2012-06-04

Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..

Medeniyetimize ait eserleri ortadan kaldırmaya ahdetmiş zihniyetin içler acısı bir icraatı daha...Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..
Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..


Medeniyetimize ait eserleri ortadan kaldırmaya ahdetmiş zihniyetin içler acısı bir icraatı daha...

Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..

Fatih 'in yaptırdığı ilk İstanbul medresesi olma özelliğine sahip bu güzelim yapı, müze Ayasofya’sına yakıştırılamadığı için acımasızca berhava edilmiş.


Fatih Sultan Mehmed 29 Mayıs 1453'te Bizans'ı fethedip şehire girdi­ğinde gerek Tâcizâdc Cafer Çelebi, gerek Tursun Bey'in haber verdiklerine göre, doğru Ayasofya'ya giderek. kubbenin üstüne kadar çıkıp bu muhteşem mabedi büyük bir ilgiyle incelemişti. Fetihte bizzat hazır bulunan Tursun Bey, Ayasofya ve çevresinin çok harap bir vaziyette bulunması üzerine Fa­tih'in üzülerek aşağıdaki şu ünlü Farsça beyti terennüm ettiğini kaydeder:

Örümcek Kisrâ'nın takında perdedârlık ediyor
Baykuş   Efrasyab 'ın   kalesinde nevbet vuruyor

İstanbul alındıktan sonra Fatih ilk iş olarak Ayasofya'da toplanmış
olan Bizans halkına hitaben can mal ve din özgürlüklerinin kendi
teminatında  olduğu   konusunda güvence vermişti.

Gerekli temizlik hemen başlatılarak bakımsız ve harap vaziyette kalmış olan Ayasofya, usul gere­ğince camiye çevrilmiş ve onarı­ma alınmıştı ve belli başlı Türk şe­hirlerinde varlığı görülen ulu ca­mi görevini artık Ayasofya, bir "cami-i kebir" olarak üstlenmiş bulunuyordu.

Camiin bakımı için gelir sağlaya­cak pek çok mülk ayrıldıktan sonra hizmetlerini görmek üzere de 620 görevli atanmıştı. İlk dö­neminde güneybatı köşesine bir ahşap minare yaptırılmış; Fatih Sultan Mehmed'in talimatıyla ya­pının kuzey tarafına bir de med­rese inşa ettirilmişti. Ondan sonra gelen Osmanlı padişahları da fe­tih sembolü olarak kabul edilen Ayasofya'ya büyük önem vermiş­ler ve bu konuda hiç bir fedakârlıktan kaçınmamışlardır.
Ayasofya Medresesinin kökü kazınmadan  önceki hali (Giriş ve batı kısmından bir görünüş)
Ayasofya Medresesinin kökü kazınmadan
önceki hali (Giriş ve batı kısmından bir görünüş)
 Ayasofya'nın "kutsal hikmet" manasına gelen Grekçe adı dahi değiştirilmeyerek hoşgörü kavramı bir kez daha dünyaya gösterilmişti. Özellikle II. Selim döneminde Mimar Sinan'ın yapmış olduğu destek payandaları ve onarımlar sayesinde yapının günümüze ka­dar ulaşması mümkün olabilmiş­tir. Ayrıca Sultan Abdülmecid dö­neminde (1839-1861) Fossati kar­deşlerin 1849 tarihleri arasında yaptıkları restorasyon çalışmaları da önemli yer tutar. Ayasofya'nın içinde bulunan figürlü mozaikle­rin üzerleri ince bir sıva ile örtül­müş olup bu uygulama ile bir ba­kıma bunların korunması sağla­narak günümüze kadar ulaşabil­meleri mümkün olmuştur.


Ayasofya'nın masrafları ve ona­rımları daima Fatih tarafından ku­rulmuş olan vakıf gelirlerinden karşılanmıştır. Bu vakıflar, şehir içindeki müsakkafat, dükkânlar, evler, menziller, değirmenler, hanlar, hamamlar ve özellikle Fa­tih tarafından yaptırılan bedes­tenlerden oluşmaktadır.

926/1519 tarihli tahrir defterinde Ayasofya vakıflarının hasılatının 1.426.288 akçe olduğu görülmektedir. O ta­rihlerde 40 akçe 1 flori olduğuna göre bu miktar 36.500 altın filori, 09.01.2003 tarihli gün itibari ile 1 gr altın 19.000.000 TL'dir. Bu he­saba göre, bu yüklü gelir sayesin­de Ayasofya devamlı olarak imar edilip ayakta kalabilmiştir.


1980'li yıllarda Ayasofya Camii (Kazım Zaim Arşivi)
1980'li yıllarda Ayasofya Camii (Kazım Zaim Arşivi)


İlk iş, Medrese

Çok iyi eğitim görmüş olan Şeh­zade II. Mehmed, zamanın en iyi alimlerinden olan Molla Gürani ve Molla Hüsrev'in tedrisinden geçmişti. O, Ayasofya'nın onarıl­masını takiben ilk iş olarak Zey­rekteki Pantakrotor manastır odaları ile Ayasofya'daki Papaz odalarını medrese olarak faaliye­te başlatmıştır. Bu iş için ilk etap­ta Ayasofya Camii'nin hemen ya­nındaki papaz okuluna ait bö­lümler kullanıldıysa da asıl med­rese binasının Fatih tarafından yaptırıldığı, Külliyenin vakfiyesin­den anlaşılmaktadır. Bu nedenle İstanbul Külliyesi (Üniversitesi) medreselerinin 1453 yılında ilk olarak Zeyrek ve Ayasofya’da kurulduğunu söyleyebiliriz.

Medre­senin ilk müderrisi de Fatihin hocası Molla Hüsrev'dir. Ebu Behram El Dimişgi'nin Atlas Minör tercümesinde İstanbul hakkındaki ilave bilgiler arasında "Fatih Ayasofya'nın şimal (ku­zey) tarafında talebe-i ulum için vezayifi muayene ile bir darül tahsili ulûm ve medrese-i aliyye ihdas etmiş" denmektedir. Bu, eski    saray tarihinden yani 1454'ten evveldir. Bu sebeple Ayasofya medresesinin 1453 yı­lında Ayasofya camiinin kuzeyin­de Fatih tarafından kurulduğunu söyleyebiliriz.

Ayasofya Camii müze olunca, bugün hiçbir hatırası kalmadan
ortadan kaldırılan Fatih'in yadigarı medresenin esas planı
(Ekrem Hakkı Ayverdi; Osmanlı mimarisinde Fatih devri. cilt3, sf 319)


Fatih Camii külliyesinin inşası üzerine bir süre boş kalan Aya­sofya medresesi II. Bayezid dö­neminde (1481-1512) tekrar kul­lanılmaya başlanmıştır. 1596 ta­rihli masraf defterinden anlaşıldı­ğına göre, Ayasofya Medresesi 1596'da yeniden ihya edilmiştir. Fatih'in yaptırmış olduğu tek kat­lı medresenin üstüne II. Bayezid bir kat ve hücreler ilave ederek yapı iki katlı bir medrese haline dönüşmüştür. 1846-1849 yılları arasında Sultan Abdülmecid dö­neminde Mimar Fossati kardeşler tarafından gerçekleştirilen Aya­sofya restorasyonu sırasında medrese binası da restore edilmiş ve tamir sırasında köklü değişik­likler yapılmıştır.

1915'te hazırlanan ve İstanbul Müftülüğü Şer'i Sicil Arşivi'nde bulunan Ders Vekâleti Medrese ve Müderris Defterindeki bilgilere göre Ayasofya Medresesi, iki kat­lı bir bina olup alt katta 14, üst katta 18 olmak üzere 32 odalı bir yapı idi. 80 ile 90 talebenin barın­masına müsait medresenin her iki katta helası, ortasında şadırva­nı, genişçe bir avlusu, gusülhane ve çamaşırhanesi bulunmaktaydı. Prof. Dr. Semavi Eyice'ye göre 19. yy'da yaygın olan batı üslu­bundan etkilenmiş görünen med­rese binasında bir çok değerli ilim adamı ders vermiştir. Bunlar­dan biri de Fatih zamanının en önde gelen alimlerinden Ali Kuşçu'dur. Ayasofya hakkında bir ri­sale yazıp Fatih'e hediye etmiş olan Ali Kuşçu hakkında Süheyl Ünver  şu   bilgileri   vermektedir:


Ayasofya Medresesi'nin  avlusunun  kuzeyden güneye  doğru olan kısmı
Ayasofya Medresesi'nin
 avlusunun
kuzeyden güneye
doğru olan kısmı
"Fatih Ali Kuşçuyu 1473'de Otlukbeli seferine giderken yanında götürür. Dönüşte Ayasofya med­resesine günde 10 akça, Nişancı Paşa'ya göre de 200 akça ile Mü­derris tayin eder. Ali Kuşçu, İs­tanbul'un ilk büyük ilmî payesi olan Ayasofya Müderrisliği vazi­fesini uzun yıllar sürdürmüştür."

Görünümü bozuyormuş !

Konya İzzet Koyunoğlu Müzesi Arşivi'nde no: 13363'te kayıtlı bu­lunan 1286/1863 tarihli "Cetvelli Medâris-i Asitâne" başlıklı belge­ye göre medrese 198 talebeyi ba­rındırmakta ve İstanbul'un en ka­labalık eğitim müessesesi olma özelliği taşımaktaydı. İki katlı bir iç avluya sahip, ahşap revaklı bir yapı olan medrese, 19. yy'da Abdülmecid döneminde gerçekleşti­rilen onarımda yenilenmiştir. Hüseyin Ayvansarayî'nin 1865 basım tarihli Hadikatü'l-Cevami adlı eserinde bahsettiği üzere Akemseddin'in Ayasofya Medresesi'nin kapısı bitişiğinde bir halvethanesi bulunmaktaydı. Daha sonraki tarihlerde bu halvethane Akşemseddin   hazretlerine   hürmeten kitap hane müderrislerine vakfedilmiştir.

1924'e kadar medrese olarak kul­lanılan bina bir ara vilayetin em­rinde kimsesizler yurdu olarak iş görmüş, ancak 1934 yılında ha­rap olduğu ve Ayasofya'nın görü­nümünü bozduğu gerekçesiyle zamanın Antikiteler ve Müzeler Umum Müdürü Aziz Oğan'ın em­ri ile yıktırılmıştır.

Bir kısmı kimsesizler yurdu ola­rak kullanılan medrese yıkılma­dan önce resimleri çektirilip planlar mimar Nihat'a çizdirildik­ten sonra birer nüshaları Evkaf Müdürlüğü'ne ve Kültür Bakanlı­ğına gönderilmiştir. Muhtemelen bir nüshası da Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'nde kalmış olup Sü­heyl Ünver de bu bilgileri yayın­lamıştır.

Ayasofya Medresesi'nin  Avlusundan bir kesit
Ayasofya Medresesi'nin
 Avlusundan bir kesit

Ayasofya'da 1982 yılı onarımları sırasında tamamen toprak dolgu altında kalan çalılık ve moloz yı­ğınları altındaki medrese alanı önce temizlenmiş sonra da temel sondajlarına geçilmiştir. Onarım çalışmalarını yürüten Y. Mühen­dis Mimar Alpaslan Koyunlu’nun araştırmaları sonucunda medresenin temel kalıntıları, bölme du­varları, su yolları, şadırvan kaide­si ile ana gezinti yolları ortaya çı­karılmıştır.

Bu kısımda yeni bir kazı yapıldı­ğı takdirde medresenin planları hakkında daha ayrıntılı bilgiye sahip olabileceğiz.



Yeniden yapılanmalı

Bundan sonra neler yapılabilece­ği ile ilgili olarak Süheyl Ünver, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Gullit'in plan ve bilgilerinden hareketle bir restitüsyon planı yapılarak rekonstürüksüyon (yeniden inşa) gerçekleştirilebilir.

Böylece İstan­bul'un fethinin 550. yıl dönümü­nü kutlayacağımız bu yıl içerisin­de Fatih'in bir hatırasını daha ya­şatmış olmakla birlikte Ayasofya'nın  şanına  yakışır bir  kültür merkezi   oluşturmak   mümkün olabilecektir.

Bu arada Türk kültürüne büyük hizmetleri geçen yukarıdaki bilgi­lere ulaşmamızı sağlayan Ekrem Hakkı Ayverdi ve Süheyl Ünver hocalarımızın yanı sıra Ayasofya içinde görmekte olduğumuz Ka­zasker Mustafa İzzet Efendi'nin hattı olan dünyanın en büyük levhalarını Ayverdi'ye onartarak kendi çabasıyla tekrar yerine astı­ran eski Müdür Arkeolog Muzaf­fer Ramazanoğlu'nu saygı ve rahmetle anıyoruz. Ayverdi, Ünver ve Ramazanoğlu gibi Türk kültü­rüne hizmeti geçmiş bilgili ve ce­sur insanlar sayesinde kültür de­ğerlerimiz korunmuş ve günümü­ze ulaşabilmiştir. Başka milletle­rin değerlerine sarılan kişilerse onların adi birer kopyası olmak­tan öteye gidememiştir. Şair Ni­yazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun aşağıdaki şiiri bu gibi insanlara ithaf olunur:


Ayasofya Medresesi, yıkılmadan bir müddet önce İstanbul  Belediyesi'ne bağlı kimsesiz çocuklar yurdu olarak hizmet vermiş.
Ayasofya Medresesi, yıkılmadan bir müddet önce İstanbul
Belediyesi'ne bağlı kimsesiz çocuklar yurdu olarak hizmet vermiş.












Fatih Sultan Mehmed Han'la Çağdaş Bir Hesaplaşma


Her delikanlının senin yaşında
Kavak yelleri eserken başında
Ta... Bilmem nereden bu kadar yolu
Gelip, almak var mıydı İstanbul'u?
Bunca zahmet, bunca şehit, bunca kan...
Neden yaptın bunu Sultan Mehmed Han?
Hatanı silmedi hâlâ asırlar...
Hele işlediğin öbür kusurlar...
Ayasofya'yı camiye çevirdin.
Bilmiş ol ki, büyük bir çam devirdin...
Minareler diktin dört bir yanına
Kubbedeki haçın kıydın canına...
Korkudan sustular güzelim çanlar
Sultanım, irtica değil mi bunlar?
Balkan'da gürlerdin, çaktın Mora'da
Ne işiniz vardı beyim, orada?
Yaptığın bu yanlış işler yüzünden,
Bütün Avrupa'nın düştük gözünden
Bulgar'ın elini sıkamaz olduk
Yunan’ın yüzüne bakamaz olduk
Neyse ki çağımız güze çağıdır
Ayasofya'nın da müze çağıdır
Şol dört minareyi dört dikili taş
Gibi sessiz kılıp eyledik çağdaş!
Eğer uğramazsak bir kem nazara
Belki korlar bizi ortak pazara
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu


Ayasofya Medresesinde yıllarca hocalık  yapan Ali Kuşçu'yu, Fatih Sultan Mehmed'e  Muhammediye adlı matematikle  ilgili kitabını takdim ederken gösteren minyatür
Ayasofya Medresesinde yıllarca hocalık
 yapan Ali Kuşçu'yu, Fatih Sultan Mehmed'e
 Muhammediye adlı matematikle
ilgili kitabını takdim ederken gösteren minyatür
Kaynakça:
1.  Ayasofya Müzesi Uzmanı, Ekrem Hak­kı Ayverdi, Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri, III. Cilt, İstanbul Fetih Cemiyeti İs­tanbul Enstitüsü No: 69 İstanbul 1973
2.  Prof. Dr. A. Süheyl Unver, Fatih Külliyyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul Üni­versitesi Yayınları, Sayı: 278, İstanbul 1946
3.  Prof. Dr. Semavi Eyice, Ayasofya Med­resesi, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklo­pedisi, İstanbul 1994
4.  Erdem Yücel, "Ayasofya Çalışmaları ve Yapılan Onarımlar" Sanat Tarihi Araştır­maları Dergisi, Cilt 2, Sayı: 6, Aralık 1989


Kaynak: Tarih ve Düşünce Dergisi / 2004














Ayasofya'nın umumi planı (Gurlitt'ten) 18 numarayla işaretlenen yer medrese kısmını gösteriyor
Ayasofya'nın umumi planı (Gurlitt'ten) 18 numarayla işaretlenen yer medrese kısmını gösteriyor




Y. Müh. Mimar Alparslan Koyunlu tarafından medrese enkazında temizlik ve kazı çalışması yapıldıktan sonra çizilmiş olan rölöve
Y. Müh. Mimar Alparslan Koyunlu tarafından medrese enkazında temizlik ve kazı çalışması yapıldıktan sonra çizilmiş olan rölöve


İlk kuruluşunda Molla Hüsrev gibi bir devin müderrislik yaptığı medresenin yok edildikten sonraki içler acısı durumu (Kazım Zaim arşivi)
İlk kuruluşunda Molla Hüsrev gibi bir devin müderrislik yaptığı medresenin yok edildikten sonraki içler acısı durumu (Kazım Zaim arşivi)


Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

2012-06-01

"Dinler arası diyalog olamaz. Dinler birbirlerine dönüştürülemez." Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez

"Dinler arası diyalog olamaz. Dinler birbirlerine dönüştürülemez." Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez
"Dinler arası diyalog olamaz. Dinler birbirlerine dönüştürülemez."
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez
Son yıllarda bütünüyle İslam aleminde ve ülkemizde adeta kasırgaya dönüştürülen ve İslam itikadında onarılması güç yaralar açmaya başlayan DİNLER ARASI DİYALOG çalışmalarına anlamlı reddiye geldi.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Kazakistan'ın başkenti Astana'da gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevaplandırdı. Görmez ''Dinler arası diyalog olmaz, din adamları arasında diyalog olur. Yani iki farklı dinden din adamı oturup örneğin çevre ile ilgili, savaşlarla ilgili bir konuyu görüşebilir, bu diyalogdur. Ancak dinler arası diyalog olmaz. Dinler birbirine dönüştürülmez, din adamları dünya ile ilgili yaşanan sorunlarla ilgili sorunlarını tartışır'' dedi.

2012-05-31

Bundan Sonra İstanbul'a 'İslâmbol' denile

Bundan Sonra İstanbul'a 'İslâmbol' denile
Bundan Sonra İstanbul'a 'İslâmbol' denile


Fâtih Sultan Mehmed Han'ın 29 Mayıs 1453 yılında İstanbul'u fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul'u bir İslâm şehri hâline getirmek oldu. İnşâ ettiği yapılar ve camilere tahvîl ettiği eski eserler bu hizmetin büyüklüğünü gösterir. Bunun yanında Kostantıniyye ismiyle anılan şehre "İslâmbol" adını verdi(1)

Bundan sonra İslâmbol ismi de kullanılmaya başlandı. Zaman zaman pâdişâhların İslâmbol isminin kullanılmasına dâir emirleri olmuştur. Bunlardan birisi de Sultan Üçüncü Mustafa Han (1757-1774)'a aittir.

"Paralarla, emirnameler ve beratlarda kullanılan ifâdelerin birbirine uygun olması güzel bir iş olduğu için, artık "Kostantıniyye" ismi yerine "İslâmbol" isminin kullanılmasına dâir sultanımızın bir fermanı sâdır olmuştu. Binâenaleyh, bundan sonra Dîvân-ı Hümâyûn kaleminden yazılacak emirname ve beratlarda "Kostantıniyye" yerine "İslâmbol" lafzının kullanılması pâdişâhımızın emridir."
Sultan Üçüncü Mustafa Han'ın İstanbul'a
İslambol denilmesine dair fermanı

Fî 19 Rebîulâhir sene 1174 (28 Kasım 1760)
(BOA, Tahvîl Defteri, Nr. 22, s. 17)

Sabit Tunç
Yedikıta

Eylül 2008, Sayı 1

www.yedikita.com.tr

Kur'an-ı Kerim şifre kitabı mıdır? Kur'an-ı Kerim'in şifresi kitabı ve Ömer Çelakıl üzerine ilmi bir değerlendirme

Kur'an-ı Kerim şifre kitabı mıdır? Kur'an-ı Kerim'in şifresi kitabı ve Ömer Çelakıl üzerine ilmi bir değerlendirme

TAKDİM

"Kur'an-ı Kerim'in Şifresi" adlı bir kitap yazan Ömer Çelakıl adlı bir tıp öğrencisinin, Kur'an üzerinde geliştir­diğini iddia ettiği birtakım matematik­sel yöntemlerle hem geçmiş hem de geleceğe dönük birtakım bilgiler bul­duğunu iddia etti. Bu iddialarla başla­yan tartışmaların ardından, Kur'an-ı Kerim'i referans göstererek kehânet derecesine varacak çok ciddi iddialar ortaya atıldı. Bu durum doğal olarak akıllara Kabalizm ve 19'cuları getirdi.

Görünüşte öyle olmasa ve bu şekil­de gösterilmek istenmese dahi, tartış­malar sürekli olarak Kur'an-ı Kerim'in bir şifre kitabı olup olmadığı üzerine gelip düğümlendi. Zaten bu iddiaların en büyük sakıncalarından ve geçmiş­teki örneklerinden anlaşıldığı üzere, amaçları Kur'an üzerinde tartışmalarmeydana getirmek.

Biz de bu tartışmalarla ortaya çıka­bilecek birtakım yanlış anlaşılmaları önleme adına Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerin­den Prof. Dr. Davut Aydüz ile bu ko­nuda nasıl bir yaklaşım gösterilmesi gerektiği, Kur'an-ı Kerim'in iddia edil­diği şekilde gelecekle ilgili nasıl bilgiler verdiği, bu fikirlerin Kur'an-ı Kerim'e zararları, bu tür yaklaşımların temelin­de hangi fikirlerin bulunduğu gibi, ko­nu üzerinde merak edilen tüm ko­nuları konuştuk.

Prof. Dr. Aydüz'ün konuşmalarında değindiği, dikkat çektiği en önemli nokta, Kur'an-ı Kerim'in bir şifre kitabı olmadığıydı. Prof. Aydüz, bu tür yak­laşımların geçmişten günümüze daha önce de çok kereler ortaya çıktığını da hatırlattı.

****

Son ayların en yoğun tartışma konularından olan "şifreciliğin" Kur'an-ı Kerim'e yarardan çok zarar verdiğini anlatan Prof. Dr. Davut Aydüz, Kur'an-ı Kerim'in kendi deyimiyle "mübin", yani apaçık bir kitap olduğunu söyledi:

- Öncelikle "Kur'an-ı Kerim'in Şif­resi" adıyla yayınlanan bir kitabın ar­dından Kur'an üzerinde kehânet tar­tışmaları yaşandı. Size göre; insanlar bu tür fikirlere/iddialara nasıl yaklaş­malı? Buna benzer kitapları okumak için konuyu nasıl değerlendirmelidir­ler?

- Kur'an-ı Kerim; mu'cize bir kelâmdır. Mu'cize kelimesinin kökü i'câz'dır ki; o da, "âciz bırakmak" manasına gelir. Bir şeyin benzerini yapmaktan muhatabı âciz bırakan şeye de mu'cize denir. Bu ba­kımdan Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz (sav)'in en mühim ebedî bir mu'cizesidir.

- Hangi yönden?


- Kur'an'ın mu'cize olu­şunun vecih ve cihetlerinin sayısı hususunda farklı görüşler olduğu­nu söyleyebiliriz.. İ'câzla meşgul olan âlimler birden başlayarak onlarca i'câz vechinden bahsetmişlerdir. Doğru olan da birçok âlimin belirttiği üzere, i'câz vecihlerini tahdit etmemektir/sınırlandırmamaktır. Her âlim ken­di zevkine, tabiatına ve yoluna uygun olan cihetleri almış, onları incelemiş, i'câz vecihlerini de onlara hasretmiştir.(1)

İ'câzu'l Kur'an literatüründe üzerinde en çok durulan başlıca i'câz yönlerinden bazıları şunlardır:
1    1- Dil ve Üslûp,
2- Muhtevâ özelliği,
3- Gayb bilgisi,
4- İlmî i'câz,
5- Sosyolojik deliller,
6- Sayısal i'câz (2).

Kur'an'ın her çağda öne çıkan bazı i'câz yönleri vardır. Günümüzde ise; ilmî i'câzıyle birlikte, sayısal veya matematik­sel i'câzı çokça konuşulmaktadır.

Sorunuzda; Kur'an'ın gelecek hakkın­daki bilgilerden haber vermesinden bah­sediyorsunuz, ki bu da Kur'an'ın i'caz, yani mu'cizelik yönlerindendir. Kısaca şöyle diyebiliriz: Gayb bilgisi: Kur'an'da geçmişe ve geleceğe ilişkin haberlerin bulunması, onun bir başka bir i'câz yö­nünü oluşturur. Kur'an-ı Kerim'de yer verilen tarihî olaylarla, Peygamber kıssa­ları geçmişe ait gaybî haberlerdir. Yapı­lacak bir savaşta Bizanslıların, İranlıları yenilgiye uğratacağı, Kur'an'ın tahrif edi­lemeyeceği, Hz. Peygamber'in düşman­larına karşı korunacağı, Bedir gazvesin­de Müslümanların galip geleceği, Müslü­manların Mescid-i Haram'a girecekleri ve Mekke'yi fethedecekleri önceden ha­ber verilmiş ve zaman içinde bu haberler aynen gerçekleşmiştir. İnsanların gaybı bilmesi mümkün olmadığından, bu tür haberleri ihtiva edenKur'an'ın bu yönüy­le de bir i'câz taşıdığı, İslâm âlimlerinin çoğunluğunca kabul edilir.

Tabii, sadece bunlar değil, Kur'an ge­lecekle ilgili daha birçok haber vermiştir ve verdiği haberler zamanı gelince hepsi gerçekleşecektir. Çünkü o Allah kelâmı­dır. Fakat bazı müfessirlerin ve tefsir il­miyle hiç alâkası olmayan kimselerin Kur'an'ı alet ederek gelecekten haber vermesi ayrı şeylerdir. Âyetler gelecekle alâkalı bir şey söylemediği halde, müfessir veya bir başkası kendi hevâ ve heve­sine göre "Kur'an şöyle diyor" diyerek, gelecekten haber veriyorlar. Adeta kâ­hinlikte bulunuyorlar, tabii, bunlar doğru değil. Söyledikleri şeyler gelecekte mey­dana gelmezse, bu Kur'an âyetlerinin hatası değil, âyete yanlış mana veren veya âyetin söylemediği şeyi ona söyletmeye çalışan kişinin yanlışıdır. Çünkü tekrar etmek istiyorum, Kur'an gelecek­ten haber vermiştir, haber verdiği şeyler zamanı gelince gerçekleşmiştir, haber verdiği diğer şeyler de zamanı gelince gerçekleşecektir. Kıyametin kopması, haşir, cennet, cehennem vs… Kur'an-ı Kerimin gaybden haber ver­mesine bu çerçeveden bakmalı. Kur'an'ın Şifresi isimli kitapta da doğrusu ciddi hiçbir delile dayanmadan, gele­cekten kehânet türü haberler verilmekte­dir ki, gerçekle hiçbir alâkası yoktur.

- Peki, Kur'an-ı Kerim bir şifre kita­bı mı, yoksa hayatın her anına yön ve­ren bir kılavuz olarak mı algılanmalı?

- Hayır, Kur'an bir şifre kitabı değildir. Fakat kitaba, "Kur'an-ı Kerim'in Şifresi" ismi verilmekle; Kur'an, şifreli bir kitaptır; onun için de bu şifreyi bilmeyen veya çözemeyen bu kitabı anlayamaz gibi bir yanlış anlamaya yol açılmaktadır. Halbu­ki Kur'an, şifreli bir kitap değildir. O, yine Kur'an'ın ifadesiyle "mübîn"dir, yani apaçık bir kitaptır. Başta Arapça olmak üzere, belli başlı bazı ilimleri öğrenen herkes, Kur'an'ı kendi ölçüsünde anlayıp istifade edebilir. Kur'an'ı anlamak için şifre çözmeye veya bulmaya ihtiyaç yoktur. Hem, bu şifre şimdiye kadar gizli kalmış ve bugün bulunmuşsa, demek ki Kur'an'ın kendisine indiği Peygamber Efendimiz (sav) başta olmak üzere Kur'an'ı kimse anlamamış demektir. Çünkü ne Peygamberimiz (sav), ne de daha sonraki asırlarda gelen müfessirler böyle bir şifreden bahsetmişlerdir. Ayrı­ca, böyle bir şifre aramak, Müslümanla­ra ne farz, ne de vaciptir.

Evet, Kur'an, sorunuzda da dediğiniz gibi; hayatımızın her an ve yanına yön vermesi gereken bir kılavuz kitaptır. Yoksa, şifreyi bulamayan, önceki asırlar­daki ve bu asırdaki insanlar, şifreyi bulamadıklarından dolayı haliyle Kur'an'ı an­lamamış olacaklar ve Kur'an'ın emirlerini yerine getirmediklerinden veya yasakla­rından kaçınmadıklarından dolayı da so­rumlu olmayacaklardır. Bu doğru bir şey değildir.

Şunu da söylemek isterim ki; bizim için önemli olan, şu içinde yaşadığımız andır. Biz Kur'an'a bakarız, bugün bize neyi emrediyor onu yaparız, yasakların­dan da kaçınırız. Biz bunlardan sorumlu­yuz. Yoksa bunları terkedip, biraz oriji­nalite yapmak ve meşhur olmak, biraz da zevk için "Acaba Kur'an istikbal ile il­gili ne diyor?" diye meşgul olmak, bana abesle iştigal gibi geliyor. Önemli olan, bugün Kur'an bizden ne istiyor, öncelik­le onu hayata geçirmektir.

BU TÜR KİTAPLAR İNSANLARIN İMANINI SARSABİLİR

- Bu tür araştırmalar, iddialar, yak­laşımlar sizce İslam'a zarar mı verir, yoksa fayda mı getirir? Yani, olacağı iddia edilen olayların ileride ortaya çıkması, İslam'a yönelişi sağlayabilir mi?

- İsterseniz soruyu biraz değiştirip, öy­le cevap verebilirim: Kitap, okuyucuların imanlarının artmasına mı yoksa azalma­sına mı vesile olur?

Her şeye rağmen, birkaç okuyucu­nun; "Kur'an madem bu kadar hadise­den bahsediyor, içinde bunlar var, öy­leyse bu kitap Allah'ın kelâmıdır"diye­rek, Allah'a olan imanları ve Kur'an'a olan bağlılıkları artmışsa, o zaman bu ki­tap takdire şayandır diye düşünebiliriz. Fakat, Kur'an'ı kehânet kitabına benze­tip, Kur'an'ın söylemediği şeyleri ona söyletip, Kur'an'a göre ileride şunlar şunlar olacak deyip, daha sonra da söy­lenen şeyler gerçekleşmediğinde, işte o zaman birkaç değil, birçok insanın Kur'an'a olan imanı sarsılabilir. Çünkü tarih şahit ki; Kur'an istikbal adına ne demişse hepsi olmuştur, olacak dediği şeyler de zamanı gelince gerçekleşe­cektir (Kıyametin kopması, sorgu suâl, Cennet-Cehennem vs.), Kur'an yalan söylemez. Kur'an'ın söylemediği şeyleri Kur'an'a söyletmek isteyenler ise hep yanılmışlardır. Onun için büyük müfessirler hep ihtiyatlı davranmış ve Kur'an'ın müteşâbih âyetlerinin tefsirinde ihtimalli konuşmuşlardır. Bu âyetin manası kesin şudur, dememişlerdir. Benim anladığım kadarıyla âyetin te'vili şudur, ama yine de işin doğrusunu Allah bilir demişlerdir.

- Sözkonusu kitabın yazarının ko­nuşmalarını, sözlerini takip ettiyseniz, size göre bu kişi art niyetli biri mi, yoksa samimi duygularla bir araştır­ma mı yapmış?

- Yazar, gerek kitabındaki üslûbu, ge­rekse televizyonlardaki konuşmaları iti­bariyle samimi, art niyeti olmayan bir Müslüman görüntüsü vermektedir. İşin doğrusunu elbetteki Allah bilir. Yani yarın nasıl bir görüntü sergileyeceğini bugün­den bilmek zor. Malumunuz, "Şeyh uç­maz, müridleri uçurur"diye bir söz var­dır. Buradan hareketle, yarın bu yazara değişik çevreler belli misyonları yükleye­bilirler ve o da -argo tabirle ifade edece­ğim- dolduruşa gelebilir. Zira bir TV programında, bazı seyirciler; "Siz mesih misiniz, mehdi misiniz, yoksa bir pey­gamber misiniz?" gibi sorular sordular. Ayrıca değişik kişi ve kuruluşlar tarafından da kullanılabilir. Ben bugünkü gö­rüntüsüne göre iyimser konuşuyorum. Çünkü bir TV programında, "Ben Kur'an'ı okudukça hayranlığım arttı, bu çalışmalarımı yayınlamakla başkalarının da hayranlığı artsın istedim" dedi. Tabii, kişinin beyanı esastır.
Ayrıca bir ilâhiyatçı olmadığı halde Kur'an'a ilgi duyması, üzerinde ciddî ka­fa yorması ve bunları faydalı olur düşün­cesiyle kaleme alıp neşretmesi, tebrike şayan davranışlardır. Yazar, bu çalışma­sıyla, İlahiyat veya Diyanet camiasından olmayan kimselerin de Kur'an üzerinde çalışma yapabileceklerini göstermiştir. Yani bu Kur'an, sadece İlâhiyatlılara mahsus bir kitap değildir. Fakat keşke, kitabını yayınlamadan önce işin müte­hassıslarına bir kontrol ettirseydi.


Bu eksikliğini kendisi de hisset­miş olmalı ki, "Benim yaptığım bu çalışma bir başlangıç, Arap­ça bilen ilâhiyatçılar daha ileri seviyede şeyler bulabilirler" diyor.

19'CULARLA İLGİSİ VAR GİBİ...

- Bu tür araştırmaların  19'cular veya Kabbalizmciler tarafından desteklenmiş olabileceği de konuşuldu. Sizce bunlar söz konusu olabilir mi?

- Her ne kadar yazar, "Bunlarla alâkam yok" dese de, var gibi görünüyor. Çünkü, Edip Yüksel ile görüştüğünü bir TV programında kendisi söyledi. Ondan veya çalışmalarından etkilenmediğini söylese de, benzer yönleri var. Belki ya­zarın böyle bir niyeti olmayabilir ama, ki­tabında bazı bilgileri bunu yalanlıyor. Bu­rada başka bir mesele gündeme geliyor, o da; yazar ve yayınevi ikilemi!

Yazarın Kur'an'a karşı samimî yaklaşı­mını, maalesef yayınevinde aynı şekilde göremiyoruz. Yazarın ifadesiyle, hazır ol­mayan notlarını yayınevine vermiş, yayı­nevi de kendi duygu ve düşüncesine göre önsöz yazmış, başlıklar atıp yayına hazırlamış. Böylece, yazarın da katılmayacağını zannettiğimiz bazı olumsuzluk­lar ortaya çıkmış. Meselâ, kitabın II. Bölüm'ünün başlığı; "Kur'an-ı Kerim'in Ger­çekleşen Kehânetleri”dir. Bu başlıkla, Kur'an adeta bir kehânet kitabına ben­zetilmiştir. Kehânet kitabının yazarı da dolayısıyla -Mekkeli müşriklerin Pey­gamber Efendimiz (sav) için dediği gibi hâşâ- kâhin olacaktır. Hem Peygamberi­miz kâhin olmaktan, hem de Kur'an ke­hânetten uzaktır. Aynı şekilde s. 281 'de, "..çeşitli ezoterik bilgiler ve kâhinlerin söyledikleriyle bizim Kur'an-ı Kerim'in içinden çıkarttığımız yakın geleceğimizle ilgili bilgiler arasında büyük bir paralellik bulunmaktadır"ifadesi de, Kur'an'ı kehânet kitabı seviyesine indirmektedir ki, hiçbir Müslümanın kabul edemeyeceği bir iftiradır. Bu kehânet tabirleri de yaza­ra ait gibi görünmüyor. Nitekim yazar, bir televizyon kanalında bu ifadelerin kendi­sine ait olmadığını ve bunlardan rahatsız olduğunu açıkladı.
Önemli bir diğer nokta da, yazar Kur'an üzerine bu kadar kafa yorduğuna göre, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğuna inanan bir insan olduğunu gösteriyor. Bu çalışma boyunca yazarın Kur'an'a hay­ranlığı artmış olması gerekmektedir. Ne­tice itibariyle de, öyleyse bu Kur'an olsa olsa, ancak Allah'ın kelâmı olabilir deme­si beklenirdi. Fakat kitapta böyle bir ifa­deyi bulmak mümkün değil. Sanki Kur'an'daki bu kadar tevâfuk gayet nor­malmiş gibi verilmektedir. Bu da yazar­dan ziyade, yayınevinin üslubu gibi görünüyor. Bu üslup da, oryantalist bir üsluba benziyor.

TEK DEĞİL, BİRÇOK KURAL UYGULANMIŞ

- Kitapta anlatılan ve şifrelerin çö­zümünde kullanılan yöntem size göre Kur'an mantığına uygun mu? Ya da siz şifre yöntemini mantıklı buluyor musunuz?

- Kur'an mantığına uygun değil ve doğru da bulmuyorum. Çünkü, şifrenin esası, genellikle bir sûrede tekrar eden âyetlerden oluşuyor. Fakat birçok sûre­de tekrar eden âyetler olmasına rağmen, buralarda şifre tutmadığından olacak, bunlara hiç temas edilmemiş. Öyleyse ya şifrede bir yanlışlık var, ya da -hâşâ-bu sûre ve âyetlerde. Çünkü, 19 mucize­si ile ortaya çıkanlar, bunu bütün Kur'an'a tatbik etmişler, fakat Tevbe Sûresi'nde tutmayınca son iki âyeti inkâr cihetine gitmişlerdir. Buradan hareketle, şifrenin tutmadığı yerlerde, yeni bir şifre mi bulunacak, yoksa -hâşâ- âyetlerde bir eksik kusur mu aranacak?

Matematik yönüyle şifre tutuyor mu, tutmuyor mu, gibi bir soruya da cevap vermek isterim. Fakat ben matematikçi olmadığım için, bilmediğim sahada ko­nuşmak istemiyorum. Onun için Bilkent Üniversitesi Matematik bölümündeki ba­zı araştırmacılardan, konuyla ilgili aldığım bilgiyi aktarmak istiyorum: "Kitapta tek bir kuralın olmadığını görüyoruz. (Aynı kuralın değişik varyasyonları diye bah­sedilen) Bir çeşitlilik var. Bu çeşitlilik dü­şünüldüğünde, yüzlerce, belki de binler­ce kurala ulaştığımızı görüyoruz. Bu da, istediğimiz tarihe ya da sayıya ulaşma ihtimalini çok artırmaktadır. Bu durum şifrenin farklı varyasyonları olarak açıklanamayacak kadar genişlik kazandırmak­tadır. Verilen her örnekte metot bir mik­tar değiştirilmektedir. Bu da karşımıza verilen örnek sayısının birkaç katı kadar metot çıkarıyor. Mesela, merkez sayısı­nın bulunmasında 0,1 ve ilk sayının kul­lanılması metot sayısını 3 katına çıkarı­yor. Merkez sayısın 2. kademede yer alıp almaması, metot sayısını 2 katına çı­karıyor. Gene ikinci kademede 1 sayısını öne koyup koymama (harf-i mukataalı sûrelerde) metot sayısını 2 katına çıkarı­yor. Böyle birçok varyasyona sebep ola­cak yöntem değişikliği var. Bu şekilde metot sayısının geometrik olarak arttığını görüyoruz. Açıkça keyfilik sırıtmakta. Çünkü bu şekilde yüzlerce yönteme ula­şıyoruz. Sonuç olarak (bizce) şifreye ulaştıran bir metot sözkonusu değil. Ya­pılan şeylerin de matematiksel herhangi bir değeri yok."

- Sizin, kitaptan veya sözkonusu ki­şinin konuşmalarından tesbit ettiğiniz çelişkiler/tutarsızlıklar var mı? Neler­dir?'

- Kur'an'a duyduğu ilgi ve alâka ve göstermiş olduğu gayretten dolayı tebrik edilecek olan yazarın, İslâmî altyapısının olmaması, İslâm tarihini ve üzerinde ça­lışma yaptığı Kur'an'ın dilini, yani Arap­ça'yı bilmemesi, onun bazı hatalar yap­masına sebep olmuştur. Mesela, Mek­ke'nin fethi, hicri 13. yılda değil (s. 120-124), 8. yıldadır; Hz. Yusuf (as), Mısır'ın hükümdarı değil (s.161), hazineden sorumlu bakanı olmuştur; furkân kelimesi "ölçü" manasında değil (s.200), "ayıran, hakkı batıldan ayıran" manasındadır. Bu hataları daha da çoğaltabiliriz.

Ayrıca, tefsir kitaplarına baktığımızda, bazı âyetlerin tefsirinde büyük müfessirlerin farklı yorumlar ortaya koyduğunu görüyoruz. Buna rağmen, "Kur'an-ı Ke­rimin Şifresi" isimli kitapta, özellikle farklı yorumlara müsait âyetlerde bile ciddi bir tefsir kaynağına müracaat edilmemiştir. Sadece Türkçe yazılmış bir tefsire müracaat edilmiş ki, bu tefsir birçok yönüyle tenkit edilmiş ve reddiyeler yazılmış bir tefsirdir. Arapça bilmediği için Arapça kaynaklara müracaat edemeyen yazar, en azından Türkçe tefsirler arasında ehl-i ilim tarafından hüsn-ü kabul görmüş merhum Elmalılı M. H. Yazır’ın tefsirinden istifade edebilirdi. Böylece birçok konu­da hataya düşmezdi. Kur'an hakkında bir kitap yazarken, başta tefsir kaynakla­rı olmak üzere, diğer İslamî ilimlerdeki kaynaklardan hiçbirine müracaat edil­memesi ciddî bir eksikliktir.

Diğer bir konu da: Kur'an sûreleri, iniş sırasına göre değil, bugün elimizde olan tertibe göre sıralanıp numaralandırılmış­tır. Nüzul sırasına göre de numaralandıranlar vardır, fakat bunda çok ciddî ihti­laflar meydana gelmiştir. Yani kesinlik yoktur. Kitapta bu hususta istifade edilen kaynak olmadığı için, kimin sıralama­sının esas alındığı bilinmemektedir. Do­layısıyla bu sıralamayı yapanların yaptığı doğru mu/değil mi, tartışmalıdır. Tartış­malı bir sıralamayı şifrede kullanmak doğru değildir.

KİTABIN YAZARI KULLANILIYOR

- Bu veya buna benzer çalışmaların perde arkasındaki gerçek amaçlar sizce neler olabilir?

- Yazar, kötü niyetli birisi olabilir. Ama ben, yazarın ifadelerinden ve Kur'an'ın sûizanı yasaklamasından hareketle hüsnüzanı elden bırakmak istemiyorum. Evet, bu çalışmayı yapan yazar samimi olabilir, ama birileri bu samimiyeti suiisti­mal edebilir. Sanki kitapta bu seziliyor gibi. Çünkü bazı devletlerin kuruluşuna Kur'an'dan işaretler getirme veya bulma, meşru olmayan şeyleri meşru gösterme gayreti olabilir mi, düşüncesini akla geti­riyor. Ayrıca, yarın herkes kendi kafasına göre, bazı şeyleri meşru göstermek için Kur'an'ı kullanmaya yeltenebilirler. Aslında tarihte bazı batıl mezhepler, âyetlere yanlış mana vererek ve desteksiz yo­rumlar yaparak batıl görüşlerine Kur'an'dan destek aramışlardır. Zorlama şifreler de aynı neticeye götürebilir.
"Yazar iyi niyetli görünse bile, başka­ları tarafından kullanılabilir" dedim. Buna örnek olarak biraz önce söylediğimiz "Yazar ve yayınevi ikilemi'ni (!) göstere­biliriz,

Sonuç: Kur'an'da her şey vardır; fakat çapına, azametine, önemine, mâhiyet ve kıymetine göre vardır. Fakat Kur'an'da: en önemli mesele; Tevhîd, Nübüvvet, Haşir, kulluk, ebedî saadeti kazanma, azaptan korunma... Bunlardan başka, Allah'ın kâinattaki icraatı, sanatlarının teşhiri, sıfat ve esmasının tecellileri, sis­tem ve kürelerin muhteşem bir nizam ve ahenk içinde bunu ifâde etmesi... Bütün bunlar en ince ayrıntılarına kadar açık seçik anlatılmış ve şimdiye kadar Müslü­manlar bunlardan istifade ettiği gibi, bundan sonra da istifade etmeye devam edecektir.
Ayrıca Kur'an'a, belli devrelerde orta­ya çıkacak ilmî gelişmeler ve teknik bu­luşlar da, ehemmiyet ve kıymetine göre açıkça olmasa da, ya işâreten veya remzen Kur'an'da vardır. Fakat, herkes her şeyi onda olduğu gibi göremeyeceğin­den, çalışma, tefekkür ve ilhamla erbabının anlayabileceği nişanlar, işaretler, alâ­metler ve ipuçları halinde vardır.

Kur'an'ın indiği günden beri bu işin mütehassıslarından kimsenin an­layamadığı bir şifreyi bulmuş bir eda ile ortaya çıkan "Kur'an-ı Kerim’in Şifresi" isimli kitap, -eğer okunacaksa- yukarı­daki değerlendirmelerimiz çerçevesinde okunmalıdır.

(1) Suat Yıldırım, Kur'an-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, İstanbul 1983, Ensar yay., s. 174.
(2) Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansik­lopedisi, i'câzu'l Kur'an maddesi.

Sami Altun
Cuma Dergisi, 2004

Bu ay öne çıkanlar