Halis ECE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Halis ECE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-07-17

Mehdi ne demektir ve kimdir?

Mehdi ne demektir ve kimdir?




Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen “hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.

Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.

Kelime mânâsı itibariyle mehdî, “kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve “Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.

İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî, kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.

***

Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir

Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüm) yanına geldi ve “es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:

“Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”

Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah Efendimiz’e benzeyeceği bildirilmektedir.

***

Mihmendâr-ı Resûl Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor:

Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem [Efendimiz, bir gün kızı] Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:

“Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Ca‘fer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.”[1]

Hadîs-i şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.)... Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu Hz. Ca‘fer’in (r.a.)... Torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra... Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.

***

Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:

“Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki hadîs-i şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-i İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle... Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.”[2]

***

İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

Haberde şöyle bildirildi: Geleceği va‘d edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.”[3]
“Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği va‘dedilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. [Bu zincirin son halkası o olacaktır.]”[4]

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen Mektuplarını ve diğer pek çok telifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

“Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği va‘d edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur” [5]

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): ‘İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti’.

Son söz; Allâhu a’lem…

Her şeyin olduğu gibi “Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.


DİPNOTLAR
[1] Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66.
[2] Erol, Ali, Hatıratım, s. 31.
[3] el-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4.
[4] el-Mektûbât, 1, 251.
[5] Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât.

HALİS ECE

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve Mezhepsiz İslam...

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve  Mezhepsiz İslam...




“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.” (?)

-------



“Kur’an Müslümanlığı”, müsteşrikler ve mezhepsizler

İnsanı yeryüzünde halîfe olarak yaratan Hz. Allah, lûtuf ve kerem hazînesinden, beşere/insanlara dünya ve ukbâ/ahıret saâdetini kazandıracak ilâhi mesajlarını ve bu mesajları; sözleri, fiileri, hal ve hareketleriyle, kısacası hayatıyla tefsîr eden/ açıp açıklayan peygamberleri (aleyhimüsselâm) göndermiştir.

Kur’ân-ı Kerim ve Resûlüllah (s.a.v.) ile bu ilâhi tenezzülât kemâl/olgunluk noktasına ulaşmış... En son ve en mükemmel din olan İslâm, kıyâmete kadar aslî hüviyetini/asıl kimliğini muhafaza edecektir. Bunu Rabbimiz (c.c.) kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de taahhüt etmektedir.

Son birkaç asırdır elde ettiği teknolojik muvaffakiyetlerle sarhoş olan Batı insanı, huzuru dinden ve fıtratten alabildiğine kaçışta bulacağını sanıyordu. Fakat aradığı huzuru bulamadı.

Batı’nın teknolojik başarısı karşısında âdeta şok olan İslâm âlemi, onun bu huzursuzluğunu görmekte ve yavaş-yavaş kendine gelerek ilâhi menbaa/kaynağa doğru koşmaktadır. Haddizatında dünyanın her tarafında islâm’a koşan insanlar, gün geçtikçe artmaktadır.

Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmakta onlara hâkim olan Batı dünyası, oryantalistler (müsteşrikler-İslamı araştırıp yorumlayan batılılar)le İslâmiyeti aslî hüviyetinden saptırmak, bu ilâhî kaynağı bulandırmak için her geçen gün artan bir tempoyla çalışmaktadır. Maalesef memleketimizde de onların bu oyununa gelenler vardır. Müsteşriklerin İslâmiyeti tahrip etmek için neşrettikleri/yayınladıkları zehirlerin pazarlayıcılığını yapmaktadırlar. Bilerek veya bilmeyerek bir takım Müslümanlar da bunların tesirinde kalmaktadır. Müdâfaasını/savunmasını yaptıkları temel düşünce şudur:

“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.”

“Kur’ân’a sarılalım” mâsum kılıfıyla sünneti, dolayısiyle Peygamberimizi (s.a.v.) devreden çıkarmak istemekte ve bunu da Kur’an adına yaptıklarını iddia etmektedirler. Halbuki Kur’an, onların bu hezeyanını yüzlerine çarparak Resûle ittibâyı/tabi olmayı emretmektedir:

“(Habîbim), de ki:Allah’ı seviyorsanız bana ittibâ edin/tabi olun ki, Allah da sizi sevsin; günahlarınızı mağfiret etsin. Şüphesiz ki Allah, Gafûr ve Rahîm’dir.”(1)

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerle seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duyladan tamamen kabul etmedikçe, iman etmiş olamazlar.”(2)

“Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”(3)

Görüldüğü üzere Allah Teala peygambere itaatı kendisine itaat olarak kabul etmiştir. Peygambere itaat de ancak onun sünnetini yaşamakla mümkündür. Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirenlere Kur’an, “Onun (peygamberin) emrine muhalefet edenler, başlarnına bir belânın gelmesinde veya can yakıcı bir azâba uğramaktan sakınsınlar.”(4) diye ikaz ve ihtarda bulunmaktadır.

***

YAKIN BİR GELECEKTE NELER OLACAK?

Kıyâmete kadar olacak şeyleri ümmetine haber veren Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Biliniz ki bana Kur’ân ve beraberinde bir misli daha verilmiştir. Haberiniz olsun ki yakın bir gelecekte mal ve mülk ile mağrûr olan bir kimse çıkıp koltuğuna yaslanarak şöyle diyecek: ‘Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini de haram sayınız.’ Bilin ki; ehl-î merkeplerin etleri, azı dişli vahşi hayvanların etleri, kendi rızâsıyla bıraktığı dışında zimmînin kaybettiği mal da helâl değildir.”(5)

“Yakında koltuğuna yaslanmış benim hadîsim okunduğunda, ‘Bizimle sizin aranızda sadece Allah’ın kitabı vardır. Onda bulduğumuz helâli helâl, haramı da haram kabul ederiz’ diyen bir kimse çıkacak. Dikkat edin!Şüphesiz ki Resûlüllah’ın haram ettiği, Allah’ın haram kıldığı gibidir.”(6)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu hadîsleriyle sünnetin şerîatteki yerini istikbâle/geleceğe ait bir mu’cize olarak beyan etmiştir. Bu mu’cize daha ilk devirlerde tahakkuk etmiştir. Hâricîler Kur’an’ın zâhirine yapışıp sünneti kabul etmemişlerdir.

Hattâbi, “Bana kitap ve beraberinde bir misil verilmiştir” ifadesinin iki manaya geldiğini söyler.

Birincisi, zâhirî metlüv ile birlikte gayr-i metlüv olan bir bâtınî vahiy de verilmiştir.
[Peygamberimiz Okunan ve Kur'an'da olan vahiylerin dışında, okunmayan ve Kur'an da olmayan vahiyler de almıştır. Kur'ân dışı vahiy aldığının, âyet ve hadislerden bir çok delili vardır Bakara sûresinin 144, Tahrîm sûresinin 3, Necm sûresinin 3-4, Nisâ sûresinin 113, Ahzâb sûresinin 34 âyetleri; Cibrîl hadisi diye meşhur olan hadis (Ebû Dâvûd, Kader, 17) buna delildir]

İkincisi, Kur’an Resûlüllah’a (s.a.v.) okunan bir vahiy olarak verilmiş, onun açıklaması olarak da bir misil daha verilmiştir. Yani Resûlüllah Efendimiz’e Kitâb’ı açıklama salâhiyeti has ifâdeleri tamîm/ özel manaları açıp bildirme, umumî olanları tahsis/ genel olanları belirli bir gaye için kullanma, mücmel olanları tavzîh ederek/özet olanları açıklayarak beyan ederek zâid/artan hükümler getirmiştir. Böylece sünnetin kabûlü ve kendisiyle amel etmemiz mecbûriyeti, aynen tilâvet edilen/okunan Kur’an gibi olmaktadır.(7)

Allah Teala, “Biz sana Kur’an’ı indirdik. Ta ki insanlara ne indirildiğini anlatasın ve onlar da düşünüp anlasınlar.”(8) buyurmaktadır.

***

KUR’AN SÜNNETLE TEFSİR OLUNMUŞTUR

Resûl-İ Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Kur’ân ayetlerini bazan sözleriyle, bazan davranışlarıyla, bazan her ikisiyle birlikte, bazan da takririyle/tasvibiyle îzah ederdi...

Mesela Kur’ân-ı Kerim’de bir çok yerde namaz kılınması emredilmektedir... Ancak namazın mâhiyeti, nasıl kılınacağı, rek’ât sayıları, kimlere farz olduğu gibi hususlar açıklanmamıştır. Bunları sünnet îzah etmiştir.

Aynı şekilde Kur’ân’da zekât verilmesi emredilmekle birlikte zekâtın mâhiyeti, hangi mallardan ne miktarda verilmesi gerektiği, farziyet şartlarının neler olduğu belirtilmemiş... Bütün bunlar Rasûlüllah Efendimiz’in sünnetiyle tespit edilmiştir.

Kezâ, “Ey insanlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz, şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki felah bulasınız.”(9) ayetiyle içki haram kılınmış, fakat içene verilecek ceza İslâm hukukunda sünnetle tespit edilmiştir.

Ayet-i Kerîmede, “Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarından dolayı ibret verici bir cezâ olarak ellerini kesin. Allah Âzîzdir, Hâkim’dir.”(10) buyrulmaktadır. Fakat cezayı gerektirecek hırsızlığın ne olduğu, ellerin nereden nereye kadar kesileceği müphem/belirsiz bırakılmış, bütün bunları sünnet açığa kavuşturmuştur.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “İman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte onlar hidayete ermiş gerçek emniyete nâil olmuş kimselerdir.”(11) Cenâb-ı Hakk’ın, hidayet ve emniyete nâil olmak için ‘îmâna karıştırılmamasını’ şart koştuğu zulümden murâd nedir? Zulmün bütün çeşitleri midir? Yoksa herhangi bir zulüm müdür? Ayet-i kerîmede bu soruların cevabı olmadığı için ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. “Hangimiz var ki, nefsine zulmetmemiş olsun?” diyorlardı. Allah Resûlü( s.a.v.) onlara, “Sizin zannettiğiniz gibi değil. Buradaki zulümden maksat, Lokman’ın dediğidir. O “Ey oğulcuğum, Allah’a şirk koşma. Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür(12)diyerek, zulümden maksadın şirk olduğunu bildirmiştir.”(13)

Bütün misâllerde görüldüğü üzere, Resûlüllah’ın sünneti olmadan Kur’ân’ı anlamak mümkün değildir.

***

SÜNNETTE OLAN KUR’AN’DA DA VARDIR

İmam Şâfiî hazretleri bir gün Mescid-i Haram’da oturmuş sohbet ediyordu. “Bana soracağınız her şeyin cevabını Kur’an’dan verebilirim” dedi. Orada bulunanlardan birisi, “İhramda iken eşek arısı öldürmenin hükmü nedir?” diye sordu. Hz. İmam, “Bir şey gerekmez” diye cevap verince, soruyu soran, “Bu Allah’ın kitabının neresinde var?” dedi. İmam Şâfiî, “Resûl size ne getirmişse onu alın. Neden de yasakladıysa, ondan sakının” ayetini, peşinden de mevzu ile alâkalı hadis-i şerifi senediyle birlikte okuyarak mes’eleyi çok güzel bir şekilde açıkladı.(14)

Sünnet-i seniyyenin tesbitinde kılı kırk yaran bir hassâsiyetle hareket edilmiş, hadis diye uydurulmak istenenler ortaya çıkarılmıştır. Sırf bu hususla alâkalı müstakil eserler yazılmıştır. Bu itibarla endişeye, kafaları ve gönülleri bulandırmaya mahal yoktur.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bizzat kendileri sünnet-i seniyyelerine ittibâ edilmesinin/tabi olunmasının üzerinde durarak şöyle buyurmuşlardır:

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sıkıya sarıldıkça dalâlete düşmezsiniz. Bunlar, Allah’ın kitabı ve sünnetimdir.”(15) “Benim sünnetime, Râşid Halifelerim’in(dört halifenin) sünnetine temessük edin (tutunup sarılın), azı dişlerinizle sımsıkı yapışın.”(16)

Rabbimiz celle şânühû, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resûl-i Kibriyâsı’nın ve onun Râşid Halifeler’inin sünnetine sımsıkı yapışıp yaşamaya ve yaşatmaya bizleri muvaffak kılsın.


DİPNOTLAR
1 Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân, 3/31.
2 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 65.
3 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 63.
4 Kur’ân-ı Kerim, Nûr, 63.
5 Ebû Dâvud, Sünen, Sünnet, 5.
6 İbn Mâce, Mukaddime 2.
7 Sünnet Müdâfaası, Muhammed Ebû Şerbe (Terc.), 1, 54.
8 Kur’ân-ı Kerim, Nahl, 44.
9 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 90.
10 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 28.
11 Kur’ân-ı Kerim, En’âm, 82.
12 Kur’ân-ı Kerim, Lokman, 13.
13 Buhârî, Sahîh, Tefsîr 60-71.
14 Sünnet Müdâfaası, 1, 51.
15 Feyzu’l-Kadîr, 3, 240.
16 Sünenü Ebî Dâvud, Sünnet.

HALİS ECE

[Okuyucularımızın daha iyi anlayabilmeleri maksadı ile, yazarının affına sığınarak makalede sadeleştirme ve bazı tabirleri izah sadedinde eklemeler yapılmıştır.
Akademi Yönetimi]

2011-07-15

Berat Gecesinin Önemi ve Hususiyetleri

Berat Gecesinin Önemi ve Hususiyetleri


“Haa miiiim… Apaçık kitaba yemin olsun ki, Biz onu (Kur'anı) mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. Onda (o mübarek gecede), her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir...” [Duhan suresi, 44/1-4]

...
Yeryüzünde yaşayan bir buçuk milyarı mütecaviz İslâm âlemi olarak büyük bir heyecan-coşku ve sevinçle ihyâ ettiğimiz mübârek gecelerden biri, hiç şüphe yok ki, Berat Gecesidir.

Berat Gecesi, Kameri aylardan Şaban'ın ondördüncü gününü onbeşine bağlayan gece...

İçinde bulunduğumuz bu sene (h. 1432 / m. 2011) Berat Gecesini, 15 Temmuz Cuma gününü 16 Temmuz Cumartesiye bağlayan gece idrâk edeceğiz inşaallah.

***

BERAT VE BERAT GECESİ

Türkçemizde “berat” olarak söylediğimiz bu kelimenin aslı, “el-berâe”dir. Arapça isimdir.

Berat lûgatte; kurtuluş, bir borçtan, cezadan ve sorumluluktan kurtulmak… uzak kalmak, aklanmak, temiz ve suçsuz olmak… ilişkiyi kesmek… rütbe-nişan veya herhangi bir konuda verilen imtiyazı doğrulayan yazılı belge/ferman gibi manalara gelir.

Mesela Osmanlı devlet teşkilatında, önemli vazifelere tayin edilen kimselere verilen ve üzerinde padişahın tuğrasını taşıyan yetki belgesine “berat” denirdi.

Ayrıca yeni yapılan bir şeyin, yeni ortaya konulan bir buluşun ya da bunu kullanma hakkının kime ait olduğunu gösteren ve devlet tarafından verilen belge, yani “patent” de bu isimle anılırdı.

Bir başka ifadeyle "berat"; iki şey arasında ilişki olmaması-kalmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Nitekim mü'minlerin, adı geçen gecede günah yüklerinden kurtulup İlâhî affa/bağışa, rahmete ermeleri umulduğu için bu geceye Berat Gecesi denmiştir.

“Berat Gecesi” veya Farsça kullanılan terkibiyle “Leyle-i Berat”, Şaban ayının 15. Gecesine rastlayan ve Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla peygamberliğinin ulaştırıldığı mübarek gece…

Kur’an-ı Kerim’de “berâet” kelimesi iki yerde geçmektedir. [1] Buralarda “berâet"; kurtuluş belgesi, suçsuzluk, garanti, ihtar ve dokunulmazlığı kaldırmak gibi manalar taşımaktadır.

Berat kelimesi dini lisanımızda “berâet-i zimmet/berâet-i asliye” ve bir de “berat gecesi” terkibinde iki ayrı ıstılahta kullanılmıştır.

“Berâet-i asliye”, kişinin hukuki ve cezai sorumluluğunun olmaması demektir. Eşyada aslolan ibâha yani helâllilktir, bu da İslâm hukukunda “Berâet-i asliye” umdesi/ilkesi ile ifade edilmiştir. Binaenaleyh kişi, Şâri’in hitabı ve hükmü olmadan yükümlü tutulamaz… Aksine bir delil olmadan borçlu ve suçlu sayılamaz. Mecelle’de 8. Madde olarak yer alan “Berâet-i zimmet asıldır” küllî kaidesi de bunu ifade etmektedir. [2]

***

BERAT GECESİNİN ÖNEMİ VE DİĞER İSİMLERİ

Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu açıklamalara yer verilmiştir:

Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Teâlâ da Berat Gecesinde mü'min kullarına berat yazar.

Bu gecenin dört adı vardır:

1. Berat Gecesi,

2. Rahmet Gecesi,

3. Mübarek Gece,

4. Sakk Gecesi (Yani belge ve senet gecesi ki, Cenab-ı Hak bu gece mü'minlere beratlarını yazar verir).

***

YILLIK İLAHİ PROGRAM

Bilindiği üzere yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ekonomik-ticari faaliyetler, yıl sonunda, o program esaslarına göre kontrol edilir, gözden geçirilir… Kâr-zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tesbitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak gereken şeklini alır.

Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tesbit işlemleri sayesinde, ekonomik hayatta düzenli-istikrarlı ve sağlam bir gelişmenin-ilerlemenin temini mümkün hale gelir.

Dilerseniz bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bir göz atalım…

Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.

Bu muhasebenin en önemli vakti de üç ayların içindedir… Velâdet, Regâib, Mi’rac, Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.

Tefsirlerde Duhan sûresinin 2, 3 ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Haa miiiim… Apaçık kitaba yemin olsun ki, Biz onu (Kur'anı) mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. Onda (o mübarek gecede), her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir...”[3]

Bir kısım âlimlere göre, ayette geçen bu mübarek gece Kadir Gecesidir.

Ashaptan İkrime bin Ebi Cehl'in (r.a.) de dahil olduğu bir grup âlim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir.

Her iki tefsiri telif eden/birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu iş Kadir Gecesine kadar devam etmektedir.

Keza Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesini de âlimlerimiz, şöyle açıklamışlardır:

Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir Gecesinde ise Peygamber Efendimize (s.a.v.) ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.

Kur’ân-ı Kerim, Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) peygamberliği süresince, Cibrîl-i Emîn vâsıtasiyle 23 yılda, sebepleri ortaya çıktıkça peyderpey, yavaş-yavaş, sûre-sûre, âyet-âyet tedrîcen indirilmiştir. Buna “tenzîl” denir. Allah Teala, “Muhakkak ki O (Kur’an) âlemlerin Rabb’inin tenzîldir (O’nun indirmesidir)”[4] buyurmuştur.

13 yıl kadar süren Mekke devrinde, daha çok inançla alâkalı mevzûlar, şirkle mücâdele ve ibretli kıssalar ağırlıkta olmak üzere Kur’ân’ın üçte birinden az eksiği inmiştir. Bir de “inzâl” vardır ki, o da Levh-i Mahfûz’dan, semâda meleklerin kıblesi olan Beytü’l-İzze’ye (ki buna, Beytü’l-Ma’mûr da denir) topluca indirilmesidir.

Milâdî 622 yılında Mekke’den Medîne’ye hicret vuku’ bulmuş, şer’î hükümlerle alâkalı âyetler daha çok orada inmiştir. Bir yandan ibâdetler, cihad, âile, mirasla alâkalı hükümler; diğer yandan da cezâ, muhâkeme usûlü, muâmelât ve devletlerarası münâsebetlerle ilgili esaslar burada nâzil olmuştur. Çünkü artık Medîne’de bu hükümleri tatbik edecek bir İslâm Devleti vücuda gelmiştir.

***

BU GECEDE TEFRİK EDİLEN “HİKMETLİ İŞLER”

Mehmed Zihni Efendi merhum bizlere, Şaban’ın 15. Gecesi hakkında şu kıymetli bilgeleri vermektedir:

“O mübarek Berat Gecesi yıllık, Kadir Gecesi de ömürlük günahı yok edicidir. Bu gece ertesi senenin proğramı, hayat, rızık, izzet ve şeref gibi işlerin takdir olunduğu gecedir. Allah Teala o gece hakkında, ‘Her hikmetli işe o gecede hükmedilir’ buyurmuştur. O mübarek gecede Cenab-ı Hak hayrı, iyiliği ve güzelliği yağmur gibi yağdırır. Beş gece vardır ki, onlarda dua geri çevrilmez: Cuma gecesi, Receb’in ilk Cuma gecesi (Velâdet gecesi), Şaban’ın on beşinci gecesi (Berat gecesi), Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi”.[5]

Evet o gece İlâhi rahmet çağlayanlar gibi coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen bu İlahi ihsan ve ikramlar eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakk'a iletip isteklerini Ondan talep eden, hastalık-bela ve musibetlerden Ona sığınan bir mü’min ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan o rahmet tecellisinden istifade edemeyen, o feyiz ve nurdan mahrum kalan bir insan da elbette ki ne kadar bedbahttır!

***

BU GECENİN BAZI HUSUSİYETLERİ

1. Kıble, bu gecenin gündüzünde değişmiştir.

Bilindiği gibi Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke’de iken namazlarını Kudüs’e yönelerek kılardı. Medine’ye hicret ettikten sonra da yine Mescid-i Aksâ’ya doğru dönerek namazlarını edâ ediyordu. Bu sebeple Mescid-i Nebevî inşâ edildiği zaman kıblesi Kudüs’e doğru yapılmıştı. Bu da Yahudileri çok sevindirmişti. Onlar şöyle diyorlardı:

“Muhammed (s.a.v.) bizim kıblemize dönüyor da bizim dinimizi beğenmiyor.”

Halbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. İbrahim’in kıblesine yönelmek istiyor ve Allah Teâlâ’ya bu hususta duâ ediyordu. Hicretin ikinci yılında şâbân ayının onbeşinde bir ziyaret için Benî Seleme yurduna gitmişti. Cemaatle birlikte mescidde öğle namazının ikinci rek’atini edâ ederken Kıble’nin Kâbe olduğunu beyan eden âyet nâzil oldu. Bu İlâhî vahiy üzerine Rasûlüllah Efendimiz namaz içinde iken Kâbe-i Muazzama tarafına döndü. Cemaat da safları ile birlikte Kâbe’ye doğru yöneldiler. İşte bunun için o mescide, “Mescidü’l-Kıbleteyn: iki kıbleli mescid” adı verildi.

2. Her mühim işin bu gecede hikmetli bir şekilde ayrımı ve seçimi yapılır. Yani bütün insanların gelecek seneye kadar rızıkları, ecelleri ve diğer işleri bu gecede yazılır, vazifeli meleklere taksim edilir.[6]

İbn Abbas'tan (r.anhüma) rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:

Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı-ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik-fakirlik, ölümler-doğumlar… hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kayda geçirilir. Ve…

- Rızıklarla alakalı defterler Mikail aleyhisselâma verilir.

- Harp ve darplerle/savaşlarla ilgili zabıtlar Cebrail aleyhissalama...

- Amellerle alakalı nüsha dünya semasında vazifeli olan İsrafil aleyhisselama verilir.

- Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail aleyhisselâma teslim edilir.

Fahreddin Râzî hazretlerinin (rh.) açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.

3. Berat Gecesi’nde kılınan namazların, okunan Kur’ân’ların... Yapılan tesbih-tahmid ve zikirlerin... Getirilen tevhid ve tekbirlerin... Edilen tevbe ve istiğfarların... Dua-niyaz ve ilticaların fazileti çok büyüktür.

Bu geceye mahsus 100 rek’at namaz vardır. Hak Dîni Kur’ân Dili’nde, Fütühât-ı İlâhiyye Tefsîri’nde, Ruhu'l-Beyan'da, Sâvî’de, İmam-ı Gazali hazretlerinin İhyâ'sında ve daha pek çok İslâm âliminin eserlerinde, Berat Gecesinde kılınması tavsiye edilen bu yüz rekât namaz hakkındaki rivayete yer verilmiştir. Her ne kadar bazıları bu namazın sünnette yerinin olmadığını, “bid'at” olduğunu filan söyleseler de, bunlara kulak asmayıp bu namazı ihmal etmemek, mutlaka kılmaya gayret etmek lazımdır.

4. Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Şâban ayının 15. gecesi olunca o geceyi ibâdetle, gündüzünü de oruçla geçiriniz. Çünkü rahmet-i ilâhî o gece güneşin batması ile dünya semâsına (rahmetiyle) iner ve Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Bağışlanmak isteyen yok mu, günahlarını bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, rızkını vereyim. Bir derde müptelâ olan yok mu, onu sağlığına kavuşturayım.’ Bu hâl güneş doğuncaya kadar devam eder.” [7]

Hz. Âişe (r.anhâ)anlatır:

“Rasûlüllah (s.a.v.) geceleyin kalkıp namaza durdu; secdeyi o kadar uzattı ki ruhunu teslim ettiğini sandım. O’nu böyle hareketsiz görünce kalkıp baş parmağını hareket ettirdim, sonra geri yerime döndüm. Secdesinde şöyle duâ ettiğini işittim:

“Allâh'ım! Azâbından affına sığınırım, gadabından rızâna sığınırım, Sen’den yine Sana sığınırım. Ben Sen’i Sen’in övdüğün gibi övemem."

Başını secdeden kaldırıp namazdan ayrılınca,

- “Bu gece hangi gecedir bilyiyor musun?” dedi. Ben,

- ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir’ deyince,

- “Bu gece Şâban’ın 15. gecesidir. Allah (c.c.), Şâban’ın 15. gecesinde kullarının hâline muttâli olur, bağışlanmak isteyenleri bağışlar, yardım istiyenlere de yardım eder, dertlerinden dolayı afiyet dileyenlere sağlık ve afiyet verir” [8] buyurdu.

5. Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) ümmetinin tamamına şefaat etme salâhiyeti bu gecede verilmiştir. Rasûlüllah Efendimiz, Şâban’ın 13. gecesinde ümmetine şefaat edebilmek için iltica etmiş, Cenâb-ı Hak duâsını kabul ederek ümmetinin üçte birine şefaat etme salâhiyetini vermiştir. Şâban’ın 14. gecesinde ümmetinin üçte ikisine, 15. gecesinde de ümmetinin tamamına şefaat etme salâhiyeti verilmiştir.[9]

6. Bu gecede umumî af îlan edilir. Allah Teâlâ, Berat Gecesi’nde bütün Müslümanlar’ı affeder. Ancak bu umumî affın dışında kalanlar da vardır. Her ne kadar insan, mahlûkâtın en şereflisi ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi/temsilcisi ise de, zaman-zaman dünya ve âhiret dengesini iyi ayarlayamamakta… Sanki gâyesiz yaratılmış gibi hareket edebilmekte... Ve böylece Allah’ın haram kıldığı bazı kötülükleri işleyebilmektedir.

İşte -kısmetse- idrâk edeceğimiz Berat Kandili’nde Mevlâmız, Müslümanlar’ın yapmış olduğu günahları bağışlıyor... Elimizden geldiğince bu mübârek geceyi ihyâ ederek İlâhi affın şumûlüne girmeye çalışmalıyız.

Bu gecede af edilmeyen insanları, Hz.Âişe (r.anhâ) vâlidemizin rivayetinde Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v.) şöyle açıklamaktadırlar:

“Bir gece Rasûlüllah (s.a.v.) yanıma geldi elbiselerini çıkardı, biraz durduktan sonra tekrar giyindi. Peşine takıldım. Bâki’ kabristanlığında insanların ve şehitlerin affı için duâlar etti. O’na:

- “Anam-babam fedâ olsun. Sen Allah’ın rızâsının peşinde iken ben de dünyanın peşindeyim” diyerek gedi döndüm ve evime geldim. Rasûlüllah (s.a.v.) da ardımdan içeri girdi. Sık-sık soluk alışımın sebebini sordu. Kendilerine olup bitenleri anlattım.

- “Allah ve Resûlü’nün sana haksızlık sana haksızlık edeceğimden mi korkuyorsun? Cebrâil bana geldi ve 'Bu gece Şâban’ın yarısıdır. Bu gecede Cenâb-ı Hakk, Benî Kelp kabîlesinin koyunlarının tüyleri sayısınca kişiyi cehennemden âzâd eder. Fakat bu gece;

1) Müşrikleri,

2) Kindârları,

3) Akrabaları ile alâkasını kesenleri,

4) Ana-babalarına isyan edenleri,

5) Alkolik olanları, Allah Teâlâ affetmez" [10] buyurdular.

Bir başka rivayette de, "Allah Teala bu gece bütün Müslümanları mağfiret buyurur; ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”[11] buyrulmuştur.

Diğer bir rivayette ise şöyle buyrulmuştur: "Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."[12]

Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.[13]

Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bilhassa Şaban ayına farklı bir hassasiyet gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi.

***

CEMAATİN ÖNEMİ

Berat Gecesinde işlenen güzel amellerin, eda edilen ibadetlerin değeri, başka zamanlarda yapılanlardan kat be kat fazladır. Bu bakımdan geceyi tam bir ihlâs ve uyanıklıkla ihya etmeye gayret göstermeliyiz. Ancak o takdirde bu gecede yaptıklarımızla binlerce yıllık ibadet hayatının sevabına, ecir ve mükâfatına kavuşabiliriz.

Bilirsiniz, tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır. Bunun çaresi tek kelimeyle, “cemaat”! Yani aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil edeceğimiz manevi şirket…

İşte bu şirket, bu cemaat bize, hesabından âciz kalacağımız sınırsız bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde, mânevi kârda böyle bir küçülme-azalma olmaz...

Çünkü manevi faaliyetler feyizlidir, bereketlidir, nurludur. Onların maddi eşya gibi bölündüğünde-paylaşıldığında küçülmesi-azalması-eksilmesi söz konusu değildir.

***

BERAT GECESİNDE İBADET

Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur'ân tilaveti, secde, zikir, tevhid, tahmid, tesbih, tekbir, istiğfar, dua ve niyazla geçirilmesi… Bu gece vesilesiyle, yardım edilmesi gereken kişi ve müesseselere yardımda bulunulması ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem atfedilmesi gerekir ki, müstehaptır.

Bazı mâneviyat büyüklerinin bu gecede şöyle dua ettikleri bildirilmiştir:

"Allah’ım! Eğer ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. İsmimi şayet şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini siler yok eder, (dilediğini de) sabit bırakır, Ümmü’l-Kitap (bütün kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz) Onun nezdindedir."[14]

***

Dilerseniz şimdi de gelelim bu geceyi ihya için Allah dostları tarafından tavsiye edilip komprime/derli-toplu hale getirilmiş ibadet listesine…

Berat Gecesinde hiç olmazsa bir Tesbih namazı kılınır.

Bu gecede “Hayır namazı” namıyla 100 rek’at bir namaz vardır ki, kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.

Namaza şöyle niyet edilir:

“Yâ Rabbî, niyet ettim senin rızâ-i şerifin için namaza. Beni afv-ı ilâhine, feyz-i ilâhine mazhar eyle. Kasvet-i kalbten dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip, süadâ defterine kaydeyle.”

Her rek’atte Fâtiha’dan sonra 10 İhlâs-ı şerif okunur. İki rek’atte bir selâm verilerek 100 rek’ate tamamlanır. Her rek’atte 100 İhlâs-ı şerif okumak suretiyle 10 rek’at da kılınabilir.

Namazdan sonra; (Allah Teâlâ’nın “Hû” ism-i şerifinin ebced hesabına göre adedi olan) 11 şey, (Rasûlüllah Efendimiz’in ismi olan “Tâhâ”nın ebced hesabıyla âdedi olan) 14 kere okunur.

Bunlar;

1. İstiğfar: 14 kere,

2. Salevât-ı şerife: 14 kere,

3. Fâtiha-i şerife (Besmeleyle): 14 kere,

4. Âyetü’l-Kürsî (Besmeleyle): 14 kere,

5. Tevbe sûresinin son 2 âyeti olan “lekad câeküm...” (Besmeleyle): 14 kere,

6. 14 kere “Yâsin, Yâsin...” dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerif (Yâsîn-i şerifte 7 zâhirî, 7 bâtınî “mübîn” vardır, böylece o da 14 olur.)

7. İhlâs-ı şerif (Besmeleyle): 14 kere,

8. Felak sûresi (Besmeleyle): 14 kere,

9. Nâs sûresi (Besmeleyle): 14 kere,

10. “Sübhânellâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azıym”: 14 kere,

11. Salavât-i şerife (Salât-ı Münciye okumak efdaldir): 14 kere okunur. Bundan sonra duâ edilir.[15]

İslâmi idrak ve imanî şuurla ihya etme gayretinde olacağımız Berat Gecesinin topyekün İslâm âlemi için hayırlara, huzur-sükun ve saadetlere vesile olmasını Cenab-ı Rabbi’l-âlemin’den niyaz edelim. Edelim ki Müslümanların bahtı açılsın; zulümler son bulsun, İslâmi hayat ve hizmetlerin önündeki engeller yıkılıp yok olsun. Amin...

***

BERAT GECESİNDEN SONRASI…
RAMAZAN HAZIRLIKLARI


Refik Halid’in kaleminden ramazan hazırlıkları:

“Berat Kandili geçince evde ramazan hazırlığına başlanırdı; İki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan ayağa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası âhengi verirdi.

Ramazandan bir-iki hafta evvel babam, bir sabah ‘evrâd’ını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, ‘Sabâh-ı şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!’ diye duâsını da tamamladıktan sonra –başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük– köşesine hususi bir ehemmiyetle oturur, evin erkânını nezdine çağırırdı...

Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İctimâdan maksat, ramazan erzâkını tesbit etmek, yani listesini yapıp Asmaaltı tüccarlarından yağcı İbrahim Bey’e göndermek...”[16]


KAYNAKLAR
[1] Tevbe suresi, 9/1; Kamer suresi 54/43. Ayetlerin mealleri: 1. “Allah ve Rasûlünden kendileriyle andlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir berâet (ihtar)!”, 2. “Şimdi sizin kâfirleriniz onlardan daha mı iyiydiler, yoksa kitaplarda sizin için bir berâet (garanti) mi var?”
[2] Berki, Ali Himmet, Istılah ve Tabirler, s. 32; Pakalın, M.Z., Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 2, 360.
[3] [3] Duhan suresi, 44/1-4.
[4] Şuara sûresi, 26/192.
[5] Nimet-i İslâm, Kitabü’s-Salât bölümü.
[6] Hak Dîni Kur’ân Dili, 6/4295.
[7] Hafız el-Münziri, Terğîb ve Terhîb, 2, 119.
[8] Hafız el-Münziri, a.g.e., 2, 119.
[9] Tefsîru Âlusî, 25/112.
[10] Hafız el-Münziri, a.g.e., 4, 359; Bkz. İbn Mâce, Sünen, Mukaddime, 191.
[11] Hafız el-Münziri, a.g.e., 2, 118.
[12] İbni Mace, Sünen, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Sünen, Savm, 38.
[13] Elmalılı, a.g.e., 5, 4295.
[14] Mecmûatü’l-Ahzâb, 1, 597; Ra’d Suresi, 13/39.
[15] Mübarek Gün ve Gecelerde Yapılması Tavsiye edilen DUA ve İBADETLER, Fazilet Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 35-36-37.
[16] Üç Nesil, Üç Hayat, s. 129-130.

HALİS ECE

Sabır ve namazla yardım isteyiniz

Sabır ve namazla yardım isteyiniz

Evet, her an her zaman, her yerde, her durumda Allah’tan yardım isteyeceğiz. Dileklerimizi-temennilerimizi Ona arz edeceğiz.

Ama nasıl?

Şartları var mı?

Varsa nelerdir?..

Zira şartlarına riayet edilmeden yapılacak istekler, müracaatlar karşılık bulmaz, talepler tahakkuk etmez.

İşte tam da bu noktada Rabbimiz bize, zatından yardımı nasıl, neyle istememiz gerektiğini açıklayarak buyuruyor ki:

“Ey İman edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyin! Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (1)

Önce sabır ve kararlılığa alışınız; nimetlerin kendilerine göre zahmetleri de vardır. Allah''ın bütün nimetlerine, hele sonsuz nimetlerin tamamına anahtar olan iman ve İslâm nimetine şükretmek ve özellikle bunu “ihsan” mertebesinde eda edebilmek elbette kolay değildir. Siz bu girip yüreyeceğiniz yolda ebedi bir gayeye yürüyeceksiniz... Yürürken imtihanlar geçirecek, biri içte, diğeri dışta iki büyük düşmanla çarpışacaksınız.

Bir taraftan nefislerinizin heves ve arzusu, diğer taraftan kâfirlerin, hak düşmanlarının hücum ve eziyetleri ile uğraşacaksınız. Bunlara karşılık vermek ve kendinizi savunmak için cihada ve savaşa mecbur olacaksınız. Bazı zahmetler ve meşakkatler göreceksiniz.

Ruhen ve bedenen nefsinizi terbiye etmezseniz, sabır ve tahammüle, kararlı ve metin olmaya alışamazsınız, Allah''ın yardımının ilk sebeplerinden birini kaybetmiş olursunuz, tehlikeye uğrarsınız. En ufak bir sıkıntı, bir acı karşısında korkmaya, sızlanmaya başlarsınız. Ümitsizliğe ve gevşekliğe düşersiniz. Şunu biliniz ki; sabır, her başarının başıdır.

İmandan sonra takip edilecek yolun başı sabır, ahlâkın başı sabır, ilmin başı sabır, amelin başı sabır, kısaca varlık âlemini tanımanın başı sabırdır.

Sabırsızlık; acele etmek ve bir anda her şeyi istemektir. Halbuki yaratıklar, zamana bağlı olup, terbiye kanununa tâbidirler. Zaman ise peşpeşe gitmek, yavaş yavaş olmak demektir. Bunun için yaratıkların tam başarıya ulaşmaları derece derece bir silsile takip eder. Bu da sabra bağlıdır. Her şeyi bir anda istemek, hiçbir şey istememektir. Hatta yaşamak, sabretmektir.

Âlimler sabrı iki kısma ayırırlar:

1) Kötü şeylerin acısına sabır ve tahammül ile güzel sonuçlarını beklemek,

2) Çabucak gelecek olan lezzetten ve şehvetten uzak durmada sabırla, onların kötü sonuçlarından sakınmaktır.

Bunların biri müsbet/olumlu, diğeri menfi/olumsuz şekilde bir sabırdır. Birincisi, acı ilaçlarla tedavi gibi vazifeye atılmak; ikincisi, zehirli tatlılardan sakınmak gibi zararlı şeylerden kaçınmaktır.

Bununla beraber bazı durumlar vardır ki, orada sabır kötüdür, meşrû değildir. Öyle durumlarda hızla savunmak için hayatı feda etmek daha çok tercih edilir ve belki de vâcib olur.

Bu âyetteki “es-Sabru” kelimesinin “elif lâm”ı ahd-i hâricî olmak üzere burada sabrın çeşitlerinden oruç veya cihadın kastedildiği nakledilmektedir. Fakat muhakkik (araştırmacı) âlimlerin tercihine göre “lâm” cins içindir. Oruç ve cihad ile beraber diğer sabır çeşitlerini de içine alır.

Kısaca ahlâkta, imandan sonra sabır, ilâhî yardımın ilk celbedilme (kendine çekme, getirme) yoludur.

Namaz da böyledir. Ruhun düzelmesinin, bedenin intizama girmesinin, sabır ve vakarın, ruhî ve bedenî her vazifenin, dünya ve ahiretle ilgili her olgunluğun düzenleyicisi olan, gerek şahsî/kişisel ve gerekse içtimai-sosyal her özelliği içine alan ve ümmet teşkilatının en birinci ve en esaslı belirtisi bulunan namaz, imanın en büyük güçlendiricisi, bütün ibadetlerin ve amellerin başıdır. Müminlerin miracı, âlemlerin Rabbine beden ve candan durumlarını arz etmek suretiyle niyazları, kısaca zikir ve şükrü içine alan bir ibadet olduğu için, ilâhî yardımın en önde gelen ve en yakın celbedilme yoludur.

Kıblenin taşıdığı önem de ilk önce bunun içindir. Bu sebeple namaz, sabır gibi sade bir vasıta değil, aynı zamanda Allah''a bir kavuşma olmak üzere en büyük bir zevk gayesidir. Bu sayede Allah''tan başka tüm mâsiva (varlık âlemi)dan çıkılır; acılar, kederler silinir. Kul ile mabud buluşma meclisinde beraber olur.

Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Namaz göz aydınlığım kılındı.” buyurmuş, en büyük zevk ve sevincin namazda hasıl olduğunu göstermiştir.

Yukarıda kıblenin önemi hakkında gelmiş olan âyet-i kerimeler, onun mevzusu olan namazın Allah katında taşıdığı kutsal kıymeti anlatmış bulunduğundan burada yalnız sabrın kıymetini bildirmek için şöyle buyuruluyor:

Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir. O''nun en güzel isimlerinden biri de “Sabûr” ism-i şerifidir. Her kimde sabır varsa onda Allah''ın kudretinden bir tecelli kokusu vardır. Hele bu sabırlı kimseler bir araya gelip bir cemaat olurlarsa, mutlaka Allah''ın yardımına ererler. Allah onların daima dostu ve velisidir. Dualarına, isteklerine cevap vermek için Allah''ın yardımı daima onların yanlarında dolaşır. Bu beraberliği göstermeyen, gizleyen şey ise o sabırlı kimselerin dağınık bulunmalarıdır.

Yakınlık ve beraberlik ifade eden “ma'a” kelimesi çoğunlukla kendisine tabi olunanın başına gelir. Buna göre; “Allah sabredenlerin beraberindedir.” buyurulmasında Allah'ın, kullarına şeref bahşetmesindeki yüceliği gösteren büyük bir incelik vardır.

Ebussuud Efendi merhum, bu inceliğin açıklamasında demiştir ki: “Çünkü, sabırlı olmaya gerçekten girişenler, sabırlı kimselerin cemaatidir. Bu bakımdan bunlar, kendilerine uyulan kimseler olarak gösterilmiş oluyorlar...” Yani bu beraberlik, çalışıp elde edilecek şeylerde Allah''ın iradesinin, kulların iradesinin arkasından geldiğini ifade etmektedir. Böyle olunca Allah''ın “Rahîm” (çok merhamet edici) sıfatının hükmü olan bu ilâhî şerefi bahşetmenin, kullar hakkında ne büyük bir lûtuf olduğunu inceden inceye düşünmek gerekir. Sabır meselesinin bütün anahtarı bu noktadadır. Şunda da şüphe edilmemelidir ki, Allah''ın kullarına bu şerefi bahşetmesi, Onun iradesine bağlı bir lûtuftur.

İşte ey müminler! Bunu bilerek zikir ve şükür yolunda sabırla yardım dileyiniz. Bu yolda Allah''ın düşmanlarıyla, malla canla cihada ihtiyaç duyarsanız onu da yapınız. Bu uğurda kaybınız bulunursa onların acılarına, ayrılıklarına da katlanınız. (2)
* * *

Yine bir başka ayet-i kerimede Mevlamız buyuruyor ki, “(Ey mü’minler!) Bir de sabır ile namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Gerçi bu (namaz), nefislerinize ağır gelse de Allah’a saygılı kimselere ağır gelmez." (3)

Cenab-ı Hak’tan yardım istemek öyle sadece “Ya Rabbi, bize yardım et!” niyazıyla, ya da “Ya Rabbi şunu ver, bundan koru!” demekle olmaz.

Yardım isteyen kişi, öncelikle bütün zorluklara sabredecek; ayrıca temiz bir abdest alıp namaz kılacak. Başını secdeye koyup gözyaşı dökecek… Böylece kalben Allah’a arz-ı teslimiyette bulunarak maddi-manevi işlerinin hallini Allah’tan isteyecektir.

Sevgili Peygamberimiz bir hadisinde buna işaret ederek şöyle buyuruyorlar: “Eğer Allah’tan hakkıyla korkabilseydiniz, O, yanında cehil olmıyan gerçek ilmi size elbette öğretirdi. Ve Allah’ı gerektiği gibi bilebilseydiniz, tanıyabilseydiniz, o zaman elbette sizin dualarınız ile dağlar bile yerinden devrilir giderdi. (4)
* * *

ALLAH’TAN YARDIM NASIL İSTENİR?

1. Evvela Peygamberimiz (s.a.v.)…

Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: İslâm’ın ilk harbi Bedir’de Allah’ın Resulü şöyle bir müşriklere baktı, birde kendi ordusuna... Onlar 1.000 kişi kendi ordusu sahabileri ise 300 kişiydiler. Onların birçoğu binekli, Rasûlüllah’ın ordusunda bineği olan ancak 3 kişi vardı. Bunun üzerine Peygamber (a.s.) kıbleye döndü (Demek ki duada kıbleye dönmek de Rasûlüllah’ın sünnetidir ve şarttır!) Ve Rasûlüllah ellerilni açarak “Ey Allah’ım! Bana olan va’dini bugün yerine getir. Ey Allah’ım! Bana va’d ettiğini ver. Ey Allah’ım! Şu bir avuç Müslüman topluluğu bugün mağlup ve helak olursa, yeryüzünde sana hakkıyla ibadet edecek kimse kalmıyacak.” Hz. Ömer devamla şöyle anlatıyor: Rasûlüllah Kıble’ye dönüp böylece yaptığı duasına gözyaşları içinde dakikalarca devam ediyordu. O kadar ki: Cübbesi omuzlarından düşmüş bunun farkında bile değildi. Hz. Ebu Bekir geldi: Ve onun cübbesini omuzlarına yerleştirdi. Sonra sırtını kendi göğsüne dayadı ve ona “Ey Allah’ın Peygamberi! Bu kadar iltica yeter, sen Rabbına yalvardın. O sana va’dini bugün –inşaallah- yerine getirecektir” dedi. Bunun üzerine Hz. Allah Cebrail’le (a.s.) ona, “Hani siz Rabbınızdan yardım istiyordunuz da, size “Ben işte ardı ardına 1.000 melek ile yardım ediyorum!” (5) ayetini gönderdi.

Bunun üzerine Rasûlüllah Efendimiz kıbleye döner, kendinden geçer, gözyaşlarını sel ederek isterse; ya bizim nasıl istememiz, nasıl yalvarmamız gerek?.. Öyle değil mi?

2. Hz. Ali Efendimiz ise, Bedir’de harbin en kızıştığı zamanda, Rasûlüllah’ı merak ettim. Acaba ne yapıyor? Bana bir emri olur mu, diye hurma dallarından yaptığımız çardağına yöneldim. Baktım ki içerde namaz kılıp secdeye kapanmış gözyaşları içinde, Rabbine iltica ediyor ve şöyle devam ediyordu: ‘Ya Rabbi! Eğer bu bir avuç Müslümanı bugün mağlup ettirirsen, senin İsm-i Celâl’ini anacak ve yükseltecek yeryüzünde kimse kalmıyacak. Ne olur zafer ihsan et Allah’ım!” Böyle yalvarıyordu. Gözyaşları ise, mübarek sakalından elbisesine doğru akıyordu...

3. Hz. Ömer zamanında İran’da muhasara edilen bir kale bir ay kadar dayanıyor, bir türlü düşmüyor ve teslim alınamıyordu. Çaresiz kalan ordu komutanı durumu Hz. Ömer’e bildirdi. Hz. Ömer ona: “Orduyu kontrol et, mutlaka içinde bir günahkâr var. Onu bul ve tevbe etmesini sağla” diye emretti. Komutan tek tek orduyu arattı. Sordu, soruşturdu; kimsenin belirli bir günahı yoktu. Tam umudunu kesmişti ki bir mücahit ayağa kalktı ve “Ben bu harbin başladığı gece, misvağımı kaybettim. O gün bugündür misvak kullanmıyorum. Böyle abdest alıp, namaz kılıyorum. Belki bu fethe mani olan günahkâr benim” dedi. Ve hemen bir misvak bulunup kendisine verildi, biraz sonra da kalenin fethi nasip oldu. (6)

Misvak ta ne ki demeyelim! Hz. Aişe Validemiz anlatıyor: “Rasûlüllah’ın dünyadan son arzusu, misvak kullanmak olmuştu. Ben de kardeşimden aldığım misvağı ağzımda yumuşattıktan sonra onun ağzına vermiştim. İşte Rasûlüllah ruhunu böyle teslim etti” buyuruyor.

Ve yine Rasûlüllah Efendimizin, misvak kullanmaya teşvik eden pekçok hadisleri vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

“Ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namazdan önce misvak kullanmalarını emrederdim. (7)

“Dört şey peygamberlerin (aleyhimüsselâm) sünnetlerindendir: Haya, güzel koku sürünmek, misvak ve nikâh.” (8)

“Misvak ağzı temizler, Rabbi râzı eder.” (9)

“Misvak kullanarak kılınan namaz, misvak kullanmadan kılınan namazdan 70 kat efdaldir.” (10)

“Cebrail (a.s.) misvak üzerinde o kadar ısrarla durdu ki, (ayet inecek) farz olacak diye korktum.” (11)

4. Kosovo’da Sultan Murad, Haçlı ordularına karşı otağını bir tepenin üstüne kurmuştu. Oradan haçlılara bakınca, onların çoklukları ve güçleri karşısında dehşete düşmüştü. Sabaha kadar uyumadı, namaz kılıp Allah’a yalvardı. Ve sonra ellerini açıp şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Benim günahlarımın çokluğu sebebiyle Ümmet-i Muhammed’i düşmanlarımız karşısında mağlup, münhezim eyleme! Onlara zafer ihsan eyle ama bu zafere bir kurban lazımsa, sen beni bu zaferin kurbanı eyle Allah’ım!” Ve öyle de oldu...

5. Hz. Fatih İstanbul’un fethinde 58 gün fetih nasip olmayınca ve Akşemseddinin müjdesi de gecikince, Hz. Fatih daha fazla dayanamıyor, atını Akşemseddin Hazretlerinin çadırına doğru sürüyor ve bir kılıncı ile Akşemseddinin çadırını ikiye bölüyor. Bir de ne görsün, Akşemseddin’in secdede mübarek gözlerinden akan yaşlar çadırının dışına kadar çıkmış. Atından atlıyan Fatih üstazının ellerine ayaklarına kapanıyor. Derken, surlarda Abdulhalık-ı Gucduvanî (k.s.) ve bütün ervah-ı mukaddesse teşrif edip, tecelli ediyor. Abdulhalık Hazretleri “Biz de varız. İşte geldik, biz de buradayız." diyor.

Ya Allah bismillah, Allahu ekber sedaları ile Ulubatlı Hasan’ın surlarda İslâm’ın bayrağını dalgalandırdığını görüyor. Ve tekbirler surlardan Arş’a yükseliyor. Ve yine bu manzara karşısında iki Sultan yerlerdedir... Biri sürünüyor, öbürü ise secde...

Biri Kostantin, bu mağlubiyete ve hezimete dayanamıyor kendini askerlerinin atlarının ayakları altına intihar etmek için atıyor. İşte böylece yerdedir.

Diğeri ise Sultan Fatih, atından atlamış Allah’ın ihsan ettiği bu zafer karşılığında ve Rasûlüllah’ın müjdesine mazhariyete teşekküren secdeye kapanmıştır. O da secde-yi şükr etmekte ve sevinç gözyaşları sel olup akmaktadır.

6. İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubat’ında, “Gaza askeri (muzafferiyet için), dua askerinin duasına muhtaçtır” buyuruyor. Ama nasıl dua!

“Ağlıyarak, çeneleri üzerine (yüzleri üzerine) kapanırlar. Kur’an ise, onların huşuunu (tevauzuunu) arttırır." (12)

İşte böyle cihada hazırlanılır ve sonra da Allah’a gözyaşları içinde niyaz edilirse, Allah’ın da yardımı ile zafer muhakkak olur.

Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller getirdiler. (Onları dinlemeyip) günaha dalanların ise cezalarını hakkıyla vermişizdir. Mü’minlere yardım etmek ise, bizim üzerimize bir hak olmuştur, (yardım etmek de bize düşer)“ (13) Ama mü’min olmak, hakiki mü’min olmak öyle kolay mı?
* * *

ASHAB-I KİRAM’DAN BİR ÖRNEK

Rasûlüllah Zaturrikâ harbindedir (ayakları parçalayan harb ve bezler ile Ashabın ayaklarını sardığı harb olduğu için, bu ismi almıştır). İşte bu harpte bir kadın da esir alınmıştı. Bu kadının kocası dönüşte gizlice Rasûlüllah’ın ordusunu takip ediyor ve bir gece orduya yetişiyor. Ordu çok yorgun düşmüştü. Peygamberimiz, yorgun, bitap ve bitkin düşmüş Ashabına, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sormuş, Ashaptan Ammar bin Yasir ile İbad bin Beşir, “Biz bekleriz ya Rasûlellah!” demişlerdi. Ve izin alıp, beklemek üzere vadinin baş tarafındaki boğaza çıkmışlardı. İbad, Yasire: “Gecenin hangi kısmında beklemek istersin?” diyor Yasir de: “Sonunda beklemeyi tercih ederim” deyince, İbad nöbeti alır Yasir de istiharata çekilir. Ama İbad nöbetinde boş duracak değildir, hemen abdest alır namaza durur. Kadının kocası da saklandığı yerden ona bir ok atar ve saplar. İbad oku namazda çıkarır ama namazını bozmaz devam eder. Adam bir ok daha saplar, İbad yine namazını bozmaz adam bir ok daha atıp saplayınca, İbad, kan kaybından taakatının bitmek üzere olduğunu anlayınca, son gücüyle rukua secdeye gider, namazı bitirir ve Yasir’i kaldırır. Yasir İbad’ın durumunu görünce, hayret içinde ona: “Bu ne hal? Neden daha evvel beni uyandırmadın?” deyince, İbad: “Ya Ammar! Taakatımın yeteceğini bilseydim, namazda başladığım Kehf suresini bitirmeden selam vermez ve seni de uyandırmazdım” dedikten sonra sözlerine şöyle devamla ediyor: “Vallahi Rasûlüllah’ın korumayı emrettiği bu boğazı korumayıp, kaybetmiş olmaktan ve Rasûlüllah ile kardeşlerime zarar vermekten korkmasa idim, namazı bozmayacak, seni de uyandırmayacaktım.” Şehadet getiriyor ve ruhunu teslim ediyor. (14)

Bir hadis-i şerif: “İmanın en faziletlesi sabırlı olmak ve güleryüzlü, iyi insan olmaktır.”

Bir başka hadis-i şerif de şöyledir: “Muhakkak ki sabır, öfkenin ilk bastığı andadır.”

Zira insan bir anda öfkelenip, bir talak (boş ol) kelimesiyle mes’ud ailesini-yuvasını, yine kızgınlık halinde söyleyeceği bir küfür kelimesiyle de Allah’ın evi olan kalbi yıkar, harabeye çevirebilir.

Bunun için Rasûlüllah Efendimiz öfkelenen insanın hemen abdest almasını tavsiye ediyor. Ve “Öfke ateştir, onu abdest suyuyla söndürün” diye emrediyor.

Öfkeli insan bu tavsiyeye uyarsa, bu müddet zarfında öfkesinin gelip geçtiğini görecektir.
* * *

SABRIN KARŞILIĞI HESAPSIZDIR


Cenab-ı Hak Kur’an’ı Kerim’inde sabredenlere hesapsız mükâfat va’d ederek şöyle buyur
uyor: “(Resulüm) söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah''ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükafatları hesapsız verilecektir." (15)

Müfessirler, “bi gayri hisab”dan murad şudur diyor ve şu açıklamalarda bulunuyorlar: Sabredenlere Allah’ın vereceği nimet ve ecir, akıllara sığmaz ve bizim aklımız o mükâfatı kavrayamaz. Onun nev’inin-cinsinin ve miktarının ne olduğunu ancak Hz. Allah bilir, diyorlar.

Son devir dersiamlarından ve Nakşi yolu Müceddidin kolu silsilesinin 33. halkasını teşkil eden üstazım Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, “Bazı Ehlulullah ise bu ayete şöyle bir bâtıni mana vermişler ve buyurmuşlardır ki: Buradaki ‘ecir’ kelimesini ele alalım. ‘Elif’ten murat Allah’tır’, ‘Cim’den murat Cemâlullah: Allah’ın cemâli’, ‘Re’den murat: Ru’yetullah yani Allah’ın cemâlini görmektir. Ve o zaman mana şudur: Kim sabrederse, yarın mükâfat olarak Allahu Teala, cennetinde, ona bizzat cemâlini gösterecektir, demişlerdir.”

İşte bunun için Hz. Allah, “Sabredenlerin ecri hesapsızdır” buyuruyor. Çünkü insanların aklı bugün bunu almaz, anlayamaz.
* * *

SABIRLA ALAKALI BAZI KISA HADİSLER

“Muhakkak sabır dinin yarısıdır.”

“Sabır kurtuluşun anahtarıdır.”

“Sabır, cennetin anahtarıdır.”

“Sabreden mutlaka zafere erer.”
* * *

ASR-I SAADET’TEN GÜZEL BİR TABLO

“Bir gün Peygamberimiz 4 veziri (yardımcısı, yakın arkadaşları ile) toplandı ve Peygamberimiz onlara herkes dünyadan en çok sevdiğini söylesin buyurdu. Ve ilk sözü Peygamberimiz alarak şöyle buyurdu:

“Bana dünyanızdan 3 şey sevdirildi:

1. Temiz ve güzel olan her şey ve koku.

2. Hanımlar.

3. Namaz, ki o benim gözümün nuru kılındı.”

Dikkat: Ben dünyanızdan sevdim değil, bana (Allah tarafından) sevdirildi, buyuruyor.

Sonra Hz. Ebu Bekir söz alarak, “Bana da dünyadan 3 şey sevdirildi” diyor ve şöyle sıralıyor:

1. Senin yanında oturmak.

2. Senin mübarek yüzüne bakmak.

3. Bütün malımı Allah yolunda harcamak.

Sonra Hz. Ömer söz alıyor ve şöyle diyor: “Bana da dünyadan şu 3 şey sevdirildi:

1. İyiliği emretmek.

2. Kötülüğü önlemek.

3. Allah’ın emirlerini yerine getirmek.

Sonra Hz. Osman söz aldı: “Bana da dünyadan 3 şey sevdirildi ya Rasûlellah!” dedi.

1. Yemek yedirip, fakirlere ikram etmek.

2. Selamı yaymak.

3. İnsanlar uyurken, gece kalkıp namaz kılmak.

Sonra Hz. Ali, “Bana da dünyadan 3 şey sevdirildi ya Rasûlellah” dedi:

1. Misafire ve fakirlere ikramda bulunmak.

2. Sıcak yaz günlerinde oruç tutmak.

3. Senin önünde kılıncımla düşmanlarla harb etmek.

Bu anda Cebrail (a.s.) indi ve dedi ki: “Ya Rasûlellah! Bana da Allah dünyanızdan 3 şeyi sevdirdi:

1. Fakirleri yetimleri sevmek, korumak.

2. Emanetleri yerli yerine eda etmek.

3. Peygamberliği tebliğ etmek.

Bunun üzerine Cenab-ı Hak Peygamberi Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) şöyle vahy etti:

“Ya Muhammed! Ben de dünyanızdan 3 şeyi sevdim.

1. Sabreden bedeni (insan).

2. Zikreden dili.

3. Şükreden kalbi.

İşte bunun üzerine Peygamberimiz ellerini açıp şöyle dua etti: “Allah’ım! Muhakkak ben senden zikreden bir dil, sükreden bir kalp ve sabreden bir beden istiyorum." (16)

Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kıyamet günü dünyada belaya uğramış Allah’ın kulları huzura getirildiklerinde, onlar için ne amel defteri açılacak, ne mizan kurulacak, ne de sırattan geçirileceklerdir. Onların üzerine Allah’ın ecir ve mükâfatı akıtılmakla akıtılacaktır.”
* * *

NAMAZLA ALLAH’A İLTİCA

Peygamber Efendimiz, “Biriniz her hangi bir işte sıkıntıya düştüğünde temiz abdest alıp, iki rek’at namaz kılarak Allah’a iltica etsin” buyurmuşlardır.

Nitekim ceddimiz-dedemiz İbrahim (a.s.) Babil’den Şam’a hicret ederken, uğradıkları Babil şehrinin kolcuları (polisleri), hanımı Hz. Sariye’yi esir edip, meliklerine arz etmişler… Güzelliği karşısında hayran olan melikleri de, 3 defa Hz. Sariye’ye saldırmış. Perdeleri aradan kaldıran Hz. İbrahim, bu manzarayı görünce ve çaresiz kalınca namaz ile Rabbına iltica etmiş, her saldırıda zalimin eli kurumuş, hanımına tasalluta muvaffak olamamıştı.

Bunun İlahi bir mucize olduğunu anlamış, kendi cariyelerinden Hz. Hacer’i Hz. İbrahim’e hediye etmişti.
* * *

BEŞ ŞEYE SAHİP OLAN BEŞ ŞEYDEN MAHRUM OLMAZ

Hz. Ebu Hureyre (r.a) diyor ki: “Kime şu 5 şey nasip olursa, o kimse şu 5 şeyden mahrum olmaz:

1. Şükür: Kime ki, Allah’ın nimetlerine şükr etmek nasip olursa, mutlaka o kimse nimete daha çok mazhar olur. Çünkü Hz. Allah, “Hatırlayın ki Rabbiniz size: Celalim hakkı için, eğer şükredersiniz, elbette size ihsanınımı arttırırım. Ve eğer nankörlük ederseniz, bilin ki (o zaman) azabım çok şiddetlidir, diye bildirmişti.” (17)

2. Sabır: Kime ki musibete sabretmek nasip olursa, o kimseye mutlaka sevap ve mükâfat vacip olur. Zira Hz. Allah, “Muhakkak sabredenlere hesapsız mükâfat verilecektir” va’dinde bulunmuştur. (18)

3. Tevbe: Kime ki tevbe ve günahlardan pişman olup, Allah’a yönelme ve ona niyaz etme nasip olursa, ona da afv ve mağfiret nasip olur. Zira Hz. Allah, “Kullarının tevbesini kabul eden O’dur. O günahlarınızı afv eder ve her ne yaparsanız bilir” buyuruyor. (19)

4. Dua ve iltica: Her kime ki, Allah’a ihlâsla dua edip yalvarmak ve iltica etmek nasip olursa, o da er veya geç isabetten, icabetten, mahrum kalmaz. Arzusuna ulaşır. Zira Hz. Allah, “Rabbınız buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.“ (20)

5. İnfak: Kime muhtaçlara yardım etmek nasip olursa, o kimse mutlaka ve en kısa zamanda Allah’tan karşılığını görür. Asla mahrum kalmaz, zira Hz. Allah buyurdu ki: “(Habibim) de ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (21)
* * *

Velhasıl, duada sözünü, nazını-niyazını geçirmek için tıpkı oyuncak isteyen ve oyuncakçının önünden isteği alınmadıkça ayrılmayan ve gözyaşı döküp ağlayan çocuğumuz gibi, Allah huzurunda gözyaşı dökmeliyiz.

Veya aç kalan kedinin, mutfakta yemek pişiren kadının ayaklarına yüzünü-gözünü sürüp miyavlayarak yalvarması gibi yalvarmalıyız.

Dua ile dilekçeyi yazmalı; ama o dilekçenin mührünün namaz, secde, gözyaşı olduğu asla unutulmamalıdır. (22)

KAYNAKLAR
(1) Bakara suresi, 153.
(2) Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, 1971, 1, 544-46.
(3) Bakara suresi, 45.
(4) Ramuzu’l-Ehadis, S. 357.
(5) Enfal suresi, 9; Buhari ve Müslim’den.
(6) Menakıb-i Cihar-i Yar-i Güzin, Hz. Ömer Bölümü.
(7) Buhari, Sahih, Cuma 8; Müslim, Sahih, Tahare, 2; Ebû Davud, Sünen, Tahare 25; Tirmizi, Sünen, Tahare, 18.
(8) Tirmizi, Sünen, Nikâh, 1; İmam Ahmed, Müsned, 5, 421.
(9) Buhari, Sahih, Savm, 27; Nesai, Sünen, Tahare, 4.
(10) İmam Ahmad, Müsned, 6, 272.
(11) İbn Mace, Sünen, Tahare, 7; Müsned, 5, 263.
(12) İsra suresi, 109.
(13) Rum suresi, 47.
(14) İslâm Tarihi, M. Asım Köksal, 4, 126.
(15) Zümer suresi, 10.
(16) Nesaihu’l-İbad isimli eserden.
(17) İbrahim suresi, 7.
(18) Zümer suresi, 10.
(19) Şura suresi, 25.
(20) Mü’min suresi, 60.
(21) Sebe’ suresi, 39; Tenbihu’l-Gafilin Tercümesi, C. 2, S. 599.
(22) el-Mevaizu’l-Mu’tebere, min Ayati’l-Mükerreme.

HALİS ECE

2011-07-13

Kedi ve Köpek Alıp Satmak Caiz Midir?

Kedi ve Köpek Alıp Satmak Caiz Midir?


Amelde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezheplerinin dördüne göre de, kedi alım-satımı caizdir.

***

Ancak köpek alım-satımını yasaklayan bazı hadisler bulunmaktadır. [Buhari, Sahih, Buyu’, 113; Müslim, Sahih, Müsakat, 39 (1567)].

Bu hadislerden yola çıkan Şâfii ve Hanbelî müçtehitleri, köpek satışını caiz görmememişlerdir.

Malikî mezhebine mensup müçtehitler ise, Sünen-i Nesâî’de geçen bir hadise dayanarak (Nesai, Sünen, Buyu’, 91) sadece av köpekleri ile bekçi köpeklerinin satılmasının caiz olduğunu söylemektedir. “Satımı caiz görülen bu köpek grubu içine günümüzde suçluların takibi, uyuşturucu maddelerinin tespiti vb. maksatlar için kullanılan, iz süren köpekler de girer.” (Hüsameddin Affâne, Fıkhî ve Ahlâkî Yönleriyle İslam’da Ticaret, Terc. Polen Yayınları, İstanbul, 2007, s. 168)

Hanefi mezhebi ise köpeğin, kendisinden faydalanılabilen bir mal olduğunu, köpek satışını yasaklayan hadisin İslam’ın ilk devirlerine ait bulunduğunu, fakat bunun daha sonra kaldırıldığını söyleyerek, her cins köpeğin satışını caiz görmektedir. (Kâsânî, el-Bedâiu’s-Sanâi’, 5, 143)

Hatta Hanefi mezhebinde köpek alınıp satıldığı gibi, kiraya da verilir; şayet öldürülürse ödenir... Derisinden seccade bile yapılabilir. [İbn Âbidîn/Reddü’l-Muhtar ale’d-Dürri’l-Muhtar]

***

Köpeğin Necis Olup Olmadığı

Hanefilere göre köpek elbiseye sürtünürse o elbiseyle namaz kılınır. Yalnız, köpeğin ağız suyu veya salyası ve tersi necistir.

“İçinde köpek bulunan eve rahmet meleklerinin girmeyeceği… Ev sahibinden her gün bazı sevapların azalacağı… Ancak av, sürü ve bekçilik gibi ihtiyaçlar için köpek beslemenin caiz olduğu” yönünde hadis-i şerifler vardır.

Ayrıca köpeklerin, salya ve tüyleri her tarafa bulaşacağından ibadetlerimize ve sağlığımıza zarar verme ihtimali de vardır. Bu sebeple ihtiyaç yoksa evde köpek bulundurmak doğru değildir. İhtiyaç yokken evde köpek beslemek haram olmamakla birlikte tenzihen (hafif) mekruhtur.

Ancak köpek bulunan evde yaşanır, kılınan namazlar ve yapılan ibadetler de sahihtir/geçerlidir. Yeter ki kıldığımız yer veya seccade temiz olsun.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Av, tarla, bahçe, sürü köpekleri müstesna olmak üzere köpek besleyen kimsenin sevabından her gün bir miktar eksilir."[Buhari, Sahih, ez-Zebaih, 6; Müslim, Sahih, el-Müsakat, 46,50,56-58]

Köpek bulunan eve melek girmediğini bildiren hadisler de göz önünde bulundurulduğunda, koruma ve avlanma gibi bir ihtiyaç bulunmadan evlerde köpek beslemek İslâm’da menedilmiştir. Zira;

- Köpek besleyecek kadar imkânı olanların, bakım ve harcamalarına, yoksul ve kimsesiz insanlar daha layıktır. Köpek besleyeceklerine hemcinsleriyle ilgilenmelidirler.

- Tıbbın kesin açıklamalarına göre, köpeklerden insanlara geçen birçok hastalık vardır.

- Köpek; yoldan gelip geçeni, misafiri korkutabilir, rahatsız edebilir.

***

İçinde köpek bulunan eve meleklerin girmemelerinin sebebi onların pis kokmaları, pislik yemeleridir. Bundan dolayı gereksiz yere köpek edinen kimse evine melek girmekten mahrum bırakılmak suretiyle cezalandırılmıştır. [Aynî, Umdetü'l-Kârî, Kahire 1348, XV, 139]

Hanefilerde esah olan, köpeğin bizatihi necis olmadığıdır. Zira korunma ve avlanmada ondan yararlanılmaktadır. Domuz ise bizatihi necistir. Kur’an’daki "O pistir" ayetinden kasıt domuzdur.

Yalnız, köpeğin ağız suyu veya salyası ve tersi necistir. Vücudunun diğer yerleri buna kıyas edilmez. Ağzını kaba sokarsa kab yedi defa yıkanır. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: Köpek sizden birinin kabından içerse, onu yedi defa yıkasın. İmam Ahmed’in Müsned’inde ve Müslim'in Sahih’inde geçen bir hadis-i şerifte: "Köpeğin ağzını soktuğu sizden birinin kabının temizliği, ilki toprakla olan yedi defa yıkamaktır” buyrulmuştur

Malikilere göre: İster beslenmesine izin verilen bekçi ve çoban köpeği olsun, isterse başka köpek, mutlak olarak temizdir. Sadece ağzını soktuğunda meşhur olan görüşe göre taabbüden (neden-niçin aranmadan/sorulmadan öyle emredildiği için) yedi defa yıkanır. Ayağını veya hareket ettirmeden dilini soksa veya salyası düşse yıkamak gerekmez.

Şafii ve Hanbelilere göre: Köpek, domuz ve onlardan türeyenler, bunların artığı, teri necistir. Bunlarla kirlenen eşya biri toprakla olmak üzere yedi defa yıkanır. Önceki hadise binaen ağzının necaseti sabit olursa, geri kalan kısım da öncelikle öyledir, necistir. Zira köpeğim ağzı, fazla soluduğu için en temiz yeridir. [İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli]


Halis Ece

2011-05-04

Kaza, Kader ve İrade nedir?

Kaza, Kader ve İrade nedir?



Kader, kazâ ve irâde, Ehl-i Sünnet’in inanç esasları içerisinde üç temel kavramdır.

Mâlumdur ki, Allah Teâlâ’dan başka bir yaratıcı yoktur. Kâinatte meydana gelen ve gelecek olan her şey, mutlaka O’nun ilmi (bilmesi), irâdesi (dilemesi) ve yaratmasıyla vücûda gelir.

Herhangi bir şeyin muayyen bir şekilde vücûda gelmesini Allah Teâlâ’nın ezelde dilemiş olmasına “kader” adı verilir ve kader’e inanmak da imanın şartlarından altıncısıdır.

Allah Teâlâ’nın dilemiş olduğu herhangi bir şeyi, zamanı gelince meydana getirmesine de “kazâ” denilir.

Bir başka ifadeyle kader, Allâhü zü’l-Celâl’in her şeyi bilmesi ve yazması... Tâbir caizse, kâinatın plan ve projesi. Yani olmuşlar, olanlar, olacaklar... Bütün bunlar, kader defterinde mevcut. Bunların başa gelmesi, kaderdeki bir hükmün infâzı, yerine getirilmesi de kazâdır. İrâde ise, insandaki seçme kuvveti, önündeki şıklardan birisini tercih edebilme hürriyetidir. Meselâ hepimizin ne zaman, nerede, ne yapacağımız yazılmıştır. Şu okumakta olduğumuz yazıyı okuyacağımız, kaderimizde vardır. Okuduğumuz zaman da bu hüküm infaz edildi ve kazâ oldu demektir. Okumak veya okumamak hususunda düşündükten sonra, okumaya karar verdik ki, bu da irâdemizi gösterir.

Peki bu durumda, “Nasıl olsa Allah Teâlâ olacakları biliyor; kaderde yazılan kazâ olacak, elden ne gelir?” deyip, mes’ûliyet ve mükellefiyetten kurtulabilir miyiz?

Aslâ!

Zira Cenâb-ı Hak kaderi takdir ederken, insanın neyi tercih edeceğini elbette ki biliyor. “Bilmek” ise, zorla-cebren “yaptırmak” demek değildir.

Meselâ mesleğinde çok mâhir bir kameraman düşünelim... Muhal farz, diyelim ki bu adam, bizim gelecekteki on günlük hayatımızı gizlice filme aldı. Yani, on günlük hayatımızı önceden bildi. On birinci gün filmi bize gösterdi. İşlediğimiz hataları, günahları, suçları seyrettik. Bu durumda kameramana dönüp, “Sen bizim on günlük geleceğimizi bilmesen, görüntülemesen biz filmdeki suçları işlemezdik” diyebilir miyiz?

Türkçemizde “Teşbihte hata olmaz, hatasız da teşbih olmaz” diye bir tâbirimiz vardır. Yani, kıyaslama ve benzetme yoluyla bazı şeyleri açıklığa kavuşturmakta hata olmaz; ama bu usûlün hatasız-kusursuz yapılanı da pek bulunmaz demek. Biz de bu tâbirimize dayanarak şöyle bir teşbihte bulunabilir ve deriz ki:

Allah Teâlâ, bizim, ömrümüz boyunca yapacaklarımızı, gûya ezel kamerasıyla “Levh-i Mahfûz” denilen kasete almış. Ancak bu tesbit bizim hareketlerimize aslâ tesir etmiyor, bizi zorlamıyor; yaptığımız her şeyi kendi hür irâdemizle işliyoruz.

***

KAZA VE KADERİN SIRLARI

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), Mevlânâ Bedreddîn’e yazdığı mektuplarında, kazâ ve kader’in sırlarına dair dikkat çekici şu bilgileri vermektedir:

“Allah Teâlâ, kazâ ve kaderin sırlarını (incelik ve gizliliklerini) kullarından havâs zümresine (seçkin kullarına) açtı, bildirdi. (Ancak sebep ve hikmetleri kavrayamayıp) doğru ve orta yoldan sapmaları mümkün olduğu için, avamdan (halktan) da bunu gizledi.

“... Kazâ ve kader mevzuu, insanı hayrete düşüren, şaşırtan durumların çokça bulunduğu meselelerdendir. Bunları gören kimselerin pek çoğunda, bozuk düşünce ve hayâller ağır basar.

“... Diğer hususlarda olduğu gibi, kazâ ve kader inancında da orta yolu tutan topluluk, Ehl-i Sünnet câimasıdır. En doğru ve en sağlam yol da, onların tuttutkları yoldur; kurtuluş yolunu bulmaya onlar muvaffak olmuşlardır.

“Allah onlardan da, onlardan öncekilerden (seleflerinden) de, onlardan sonra gelenlerden (haleflerinden) de râzi olsun. Bunlar ne ifrâta, ne de tefrîte sapmışlar (aşırılıklardan uzak, mu’tedil olanı) orta yolu seçmişlerdir.”(1)

***

İKİ TÜRLÜ KAZA VARDIR

Gene İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri anlatıyor:

“Kazâ iki kısma ayrılır:

a) Kazâ-i muallak: Askıda olup, değişmesi mümkün olan kazâ.

b) Kazâ-i mübrem: Kesinleşmiş, değişmesi ve kaçınılması imkânsız olan kazâ.

Tebdil ve tağyir ihtimali yani değişme, başka bir hâl alma durumu, ancak muallak olan kazâdadır. [Allâh’ın ezelî hükmünün yerine gelmesi, takdirinin olması, bir başka ifadeyle, kaderin fiilen ortaya çıkması demek olan kazâda değişiklik, sadece kazâ-i muallaktadır, mübrem olanda değil.]

Kazâ-i mübremde tebdilin de tağyirin de yeri yoktur; değişmesinin, bozulmasının imkân ve ihtimâli olamaz.

Noksan sıfatlardan uzak kemâl sıfatlarla muttasıf olan Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

‘Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullarıma asla zulmedici değilim.’(2)

Bu âyet-i kerimedeki (değişmeyeceği belirtilen) kazâ, kazâ-i mübremdir.

Kazâ-i muallak için de şöyle buyrulmuştur:

‘Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır.’(3)

Hazret-i Şeyhim (Muhammed Bâkibillah k.s.), şöyle dedi:

Seyyid Muhyiddîn Abdülkadir Geylâni (k.s.) hazretleri, bazı risâlelerinde yazmıştır ki, ‘Hiç kimsenin mübrem olan kazâyı değiştirmeye gücü yetmez; ancak benim için müstesnadır, yani ben değiştirebilirim. Çünkü ben, onda istediğim gibi tasarruf edebilirim.’

Şeyhim, bu sözden dolayı çoğu zaman hayretini ifade eder ve böyle bir tasarrufu (kul için) uzak görürdü. Allah Teâlâ beni, bazı dostlara yönelen belâların def’ine çalıştığım sırada, bu büyük devletle (meseleyi öğrenme nimeti ile) şereflendirinceye kadar, uzun müddet, Şeyhimin, Abdülkadir Geylâni’den naklettiği bu söz, şu Fakîr’in zihnini de meşgul etti. İşte o zaman beni, (Rabbime kâmil mânâda) bir sığınma, yalvarıp yakarma, tam bir huşu’ hâli kapladı ve bu esnada şu mânâ hâsıl oldu:

‘Bu kazâ, bir başka emirle Levh-i Mahfuz’da muallak olmaktan çıkmıştır; hiçbir şarta bağlı değildir.’

Bunun üzerine bende bir nevi ümitsizlik ve mahrûmiyet hâli hâsıl oldu. O zaman Seyyid Abdülkadir Geylâni’nin (k.s.) sözü tekrar hatırıma geldi. Ve ikinci defa Allah Teâlâ’ya iltica ettim. Acz ve inkisâr ile o yüce Zat’a yöneldim. Bu defa Cenâb-ı Hak, bana şu mânâyı açtı:

‘Kazâ-i muallak iki çeşittir:

‘Birincisi öyle bir kazâ ki, onunla alâkalı olan hususlar Levh-i Mahfûz’a konmuş ve melekler de ona muttali’ kılınıp haberdâr edilmişlerdir.

‘İkincisi de yine öyle bir kazâdır ki, bununla alâkalı olan meseleler sadece Cenâb-ı Hakk’ın nezdindedir. Ve bu kısım, Levh-i Mahfûz’da kazâ-i mübrem suretindedir. Bunun meydana çıkmayan kısmı ise kazâ-i muallaktır ve birinci kısım gibi değişme ihtimâli vardır.’

O zaman anladım ki, Abdülkadir Geylâni’nin (k.s.) sözü, bu mübrem şeklinde görülen fakat muallak olan kazâ için söylenmiştir. Hakiki mânâdaki mübrem kazâya göre değil... Çünkü, gâyet açıktır ki, onda tebdil ve tasarruf (değişme ve değiştirebilme işi), dinî bakımdan da akıl yönünden de imkânsızdır.

Meselenin özü şudur:

Bu kazânın hakikatine dair çok az kişinin bilgisi vardır, dolayısiyle bunda tasarruf nasıl mümkün olsun..?

Yukarıda sözü geçen kardeşimize yönelen belânın da, ikinci kısma ait olduğunu gördüm ve Allah Teâlâ’nın ondan o belâyı uzaklaştırdığı da bildirildi.”(4)

***

KADERİMİZ, İRADEMİZ VE AMELLERİMİZ

Hazret-i Ali radıyallâhü anh anlatıyor:

“Resûlüllah (s.a.v.) bir gün elindeki çubukla yeri eşeledi. Sonra başını kaldırdı ve şöyle buyurdu:

- ‘Sizden hiçbir kimse yoktur ki, Allah onun cennetteki ve cehennemdeki yerini yazmamış olsun. Herkesin saîd (mü’min) veya şakî (kâfir) olduğu muhakkak yazılmıştır.’

Oradakilerden biri,

- ‘O halde yâ Resûlallah, biz bu yazımız (kaderimiz) üzerine itimat etmeyelim mi? (Yani bu durumda yapmaya çalıştıklarımızın faydası nedir?)’ diye sordu.

Resûlüllah (s.a.v.),

- ‘Hayır, sizler (sâlih) amellere devam edin. Çünkü herkes niçin yaratıldıysa, o kendisine kolaylaştırılmıştır. Saâdet erbâbından olan saâdet ameli yapar, şakâvet erbâbından olan şakîlik ameli yapar’ buyurdu. Sonra da şu (mealdeki) âyetleri okudu:

‘Kim Allah yolunda (mallarının hakkını) verir (zekâtını öder, bağışta bulunur) ve Allah’tan korkarsa, o en güzeli (Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhîdini) de tasdik ederse, biz de onu en kolaya (yani cennete girmek gibi kolaylığa ve rahata kavuşturan güzel ahlâka) hazırlar, onda muvaffak kılarız. Fakat kim de (Allâh’ın hakkına karşı emrolunduğu zekâtı vermekte, hayır ve hasenâtta bulunmakta) cimrilik edip vermez, kendisini müstağnî görür (yani Allâh’ın âhiret nimetlerine karşı kendisini muhtaç görmez) ve o en güzeli (Allâh’ın varlığını-birliğini) de yalanlarsa, biz de ona en zor olanı (cehennemi) kolaylaştırırız. (Bu suretle ibâdet ve tâat, hac, zekât ve sadaka gibi bedenî ve mâlî bütün kulluk vazife ve yükümlülükleri ona güç ve çetin; kendisini cehenneme sevk edecek olan her türlü günah ve kötülükler ise, çok kolay gelir.)”(5)
***
Görüldüğü üzere hadîs-i şerifte, cennetliklerin de cehennemliklerin de Rabb’imiz tarafından Levh-i Mahfuz’da tesbit edilmiş, bir başka ifadeyle ezelde takdir olunup yazılmış olduğu bildiriliyor. Ancak bunun, insanı fiillerinde zorlamadığı, tercih hakkının bulunduğu, hatta seçtiği yolun kendisine kolaylaştırılacağı da açıkça ifade edilmektedir.

Evet, her şeyin hâlikı (yaratıcısı) olan Allah Teâlâ’nın, kullarının kaderini bilmesi ve onu yazması, hiçbir zaman insanı hâl ve hareketlerinde zorlamaz. Yani insan, kaderinde yazılı olduğundan dolayı günah işlemez; kaderi onu günah işlemeye zorlamaz. Çünkü kader ilim nev’indendir, ilim ise mâluma tâbidir; yoksa mâlum ilme tâbi değildir. Yani nasıl olacaksa öyle tahakkuk eder. Bu akâid kâidesi, kader meselesinin iyi anlaşılabilmesi için çok mühimdir. O bakımdan bir misâlle açıklamaya çalışalım...

Gün görmüş, tecrübeli bir hâkim düşünün; önünden geçen birisi için, “Bu şahıs şu suçu işleyecek” dese ve bunu bir yere kaydetse; hakikaten de o şahıs aradan geçen kısa bir süre sonra o suçu işlese; hâkimin, “Suç işleyecek” demesinin ve bunu bir kenara yazmasının tesiri olduğunu söyleyebilir miyiz? O kişinin bu sebeple suç işlediğini; hâkim bilmeseydi, yazmasaydı suç işlemeyeceğini iddiâ edebilir miyiz? Elbette ki hayır!

Bu misâli yukarıda zikri geçen kâideye şöylece tatbik edebiliriz: Hâkimin, o şahsın suç işleyeceğini önceden bilmesi “ilim”, suçu işlemesi ise “mâlum”dur. İlim mâluma tâbi olduğuna göre; hâkim, “Bu şahıs suç işleyecek” dediği için suç işlememiş; şahsın suç işleyeceğini hâkim, yılların verdiği tecrübe ve birikimle önceden tahmin etmiş, tahmini de isabet etmiştir; dolayısıyla bilmiştir. Hâkimin önceden bilmesinin ve yazmasının, şahsın suç işlemesine zorlayıcı mânâda hiçbir tesiri olmadığı da gâyet açıktır.

Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir, ebedîdir; yani zamanla kayıtlı değildir. Meydana gelecek bütün hâdiseleri, hiç şüphesiz önceden bilir. Bir hikmete binâen de bu ilmini, Levh-i Mahfûz’a yazmıştır. Allâh’ın bilmesi ve yazması “ilim”, yazılan hâdiselerin zamanı gelince vukûu, yani yaratılıp meydana gelmesi ise, “mâlum”dur. İlim mâluma tâbi olduğundan, “Allah bildiği ve yazdığı için kul günah işliyor” diyemeyiz. Allah Teâlâ kullarından kimin itaat edip kimin isyan edeceğini bildiği için bunu, daha o fiiller işlenmezden önce yazmıştır. Bu bilmek ve yazmanın ise kula, zorlayıcı hiçbir tesiri yoktur.
***
Velhâsıl, insanın meleklik kuvveti ile hayvanlık kuvveti arasında dâimî bir mücâdele, itişme ve çekişme vardır. Meleklik kuvveti insanı yüksekliğe (ulviyete), hayvanlık kuvveti ise alçaklığa (süfliyâta) doğru çeker. Hayvanlık üstün gelir de eserleri galebe çalarsa; meleklik siner, gizlenir. Aksi de böyledir...

Eğer insan, hayvanca haller kazanmaya çalışırsa, Cenâb-ı Hak onun meydana gelmesine yardım eder. Ona uyan şeyleri, sebepleri yaratır, kendisine kolaylaştırır. Yok, meleklik hâllerini kazanmak isterse, ona da o hususlara uygun şekillerde yardım eder, isteğine kavuşması için kolaylık verir.(6)

Nitekim Mevlâmız Kur’ân-ı Kerim’de buyurmuştur ki:

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı isterse, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve (âhiret nimetlerinden) mahrum bırakılmış olarak cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve mü’min olarak çalışmasını ona göre yaparsa, işte bunların çalışmaları şükranla karşılanır, makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de Rabb’inin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabb’inin ihsânı kimseden men’edilmiş (esirgenmiş) değildir.”(7)

Halis ECE

KAYNAKLAR
(1) el-Mektûbat, 1, 289.
(2) Kur’ân-ı Kerim, Kaf sûresi, 50/29.
(3) Kur’ân-ı Kerim, Ra‘d sûresi, 13/39.
(4) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 217.
(5) Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), c. 2, h. no. 655; Leyl sûresi, 92/5-10.
(6) Şah Veliyyullâh ed-Dehlevî, Huccetullâhi’l-Bâliğa.
(7) Kur’ân-ı Kerim, İsrâ sûresi, 17/18-20.

Bu ay öne çıkanlar