanbul'un Sarayburnu ile Üs­küdar arasında Makedonya şehri vardı. Yedi yüz ılıcalı büyük bir şehir idi. Suda kaybolmuş, İskender-i Kübra da böylece Kaydâfe’den intikam almıştı. Sarayburnu'nda Makedonya şehrini hemen onarmaya başladı. O zamandan beri Macar ülkeleri Sirem ve Semendire sahraları, Leh, Çeh, Kırım, Kamer el-Kam, Kıpçak ve Heyhat vadileri denizden uzaklaştı. Hepsi İrem bahçeleri gibi gönül açıcı yerler oldu. İnsanoğlu ve hayvanlar için otluk ve ekilir yerler oldu.

“Büyük İskender, Makedonya'yı hükümet merkezi yaptı. Sonra yine Allah'ın emri ile Akdeniz'in Septe Boğazı (Cebelitarık) olan yeri de açıp, Akdeniz'i okyanusa akıttı. Yunanca'da Okyanus Denizi derler. Arap dilinde Muhit Denizi (Bahr-i Muhit) denir.”

Yedikıta Dergisi
(9.sayı, Mayıs 2009)

2011-04-09

İSA aleyhisselam DİRİ OLARAK SEMAYA YÜKSELTİLDİ. YAHUDİLER O’NU ÇARMIĞA GEREMEDİ, ÖLDÜREMEDİ.

İSA aleyhisselam DİRİ OLARAK SEMAYA YÜKSELTİLDİ. YAHUDİLER O’NU ÇARMIĞA GEREMEDİ, ÖLDÜREMEDİ.


Batı Dünyası, 7 Nisan'da Hz. İSA'nın Öldürüldüğüne İnanıyor fakat İSA aleyhisselam DİRİ OLARAK SEMAYA YÜKSELTİLDİ. YAHUDİLER O’NU ÇARMIĞA GEREMEDİ, ÖLDÜREMEDİ.


Yahudilerin “Allah’ın Rasülü olan Meryem oğlu Mesih İsa’yı katlettik” demeleri , yani peygamberlikle alay ederek bir peygamberi öldürdük diye iftihar etmeleri sebebiyle Allah onları gazap ve zillete duçar etmiş, belalarını vermiştir.

Halbu ki, onlar İsa aleyhisselamı hakikatte ne katlettiler ne çarmıha gerdiler. Bu iddiaları tamamen gerçeğin zıddınadır. Fakat Hazreti İsa’yı öldürmeye cür’et gösterenler için şöyle bir benzetilme oldu.

Hz. İsa aleyhinde bulunan bir şahıs, O’nu katillere teslim etmek için Hz. İsa’nın evine gitmiş, İsa aleyhisselam ise Allah’ın kudreti ile semaya kaldırılmış Allah tarafından bu münafığın çehresi Hz. İsa’ya benzetilmiş, kafirler de bunu yakalayıp Hz. İsa zannederek asmışlardır.

Diğer bir rivayete göre ise, Yahudiler, suikastta bulunmak isterken Hz. İsa’nın semaya kaldırıldığını görmüşler, bu yüzden halk arasında bir fitne meydana geleceğinden korkmuşlar, bir şahsı yakalayıp asmışlar, insanlara da bu asılanın Hz. İsa olduğunu söylemişler. Zira halkın çoğu İsa aleyhisselamı şahsen değil ancak ismen tanıyordu.

Bu hadiseden sonra öldürdükleri şahsın Hz.İsa olup olmadığı hususunda ihtilaf eden(ayrılığa düşen) Yahudiler muhakkak bundan dolayı şüphe içindedirler. Buna dair zanna tabi olmaktan başka hiçbir ilimleri yoktur.

Halbu ki “Biz Mesih’i katlettik” diyenler O’nu yakînen (kesin emin olarak) katletmediler. Bundan dolayı katil cinayeti ile iftihar etmeleri de bir yalandır. Onların katle teşebbüsten maksatları asla hasıl olmadı. Gerçi ortada bir cesedin maktul olduğu yaşanmış bir gerçekti, fakat onların katletmek istedikleri Mesih bu değildi. Asıl Mesihi öldüremediler.Allah O’nu kendine yükseltti. Cenab-ı Hakk, o mübarek peygamberini ilahi kudreti ile “hayatta olduğu-diri olduğu halde” semaya kaldırdı. Allah ezelden bir aziz ve hakimdir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf etmesine kimse mani olamaz.

Ehli sünnet vel cemaat akidesine(inanç esaslarına) göre Allah tarafından hayat sahibi olduğu halde(ölmeden) semalara yükseltilen Hz. İsa(a.s.) kıyamete yakın semadan arza inecek ve kendi şeriatı nesh edilmiş (getirdiği dinin hükümleri kaldırılmış) olduğundan Muhammed Mustafa (s.a.v.) in dinine tabi olacaktır. (Nisa Suresi’nin , 157-158. ayetlerinin tefsirinden)

Bu ay öne çıkanlar