Bilimsel Konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilimsel Konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-05-30

Dünyada İlk Katarakt Ameliyatı Ammâr b. Ali el-Mevsılî Tarafından Yapıldı

Dünyada İlk Katarakt Ameliyatı Ammâr b. Ali el-Mevsılî Tarafından Yapıldı



Dünyada bilinen ilk katarakt ameliyatını, asıl ismi Ebu'l-Kâsım Ammâr b. Ali el-Mevsılî(vefatı H. 400/M. 1010) olan ve İslâm târihinde kısaca Ammâr, batıda ise "Canamusalı" olarak tanınan Müslüman tıp âlimi yapmıştır. Ammâr, Musul'da doğduğu için Mevsılî di­ye anılır.

Göz ilmi yani oftalmoloji ilminin babası sayılan el-Mevsılî, Horasan, Filistin ve Harran'ı dolaşmış büyük bir göz cerrahıydı. Yaptığıameliyatlardaki muvaffakiyeti onu efsâne haline getirmişti. Sultan Hâkim (M. 996-1021) devrinde Mısır'a yerleşen el-Mevsılî, bura­da göz doktorluğu yaptı. Meşhur "Kitâbü'l-Müntehab fî İlâci'l-Ayn ve İlelihâ ve Müdâvâtihâbi'l-Edviye ve'l-Hadîd" isimli eserini Mısır'da yazdı.

Halk arasında perde olarak da bilinen katarakt, göz merceğinin saydamlığını tamamen veya kısmen yitirmesi, donuklaşması ile ortaya çıkan ve mühim görme kaybına sebep olan bir göz hastalığıdır.

Ammâr, kitabında yaptığı göz ameliyatlarını, yani kendi îcâdı olan altı defa yaptığı katarakt ameliyatını en ufak teferruatına kadar, açık-seçik ve canlı bir tarzda, hatta bugünün okuyucusunun bile rahatlıkla anlayabileceği bir tarzda anlatır.

İslâm âleminin yetiştirdiği en büyük göz hekimlerinden birisi


İslâmiyet gelmeden önceki Yunanca kaynaklarda bile bu ameliyatlarla karşılaştırılabilecek hiçbir bilgi bulunmamaktadır ve hatta yakın devir literatüründe bile bunların benzeri yoktur. Bundan da anlaşılıyor ki, el-Mevsılî kendisinden öncekilerden kopya yoluyla değil bizzat kendi ilmî kudretiyle bu ameliyatları ger­çekleştirmiş ve dünya tıp târihi literatürüne tek olarak geçmiştir.

Bu ilk olma vasfı 18. yüzyıla kadar, öyle kesin ve ilgi çekici hastalık ve tedavi meseleleriyle tekrar karşı­laşıncaya kadar devam etmiştir.
Ammâr'ın en mühim yanı, kendisinin îcat ettiği metal bir iğne ile (yani bugünkü enjektör gibi) yumu­şak katarakt tabakasını kesin bir şekilde ameliyat et­mesidir. Bu ameliyatlarda kataraktı emerek çıkartma­yı başarmıştır. Bir diğer husus ise, sarkık iris tabakası­nı alması ve bununla birlikte görme kabiliyetinin kaybolmamasıdır.  

Süleyman Dikici
Yedikıta
Sayı 4, Aralık 2008
www.yedikita.com.tr

Kaynaklar
__________________________________
Fuat Sezgin, İslâm'da Bilim ve Teknik, I, İstanbul 2008, s. 22-23.

Cahit Baltacı, "Ammâr b. Ali", DİA, III, İstanbul 1991, s. 74-75.

2012-05-21

Telgrafın Mucidine, Osmanlı'dan Madalya

Telgrafın Mucidine, Osmanlı'dan Madalya

Osmanlı'nın İlim ve Teknolojiye Verdiği Ehemmiyet
Telgrafın Mucidine, Osmanlı'dan Madalya 

Telgraf ilk defa Beylerbeyi Saray’ında Sultan Abdülmecîd Han'ın huzurunda tecrübe edildi ve muvaffak olundu. Sultan Abdülmecîd Han, Prof. Smith'e, Morse'a verilmek üzere kendi imzasını taşıyan bir ihtira berâtı ile murassa bir nişan (kadife bir kutu içinde elmaslı bir madalya) verdi.

Amerikalı ressam Morse ve arkadaşı Chamberlain, 1837'de bir pil, elle kullanılan bir anahtar, made­nî tel ve elektromekanik bir röle kullanmak suretiyle ilk elektrikli telgraf cihazını icâd etmişlerdi. Ancak Morse bu buluşunu pek çok Avrupalı hükümete tek­lif etmişse de bir ilgi göremedi. Bunun üzerine Chamberlain, âleti yanına alarak İstanbul'a geldi. Yalnız âlet henüz kusursuz değildi. Yapılan denemelerin ke­sin bir muvaffakiyetle neticelenmediğini görünce âle­ti alıp, hatâlarını gidermek üzere Viyana'ya gitti. Yol­da, bindiği geminin Tuna'da batması üzerine bu ça­lışması yarıda kaldı.

Sultan Abdülmecîd Han bu buluşu dikkatle tâkib etti. Nitekim pâdişâhın bu alâkasını bilen ve İstan­bul'da jeoloji araştırmaları yapan Amerikalı ilim ada­mı Lawrence Smith, Morse'a bu âletin bir numune­sini sipariş etti. Âlet İstanbul'a geldiğinde ilk tecrübe­si Beylerbeyi Sarayı'nda Sultan Abdülmecîd Han'ın huzurunda gerçekleştirildi ve başarılı olundu. Sultan Abdülmecîd Han, Morse'a verilmek üzere kendi im­zasını taşıyan bir ihtira berâtı ile murassa bir nişan (kadife bir kutu içinde elmaslı bir madalya) verdi. Morse:

"Sultan Abdülmecîd Han, bu nişanı ve tebrikiyle keşfimin değerini anlayan ilk büyük insan olmuş­tur." demiştir.


Sultan Abdülmecîd Han'ın bu davranışı bütün dünya liderleri tarafından duyulmuş ve her biri Morse'a hediyeler vermek için yarışmışlardır.

Bu hâdiseyi pâdişâhın huzurunda yapılan test sı­rasında bizzat şahit olup sonra hatıratında nakle­den Amerikalı seyyah Cyrus Hamlin'in kaleminden aktarıyoruz:

Profesör Morse, 1839 yılında mucidi olduğu telg­raf üzerinde çalışmalarını Paris'te sürdürürken ABD'li dostu Bay Chamberlain de kendisine refakat ediyor­du. Chamberlain, elinde bir sürü yeni îcâd edilmiş âletle İstanbul'a çıkageldi. Ümidi, önce Türk hüküme­tinden ve sonra Avusturya'dan patent alabilmekti. Elimde bir galvanik pil görünce bunu benim çalışma odamda kurdu ve bizimle beraber birkaç asilzade de hâdiseyi seyretti. Âletin yapımı hayli kusurluydu, ne gerektiği gibi çalıştı ne de beklenen neticeyi verebil­di. Kâğıda işaretleri geçiren çelik uç yerine üçü yan yana dizilmiş sıradan mürekkepli kalem kullanılmıştı.

İşaretler kimi zaman silik çıkıyor ve kimi zaman hatta hiç çıkmıyordu. Yine de bu, neler yapılabilece­ğinin bir göstergesiydi ve sırf bu yüzden oldukça il­ginçti. Nihayet Chamberlain'in Viyana'ya gidip en iyi kafaları bulması ve üzerinde çalışarak bambaşka bir âletle geri dönmesi kararlaştırılmıştı. Böylece işi bitti­ğinde Türklere daha hoş bir şey sunabilecekti. Koca koca ümitlerle yola çıktı Chamberlain; fakat Tuna'ya açılır açılmaz kayığı akıntıya yakalandı ve beş arkada­şıyla birlikte hayatını kaybetti. Bu elîm hâdise yüzün­den Doğu'nun telgrafla tanıştırılması teşebbüsü akim kaldı.

1847'de bir kez daha denendi. ABD'nin Tennessee Eyâleti'nden, birçok ilmî muvaffakiyete imza atan ve bir ara Türk hükümeti tarafından da jeolog olarak istih­dam edilen Prof. J. Lawrence Smith, bir madencilik okulu kurmak gayesiyle ABD'den birçok âlet sipariş et­ti. Maksadı Dersaâdet'le komşu bir şehir arasında bir telgraf ağı kurmaktı.
Morse'a mükâfat verilmesine dâir bir vesika

Maalesef parçaların bir kısmı eksikti. Bunları da zaman zaman bizzat tadilatla meşgul olduğum küçük atölyede bizler tamamladık.

Bu, Chamberlain'in elindeki kaba saba şeyden çok daha başkaydı. Bir kere bir Amerikan yapımıydı ve bunun bir Amerikalının elinden çıkmış olması ve onun tarafından Türk sultanına takdim edilmesi bizi oldukça gururlandırmış ve memnun etmişti.

Üç gün test ettikten sonra, ben büsbütün hazırlık­sız olmama rağmen, sultanın davetiyle saraya gitmek durumunda kaldık. Resmî hiçbir payesi olmayan biri­nin Osmanlı sultanının huzuruna çıkarılması ender rastlanan bir hâdiseydi ve bizim teşrifat âdabına has­sasiyet göstermemiz gerekiyordu.

Amerikan Elçilik Sekreteri J. P. Brown bize tercü­man olarak eşlik edecekti.
Saraya varır varmaz başmabeyinci tarafından kar­şılandık ve kabul odasında sultanın emirlerini bekle­dik. Dayanılmaz tatlılar, çubuklar ve kahve vs. den sonra huzûr-ı âliye kabul olunduk. Hünkârın makamı sarı renkli ve devasa bir ahşap yapı olan Beylerbeyi Sarayı'ndaydı. Daha sonra burası yıkılmış; yerine kü­çük ve küçük olduğu kadar da sağlam ve güzel kagir bir bina inşâ edilmişti. Sultanın odası öyle büyüktü ki ebatları hakkında tahmin bile yapamıyorum.

Sultan, bizim de buyur edildiğimiz karşı köşeden girdi odaya. Yirmi adım ilerleyip gayet alçaktan ve ol­dukça resmî bir temenna ettik ve sultan başını hafif­çe eğerek karşılık verdi selamımıza. Tekrar ilerledik ve aynı usûlle selam verdik. Bu sırada o da bizi karşıla­mak için hareketlendi; üçüncü selamda huzurdaydık. Bay Brown'a birkaç kelimeyle iltifat buyurdu, Prof. Smith'in gayretlerini övdü, benim kim olduğumu su­al etti ve nihayet şehr-i saadetlerinde rahat bir mes­ken bulabilmemi ümit ettiğini söyledi.

Daha sonra Prof. Smith, zât-ı âlîlerine âletleri gös­terdi ve kendilerine alfabeyi îzâh etti. Sultan derhal neyin ne olduğunu kavradı ve "Bu, pekâlâ bütün dil­lere tatbik edilebilir. Ve bizim alfabemiz sadece yirmi iki harf olduğundan bu iş için çok daha müsait." bu­yurdu. Âletin işleyişi Zât-ı Şahâne'yi daha da şaşırttı.
Prof. Smith, sultana daha musavver bir şeyler sunabil­mek kaygısıyla bizim galvanik cihazlarımızı da yanın­da götürdü. Prof. Smith cihazları kurarken Pâdişâh pür-dikkat onu seyretti ve sorularıyla sık sık araya girdi. Gi­yimi gayet sade ve hoştu ve bizim rahat hissetme­miz için elinden geleni yaptı. Tavrı tek kelimeyle beyefendiceydi.

Telgrafın biri taht salonunun üst köşesindeydi, di­ğeri ise sarayın yan odalarından birinde. Biz bu çalış­malara devam ederken sultan, Bay Brown ile konuşu­yor; Meksika'da sayıları bizden daha fazla olan düş­man kuvvetlerine galip gelmemize bir hayli şaşırdığı­nı söylüyordu. Bay Brown ise ona, Meksikalıların câhil insanlar olup, Katolik olduklarını ve tahsilli Protestan­lara karşı koyamayacaklarını ifâde etti. "Gerçekten öyle mi?" dedi, Türklere mahsus bir hayret ve şüp­heyle. Sonra ekledi, "Şayet mümkün olsaydı, bir mil­letler cemiyeti (ilk Birleşmiş Milletler fikri) kurar ve beynelmilel sürtüşmeleri bu yolla hallederdim. Ve ar­tık insan, insanın kanını dökmezdi!" Sultanın tazim ifâde eden unvanlarından biri de "Hünkâr"dı, yani Hükümdar! Onun atalarını yâd edişi, sonra "barış ha­varisi" diye bilinen Kaptan William Ladd'den bahse­dişi oldukça hayret vericiydi.
Amerikalı seyyah Cyrus Hamlin'in 1878'de New
York'ta basılan ve yazıya mevzu olan hâtıran

Prof. Smith cihazların kurulup hazır olduğunu bil­dirince sultan bir an tevakkuf etti ve sonra profesörden diğer istasyona gitmesini istedi. Bu kişiyi uzaklaş­tırmak ve kolay nüfuz edebileceği benimle yalnız kal­mak arzusundaydı. Kâtibi ve Fransızca hocası bana, "Majestelerinin huzurunda oturmamalısınız, fakat bağdaş kurmak isterseniz bir yastık getirtebilirim." dedi. Reddettim ve her şey tamam olduğunda, âlet üzerinde daha dikkatli çalışabilmek için, majestelerin­den bir sandalye istedim. "Mettez une chaise! Mettez une chaise! "(Bir sandalye getirin! Bir sandalye geti­rin!) diye karşılık verdi gayet açık bir memnuniyetle. Refakatindekiler emri derhal yerine getirmek için fır­ladılar, fakat bir frengin bu denli cesaretine ve pâdi­şâhın bu derece lütûfkâr oluşuna şaşırmış gibiydiler. Neden sonra Bay Brown pâdişâhtan bir mesaj geçmesini rica etti. O da "Fransız gemisi vardı mı?" ve "Avrupa'dan haberler nedir?" diye not ettirdi. 

Bir müddet dikkatle yapılanları seyretti, büyük adımlarla yan odadaki istasyona geçti; etrafındakileri çoktan geride bırakmıştı, haberin diğer istasyona ulaşıp ulaş­madığını herkesten Önce o görmeliydi. Girer girmez Smith'in okuduğunun ne olduğunu sordu; az önce yazdıklarının aynısıydı! Ve "Maşallah! Maşallah!" dedi.
Cevabi telgrafsa çok daha uzundu ve o hemen tekrar yanıma dönüp mesajın gelmesini bekledi. Ben de bir yandan, sultan okuyabilsin diye, işaretlerin altı­na denk geldikleri harfleri yazıyordum. Yazılanları okurken, "Burada bir hata yapmadın mı? Bir manası olabilmesi için bu "I" olmalı değil miydi?" dedi ve ek­ledi, "Anlıyorum, pekâlâ hatalar olabilir, fakat bu manayı zedelemez zannımca".
Profesörü çağırttı, kendisine tebrik ve takdirlerini iletti. Ardından sistemi sarayda ikinci kez ne zaman tecrübe edebileceğimizi sordu. "Zât-ı âlileri ne zaman arzu ederse", "Öyleyse yarın saat birde bekliyorum." dedi ve bizler müsâade istedik.

 Prof. Smith artık mutmain olabilirdi. Sultan üzerinde daha müthiş bir intiba bırakamazdı. Sultan memnuniyetini gizlemiyordu. Ertesi gün, bütün saray erkânının toplanmasına şehadet etmek için vakitlice orada olmaya gayret ettik. Zîrâ en çok görmek istedi­ğimiz manzaraydı bu. Paşaları kabul ile vazifeli muhafızın giyimi gayet muntazamdı. Fakat paşaların bazısı karadan ve bazısı denizden teşrif buyurduklarından muhafızın bir anda iki yerde birden bulunma­sı icap ediyordu! Ve onun bu bir kapıyla diğer kapı arasında şaşkına dönmüş halde gidip gelişleri hayli eğlenceliydi. Taht odasına buyur edildik ve az sonra da âlî maiyetinin başında sultan içeri girdi.
Sultan Abdülmecid Han

Huzurda şeyhülislâm, Rumeli ve Anadolu beyler-beyileri, sadrazam, hâriciye nâzırı, bahriye nâzırı ve diğer erkân hazır bulunuyorlardı. Onlar telgraf hak­kındaki îzâhatı dinlerlerken bizim için de onları izleye­bilmek imkânı doğmuştu.

Biz henüz başlamadan sadrazam, Bay Brown'a, "Şu kişi dünyayı altüst eden Amerikalı misyonerler­den biri mi yoksa?" diye sordu ve ekledi, "Pek de tehlikeli birine benzemiyor aslında!"
Nihayet âleti çalışır halde gördüklerinde sadrazam birkaç cümlelik bir şey söyledi ve Profesör de dedikle­rini aynen gönderdi. Kâğıdın üzerindeki işaretler bü­yük bir dikkat ve hayretle tetkik edildi. İkinci bir telg­rafa gerek kalmadı. Ve şanslı olmalıyız ki, daha sonra tellerden birinin koptuğunu fark ettik. Kuvvetle muh­temeldi ki bu, telgrafın burada tanıtılmasından mem­nun olmayan kişilerden biriydi.

Sultanın etrafındakilerce her sözüne "Evet efen­dim" diye karşılık verilmesi, ona gösterilen hürmetin boyutları hayret vericiydi. Sultan Edirne ile İstanbul arasında bir hattın çekilebilmesi ihtimalini ve maliye­tini sordu; Smith mümkün olduğunu ve muhtemel fi­yatı söyleyince pek ucuz olduğunu söylediler.
Saray erkânı ayrılınca biz de selam verip alt katta­ki bekleme salonuna geçmek üzere huzurdan çıktık. Ardımızdan sultan kâtibini gönderdi ve şükranlarını nasıl ifâde edebileceğini sordu; bir kese altın yahut bir nişan? Profesör, kararın elbette sultanın olduğunu ve ne ihsan buyrulacaksa telgrafın mucidi Prof. Morse'a takdim edilmesi gerektiğini söyledi. Böylece ken­disine Morse adına bir berat ve elmasla müzeyyen bir nişan verildi.

Altı yıl sonra, Kırım Savaşı patlak verince telgraf artık bir zaruretti ve İstanbul bir yığın ağla yalnız Edir­ne'ye değil, dünyaya bağlanmıştı. İmparatorluğun en ücra köşelerinden, Hindistan'dan, Amerika'dan, Av­rupa'nın her yerinden İstanbul'a telgraf yağıyor ve bunlar sabah akşam yayınlanıyordu.

Sinan Tunç
Yedikıta
Sayı 1, Eylül 2008
www.yedikita.com.tr




2012-05-16

İnsanlık kozmik kontrol altında. Savaş artık cephelerde değil insanların hatta bütün canlıların beyinlerinde...

İnsanlık kozmik kontrol altında. Savaş artık cephelerde değil insanların hatta bütün canlıların beyinlerinde... 


Sosyal Siyaset Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Maranki, insan beyinlerinin çeşitli yöntemlerle kontrol edildiğini ve yönlendirildiğini söyledi.

Takdim
Uzun yıllardır dünyada olduğu gibi Türkiye'de de beyin kontrolü ve yönlendirilmesi konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor. Kamuoyu tarafından da tam olarak anlaşılamayan bu konuyla bağlantılı olarak kozmik bilincin ne olduğu, bu konuda yapılan araştırmalar, deneyler, geliştirilen yöntemler, ulaşılan sonuçlar üzer­ine Prof. Dr. Ahmet Maranki ile söyleştik.

Kozmik Bilinç alanında çalış­maları bulunan, son olarak "Kozmik Bilinç" adında bir kitap yazan ve Azerbaycan'da bu konularda önemli kuruluşlarda görev yapan Prof. Dr. Maranki, kozmik bilincin evrendeki bilim olduğunu belirterek, insanların beyinlerinin kontrol altında tutulabildiğini ve yönlendirilebildiğini kaydetti.
Prof. Dr. Maranki, 10 yıl BM'nin Rusya'daki kalkınma program­larında (UNDP) uzman olarak çalıştı. Kozmik araştırma merkez­lerinde bulundu. Halen Rus Bilimler Akademisi'nin Bilim ve Buluş Adamları Cemiyeti'nin Genel Sekreterliği'ni yapıyor.



-Son zamanlarda Kozmik bi­linçten çok söz ediliyor, Siz birkaç televizyon programında bahsettiniz. Hatta "Kozmik Bilinç" isimli bir kitap hazırladığınız biliniyor, Nedir "Koz­mik bilinç?"

-Peygamber Efendimiz (sav)'in "İl­min yarısı sormaktır"şeklinde bir hadisi şerifi vardır. Biz de sormaktayız ve bu­nun cevabını kâinatta aramaktayız. Kozmik bilinç de kâinatta olan hadi­selerin nasılını, niçinini, nedenini araş­tırmaktır. Kozmik bilinç, "evrendeki bi­lim" demektir. Felsefeciler Ay'ı, yıldızı, Güneşi, Satürn'ün halkalarını araştırır­lar. Ama Ay'ı, yıldızı, Satürn'ü birbirine bağlayıp onu döndüren ve niçin dön­düğünü izah eden şeyi açıklamazlar. İşte kozmik bilinç kâinatı, hayvanatı, nebatatı idare eden tek bir merkezi güç olduğunu ve merkezin de bize ne­ler bildirdiğini araştırıyor. Yani "kozmik bilinç"kâinat kitabını araştırır.

Bir Kur'an ve bir de kâinat kitabı var­dır. Dünya insanlığı artık şunu bilmeli; yaşananlar ayrıdır. bilinenler ayrı. Bazı şeyler için bilimsel izah gerekir deniyor ama bu, bilimsel değil gerçektir. Çünkü bugün bizim konuştu­ğumuz, duyduğu­muz ses dalgaları bütün ses dal­gaları içerisin­de bir iğne ucu kadar yer tutar. Yi­ne gördüğümüz bütün renkler, renk boyutları içinde iğne ucu kadar yer tu­tar. Bizim algıladığımız renkler sadece kırmızı ile mor arasıdır. Yine algıladığı­mız kokular, hisler, duygular bizim öl­çülerimize göredir. Ama bunun ötesin­de başka âlemler, boyutlar vardır. İşte kozmik bilinç bunu araştırır.

ETRAFIMIZDA KATRİLYONLARCA CANLI VAR

-Gördüğümüz renklerin ötesinde renkler var mı? Duyduğumuz ses dalgalarının Ötesinde ses dalgaları var mı?
- Vardır ve bilim bunu ispat etmiştir. Psikokinezi, yani maddenin mânâ ile izahı. Bilim bugün bunun nasıl olduğu­nu araştırmaktadır. Biz bunun mânâ boyutuna çok fazla girmeyeceğiz. Bu­na binlerce kitapta girilmiş ama bir şey anlaşılmamış ki, insanlık bugünkü zor durumda. Bilimin mevcut yöntemlerinin dışında akıl yürütme, tahayyül dediğimiz ikinci aşaması, sezgi, yoğunlaşma, hissetme yani kozmik boyutu vardır. İşte kozmik bilinç bu "ötelerden" bah­sediyor. O öte de Hablullah (Allah'ın ipi)dediğimiz bir iple merkeze bağlıdır. Bilgisayarlardaki kablo gibi kâinattaki bütün nesneler fiiliyatlarında, hareketle­rinde tek merkeze bağlıdırlar. Kâinatta cansız yoktur. Taş, toprak da canlıdır. Kur'an-ı Kerim'de zîhayat, zîruh ve zî-şuur sahipleri olarak adlandırılan ve ar­tık bugün bunda tereddüt edilmeyen bir yaratık silsilesi var. Ama bu silsile­nin dışında yine ilahi kitaplarda buyurulduğu gibi "sizin görmediğimiz benim görevlilerim vardır dünyada" deniyor.
  
İşte bunu gâvur dediğimiz Rus bi­lim adamları ölçmüş. Gâvur kim, tartı­şılır!.. Her şeyi kabul edip bunların dışı­na çıkmayıp at gözlüğüyle meseleye bakanlar mı, yoksa din, milliyet vs... adına bunları araştırmayıp bizi bu hale düşürenler mi?

Ruslar "insan aurası" dediğimiz enerjisinin etrafında 10 üzeri 16 milyon canlının yaşadığını görüntülemiş. Yani her an bir santimle bir metre kadar et­rafımızda bizi kalkan gibi "koruyan ve­ya zarar veren" yani hayatımıza, fiiliya­tımıza, halet-i ruhiyemize bağlı olarak katrilyonlarca canlı var. Bunlara "nariler, nuriler"de denilebilir. Biriyle tokalaştığınız zaman halsizleşirsiniz veya birisi size baktığı zaman yıkılırsınız. Ya da ilim meclislerinde bulunduğunuz za­man müsbet enerji yüklenirsiniz. Kötü meclislerde, kötü insanların yanında bulunduğunuz, kötü fikirlerle beslendi­ğiniz zaman fiziki olarak da bir şeyler kaybedersiniz. İşte kozmik bilinç bütün bunları araştırıyor ve akılları gözlerine veya mi­delerine inenlere anlatmaya çalışıyor.

İNSANLARIN BEYNİ KONTROL ALTINDA


- Beyin kontrolü ve zihinlerin yön­lendirilmesi konusunda yoğun tartış­malar var? Böyle bir yönlendirme veya kontrol var mı?
- Dünyada FM dediğimiz akustik fre­kansları olan mikrodalgalar, nöroelektomanyetik dalgalar, uzaktan da olsa beyinlere tesir edebilmekte, davranışlar kontrol edilebilmektedir. İki yıldır kozmik bilinci insanlara, konferanslarda, televizyonlarda, gazetelerde anlatmaya çalışıyoruz. Bunları duyan insanlar garip garip bakıyorlar. "Böyle bir şey var mı?” diye soruyorlar. Çünkü dünya insanlığının beyni kontrol altına alınmış durumda. İnsan düşünen bir varlıktır ama bugün çeşitli yöntemlerle düşündürürülmüyor.
- Peki, nedir bu yöntemler?
- Öncelikle aldığımız gıdaların içinde hormon denilen menfi/olumsuz/zararlı maddeler yüklü­dür. İçtiğimiz coladan, yediğimiz don­durmalardan tutun da bütün ilaçlar, et­ler, sütlerde mevcuttur bunlar. Siz, ta­vukların bugün nasıl yetiştirildiğini gör­seniz, yiyemezsiniz.

- İnsanların düşünmemesi için o gıdaların içine maddeler mi karıştırı­lıyor?

- Bunların planlı yapılanı var, bir de hileye kaçarak yapanlar vardır. Özel olarak bu gıdalar ülkemize gönderilir. Birçok yabancı sigara dünyada çok çe­şitli üretilir. Türkiye'ye ise ayrı sigaralar gönderilir. Onun içine ayrı katkı madde­leri enjekte edilir. O insanların doğacak çocukları, düşük ağırlıklı, hırıltılı, hasta­lıklı, ince kemikli, geri zekalı, şaşı olsun diye. Bunu ben demiyorum, yapılan araştırmalar söylüyor. Demek ki, her şeyde bu sıkıntıyı duyuyoruz. Niçin yüz­yıl önce bu kadar hastalık yoktu? Bir­çok hastalığın virüsle bulaştığı bugün artık ortaya çıkmaktadır. Demek ki has­talıklar ağzımızla aldığımız, bedenimize giren bu gibi şeylerle bilinçli olarak oluşturulmaktadır denilebilir.

İkinci yöntem olarak; radyo dalgala­rı ile yapılan tahribatlardır. Uzaktan radyo dalgaları ile beyinler yönlendiri­lip etkilenmektedir. Mesela elimizde bulunan cep telefonu... Telefonda artı­ya bastıktan sonra bire basarsanız çevrilen numara Amerika ile konuştu­rur, yediye basarsanız Rusya ile... 1'le 7 arasındaki tuş sesi farklıdır. Aynı piyanonun tuşları gi­bi. Dalga boyları farklıdır, onun için sesleri farklı algıla­rız. Bir tuşa bastıktan sonar bizim sesimizi Amerika'ya ulaştıran nedir? İlahi metodla baktığımızda bunu taşıyanlar var. Bediüzzaman Hazretleri; "Sesler hava zerreleri üzerinde taşınır" diyor. Bunun bir ileri boyutu daha var. Hava nedir? Sadece bizim bildiğimiz hava mıdır? Seslerle, kokularla, ateşle, ışıkla, elektrikle, ka­ranlıkla taşınır bunlar. Demek ki bunla­rın hepsi bir yaratık. Karanlık, güneşin batması değil. Bugün karanlıkta bir gözlük takıyorsunuz, insanı görüyor­sunuz. Bu yeni bir boyuttur. İnsanlık bunlardan bilgisiz. Bunlar bugün mut­laka araştırılmalıdır.


Güneşin ışığıyla ısısını getiren aynı olamaz. Işığını getiren ayrı bir çeşit varlıktır, ısısını getiren ayrı... Yağmur damlasını alıp getiren ayrıdır, gecenin karanlığında yıldızları görmemizi sağlayan ayrı bir çeşittir. Demek ki etrafımızda farklı dal­ga boylarında farklı boyutlarda göre­mediğimiz o kadar yaratılmış varlıklar var ki... Mesela kozmik bilince göre virüs, bakteri, cin, şeytan, melek gibi varlıklar İzafi tabirlerdir ve bunlar enerji­nin farklı boyutlarıdır. Nariler ve Nuriler gibi... Nazar olayı; mesela bir öküze bakıyorsunuz ne kadar güçlü diyorsu­nuz hayvan ölebiliyor. Onu öldüren bi­zim menfi bakışımız, öküzün enerjisinin buna yetmemesidir.

IRAK ASKERLERİ MANGURTLAŞTIRILDI
- Peki, Irak'ın işgalinde Amerika bahsettiğiniz yöntemlerden fayda­landı mı?
- Sayko akustik ve sayko nörotik de­diğimiz ses dalgaları vardır. Yani sıfırla sonsuz arasında. Bugün bilinen dalga boyları 1 ila 36 hertz arasında olup, alfa, beta, teta ve delta olarak adlandırılır. Bunlar o kadar aralıklıdır ki, mesela bir radyoyu düşünün. Radyonun düğmesini bir milimetre çeviriyorsunuz, başka bir kanal çıkıyor. Yani bu kadar yoğunluklu dalga aralıkları var. Her dalga aralığında da bir ses, bir komut var. Biri Çin'e gi­derken, diğeri Maçin'e gidiyor. Bu ses dalgalarını ne kadar yakından insanlara yönlendirirseniz, tahrip gücü o kadar yüksek olur. Amerika, Irak'ta Apachi he­likopterleri ile sayko akustik ve sayko nörotik dalgalar yayarak Irak'ın yüz elli bin Cumhuriyet Muhafızını -ki, bunların özelliği sarayı ve Saddam'ı korumaktı-mançurya kobayı dediğimiz, robot as­kerlere çevirip şuursuzlaştırdı. Tabii bu dalgalar bizim kulaklarımızla duyamaya­cağımız dalgalardı.


Mesela; Amerika'da alışveriş merkez­lerine girdiğinizde fonda bir müzik var­dır. O müzikteki bir ses, sizi devamlı alışverişe yöneltir. Bunlar artık belgeli­dir. Apachi helikopterlerinin verdiği dal­ga boylarıyla o sığınaklardaki insanların bir anda beyni bulandı. Ne yapacakları­nı unuttular. Mangurtlaştılar. "Biz bura­da niye bekliyoruz?" dediler. Dışarıya çıktılar ve sokaklarda gezen insanlar ol­dular. Apaçiler günlerce önceden Bağ­dat'ın üzerinde belli yerlerde uçtular ve bunlara ateş açılmadı. Bunların sebep­leri var. Bunun yanında buralara atılan gıdalar oldu. İncelemelerde bulunmak için gidildiğinde bırakılan maddeler, ko­kular oldu. İşte bunlarla insanlar tesir altına alınarak, düşünemeyen, fikirsiz bir mahluk, mançurya kobayı oldular.


Bunun tam tersi, yani insanları sa­vaştırmak için de farklı yöntemler var­dır. Yatakhanelerde LSD denilen gaz­larla ve vitamin hapları gibi haplarla in­sanlar savaşçı haline getiriliyor. Mesela Rus ordularının Afganistan'daki binler­ce insanı katletmeleri, testere ile kes­meleri, bir kişiye yüzlerce kurşun sıkıl­ması gibi. Kızılordunun Bakü'ye girdiği sıralarda binlerce kişi tank paletleri altı­na yattı ve "Ruslar bizi öldürmez" dedi­ler. "Biz sizden kız aldık, sen benim eniştemsin, ben senin kayınbiraderi­nim" dediler. Ama bir anda bir düğme­ye basılmış gibi o askerler komut almışçasına tanklarına bindi ve binlerce kişiyi paletlerin altında ezdi, arkasından kepçelerle toplayıp Hazar Denizi'ne at­tılar. Biz bu olayları yerinde gören canlı şahitleriz.

Rusya'da Amon dediğimiz özel bir­likler yetiştirilmiştir. Moskova'da bir toplantıdayız. Yer Glasnost Vakfı, Ko­nuşmacı Valeriko Konivka. Bu adam Beyin Kontrol Merkezinin başuzmanı. Uzmanlık alanı KGB'nin tesiriyle Amonların ölüm makinesi yapılması. Sonuç başarılı. Orada şu itirafta bulunuyor; "Pişmanlık duyuyorum ve açıklıyorum ki bu beyni yıkanmış insanlar (Amon birliklerinden bahsediyor) bir daha top­luma kazandırılamaz, enkaz haline gel­miş, ölümü bekleyen et yığınlarıdır." Sovyetler Birliği yıkıldı da bunlar ortaya çıktı. Artık dünyanın diğer ülkelerinde neler olduğunu okuyucuların takdirine bırakıyorum.


- Sinemanın, özellikle de Hollywood'un beyin kontrolünde rolü var mı?
- Bugün Hollywood özel olarak ku­rulmuştur, çeşitli istihbarat birimleri ta­rafından özel olarak finanse edilmekte­dir. Zamanı geldiğinde belli filmler yap­tırılarak dünya insanlığı, sinemalarla, filmlerle, radyolarla, televizyonlarla uyu­tulmakta, yönlendirilmektedir. Belli yer­lere kanalize edilmektedir. Harry Potter, Matrix'ler ile neler yapıldı? Yüzbinlerce film, kitap, oyuncak sattırıldı. Bir Matrix filmi haftalarca gündemi meşgul etti. Burada verilen mesajlar bellidir. Bi­rileri bunları yapmaktadır. Biz bunları kınamaktan öte bir şeyler yapmalıyız.

DÜŞÜNCELER SİSTEMLİ BİR ŞEKİLDE YÖNLENDİRİLİYOR

- Bu yöntemlerin çalışma mantığı nasıl?
- Radyo dalgaları patolojik olarak beynin normal çalışmasını bozar, etki­ler, algılamalarda eksiklik oluşturur. Bu bilimsel olarak da izah edilmiştir. Bunlar manyetometre denilen aletlerle öl­çülebiliyor artık. Radyo hipnotik dalga­ların parazitel etkileriyle beynin yönlen­dirilmesi, beyin odaklanmasıyla hafıza­ların ve duyguların etkilenmesi bugün manyetometrelerle ölçülebilmektedir. Beyin nöronları davranış gösterirler. Bu sayko akustik ve sayko nörotik dalga­lar, beyinleri etkileyip, bulandırarak en azından vazifelerini unutturuyor. 1996 yılında Kafkaslar'daki bir devletin Ba­kanlar Kurulu'na yönlendirilmiş iki tane sayko akustik dalga boyu veren maki­neler bulunmuştur. Ve o ülkenin Cum­hurbaşkanı bir gün sonra bunu kamu­oyuna açıklamıştır.

Şimdi yurtdışına giden üst düzey gö­revlilerimiz var. Bakıyorsunuz oraya va­tan, millet, bayrak diye gidiyorlar ama, istisnalar hariç dönüşte vatana, millete, bayrağa ihanet ediyorlar. Şark insanın­da bir hastalık var. Rahatsızlandı mı gi­dip ameliyatını Amerika'da yaptırıyor. Nörocerrahi denen bir yöntem var. Ar­tık dünya çiplerle idare ediliyor. Mili­metrenin kaç katı küçüklüğünde bir çi­pi bedene yerleştirdiğinizde o çip nö­ronlara tesir edebiliyor artık. Belki o in­sanlar hasta edilebiliyor ve ölebiliyorlar. Bunlar vakıadır ve uygulanmaktadır.

- Peki, beyinlerin yönlendirildiğine, kontrol altında tutulduğuna dair mü­şahhas deliller var mı?
- Son dönemde Fransa'da zihni yön­lendirme ile ilgili bir yasa tasarısı kabul edildi. Yani devlet yıllardır uyguluyor ama artık açığa çıktığından yasalaştırıyor. ABD'de ise dahili yıkıcılara karşı kullanılması için kanuni olarak telepatik yönlendirme yapma yasasını kanunlaştırıyorlar. Bugün Filistin'de, Çeçenistan'da, Bosna Hersek'te, İslâm'ın hü­kümlerine göre kardeş hukukunda olan insanlar katledilirken, 90 Müslüman ül­kenin hiçbirinden ses çıkmamakta, hatta el altından destek verilmektedir. Siz bu insanların bu hale nasıl getirildi­ğini sanıyorsunuz? Bakıyorsunuz Irak, İran'a saldırıyor. Dini hükümde iki Müs­lüman birbirine saldırdığında ikisinin de yeri cehennemdir. O zaman bizim bun­ların arkasında bir şey aramamız lazım. Son 50 yılda İngiltere'nin Fransa'yla veya Amerika'nın İngiltere'yle savaştığı görülmüş mü? Bu kimlere yaptırılmaktadır? İslâm ülkelerine....Bilhassa direnç noktası en yüksek olan Türk insanı üzerinde oyunlar oynanmaktadır? Tek kale burasıdır. Bu kale de yıkılırsa dünyada asimile edilemeyecek başka bir millet kalmayacaktır. Onun için Tür­kiye ile uğraşılmaktadır.

AMAÇ, GİZLİ DÜNYA DEVLETİ KURMAK
- Nihai hedefi nedir bu faaliyetle­rin?
- Bizim Allah'ımız bir, Peygamberi­miz bir, kıblemiz bir, örfümüz bir, âdeti­miz bir... Bu ülkede yaşayan birisiyle bin tane bir nokta sayabiliriz. Ama ba­kıyoruz ki; Türklük adına 2 bin cemiyet,İslâmiyet adına 3 bin cemiyet, vakıf, dernek kurulmuş. Bu oyundur, yönlen­dirmedir, planlı, nizamlı ve intizamlı bir tahriptir. Bu dernek, vakıf ve kuruluşla­rın başındaki insanlar düşünmelidir. Dünyada ise gizli dünya devleti kurul­maya çalışılıyor. Hedef budur. "Project Freedom Network" adlı sitede bu ya­yınlanmıştır. Biz Amerika'yı yeniden keşfetmiyoruz.


Zikredilen projenin beş ana maddesi vardır. Birincisi; merkezileştirilmiş bir dünya yönetimi kurmak. Bugün için BM buna örnek gösterilebilir. İkincisi; tek dünya ordusu. NATO ordusu buna örnek gösterilebilir. Üçüncüsü; merke­zileştirilmiş para. Tek banka tek para sistemi. Şu anda da dünya buraya doğru gidiyor zaten. Dördüncüsü; mikroçip taşıyan insanlık. Dünya Sağlık Örgütü ve diğer kuruluşlar sağlık se­bepleriyle insanlara mikroçip takılması gerektiğini belirtiyorlar. Beşincisi; elekt­ronik pasaport. İşte gizli dünya devleti­nin hedefinde bunlar vardır. Bunu ya­panlar bizleri televizyon, bilgisayar, cep telefonları, kredi kartlarıyla kontrol altı­na almıştır.


ANLATILANLAR GÖRÜNEN YÜZÜ
- Bu tür faaliyetlere karşı önlem alınması mümkün mü?
- İnsanlara hep olumsuzluk verme­yelim. Bunlar düzeltilebilir. Bugün pa­tenti elimizde olan ve bilgisayarlardan, telefonlardan, televizyonlardan yansı­yan zararlı dalgaları, gıdalardaki zararlı maddeleri absorblayan, etkisiz kılan çipler geliştirildi, kozmik tozlar üzerinde de çalışmalar devam ediyor. Bizler ya­kında maddi ve manevi destek bulabi­lirsek bir "Kozmik Center" açarak bun­ları milletimizin istifadesine sunmayı düşünüyoruz.


Bu anlattıklarımız Aysbergin su üs­tünde görünen yüzü. Bu işe gönül ver­miş dernekler, vakıflar, sivil toplum ku­ruluşları varsa oturalım, beyin cimnastiği yapalım, insanlarımızı değişik yönle­re yönlendirelim. Artık bir araya gelme zamanıdır. Suni gündemlerle meşgul olmak da ayrı bir beyin kontrolüdür. Dünya neler üretiyor ama Türk insanı nelerle uğraştırılıyor. Hâlâ televolelerle, başörtüsü yasağı ile uğraştırılmakta, suni gündemler oluşturulmakta. Bu da bir propaganda aletidir. Maalesef bu­günümüzün idarecileri, yöneticileri bunlara alet olmaktadır. Artık güç sa­hipleri bir araya gelmeli ve insanımız adına müspet şeyler yapmalıdır. Çünkü dünyayı ellerinde tutan güç odaklan ülkemizle ilgili çok ciddi senaryoİâr hayata geçirmek için çalışmaktadırlar. Neticede ülkemizde çok kritik kırılmalar beklenmektedir. Bu astrolojik ve meta­fizik boyutlardaki ilmi bilgilerle de doğ­rulanmaktadır.

- Renklerin etkilerinden de bah­settiniz. Bunların insan beyni üzerin­deki etkileri nelerdir?
- Ses dalgala gibi, renklerin de in­san üzerinde etkileri vardır. Bizim bil­diğimiz renkler, kırmızı ile mor arası renklerdir. Bedenimiz bir anten vazife­si gördüğü için, dışarıdan gelen her türlü akıma karşı duyarlıdır. Renge, sese, kokuya... Giydiğiniz elbiselerin, yattığımız odanın rengi çok önemlidir. Kırmızı, cinsel uzuvların rengidir ve tahrik edicidir. Bunun için olsa gerek, dinimizde bazen yasak görülmüştür. Turuncu, pankreas gibi kalın bağırsak vs. rengidir. Midenin rengi sarıdır. Kal­bin rengi yeşil ve tonlarıdır. Kalp ve verem hastalarını sanatoryuma yollar­lar, çünkü orada ağaçlık, yeşillik var­dır. Onların yaydığı elektromanyetik -dalgalarla tedavi olursunuz. Boğaz şakrası vardır, bunun rengi mavinin tonlarıdır. Mesela; yazarlar daha çok deniz kenarlarında mavi tonlar ve laci­vert bir odada çalışırlar. Sarı odada bu gün sizin bir kitap yazmanız mümkün değildir. Üçüncü göz şakrası dediğimiz iki göz arasındaki yerin rengi laciverttir. Mesela; gökyüzüne baktığı­nızda değişik dünyalara gidersiniz. Te­pe noktanız da mordur. Bunların hepsi bir renk tayfıdır ve ilahidir.


CEP TELEFONU BEYNİ ÖLDÜRÜYOR

- Cep telefonlarının zararlı olup ol­madığı konusunda çokça tartışma yapıldı. Cep telefonları gerçekten zararlı mı?
- Bir insanın cep telefonuyla dört da­kikalık konuşmasında -bunların hepsi­nin görüntüleri mevcuttur- beynin sinir sistemi, yani lenfa dediğimiz noktala­rında bir derecelik ısınma olur. Vücut alarm vermeye başlar. Bedenin diğer uzuvlarından enerji yüklenmesiyle tak­viye gönderilir. Vücut bu bir derecelik ısınmayı absorblamak isterken 18 kat enerji harcıyor. Bu 18 kat enerji de or­talama ömrü 60 yıl olan bir insanın ha­yatından 2 ay 10 günlük bir süreyi alıp götürüyor. Şayet vücut kendini yenile­memiş olsaydı, 10 saatlik bir konuşmada însan ömrü sona erecekti. Aynı şe­kilde, sigarada, içkide, hormonlu gıda­larda da bu tahribatlar yapılmakta. Vü­cut kendini yeniliyorsa da, yine de be­den kendinden harcıyor. Siz buna göre artı enerji almanız lazım ki, normal bir insan vasfını sağlayasınız. Artı bir enerji almazsanız, saçınız dökülür, cildinizde lekelenmeler, karaciğerinizde arızalar başgösterir. Yani birtakım rahatsızlıklar ortaya çıkar.


İBADET VÜCUDA MÜSPET ENERJİ TOPLUYOR

- Davranışların İnsan vücuduna et­kileri konusunda da çalışmalar ya­pıldığından söz edildi. İbadetlerin vücuda ne gibi yansıması oluyor?

- Mesela; Rus bilim adamları araş­tırmış, namaz kılanın aura dediğimiz enerjisinin çok sağlamlaştığını, parladığını ve kortizon değerlerinin arttığını görmüşler. Abdest alırken kolun yı­kandığında kolların damarlarının açıl­dığı görülmüş. Yüzünü yıkadığında çevremizden alınan olumsuz enerjile­rin suyla temizlendiğini görmüşler. Eli­nizi kaldırıp enerji menbaı olan güney cihetine dönüp "Döndüm kıbleye" de­diğinizde bir anda kilitleniyorsunuz, yani şarteli açıyorsunuz. Elinizi bağla­dığınızda etrafınızdaki bütün canlılar bu enerji kalkanından bedeninize gir­meye başlıyor. Sonra, "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" diye kapıyı açıyorsunuz. İçeriye girdiğiniz an açı­lan kapıdan bütün müsbet enerjiler bedeninize geliyor, bedende bir ısın­ma oluşuyor.


Minareler sivridir, enerji kabul eder, enerji bırakır. İnsan bedeni de bir an­tendir. Kainattan, kozmozdan gelen müsbetleri kabul eder, aynı zamanda da düşüncelerimizle onu kozmoza ilahi menbaa, yani kompitür merkezine, Hablullah ipiyle gönderir. Namazda eğilirken de alın, burun, on tane sivri parmak, iki diz ve yine on ayak parma­ğını bir vakitte 35 kere yere vurduğu­muz zaman topraktaki müsbetleri alı­yoruz, bedendeki menfileri topraklıyo­ruz. "Esselamüaleyküm" deyip anahtarı kapattığımızda da rahatlıyoruz.


Bunun için ibadet edenlerde fiziki  ve ruhi mutluluk mevcuttur. Mesela, 1140 tane nas ve sahih rivayeti ölçtük. İncil'de, Tevrat'ta, Zebur'da olan­ların Kur'an'da olanlarını ölçtük. Bir hadiste, "Sadaka belayı defeder" de­niyor. Markette alışveriş yaptığınızda para öderken kolun resmi çekiliyor, hiçbir değişiklik yok. Birisine sadaka verdiğinizde ise, elinizdeki aort da­marlarının düzeldiği, prostatın iyileşti­ği, kalp damarının açıldığı görülüyor. İlim artık termoskopi veya kirlian fo­toğrafı ile dediğimiz aletlerle bunu görüntülüyor. Bedende manyetik rezo­nans, yani hücrelerin kasılıp, gevşemesiyle bir enerji oluşur. Filmdeki gö­rüntü budur. İnsan hücresi kasılıp gevşer. Bu çalışmada kinetik bir ener­ji oluşturur. Bu enerji ile biz hareket
eder, güler, ağlar, dinç kalırız. Bu hücreleriniz bloke edilirse, sıkıntılı, bitkin, yorgun insanlar olursunuz. İşte insan hücresinin bloke edilmesi, daha önce söylediğimiz gibi dört yolla olu­yor. Gıdalarla, telefon, radyo dalgala­rı, evimizde seyrettiğimiz televizyonlar ve bilgisiyarlarla, belli merkezlerden radyo dalgalarıyla insan beynine yapılan tahribatlarla... Bunlar sadece  radyo dalgaları ile olmuyor. Yazılan bir yazı, görüntü-veya mesajlarla (mesela televizyondaki 25. karelerde beyne gönderilen mesajlar gibi) Bun­larla insanın beyin hücreleri kapatılır ve rahatsızlıklar hasıl olur. Dolayısıyla insanlarımız bugünkü düşünemeyen, bir şey üretemeyen hale getirilir ve taklitten öteye gidemez.

Bu ay öne çıkanlar