Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014-03-22

Rusya karşı ataklara devam ediyor: Ukrayna’daki Rusya doğalgazının fiyatı iki katı artabilir

Rusya karşı ataklara devam ediyor: Ukrayna’daki Rusya doğalgazının fiyatı iki katı artabilir
Rusya karşı ataklara devam ediyor: Ukrayna’daki Rusya doğalgazının fiyatı iki katı artabilir

UNN Haber Ajansının aktardığına göre Ukrayna Parlamentosu tarafından Başbakan atanan Arseniy Yatsenyuk yaptığı açıklamada Ukrayna’ya sağlanan Rusya doğal gazının bin metreküp fiyatının 500 dolara kadar çıkabileceğini söyledi.

Yatsenyuk açıklamasında ‘Rusya, doğalgaz fiyatını neredeyse iki katı artırmak istiyor’ dedi. Yatsenyuk ‘Ukrayna’nın bu fiyat nedeniyle doğalgaz alımını durduramayacağını’ çünkü ‘son yıllarda doğalgaz alımlarını çeşitlendiremediğini’ söyledi.

2013-08-30

Suriye illüzyonu ve Ortadoğu: Egemenliğin Yolu

suriye
suriye

ABD'NİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE İSRAİL


TED GALEN CARPENTER, Foreign Policy dergisinin 91-92 kış sayısında şöyle diyordu: (Ted Galen Carpenter, "The New World Disorder", Foreign Policy, 85 Winter 1991-1992; sh. 24-39)

"Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra, üstelik son yıllarda ortaya çıkan yeni güç odaklarına rağmen dünyadaki en büyük askerî gücü ve bu gücü kullanma iradesini elinde tutan en büyük devlet olarak, ABD'nin kaldığı görülüyor. Bu durum bazılarına bugün tek süper devletli bir dünyada yaşadığımızı, artık dünyanın tek polisinin Birleşik Amerika olduğunu ileri sürmek olanağını veriyor."

Gerçekten de ABD'nin Sovyet vetosundan kurtulmasıyla birlikte, Birleşmiş Milletler içinde büyük bir etkinlik kazanması ve bu sayede Irak ve Libya karşısında uluslararası toplumu peşinden sürüklemeyi başarması, bu şekilde düşünenleri haklı çıkaran kanıtlardı. Nitekim 1992 yılında hazırladığı son derece önemli bir raporda Pentagon (The New York Times, 8 Mart 1992), ABD'nin hiçbir devlet ya da kuruluşla yetki ve güç paylaşımına gitmeden dünya barış ve güvenliğini korumak için, kollarını sıvamasını istiyordu. 8 Mart 1992 tarihinde The New York Times gazetesine sızan ve büyük tartışmalara yol açan "Tek Süper Devletli Dünya Raporu" adlı bu raporda, Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek amacı şu şekilde belirtiliyordu:

"Batı Avrupa'daki, Asya'daki ya da eski Sovyetler Birliği'ndeki devletlerden hiçbirinin Birleşik Amerika'nın karşısına dikilecek, ona kafa tutacak güce erişmesine izin vermemek..." 

Başka bir deyişle ABD egemenliğinde tek süper devletli bir dünya kurmak ve bu dünyanın devamını sağlamak... Raporu hazırlayanlara göre bu amaçla ABD kendisine karşıt olabilecek
devletleri uluslararası alanda daha büyük roller yüklemeye heveslenmekten, kendisinin ve dostlarının çıkarlarını korumak için onları saldırgan politikalar izlemeye, çekirdekli/nükleer silahlar edinmeye kalkışmaktan caydıracak kadar büyük bir gücü her zaman elinde tutmalıydı.

Ortadoğu: Egemenliğin Yolu

BUNUN DA yolu kuşkusuz Ortadoğu'dan geçiyordu. Çünkü Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi üç kıtanın birleşmesinden kaynaklanan jeostratejik öneminin yanısıra, dünyanın şu anki petrol rezervlerinin yüzde 65,7'sini (yani üçte ikisini) barındırması nedeniyle büyük bir ekonomik öneme sahipti. (Baskın Oran, Kalkık Horoz, sh. 19)

Hangi anlamda ele alınırsa alınsın, Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir köprü durumundaydı ve bu üç kıtaya açılan bir kapı, eski dünyanın ortası, kalbi olma niteliğini her zaman koruyacaktı. Kıtalar arasındaki bu merkezî konumundan ötürü tarih boyunca çeşitli yönlerden gelen göçlerin geçit yeri ve tarihin ilk devirlerinden bu yana insanlığın kaderini belirleyen uygarlıkların beşiği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti'ni parçalayan sömürgeci güçlerin bölgedeki denetimleri İkinci Dünya Savaşı'na kadar sürdü. Savaştan sonra bölgede dengeler değişmişti, Filistin'de kurulan İsrail Devleti'nin izlediği Siyonist politika, (Ortadoğu Barış Süreci ve Türkiye Üzerine Etkileri, Genelkurmay Başkanlığı, Harb Akademileri Komutanlığı) bölgenin duyarlı dengesini bozuyordu. Yöredeki eski etkinliklerini kaybeden İngiltere ve Fransa yerine ABD, İsrail Devleti'nin destekçisi olarak önemli roller üstleniyordu. Bu tehlikeli ikilinin bölgedeki etkinliği artarken bölgeye, kan ve nefret kelimeleri hakim oluyordu.

Hava Kuvvetleri'nde görevli Albay Mehmet Kocaoğlu'na göre, Ortadoğu petrollerinin ABD ve Batı pazarlarına akışının kesintisiz devam etmesi bir ABD reel politiğiydi ve bölgenin jeostratejik konumu ve sahip olduğu zengin petrol rezervlerinden dolayı Ortadoğu, özellikle Körfez Bölgesi ve çevresi ABD millî güvenliği ile ilişkili bir hale gelmişti.

Albay Mehmet Kocaoğlu şöyle diyordu:

"Tarihsel süreç incelendiğinde görülecektir ki, dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar yoğun bir bölge olmamıştır. Sanayileşme sonucu, petrolün son derece önemli bir nitelik kazanması ve bu maddenin de Ortadoğu'da bulunmasından ötürü, sadece bölge içi ülke ve güçlerin değil, bölge dışı emperyalist güçlerin çıkar ve nüfuz mücadelesi alanı haline dönüşmüştür. 1990'da Kuveyt'in Irak tarafından işgali ile başlayan Körfez Krizi ve 1991 Körfez Savaşı, Ortadoğu petrolleri üzerinde sürdürülen nüfuz kurma mücadelesinin tipik ve en çarpıcı özelliğini oluşturmaktadır."

Amerikan-Sovyet çatışması bitmiş ve Körfez Savaşı ile Amerikan egemenliği bölgede tescil edilir edilmez, Amerika ve İsrail bölgede yeni bir Ortadoğu resmi çizmişti. Batı dünyası tarafından onaylanmakta gecikilmeyen bu resme göre Ortadoğu, Soğuk Savaş'ın hemen ardından yeni bir "iki kutuplu" sisteme oturmuştu. Bir yanda Amerika'nın uzaktan koordine ettiği ve İsrail'in başını çektiği Ürdün, Arafat'ın FKÖ'sü, Mısır ve Muhafazakar Arap monarşilerinden oluşan bir 'barış cephesi', diğer taraftan da İran, Suriye ve Bağdat'taki Saddam rejiminden ve iki ülke tarafından desteklenen direniş örgütleri... 

İşte böyle bir cepheleşmede Türkiye'nin yeri nerede olacaktı? Amerika ve İsrail Türkiye'nin en hassas noktasının PKK terörü olduğunu biliyor ve Türkiye'yi kalbinden vuruyordu. Genel
kanı ABD-İSRAİL ikilisinin, bölgedeki terörün aynı merkezden yani Şam'dan yönetildiği, dolayısıyla bölgedeki bütün terör hareketlerine karşı ortak hareket etmeleri gerektiği düşüncesini Türkiye'ye dayattığı ve Türkiye'nin de bu fikre sıcak baktığı ve bu yüzden bu ikili ile işbirliğine girdiği şeklindeydi. Yani Türkiye'ye, PKK'nın da, İsrail karşıtı direniş hareketlerinin de aynı merkezden yönlendirildiği, dolayısıyla birlikte mücadele edilmesi gerektiği söyleniyordu.

Durum gerçekten böyle miydi? Türkiye'nin yaklaşık 20 yıldır en büyük baş belası olan PKK gerçekten Şam'dan mı idare ediliyordu? Yoksa bu bir illüzyondan başka bir şey değil miydi? Çünkü biz biliyorduk ki...

İsrail PKK'yı Destekli(yor)du

ABD'nin dış siyaseti tamamen Yahudi Lobisinin elindedir. Hedefleri Büyük İsrail Devleti'dir.

ortadoğu
ortadoğu

YENİ ORTADOĞU RESMİ; MİTLER VE TÜRKİYE

"Mısır Irmağından büyük ırmağa, Fırat nehrine kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim."
Tekvin, 15/18

ASLINA BAKILIRSA, bölgedeki ABD'nin çıkarları İsrail'in çıkarlarıyla örtüşüyordu. Kaçınılmaz bir zorunluluktu bu. işte bu örtüşen çıkarlar da kaçınılmaz bir şekilde Türkiye'ye İsrail'i dayatıyordu. ABD başkanlarından Carter'ın "İsrail'in başarısı politik bir mesele değildir. Olması şart olan bir inançtır" sözü ABD'nin İsrail'le olan ilişkisini gözler önüne seriyordu. Şöyle diyordu Carter: "İsrail'i üzeceğime politik hayatıma son vermeyi tercih ederim." (Middle East Contemporary Survey, Colin Legum, sh. 30)

ABD Parlamentosu'nda yaklaşık 20 yıl senatörlük yapan Paul Findley, ABD dış politikasının belirlenmesinde Yahudiler'in ne denli belirleyici olduğunu anlatan ABD'de İsrail Lobisi adlı kitabında son derece çarpıcı bazı gerçeklerin altını çiziyordu. Arap-İsrail anlaşmazlığının çözümü için özel bir çaba sarfeden ve bu amaçla İsrail işgali altındaki Lübnan'da bulunan Sabra, Şatilla, ve Tel-Zaatar kamplarını yakından inceleme gereği duyan Findley, Yahudi lobisinin yoğun ve ısrarlı kampanyası dolayısıyla sonunda seçimleri kaybetmişti. Nitekim İsrail lobisinden bir yetkili bu olayı şöyle değerlendiriyordu:

"Sonunda Findley'i defettik. Rakibi Durbin'in harcadığı 750 bin doların 685 binini biz Yahudiler'den topladık ve onu defettik."

İsrail Lobisi ile kararlı bir mücadeleye girmekte gecikmeyen, Findley, Lobi ile ilgili bütün kuruluşların faaliyetlerini tüm imkanlarını kullanarak araştıracaktı. Yaklaşık iki yıl süren araştırmasında Findley, ABD dış politikasının neredeyse Yahudi lobisi tarafından yönlendirildiğini iddia ediyordu. Kitabı tamamen bunların kanıtlarıyla dolu olan Findley, Demokratların İllionis vali adayı Adlai E. Stevenson'un başına gelenleri şöyle yazıyordu:

"Stevenson, İsrail'in işgal ettiği topraklarda yerleşim bölgeleri oluşturmasını engellemeye çalışan bir de tasarı hazırlamıştı. Bu olay hem Carter hem de Reagan yönetimlerince yasadışı ve barışın önündeki en önemli engellerden biri olarak gösterilmişse de, yönetimler kınama mesajları yayınlamaktan başka hiçbir şey yapmamışlardı. Stevenson hazırladığı tasarı ile, İsrail yeni yerleşim bölgeleri kurmaktan vazgeçinceye kadar, yapılması düşünülen 150 milyon dolarlık yardımın dondurulmasını öneriyordu. Yardım tamamen dursun demiyor, sadece o yıl yapılması kesinleşen 2.18 milyon dolarlık yardımın bir kısmı dondurulsun diyordu. Tasarı hakkında konuşurken, Stevenson, İsrail'in aldığı Amerikan yardımının Amerika'nın tüm ülkeler için ayırdığı yardım bütçesinin yüzde 43'ünü oluşturduğunu özellikle vurgulamıştı:

"İsrail'e gösterdiğimiz bu cömertlik ve önceliğin faturasını kendi insanlarımızın ekmeğinden keserek ve Amerika'nın özgür dünyadaki veya gelişmekte olan ülkelerdeki yaşamsal çıkarlarını tehlikeye atarak ödüyoruz. Eğer verdiğimiz para ve destek Ortadoğu'da istikrar sağlayacak ve İsrail'in güvenliğini garanti altına alacaksa bir işe yarar. Ama görünen o ki, verilen yardım ABD'nin İsrail'in güdümüne daha fazla girmesine, Ortadoğu'nun daha çok karışmasına, İsrail'in daha fazla tehlikeye düşmesine ve ABD'nin dünyadaki otoritesinin durmadan daha fazla kaybolmasına neden oluyor. Burada sorun İsrail'e yaptığımız yardım değildir. Sorun, İsrail'in barış çabalarına ve adaletin yerine getirilmesine ne kadar yardımcı olduğudur. Önerdiğim şey, İsrail hükümetinin, İsrail'in çıkarlarının bizimkilerle uyum içinde olması gerektiğini anlamaya çalışmasıdır."

Tasarı, tıpkı Hatfield'inki gibi büyük çoğunlukla reddedildi. Oylamadan sonra birkaç senatör, Stevenson'ın yanına gelerek, "Adlai, çok haklısın ama neden sana karşı oy kullandığımızı anlarsın. Belki gelecek sefere" dediler. Hayır, Stevenson anlamamıştı. Stevenson Lobi'yi yeterince tanımıyordu daha. Lobi'nin başka bir "cephe"de işe koyulduğunu sonradan anlayacaktı. Bu cephe, Yahudi Lobisi'nin en güçlü olduğu cephelerden biridir, yani medya cephesi. Tasarıyı hazırlamasının nedenlerinden biri olarak da medyayı göstermişti. Çünkü halkın böylesine önemli bir konudan haberdar olmak isteyeceğini düşünmüştü. Ancak haber servisleri bu olayla hiç ilgilenmediler. Problemin önemli boyutlarından biri de budur. Sadece Amerikan politikacıları sindirilmemiş, Amerikan gazetecileri de sindirilmişlerdir.

Anti-Stevenson kampanyasını yürütenler onu Araplar'ın yürüttüğü ekonomik şantajın destekleyicisi olarak da göstermeyi uygun buldular. Bu öylesine uydurma bir hikayeydi ki, anlamak için Stevenson'ın Senato'da görev yaptığı süredeki siciline bakmak yeterdi. 1977'de yürürlüğe giren ve Amerikan şirketlerinin Araplar'ın İsrail'e uyguladıkları ekonomik boykota katılmalarını yasaklayan yasayı hazırlayan kişiydi. Ama anti-kampanya yürütenler oturup Stevenson'ın hayatım yeniden yazdılar. Stevenson boykotu kaldırmaya çalışanları engellemekle suçlanıyordu.

Aslında tasarının sağ salim yasallaşmasını sağlayan da oydu. Bu başarısından dolayı, Amerikan Yahudileri Konseyi'nden bir başarı plaketi ve bol bol övgü almıştı. Ulusal Yahudi Kuruluşları Konseyi'nin Başkanı Thedore R. Mann, Stevenson'a yazdığı bir teşekkür mektubunda, "örgütünün kendisine duyduğu minnettarlığı" aktarıyordu. Mann mektubunda, "Hazırladığınız tasarının yasallaşması, sadece Amerika'nın adalet için gösterdiği çabaların Amerikan Yahudileri tarafından bir kez daha anlaşılması için bir vesile olmamış, daha da önemlisi, ulusumuzun ilkelere ve ahlaka olan duyarlılığının da bir kez daha kanıtlanmasını sağlamıştır" diyordu.

(...) Stevenson valilik seçimlerini eyalet tarihine geçen en az oy farkıyla kaybetti. Aradaki fark sadece 5.074'tü. Bu rakam 3.5 milyon olan toplam oy oranının yüzde onunun yedide birine eşitti.

Time dergisinin yazdığı gibi, seçim günü öyle düzensizlikler ve karışıklıklar olmuştu ki, böyle şeyler yalnızca güldürü filmlerinde olabilirdi. Seçim öncesi Chicago'nun çeşitli bölgelerinde onbeş seçim sandığı anlaşılmaz bir şekilde ortadan yok oldu. Başka bazı sandıklar da sandık görevlilerinin arabalarında ya da evlerinde "unutulmuştu." Stevenson sandıkların yeniden sayılmasını istedi ama.İllionis Yüksek Mahkemesi 4'e karşı 3 oyla reddetti. Sandıklar gayri resmi olarak tekrar sayıldığında ise, aradaki farkın 5000'den 7000'e fırladığı görülmüştü.

Seçim sonrasında, tarafsız bir Chicago gazetesinde yayınlanan başyazı, karalama kampanyasının seçimler üzerinde ne denli etkili olduğundan söz ediyordu:

"Chicago bölgesi Yahudiler'inin son anda giriştikleri yoğun çaba, eski vali Thampson'ın koltuğuna göz dikmiş olan Adlai Stevenson'ın hevesini kursağında bıraktı. Seçimlere bir hafta kala, pek çok Chicagolu ve taşralı haham Stevenson'ın aleyhinde vaazlar verdiler. Yahudi yerleşim bölgelerinde binlerce el ilanı dağıtıldı. Herkes eski senatöre cephe almıştı."

Yapılan saldırıları ayrıntıları ile anlatan yazı şöyle sona eriyordu:

"Büyük bir kararlılıkla yürütülen anti-Stevenson kampanyası, Stevenson çoğu kez suçlamalara cevap vermediği için olsa gerek, başarıya ulaştı ve daha önceki Senato seçimlerinde ona ve politikalarına güvenen 248.000 seçmenin oylarını Thompson'a vermelerine neden oldu."

Kampanya yöneticisi Joseph Novak, "Eğer o karalama kampanyası olmasaydı, Stevenson bugün koltuğunda oturuyor olurdu" diyor. Chicago'nun uzak yörelerinde, seçimi alacaklarından emin oldukları Highland Park ve Lake Count gibi yerlerde bile yenilmişlerdi. Halkla İlişkiler sorumlusu Rick Jasculca, "Kesinlikle arkadan vurulduk, kesinlikle" diyor ve "Beni rahatsız eden asıl şey, Philip Klutznick'in dışında hiçbir Yahudi liderin veya hahamın, Stevenson'ın İsrail düşmanı olduğu saçmalığını yalanlamaması" diye ekliyordu.

Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi(AlPAC)'ın başkanı Thomas A. Dine, gözleri pırıl pırıl, zaferin tadını çıkararak konuşuyordu:


"İsrail'e yönelik düşmanca tutumu ona seçimi kaybettirmiştir. İllionisli Yahudi yurttaşların oyları onu defetmeye yetti."
Tıpkı Dine gibi, Stevenson da Yahudiler'in seçimi kazanamamasında önemli rol oynadıklarını düşünüyordu:

Stevenson'ın İsrail Lobisi'nin ABD politik hayatını nasıl etkilediği üzerine yaptığı yorum ise şöyle:

"Korkunç bir sindirme harekatı var ve Amerika'daki pek çok azınlıktan biri olan Yahudi azınlığın eylemcileri ve lobicileri, İsrail hükümetinin aldığı her kararı, yanlış ya da doğru, destekliyorlar. Bu işi yaparken öylesine hırçın ve kararlı yapıyorlar ki, hem insanları sindiriyorlar hem de azınlık olmalarına karşın tüm Amerikan politik hayatını etkiliyorlar. Başka bir deyişle, ABD'deki Yahudi cemaati İsrail'dekinden çok daha güçlü ve tek merkezli. İsrail Başbakanı'nın, Ortadoğu sorunları konusunda Amerikan dış politikası üzerindeki etkisi, kendi hükümetinin üzerindeki etkisinden genelde çok daha fazla." (ABD'de İsrail Lobisi, Pınar Yayınlan, sh. 158-160)
Findley, İsrail'in "Amerikan Dış Politikası" üzerinde ne denli etkin olduğunu, İsrail'in çıkarlarına aykırı hareket edebilecek bütün ABD senatörlerinin nasıl sindirildiğini anlatan 542 sayfalık kitabında herşeyi bütün açıklığıyla anlatılıyordu. Amerikan dış politikası ile Yahudiler arasındaki ilişkiyi anlatan ve Amerika'da milyonlarca satan The Lobby adlı kitabın yazarı Edward Tiunan ise kitabı hazırlarken karşılaştığı bu zorluklarla ilgili olarak şöyle diyordu:

"Konu çok hassas ve politik açıdan tehlikeliydi. Yahudi liderler, kongre üyeleri ve onların dostları Yahudiler'in ABD üzerindeki planlarını örtbas etmeyi tercih ediyorlardı. Bu konuda defalarca uyarıldım."

Kurmay Albay'ın Lobi Yorumu

Uğur Mumcu neden öldürüldü?

Uğur Mumcu
Uğur Mumcu

7 OCAK 1993 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Uğur Mumcu birçok kişinin gözünden kaçan yazısında şöyle diyordu:

"Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir. MOSSAD, İsrail devletinin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı. Barzani'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.

MOSSAD'ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sidney'de yayınlanan Israel's Secret War's - A History of Israel's İnteligence Services adlı kitapta sergileniyor. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan lan Black ve Washington'daki Brooking Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış. Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkileri tarafından da incelendiği yazılıyor.

Barzani de Yahudi. İşte belgesi....

Barzani
Barzani


'Musul hahamlarından Sallum, müslümanlardan birine hakaret edince önce Selanik'e, oradan da Kudüs'e sürülür.

Barzani ailesi ile ilgili sis perdesi ve aile­nin Yahudi kökenli oluşuyla ilgili yazı­mız, bazı çevrelerce "madem böyle ise, Osmanlı Arşiv ka­yıtlarında bunun belgesi olmaz mı?" kuşkularıyla değerlendiril­di. Daha önceki yazımızda da be­lirttiğimiz gibi Barzani ailesi, bölge­nin -Kuzey Irak'ın- gündemine, 20. yüzyıl başlarında ancak girebilmiş bir ailedir. Meşhur Kürt Tarihçi Meh­met Emin Zeki'ye göre, 1931'de Barzan aşireti 2750 hane civarındaydı.(2)  Barzani, Osmanlılar zamanında bile Zibad nahiyesinin bir köyü olmak­tan ileri gidememişti. Bir başka ifa­deyle küçük bir yerleşim birimi idi. Köyde yönetim ve kontrol, her za­man Barzani ailesinin elinde olmuş­tu.(3) 
Barzani ailesinden Yahudi hahamları çıktığı ve bölgede Yahudiliğe eği­tim öğretim faaliyetleri konusunda bu hahamların çok büyük hizmet ettiğine dair bilgi yalnız, Kürtçe ko­nuşan Yahudilerle ilgili önemli bir uzman olan Prof. Dr. Jona Sabar'a ait değildir.(4) Osmanlı Arşivi'nde bulduğumuz bir vesika da bu aile­den hahamların olduğunu teyid et­mekte, adeta bizim yazımızı sorgu­layanlara cevap vermektedir. 1856 yılına ait bu belgede ileride de ayrıntılarını nakledeceğimiz gibi Musul'dan Selanik'e, oradan da Ku­düs'e sürülen "Sallum Barzani"den bahsedilmektedir. Barzani kelimesi­nin son harfinin Osmanlıca yazılışın­daki "y" harfı (î okunur) bilindiği gi­bi nispet "ye"sidir. Kişinin mensup olduğu şehir ya da aileyi belirtir.

Dolayısıyla Haham Sallum, Barzan aşiretine ya da köyüne mensuptur. 1931'de nüfusu 2750 hane olan, Barzan'ın 1856'daki nüfusu herhal­de onlu rakamlarla ifade ediliyordu. Dahası burada hakimiyet tam olarak Barzanî ailesinde idi. Bölgede "Barzan" adıyla başka bir yerleşim birimi ve aşiret de yoktu. Kaldı ki, bölgede Barzani ailesi ile ilgili dinî kuşkular ve gizli kitap iddiaları yıllardır söy­lenmektedir.(4)

 Bu yazımızda değerlendireceğimiz belgeye göre Musul kazası haham­larından Sallum Barzani adlı Yahu­di, Müslümanlardan birine dil uzattı­ğı için yakalanıp zincire vurularak hapsedilmişti. Sonra da İstanbul'a getirilerek durum Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye'de görüşülerek Selanik'e sürülmüştü. Selanik ve Mu­sul'daki hahamlar, "Onun Selanik'te çaresiz ve perişan bir halde olduğu­nu, Selanik'in havasına alışamadığı­nı, bu durumun onun ölümüne se­bep olmakla kalmayıp Musul'da bu­lunan eşi ve çocuklarının da bir ek­meğe muhtaç olduklarını" mektuplarla İstanbul'daki Hahamhane'ye bildirmişler. Hahambaşının, Sallum Barzani'nin sürgünlüğünün Kudüs-i Şerif olarak değiştirilmesi ve Salllum'un orada gece gündüz padişaha dua ile meşgul olacağının belirtil­mesi üzerine, Kudüs'e Yahudi iskâ­nı ile ilgili tereddütler olduğu için; Hariciye Nezaretinin de görüşü alı­narak 29 Şubat 1856'da Hahambaşı'nca verilen dilekçe Osmanlı Hü­kümetince 11 Nisan'da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861'da bir irade ile Ku­düs'e sürülmüş, daha doğrusu sür­gün yeri değiştirilmişti.(5)


Mustafa Barzani
Mustafa Barzani'nin yıllar sonra kurduğu iliş­kiler, hahamlarla Sallum Barzani ai­lesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sür­düğünü göstermektedir. Molla Mus­tafa Barzani, 1950'den beri sık sık zi­yaret ettiği İsrail'de her zaman Ku­zey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kalmak­tadır: Haham David Gabay. Barzanilerin İsrail ile ilişkileri, hiç bir devlet­le kuramadıkları kadar sıkı ve sami­midir. Acaba neden diğer Kürt grupları değil de, Barzaniler bu ilişkide başrolde oynamaktadırlar. 18 Eylül 1972'de Washington Post'un yazdı­ğına göre her ay İsrail'den 50 bin dolar alan, MOSSAD şefi Zwi Şamir'i Kuzey Irak'taki kampında ağırlayan, 1967'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan'a sadece bir "Kürt Hançe­ri" götürmekle kalmayıp İsraillilerin bombalayacağı Kerkük Petrol tesis­lerinin planlarını da götüren Molla Mustafa Barzani(6) İslama mı, başka bir dine mi hizmet etmektedir. Bü­yük bir alim ve Seyyid olduğu iddia edilen hangi insan buna sırf "aşiret devleti" koltuğu için razı olabilir. 


2013-08-27

Suriye'de Kimyasal silahı yine MUHALİFLER kullanmışlar

Suriye
Suriye

Es-Sefir yazarı Muhammet Blut yazısında Suriye'deki saldırının amacının Suriye ordusunun ilerleyişini durdurmak olduğunu belirtti. medyaşafak.com sitesinden Hasan Sivri'nin çevirdiği bu dikkat çekici makaleyi paylaşıyoruz.
Muhammed Blut
Es-Sefir
Rusya kanıtlarını sundu, Batı ithamdan kaçınıyor, Obama istihbaratın devreye girmesini istedi.
Batılılar ve Amerika, Güvenlik Şurası önünde Suriye rejimini kimyasal silah kullanmakla suçlamaktan neden uzak durdular?
Arap kaynaklar, Batılı ve Amerikalı görevlilerin; kimyasal saldırı ile ilgili, resmi olarak ilan edilmeyen ama savaş sahası ve Guta bölgesini ilgilendiren uydu görüntüleri ve Rus belgeleri destekli bazı şeyler duymuş olabilecekleri üzerinde duruyorlar.
füze kimyasal
Rus heyet, önceki gün Güvenlik Şurasında belgelerle yaşananları aktardı. Toplantı süresince Amerikalılar, uydu görüntülerinde benzer sonuçlara -muhalif taraflardan atılan 2 füzeye- ulaştığından Rusların belgelerine karşılık başka belge sunamamış.

Suriye'nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Beşşar Caferi, Rusların belgelerini destekleyecek kanıtlarla süratli bir şekilde Şam'dan New York'a gitti. Batı'nın, Suriye rejimini itham etmesi ve soruşturmaların genişletilmesini talep etmekle yetinmesi, Rusların önceki gün gece saat 01.53'te Duma'dan atılan 2 füzeye ait fotoğrafları, Güvenlik Şurasına teslim etmesine dayanıyor. Ayrıca Batılıların, kendilerine mahsus referanslarına başvurmadan Suriye Muhalif Koalisyonunun, Suriye hükümetine sorumluluk atfettiği yorumlara dayandıkları gözlemlendi.
Ruslar, kimyasal madde taşıyan el yapımı füzelerin, Zehran Alluş yönetimindeki 'İslam Tugayı'nın kontrolü altındaki bölgeden atıldığını söylüyorlar. Zehran Alluş yönetimindeki İslam Tugayı, Guta'daki en güçlü silahlı grup ve 25 bine yakın militana sahip. Arbin, Zemelka, Sekba, Kefbatn, Ayn Terma ve çevre bölgelere dağılmış haldeler. Suriye ordusunun şu ana kadar ki en büyük operasyonu olan ve başkentin eteklerinde gerçekleştirilen ''Kent Kalkanı'' hamlesine cevaben, biri eski mıntıka olan Cobar yakınlarında bir beldeye, diğeri de, Doğu Guta'daki Arbin ve Zemelka ortalarına isabet eden iki füze atıldı.
Suriye ordusunun topçu birlikleri gece saat 1 gibi militanların merkezlerini bombalamaya başlarken, sabah 6 gibi de tank konvoyu ve piyade birlikleri özel bir şekilde Cobar'a, muhalif ''Başkent Fetih Cephesi'' grubuna doğru harekete geçmişti. Bölgede 13 muhalif tabur, Suriye ordusuna karşı savaşmak üzere Nusra Cephesi komutasında bir araya geldi. Bu taburlardan bazıları şunlar: ''Harun Reşid, Hak Kılıçları, Muhacirin ve Ensar, Ebu Zer Gifari, Abbas bin Meryem, Sultan Muhammed El-Fatih, Şam Kalkanları, Cobar Şehitleri, Mecd el-Hilafe''

(video) Bitmiş olan PKK terörünü, AKP hükümeti açık bir şekilde körükledi ve hortlattı

ak parti
ak parti


Emekli bir TSK Albayı ihanetin resmini çiziyor... 

AKP'nin ve Tayyip'in ihanetlerini Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri
EMEKLİ KURMAY ALBAY ÜMİT YALIM anlatıyor.

" AKP iktidara geldiğince terör büyük oranda sıfırlanmıştı.  PKK teröristlerinin büyük çoğunluğu Kuzey Irak'a kaçmak zorunda kalmıştı. Bunlar silahlarını gömerek ya da satarak ortadan kaybolmuşlardı.
Yani bu gün AKP'nin hedef gösterdiği durum AKP iktidara geldiğinde zaten vardı. 

Hatırlarsınız, teröristbaşının kardeşi Osman Öcalan, teröristliği bırakmak zorunda kalmıştı ve Kuzey Irak bölgesinde fırıncılık yapıyordu. Şu anda hala fırıncılık yapıyor. Ne oldu peki? Bakın ABD hemen devreye girdi, bildiğiniz gibi 4 Temmuz 2003 tarihinde maalesef askerimizin başına çuval geçirildi, ondan sonra artık olaylar gelişmeye başladı. Ve 2004 yılında Amerika ısrarla, Kuzey Irak bölgesindeki tampon bölgenin kaldırılmasını istedi.  Tampon bölge sayesinde bütün terörist kampları bomboştu ve bizim kontrolümüz altındaydı. Hatta kandil dağı bile TSK'nın kontrolü altındaydı.Doğal olarak, tampon bölge kaldırılınca teröristlere gün doğdu.Tekrar bütün terörist kampları şimdi terörist kaynıyor.

Bunun sorumlusu tampon bölgeyi kaldıran AKP hükümetidir. Yani bitmiş olan terörü, AKP hükümeti açık bir şekilde körükledi ve hortlattı. Daha önce askerin alan kontrolü ve yol kontrolü hakları vardı. Onlar da ellerinden alındı. Şimdi alan ve yol kontrolünü teröristler yapıyor. Bakın, kepazeliğe bakın.Nereden nereye geldik. Bunun dışında, kimsenin haberi yok şu anda, doğu ve güney doğu bölgelerinde görev yapan birçok subay mahkemelik. Teröristler şikayet ediyor ve bizim subaylarımız sorgulanıyor. Hiçkimsenin haberi yok.Herkes mahkemelik.

2012-08-11

Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir

Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir
Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir
Büyük İsrail projesi hiç bir zaman gerçekleşemeyecek, 400 senelik toprağımız Filistin tekrar bizim olacak ve üzerinde İsrail diye anılan bir devlet olmayacak. Türkiye'de kendini Türk ve Müslüman kimliğinde gösteren, yada kendilerini Ermeni olarak gösteren, veya kendilerini Alevi olarak gösteren, sayıları milyonları bulan, T.C. kimliği taşıyan çift kimlikli, hain Yahudiler, artık tamamen deşifre olacaklar... Bizim topraklarımız üzerinde, bizim devletimizde, bizim inançlarımızı, bizim fikriyatımızı, bizim ibadetlerimizi, bizden gözükerek yasaklayan bu hain kadrolar, gerçekten bizim olan bu devlette, bizim kanunlarımız ile adilane bir surette muhakeme edilip idam edilecekler... Vatana ihanetin mazareti olamaz...

***

Devrilmesi gereken ESAD değil, BOP eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetidir
Suriye'deki olayları CIA ve MOSSAD Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinden başlattı. Bütün Ortadoğu, Libya ve Mısır'ı karıştıran teröristler Türkiye'de eğitildiler. Bunlara silah da Türkiye üzerinden gönderildi. Esad çok önceden kendini bu günlere hazırlamıştı. Suriye'nin yerli halkından hemen hemen hiç kimse bu isyana destek vermedi. Sünniler de Şiiler de Nusayriler de vermediler. Ve ESAD ın ordusu bunlara dokunmadı. ESAD katildir. zalimdir, bu doğru. Ama bu noktada bu zulmü yapmadı. 

Hal böyle olunca Özgür Suriye Ordusu denilen Suudi, Ürdünlü, Tunuslu, Libya'lı Selefi teröristler herkesi vurdular. Daha taze hadise, 4-5 gün önce bu çatışmalara karışmayan  el-Berri diye anılan en kalabalık sünni aşiretinin liderlerini sokak ortasında silahla tarayarak katl ettiler. Bunun üzerine  el-Berri  ve dört büyük Sünni aşireti daha çatışmalara katılma kararı aldılar, devletten yana taraf oldular ve ilk günde 160 Selefi teröristi öldürdükleri gibi bunların en büyük mevzilerinden birini de ele geçirdiler.

Suriye'ye dair bize anlatılanların en az %99 u yalan...

Şu anda Suriye de olsaydım, Suriye'li olsaydım, Suriye devletini desteklerdim. Ha, Esad iyi biri mi? Değil... Gitmeli mi? Evet... Ama şimdi değil... Büyük İsrail ve BOP planı başarısız olsun, Müslümanlar güçlensin, birlik olsun, siyasi bir otoriteleri olsun, o zaman Esad'ı da, gitmesi gereken diğerlerini de gönderelim. Kendimizi bile bile fitneye, sonuç alınamayacak, kazanılamayacak, kazanılabilse bile küçük kafesten büyük kafese girmek demek olacak bir mücadeleye atmayalım...

Hangi ahmak, orada Esad devrilince kendilerini ABD terörünün içinde bulacaklarını akıl edemez? Saddam gitti de Irak ne oldu? 2 milyon sivil katl edildi? 5 milyon yetim kaldı. Yüzbinlerce Irak'lı sakat kaldı. On binlerce kadının-kızın ırzına geçildi. Bunu Saddam yapabilir miydi? 

Kaddafi gitti ne oldu? Mübarek gitti ne değişti? Söyleyeyim, bu ülkelerde de tam bir Siyonist hakimiyet oldu. Petrolleri, madenleri kapış kapış Siyonist, Avrupalı, ABD'li firmalara gitti... Asıl şimdi sömürülüyorlar...

Başımızdaki hükümet samimi olsaydı, Irak tezkeresi için ABD ile 24 milyar dolara anlaşma yapacağına,"Komşuda yangın varken şahsi kanaatim yangına müdahale etmekten yanadır." diye diplomatik dille müdahale kararı çıkartmaya çalışacağına, tezkere geçirmeye çalışacağına, Libya, BM-NATO kılığındaki Haçlı Seferi ile vurulurken İzmir'i merkez üs yapacağına, İsrail'in güvenliği ve Büyük İsrail in kurulması için çıkarılacaküçüncü dünya savaşında kullanılmak ve Rusya'yı vurmak-Rusya'nın ve İran'ın müdahale gücüne karşı, füze kalkanını Malatya'ya koyacağına, Limanları tezkere ile veremeyince, gayri resmi yollarla ABD'nin kullanımına açacağına, ABD askerlerine "kahraman" diyeceğine, gerekirse hükümetten çekilirlerdi, gerekirse can verirlerdi de bunlara mani olurlardı. Devrilmesi gereken ilk kişi Tayyip Erdoğan'dır. Hükümet meşruiyetini yitirmiştir ve meşru yöntemlerle halk tarafından getirildiği gibi götürülmelidir. Yüce divan'a sevk edilmelidir. 

Bu yapılıdıktan sonra, devlet gücümüz ile, o da belki, bu Siyonist fitneleri ve Büyük İsrail'i önleyebiliriz. Bu şartlarda Müslüman Suriyelilerin, arkalarına ABD ve Siyonizmi alıp, onların silahlarını alıp, İncirlik üssünde eğitim görüp, yayladağı kampında İsrail'lilerden ve İngiliz SAT komandolarından eğitim alıp Esad'a karşı savaşmaları akıl alır şey değildir. Bu hareket tarzı özgürlük mücadelesi değil vatanları Suriye'ye ihanettir. İslami bir hareket değildir. Doğru bir tercih değildir.. Bunu yapanları Esad değil, yerinde kim olsa katl eder... Her devlet kendi siyasi otoritesine baş kaldıranlara idam cezası uygular. Harp eder temizler. Biz PKK'ya karşı neden güç kullanıyoruz?

| İsmini vermek istemeyen bir izleyici - mfs

Başbakan Erdoğan eşbaşkan değil, bir taşerondur. İşi bitince çöplüğe atılır

Başbakan Erdoğan eşbaşkan değil, bir taşerondur. İşi bitince çöplüğe atılır
Başbakan Erdoğan eşbaşkan değil, bir taşerondur. İşi bitince çöplüğe atılır
ESKİ YOL ARKADAŞINDAN İLGİNÇ SÖZLER...

Gazete A24’e yaptığı açıklamada “Erdoğan ‘eş başkan’ değil, taşerondur. İşi bitince çöpe atılır!” diyen Abdüllatif Şener’den çok konuşulacak bir iddia daha. Şener’e göre basın, korktuğu için Başbakan Erdoğan’ın İsviçre hesaplarının üzerine gidemedi!

Abdüllatif Şener’le söyleşimizin üçüncü ve son bölümünde Büyük Ortadoğu Projesi’nden Arap Baharı’na, Türkiye-Suriye ilişkilerinden füze kalkanına, anayasa çalışmalarından PKK konusuna, Dersim konusundan başkanlık sistemine değin pek çok konuda merak edilenleri Gazete A24 okurları için konuştuk.

“Başbakan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin taşeronudur” diyen Şener, AKP’nin Türkiye’deki İslami duyarlılığı yok ettiğini de söylüyor. Başbakan Erdoğan’ın, Türkiye’de demokrasinin standardını aşağı çektiğini ifade eden Şener’e göre, basın Erdoğan’dan korktuğu için, Erdoğan’ın WikiLeaks belgelerinde yer alan İsviçre’deki hesaplarının üzerine gitmedi… İşte röportajımızın son bölümü…

Türkiye’nin dış politikası ile devam edelim isterseniz…

Türkiye’de küresel güçler tarafından en önemli karşı çıkışlar, Erbakan hareketi ile ortaya çıkmıştır. O hareket tümüyle tasviye olmuş, bugün mutlak anlamda küresel güçlerin, arzularına, isteklerine göre, hem ülkeyi yöneten hem de çevre ülkelerdeki dönüşümün taşeronluğunu üstlenen bir siyasi iktidar yapısı ortaya çıkmıştır.

Türkiye’nin, Suriye ile karşı karşıya gelmesi gibi…

Evet.

Ve şimdi füze kalkanı gibi bir bela var. Doğru mudur?

Evet. Türkiye’de bir siyasi iktidar var. Bu siyasi iktidar nasıl geldi, düşünebiliyor musun?

“ERDOĞAN NE SÖYLÜYORSA, TERSİNİ YAPIYORDUR”

Nasıl?

2002 öncesi partilerin, küresel güçlerle uyum tutmadığı ihtimali zaten görülmüştü. Çok da kötü bir konjonktüre geldiler tabii… 2001 krizi, 1999 depremi… Kamuoyunda da itibarları tasviyeye uğradı ve meclis dışı kaldılar. Onun yerine AKP geldi. Arkasından Irak işgali yaşandı. Şimdi ise, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da birtakım hadiseler meydana geliyor. Ve Başbakan 30’dan fazla farklı yerde “Ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” demiştir. Kendi ağzından… Hatta bir ara internet sitelerine düştü.

Konuşmalarında var. İki, üç sene önce bilhassa çok kullanıyordu. Sonra bıraktı bu cümleyi söylemeyi. “Bu ne demek acaba? Bu, Büyük Ortadoğu Projesi ne olacak?” diye hepimiz merak ediyorduk. Şimdi öğreniyoruz… Baktık ki, Kuzey Afrika’dan uzanıp giden bir değişim rüzgarı… Nasıl bir değişim bu biliyor musun?Başbakan arada bir İsrail ile ağız kavgası yapıyor ya… Ama yaptığı her iş de İsrail’in işine yarıyor. Ağzı ile kavga ediyor ama icraatlar hep İsrail’in menfaatine… Onun için, Başbakan’ın laflarına değil, icraatlarına bakmamız lazım…

“One minute” halk tarafından alkışlanıyor ama?

O ağızdan çıkan kavga kelimelerin amacı, halkın görmesini, anlamasını zorlaştırmak… Başbakan, ne söylüyorsa, yaptıklarının tersini söylüyor. Böyle bileceksiniz Başbakan’ı…

“DERSİM DE ÖZÜR VARSA, TAZMİNAT DA VAR”

Dersim Özrü…

Bir başbakanın özrü “Dersim’den özür diliyorum” diye olmaz. O zaman orada mağdurlar var. Tazminatlar ödenecekse ödeyeceksin, yükümlülüklerin varsa yerine getireceksin. Devlet adına ne kadar sorumluluğun varsa, hepsini gidereceksin. Bunu ortaya atarak, ortalığı karıştırmanın anlamı yok. Ortalığı dağıtmak için kullanılmaz bunlar…

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olarak, Erdoğan’ın niyeti bölgede tek adam olmak mı?

Hayır. Görevini yapıyor. Ne tek adam olacakmış… Oradan bir kahraman çıkmaz. Görev bittiği zaman atarlar insanı çöpe… Kahraman olamayacağı bir yerde, taşeronluk üstleniyor. Onun ‘eş başkanlık’ dediğine ben‘taşeronluk’ diyorum. Nedir bu değişim rüzgârları? Küresel güçlerin çıkarları ile özellikle de İsrail ile uyumlu politika, uygulamayan ülkelerin yönetimleri tasviye oluyor.

Birincisi bu. Libya… Suriye… Ve İran’a sıçramayı düşünüyorlar. İkincisi, küresel güçlerin politikalarına ve özellikle de İsrail’in politikalarına uyumlu politika uygulayan yönetimler de, halka yabancılaşmış olmaları, diktatörvari yönetimleri nedeniyle, önümüzdeki yeni süreçleri yönetebilecek yetenekleri, ve güçleri olmadığından, değiştiriliyor.

Yani, uyum sağlamayanlar ve uyum sağladığı halde yeni süreçleri kaldıramayacak olanlar değiştiriliyor. Mısır, bunun en tipik örneğidir. Eskiden, küresel güçler laik liderler arardı, işbirliği için… Şimdi bundan vazgeçti. Kullanabileceği, kendi çıkarlarını sürdürebileceği, dindar görünümlüler daha makbul hale geldi. Bu da, bölgemizde olup biten olayları yorumlamak açısından önemlidir. Ana çizgi değişimidir. Bunun altını çizmeniz gerekir.

Eskiden ‘eş başkanlar’ laik olanlar mıydı, bunu mu anlayalım?

2012-04-12

007 James Bond filmi çekiyoruz bahanesi ile Adana'dan Suriye'ye silah sevkiyatı yapmışlar

007 James Bond filmi çekiyoruz bahanesi ile Adana'dan Suriye'ye silah sevkiyatı yapmışlar
007 James Bond filmi çekiyoruz bahanesi ile Adana'dan Suriye'ye silah sevkiyatı yapmışlar
Ekspres gazetesinin ilginç Manşeti: James Bond-Skyfall filminin çekimlerinin perde arkasında Suriye’ye silah sevkiyatı mı var?
27.03.2012 

 
Adana'da yayınlanan Ekspres gazetesi çok ilginç bir manşet haberle bütün dikkatleri üstüne çekti. Mahalli gazete manşetinden şu soruyu sordu: 

"Adana’da, 007 James Bond-Skyfall filminin çekimlerinin perde arkasında Suriye’ye silah sevkiyatı mı var?" 

Gazetenin manşet haberi ise daha ilginç ayrıntılar içeriyor: 

ÇİLESİ BAŞKA 

Kentte bir “James Bond” çilesi yaşanıyor. Bond, filminin çekimleri için her gün on binlerce aracın geçiş yaptığı Kasım Gülek köprüsü trafiğe kapatılıyor. İddialara göre, köprü trafiğe kapatılırken başta İncirlik olmak üzere bazı noktalardan tırlar dolusu silah, komşu ülke Suriye’ye gönderiliyor. Bu arada Adana’da, 6 Mart günü başlayan çekimlerin filme girecek olan toplam dakika sayısı 13. 

BOND NEREDE? 
Bu arada çekimlerin hiçbir sahnesinde James Bond yok. Peki Bond nerede? Bond’u Adana’da gören de yok duyanda. Sadece çekimler yapılıyor ama Bond yok. Filmin çekimlerinin yapıldığı yerlerden biri de Yakapınar mahallesi. Yakapınar’da ise adım atılan her yerden tarih çıkıyor. Yapımcı şirketin talebi üzerine, aksiyon sahnelerinin çekildiği Kasım Gülek Köprüsü 17-26 Mart tarihlerinde trafiğe kapanmıştı. 5-6 Mayıs tarihleri arasında da bazı saatlerde köprü yine trafiğe kapatılacak. Silah sevkiyatı iddiaları nedeniyle vatandaşlar tepkili ve tedirgin. 

James Bond yutturmacası ile silah sevkiyatı
James Bond yutturmacası ile silah sevkiyatı
YANITINI ARAYAN SORULAR 

Özel bir şirketin çekimini yaptığı film için neden İncirlik’teki askeri üsten malzeme getiriliyor? Bu filmin çekimleri için neden özellikle demiryolu kullanılıyor? Tarihi mekanlarda ve demiryolunda yapılan çekimler neden basına kapatılıyor? Peki filmin kahramanı James Bond neden ortalarda yok? Aylarca süren çekimlerin toplamı neden 13 dakika ile sınırlandırılıyor? Bu 13 dakikalık çekim için yolun 3 ay trafiğe kapatılmasının mantığı ne?

Gazetenin bu tespit ve sorularına yetkililerden bir açıklama gelmedi. Herkes garip bir biçimde susuyor... 

ABD, Türkiye ve Suriye’yi karşı karşıya getiriyor. Suriye'de muhalifleri dış güçler destekliyor

ABD, Türkiye ve Suriye’yi karşı karşıya getiriyor. Suriye'de muhalifleri dış güçler destekliyor
ABD, Türkiye ve Suriye’yi karşı karşıya getiriyor. Suriye'de muhalifleri dış güçler destekliyor
İran’ın resmi devlet televizyonu Press TV, ABD’li yazar ve tarihçi Griffin Tarpley’in Suriye’de yaşananlar ve Türkiye’nin bölgedeki rolüne ilişkin bugün bir röportajını yayınladı. Türkiye medyası röportajın zamanlamasında kasıt ararken, açıklamaların içeriğini gözardı etti. 

ABD’li yazar ve tarihçi Griffin Tarpley, İran devlet kanalı Press TV ile bir röportaj gerçekleştirdi. Tarpley, röportajında Suriye’deki gelişmeler ve Türkiye’nin bölgedeki rolüne ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. 

İran'ın resmi kanalı Press Tv'nin Tarpley ile yapılan röportajını Erdoğan'ın İran ziyareti ile aynı güne denk getirmesi, Tarpley'in açıklamalarının içeriği sebebiyle Türkiye'de ana akım medya tarafından "İran'ın provokasyonu" olarak haberleştirildi. Oysa ABD'li tarihçinin söyledikleri büyük ölçüde doğruluk payı barındırıyor. 

“Abd, Türkiye ve Suriye’yi karşı karşıya getiriyor” 

Tarpley röportajında, Suriye yönetiminin ayaklanmayı temelde bastırdığını ve bunun ABD için yenilgi anlamına geldiğini belirterek, Obama yönetiminin bu yenilgiyi gidermek için Türkiye ve Suriye’yi karşı karşıya getirdiğini söyledi. 

“Sayıları şişirip Türkiye’yi gaza getirecekler” 

Tarpley ayrıca, Suriye Ulusal Konseyi güçleri, gözlemciler ve Özgür Suriye Ordusu’nun dünyada bir histeri yaratmaya çalışmak için, öldürülen kişi sayısını şişirecekleri ve bunun Türkiye'yi harekete geçireceği yorumunu yaptı. 

“Muhalifler dış güçlerce destekleniyor” 

ABD'li tarihçi, Suriye’de gerçek bir halk hareketi veya kalkışma yaşanmadığını, yaşananların yüzde 90’ının dış müdahaleler sonucu gerçekleştiğini vurguladı. 

Suriyeli muhaliflerin NATO tarafından silahlandırıldığına dikkat çeken Tarpley, Özgür Suriye Ordusu’nda Libya’daki muhaliflerin komutanı Belhac’ın da yer aldığını hatırlattı. Muhaliflere İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından destek sağlandığına dair raporların varlığından söz etti. 

Suriye’ye karşı emperyalist bir operasyon yürütüldüğünü söyleyen Tarpley, “eğer NATO ve Birleşmiş Milletler bize yardım etmezse” diyen muhaliflerin aslında İsrail’i ülkeye müdahale etmeye çağırdıklarını söyledi. 

“Suriye’nin sözde dostları” 

Tarpley, Suriyeli muhalifleri içinde barındıran ve 1 Nisan’da İstanbul’da geniş katılımlı bir toplantı yapacak olan “Suriye’nin Dostları” oluşumunu da “sözde dostlar” olarak değerlendirdi. 

Tarpley, Rusya Dışişleri Bakanı’nın “bu kişileri Suriye’nin düşmanları olarak diye adlandırmak daha uygun olur” şeklindeki sözlerine katıldığını dile getirerek, “çünkü bu grupların ülkeye getirecekleri bombalamalar, iç savaş ve arkasından çökmüş bir devlet olacaktır” dedi. 

“Konferans bir fiyasko olacak” 

1 Nisan’da İstanbul’da düzenlenecek Suriye’nin Dostları konferansında bir çeşit koalisyon kurulması için girişimde bulunulacağını söyleyen Tarpley, bunun Irak’ta kurulandan farklı olmayacağını, ardında Irak’takine benzer bir tablo bırakacağını dile getirdi. 

70 ülkenin davet edildiği bu konferansa Suriye devleti adına bir katılımcının çağırılmamasının anlamsızlığına işaret eden Tarpley, Çin, Rusya ve Lübnan’ın katılmayı reddettiği toplantının büyük bir fiyasko olacağı yönündeki öngörüsünü dile getirdi. 

Medya yalan haber dolu; Türk basını kirli oyuna alet oluyor. Suriye hakkındaki gerçek hedefler ve gerçek haberler gizleniyor

Medya yalan haber dolu; Türk basını kirli oyuna alet oluyor. Suriye hakkındaki gerçek hedefler ve gerçek haberler gizleniyor
Medya yalan haber dolu; Türk basını kirli oyuna alet oluyor.
Suriye hakkındaki gerçek hedefler ve gerçek haberler gizleniyor

Adamın adını bile değiştirip, kulağa daha antipatik, sevimsiz gelmesi için 40 yıllık Esad’a “Esed” demeye başladılar.

----

YUMUŞAK GÜÇ KULLANIMI

Suriye’ye müdahale edilmesi ve bunun ABD dışında bir ülke tarafından yapılması, şu anda ABD için Ortadoğu’yu istediği gibi şekillendirmenin en önemli adımı. Ancak bu müdahalenin önünde Asya - Pasifik Bloğu olarak adlandırabileceğimiz, Rusya - Çin - Hindistan gibi ülkeler var.

Bir de koçbaşı olarak kullanılması planlanan Türkiye kamuoyu... İkna edilmeleri gerekiyor.

Bunun için kullanılan yönteme yumuşak güç deniyor. Harvard Üniversitesi’nden Josepsh S. Nye yumuşak güç kullanımını şöyle açıklıyor:

“İstenilen bir şeyi kabul ettirmek için güç kullanmak değil, başkalarının sizin hedefinizi kabul etmelerini sağlamak” (*) Türkçesi kandırmak…

Gazetelerin 16 Mart 2012 günkü nüshalarına bakın, birçoğunda şu haberleri göreceksiniz: “Katliam olurken Esad ailesi eğleniyordu” ya da “Suriye’de sokaklar kan gölüne dönerken Esad ailesi Harry Potter izleyip alışveriş yaptı.”

Adamın adını bile değiştirip, kulağa daha antipatik, sevimsiz gelmesi için 40 yıllık Esad’a “Esed” demeye başladılar.

Hepsi, “Yahu bu ne kötü adammış” dedirtmek için. Bir gün sonraki gazetelerde (17 Mart) bu kez bir adım öteye gidiliyor: “Esad’ın e-postaları sızdırılmış. Bir kadınla ilişkisi varmış.”

Hani Kaddafi için de “Sarayındaki hemşireleri seks kölesi olarak kullanıyor” diye haber yaparlardı ya, işte onun gibi. Ya da “Saddam’ın oğullarının toplu seks partileri yaptıklarını” yaparlardı çarşaf çarşaf…

Şimdi de aynısını yapıyorlar. Suriye’de şu kadar adam öldürüldü, filanca yer şöyle bombalandı türünden hareketleri dinlerken dikkat edin, bu haberler hep aynı cümleyle başlar: “Aktivistlere göre” ya da “muhaliflere göre…”

Kim bu aktivistler? Her gün bize okutulan, beynimize çakılan haberlerin kaynakları…

Bizi böyle ikna etmeye çalışıyorlar. Bilgiyi yaratıyorlar, istedikleri şekle dönüştürüp bize enjekte ediyorlar. Türk basınının alet olduğu bir kirli oyundur bu…

“Şu anda dışarıda katliam var, bilmem kaç yüz kişiyi öldürdüler” diyerek bütün haber kanallarında gösterilen Danny Dayem’i unuttunuz mu? Birkaç gün sonra gerçek görüntüler ortaya çıkmıştı da söylediklerinin hepsinin, cep telefonuyla konuştuğu Anderson Cooper’ın, “230 kişi öldürüldü de!” şeklindeki talimatları olduğu anlaşılmıştı.

Cooper “şöyle de” diyor, Dayem de öyle diyordu.

Biz bu yalanları “vay be” diye dinlerken, bizim Dışişleri Bakanı da tehditler savuruyordu Suriye’ye…

Yarın ve yarından sonra ve daha sonra Esad’ın ne kadar kötü bir diktatör olduğunu, böyle haberlerle anlatmaya devam edecekler.

Adına “bilgi çağı” dedikleri bu yeni Ortaçağ’da basını bir savaş aracı olarak kullanmaya devam edecekler. Çünkü biz onlara inanmaya hazırız. Taa ki, ABD Suriye’yi istediği şekle dönüştürünceye ya da bir mucize eseri bu operasyondan vazgeçinceye kadar…

Gazetecilik, uluslar arası ajansların her dediğini sanki gerçekmiş gibi yansıtmak değildir.

Mehmet Yiğittürk

Alman Uzman; "Suriye'de bir piyes oynanıyor. ABD, Suriye'ye müdahale için Türkiye'yi kullanıyor. Bu yapılanlar uluslar arası hukuka ve BM tüzüğüne aykırı."

Alman Uzman; "Suriye'de bir piyes oynanıyor. ABD, Suriye'ye müdahale için Türkiye'yi kullanıyor.
Bu yapılanlar uluslar arası hukuka ve BM tüzüğüne aykırı."

Almanya hükümetine danışmanlık yapan Ortadoğu Uzmanı Christoph Hörstel, Amerika’nın Suriye’de çıkmazda olduğunu söyledi. Rusya ve Çin’in Suriye’ye verdiği desteği hatırlatan Hörstel, Amerika’nın bu kez hedefine ulaşamayacağını belirtti.

Almanya hükümetine danışmanlık yapan, Ortadoğu uzmanı Christoph Hörstel Suriye’deki gelişmelerle ilgili Russia Today kanalına çarpıcı açıklamalar yaptı.

Suriye’de incelemelerde bulunan Alman uzman, yaşananların uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler tüzüğüne karşı bir durum olduğunu söyledi. Hörstel, Suriye’ye müdahalede Türkiye’nin kullanıldığını belirtti.

"Suriye’ye büyük çapta bir müdahale zaten olmaktadır. Suriye’ye askeri bir müdahaleden söz ediliyorsa zaten bunu başta NATO olmak üzere rüşvet altındaki bazı Arap ülkeleri ve maalesef Türk dostlarımız masa altından ve gizli bir şekilde gerçekleştiriyor. Şu sıralarda onlarca Fransız, Alman, İngiliz, Suudi ve Türk caususlarının yanında birçok nizami ve düzenli asker yakalandı."

Merkel hükümetine danışmanlık yapan Christoph Hörstel, Batı basınına da sert eleştiriler yöneltti.

"Batı’nın aptalca basınına denmelidir ki, Aptal diyorum çünkü, sürekli olarak, açıkça bilindiği halde Suriye’de olanları çarpıtmak ve yalan söylemeye ısrar etmektedirler."

Alman Ortadoğu Uzmanı Hörstel, Rusya ile Çin’in Suriye’ye verdiği desteğin önemine dikkat çekti. Horstel, “Rusya ve Çin Suriye’de oynanan çirkin piyese katılmadığı için mutluyum” dedi.

Hörstel, Amerika’nın Suriye’de hedefine ulaşamayacağını belirtti.
“Suriye’de önceden kurgulanmış bir gündem söz konusudur. Bu gündem İran’da ve bazı Arap ülkelerinde kullanıldı, örneğin Libya’da…Hiç yokken CIA tarafından gergin ve yüklü bir atmosfer yaratılıp harekete geçildi. Öyle ki, Kaddafi’ye karşı hiçbir hareket yokken kirli medya savaşı ve kışkırtmaları sonucu bunu başardılar. Şimdi de aynı gündemi Suriye’de yürütmeye çalışıyorlar. Fakat bu plan Suriye’de başarıya ulaşamayacaktır.”

Alman uzman, NATO ülkelerinin Suriyeli isyancılara verdiği desteği de ortaya koydu.
“Silahlandırma şu an devam etmektedir. Ama onlar yalan söylüyor. Suriye ordusu tarafından ele geçirilen silahlar bunun kanıtıdır. Yalana karşı koymalıyız. Temiz ve insanca bir dünyada yaşamak isteyen insanlarlar gibi ben de NATO’dan utanç duyuyorum.”

Durdurun şu samimiyetsiz tiyatroyu artık! Recep Tayyip Erdoğan ve AK parti, ABD ve İsrail menfaatlerine mi hizmet ediyor yoksa memleketine mi? (video)

Durdurun şu samimiyetsiz tiyatroyu artık!
Recep Tayyip Erdoğan ve AK parti, ABD ve İsrail menfaatlerine mi hizmet ediyor yoksa memleketine mi?

Dünyanın en büyük terörist devletleri olan ABD ve İsrail, ortadoğudaki mazlum Müslüman milletlerin huzur ve refahını düşünüp bunun için gerekirse bir çok ülke ile savaşa girebilir mi? Azıcık tarih ve ilim bilen biri bu saçmalığa inanabilir mi? NATO'nun bir Hıristiyan klübü olduğu ve daha derinde dünya Yahudiliğinin kontrolünde olduğu gerçeği biliniyorken, bunların ortadoğu'da müslüman milletleri diktatörlerin elinden kurtarmak(!) iddiları samimi bulunabilir mi?

Peki, Gerçek amaçlarını onlar gizliyorlar da bizim başımızdaki sözde İslami iktidar neden gizliyor? Ve, neden onlarla bu derecede yakınlar ve her konuda kayıtsız - şartsız bir itaat ile ortak mesai harcıyorlar?
ABD'nin en büyük gazetelerinin bile "Türkiye hükümeti, değerlerine ve vatandaşına ihanet ediyor." başlıkları attığı bir dönemde, Yahudilerin ve Sabetaycıların kontrolündeki Türk(!) basını gerçekleri gizliyor mu?

Durdurun şu samimiyetsiz tiyatroyu artık! Recep Tayyip Erdoğan ve AK parti, ABD ve İsrail menfaatlerine mi hizmet ediyor yoksa memleketine mi?

Tayyip Erdoğan ve AKP'si samimi iseler, ABD ve İsrail menfaatine çalışmıyorlarsa, samimiyetlerini ispat etsinler;

- Önce Genel Kurmay Başkanlığı'mızdaki İsrail Odasını kapatsınlar..
- Suriye'deki zulme gösterdikleri tepkide samimi iseler, derhal Suriye halkının dostları toplantısı yaptıkları gibi, Filistin Halkının ve Irak halkının dostları toplantısı da yapsınlar. Suriye'de mi daha çok kadın, çocuk, sivil katl edildi; yoksa Irak'ta mı? Yada Filistin'de mi?

Irak'ta bir buçuk milyon sivil acımasızca katl edilirken "Komşuda yangın varken, bu yangına kayıtsız kalamayız. Şahsi kanaatim bu yangına müdahale etmekten yanadır." diye tekrar tekrar demeç vererek, tezkere çıkartmaya çalışan, ABD ve zalim müttefiklerinin yanında yer alarak bu vebale ortak olmak isteyen bir Tayyip Erdoğan'ın samimiyetine nasıl inanabiliriz?



- TSK'nın içindeki değişimleri ABD'nin yaptığına dair iddiaların(ki çok ciddi kaynaklarla ispat edilmiş) gerçek olmadıklarını ispat etsinler.

- Ordumuzun toplam gücünün yarısından fazlasının yaklaşık iki senedir Güney Doğu ve Doğu bölgemizde her an gerçekleşecek Türkiye ile İran ve Suriye savaşı için hazır bulunduruldukları gerçeğini izah etsinler. TSK'ya yaklaşık beş ay önce "Savaşa hazır ol!" emri verildiğine dair basına sızan haberlerin doğru olmadığını ispat etsinler.

- İsrail ile yaşanan gerginliklerin tüm bu gerçekleri gizlemeye dair danışıklı dövüş ve tiyatro olduğunun meydana çıkmış olmasını izah etsinler? Füze kalkanı projesinin İsrail'in güvenliği için olduğunu ve Türk halkının, basın desteği ile de aldatıldığı, yaşanan her şeyin ABD ve İsrail menfaatine olduğu gerçeğini izah etsinler?

- Hepsinden önemlisi de, kaç sene oldu, artık Amerikan askerlerine kahraman deyip demediklerini, onlara hayır dua edip etmediklerini izah etsinler?

Bakınız; dünyanın en büyük terörist ülkesi ABD'nin yaptığı dünyanın en büyük terörist eylemini izleyelim; (sonra bunu yapan bir anlayışın nasıl olup da Suriye halkının menfaatini isteyebileceğini sorgulayalım.)




Dünya tarihinin bilinen en büyük terör eylemi ABD tarafından gerçekleştirilmiştir. Hıristiyani terör anlayışı, atom bombasına "Little Boy" (Küçük Oğlan) adını verip Hiroşima'ya atmış, bir kaç dakika içinde 140 bin kadın, erkek, yaşlı, çocuk, bebek, hasta ve sivillerin topyekün ve akıl almaz feci bir surette can vermelerine sebep olmuştur. Sonra, bir de sıkılmadan "İslami terör" diye bir kavramı üretmişlerdir.

Savaşı hukukundan çıkartıp akıl almaz bir terör hareketine dönüştüren "Hıristiyani terör" anlayışı bununla da yetinmeyip Hiroşima'daki saldırısından sadece 3 gün sonra 9 Ağustos 1945 saat 11:02'de Nagasaki'de Plütonyum-239 tipi atom bombası "Fat Man" (Şişko Adam) ile ikinci terörsit eylemini geçekleştirmiştir.

Aynı şekilde sivilleri, kadınları, çocuk ve bebekleri, ihtiyarları, harbe katılmamış tarafsızları, hastaları, din adamlarını ayırmamış, kelimenin tam anlamı ile terör estirmiştir...

Şimdi aynı ABD'nin ve aynı Hıristiyani terör guruplarının çıkıp dünyaya adalet öğretmeye kalkmaları ne kadar inandırıcı kabul edilebilir?

BÖYLE BİR DEVLETİN HALKLARIN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELE VERDİĞİNİ İDDİA ETMESİ GÜLÜNÇTÜR. İNANAN/DESTEK OLAN AHMAKTIR. HATTA APTALDIR. TÜRKİYE NATO'DAN DERHAL ÇIKMALIDIR. BOP VE BENZERİ PROJELER GERÇEK ANLAMDA UZAK DURDUĞUMUZ HATTA KARŞI OLDUĞUMUZ PROJELER OLMALIDIR.



Bu ay öne çıkanlar