İstanbul'un Fethi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul'un Fethi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-06-04

Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..

Medeniyetimize ait eserleri ortadan kaldırmaya ahdetmiş zihniyetin içler acısı bir icraatı daha...Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..
Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..


Medeniyetimize ait eserleri ortadan kaldırmaya ahdetmiş zihniyetin içler acısı bir icraatı daha...

Bir Ayasofya Medresesi varmış ve YIKTIRILMIŞ!..

Fatih 'in yaptırdığı ilk İstanbul medresesi olma özelliğine sahip bu güzelim yapı, müze Ayasofya’sına yakıştırılamadığı için acımasızca berhava edilmiş.


Fatih Sultan Mehmed 29 Mayıs 1453'te Bizans'ı fethedip şehire girdi­ğinde gerek Tâcizâdc Cafer Çelebi, gerek Tursun Bey'in haber verdiklerine göre, doğru Ayasofya'ya giderek. kubbenin üstüne kadar çıkıp bu muhteşem mabedi büyük bir ilgiyle incelemişti. Fetihte bizzat hazır bulunan Tursun Bey, Ayasofya ve çevresinin çok harap bir vaziyette bulunması üzerine Fa­tih'in üzülerek aşağıdaki şu ünlü Farsça beyti terennüm ettiğini kaydeder:

Örümcek Kisrâ'nın takında perdedârlık ediyor
Baykuş   Efrasyab 'ın   kalesinde nevbet vuruyor

İstanbul alındıktan sonra Fatih ilk iş olarak Ayasofya'da toplanmış
olan Bizans halkına hitaben can mal ve din özgürlüklerinin kendi
teminatında  olduğu   konusunda güvence vermişti.

Gerekli temizlik hemen başlatılarak bakımsız ve harap vaziyette kalmış olan Ayasofya, usul gere­ğince camiye çevrilmiş ve onarı­ma alınmıştı ve belli başlı Türk şe­hirlerinde varlığı görülen ulu ca­mi görevini artık Ayasofya, bir "cami-i kebir" olarak üstlenmiş bulunuyordu.

Camiin bakımı için gelir sağlaya­cak pek çok mülk ayrıldıktan sonra hizmetlerini görmek üzere de 620 görevli atanmıştı. İlk dö­neminde güneybatı köşesine bir ahşap minare yaptırılmış; Fatih Sultan Mehmed'in talimatıyla ya­pının kuzey tarafına bir de med­rese inşa ettirilmişti. Ondan sonra gelen Osmanlı padişahları da fe­tih sembolü olarak kabul edilen Ayasofya'ya büyük önem vermiş­ler ve bu konuda hiç bir fedakârlıktan kaçınmamışlardır.
Ayasofya Medresesinin kökü kazınmadan  önceki hali (Giriş ve batı kısmından bir görünüş)
Ayasofya Medresesinin kökü kazınmadan
önceki hali (Giriş ve batı kısmından bir görünüş)
 Ayasofya'nın "kutsal hikmet" manasına gelen Grekçe adı dahi değiştirilmeyerek hoşgörü kavramı bir kez daha dünyaya gösterilmişti. Özellikle II. Selim döneminde Mimar Sinan'ın yapmış olduğu destek payandaları ve onarımlar sayesinde yapının günümüze ka­dar ulaşması mümkün olabilmiş­tir. Ayrıca Sultan Abdülmecid dö­neminde (1839-1861) Fossati kar­deşlerin 1849 tarihleri arasında yaptıkları restorasyon çalışmaları da önemli yer tutar. Ayasofya'nın içinde bulunan figürlü mozaikle­rin üzerleri ince bir sıva ile örtül­müş olup bu uygulama ile bir ba­kıma bunların korunması sağla­narak günümüze kadar ulaşabil­meleri mümkün olmuştur.


Ayasofya'nın masrafları ve ona­rımları daima Fatih tarafından ku­rulmuş olan vakıf gelirlerinden karşılanmıştır. Bu vakıflar, şehir içindeki müsakkafat, dükkânlar, evler, menziller, değirmenler, hanlar, hamamlar ve özellikle Fa­tih tarafından yaptırılan bedes­tenlerden oluşmaktadır.

926/1519 tarihli tahrir defterinde Ayasofya vakıflarının hasılatının 1.426.288 akçe olduğu görülmektedir. O ta­rihlerde 40 akçe 1 flori olduğuna göre bu miktar 36.500 altın filori, 09.01.2003 tarihli gün itibari ile 1 gr altın 19.000.000 TL'dir. Bu he­saba göre, bu yüklü gelir sayesin­de Ayasofya devamlı olarak imar edilip ayakta kalabilmiştir.


1980'li yıllarda Ayasofya Camii (Kazım Zaim Arşivi)
1980'li yıllarda Ayasofya Camii (Kazım Zaim Arşivi)


İlk iş, Medrese

Çok iyi eğitim görmüş olan Şeh­zade II. Mehmed, zamanın en iyi alimlerinden olan Molla Gürani ve Molla Hüsrev'in tedrisinden geçmişti. O, Ayasofya'nın onarıl­masını takiben ilk iş olarak Zey­rekteki Pantakrotor manastır odaları ile Ayasofya'daki Papaz odalarını medrese olarak faaliye­te başlatmıştır. Bu iş için ilk etap­ta Ayasofya Camii'nin hemen ya­nındaki papaz okuluna ait bö­lümler kullanıldıysa da asıl med­rese binasının Fatih tarafından yaptırıldığı, Külliyenin vakfiyesin­den anlaşılmaktadır. Bu nedenle İstanbul Külliyesi (Üniversitesi) medreselerinin 1453 yılında ilk olarak Zeyrek ve Ayasofya’da kurulduğunu söyleyebiliriz.

Medre­senin ilk müderrisi de Fatihin hocası Molla Hüsrev'dir. Ebu Behram El Dimişgi'nin Atlas Minör tercümesinde İstanbul hakkındaki ilave bilgiler arasında "Fatih Ayasofya'nın şimal (ku­zey) tarafında talebe-i ulum için vezayifi muayene ile bir darül tahsili ulûm ve medrese-i aliyye ihdas etmiş" denmektedir. Bu, eski    saray tarihinden yani 1454'ten evveldir. Bu sebeple Ayasofya medresesinin 1453 yı­lında Ayasofya camiinin kuzeyin­de Fatih tarafından kurulduğunu söyleyebiliriz.

Ayasofya Camii müze olunca, bugün hiçbir hatırası kalmadan
ortadan kaldırılan Fatih'in yadigarı medresenin esas planı
(Ekrem Hakkı Ayverdi; Osmanlı mimarisinde Fatih devri. cilt3, sf 319)


Fatih Camii külliyesinin inşası üzerine bir süre boş kalan Aya­sofya medresesi II. Bayezid dö­neminde (1481-1512) tekrar kul­lanılmaya başlanmıştır. 1596 ta­rihli masraf defterinden anlaşıldı­ğına göre, Ayasofya Medresesi 1596'da yeniden ihya edilmiştir. Fatih'in yaptırmış olduğu tek kat­lı medresenin üstüne II. Bayezid bir kat ve hücreler ilave ederek yapı iki katlı bir medrese haline dönüşmüştür. 1846-1849 yılları arasında Sultan Abdülmecid dö­neminde Mimar Fossati kardeşler tarafından gerçekleştirilen Aya­sofya restorasyonu sırasında medrese binası da restore edilmiş ve tamir sırasında köklü değişik­likler yapılmıştır.

1915'te hazırlanan ve İstanbul Müftülüğü Şer'i Sicil Arşivi'nde bulunan Ders Vekâleti Medrese ve Müderris Defterindeki bilgilere göre Ayasofya Medresesi, iki kat­lı bir bina olup alt katta 14, üst katta 18 olmak üzere 32 odalı bir yapı idi. 80 ile 90 talebenin barın­masına müsait medresenin her iki katta helası, ortasında şadırva­nı, genişçe bir avlusu, gusülhane ve çamaşırhanesi bulunmaktaydı. Prof. Dr. Semavi Eyice'ye göre 19. yy'da yaygın olan batı üslu­bundan etkilenmiş görünen med­rese binasında bir çok değerli ilim adamı ders vermiştir. Bunlar­dan biri de Fatih zamanının en önde gelen alimlerinden Ali Kuşçu'dur. Ayasofya hakkında bir ri­sale yazıp Fatih'e hediye etmiş olan Ali Kuşçu hakkında Süheyl Ünver  şu   bilgileri   vermektedir:


Ayasofya Medresesi'nin  avlusunun  kuzeyden güneye  doğru olan kısmı
Ayasofya Medresesi'nin
 avlusunun
kuzeyden güneye
doğru olan kısmı
"Fatih Ali Kuşçuyu 1473'de Otlukbeli seferine giderken yanında götürür. Dönüşte Ayasofya med­resesine günde 10 akça, Nişancı Paşa'ya göre de 200 akça ile Mü­derris tayin eder. Ali Kuşçu, İs­tanbul'un ilk büyük ilmî payesi olan Ayasofya Müderrisliği vazi­fesini uzun yıllar sürdürmüştür."

Görünümü bozuyormuş !

Konya İzzet Koyunoğlu Müzesi Arşivi'nde no: 13363'te kayıtlı bu­lunan 1286/1863 tarihli "Cetvelli Medâris-i Asitâne" başlıklı belge­ye göre medrese 198 talebeyi ba­rındırmakta ve İstanbul'un en ka­labalık eğitim müessesesi olma özelliği taşımaktaydı. İki katlı bir iç avluya sahip, ahşap revaklı bir yapı olan medrese, 19. yy'da Abdülmecid döneminde gerçekleşti­rilen onarımda yenilenmiştir. Hüseyin Ayvansarayî'nin 1865 basım tarihli Hadikatü'l-Cevami adlı eserinde bahsettiği üzere Akemseddin'in Ayasofya Medresesi'nin kapısı bitişiğinde bir halvethanesi bulunmaktaydı. Daha sonraki tarihlerde bu halvethane Akşemseddin   hazretlerine   hürmeten kitap hane müderrislerine vakfedilmiştir.

1924'e kadar medrese olarak kul­lanılan bina bir ara vilayetin em­rinde kimsesizler yurdu olarak iş görmüş, ancak 1934 yılında ha­rap olduğu ve Ayasofya'nın görü­nümünü bozduğu gerekçesiyle zamanın Antikiteler ve Müzeler Umum Müdürü Aziz Oğan'ın em­ri ile yıktırılmıştır.

Bir kısmı kimsesizler yurdu ola­rak kullanılan medrese yıkılma­dan önce resimleri çektirilip planlar mimar Nihat'a çizdirildik­ten sonra birer nüshaları Evkaf Müdürlüğü'ne ve Kültür Bakanlı­ğına gönderilmiştir. Muhtemelen bir nüshası da Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'nde kalmış olup Sü­heyl Ünver de bu bilgileri yayın­lamıştır.

Ayasofya Medresesi'nin  Avlusundan bir kesit
Ayasofya Medresesi'nin
 Avlusundan bir kesit

Ayasofya'da 1982 yılı onarımları sırasında tamamen toprak dolgu altında kalan çalılık ve moloz yı­ğınları altındaki medrese alanı önce temizlenmiş sonra da temel sondajlarına geçilmiştir. Onarım çalışmalarını yürüten Y. Mühen­dis Mimar Alpaslan Koyunlu’nun araştırmaları sonucunda medresenin temel kalıntıları, bölme du­varları, su yolları, şadırvan kaide­si ile ana gezinti yolları ortaya çı­karılmıştır.

Bu kısımda yeni bir kazı yapıldı­ğı takdirde medresenin planları hakkında daha ayrıntılı bilgiye sahip olabileceğiz.



Yeniden yapılanmalı

Bundan sonra neler yapılabilece­ği ile ilgili olarak Süheyl Ünver, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Gullit'in plan ve bilgilerinden hareketle bir restitüsyon planı yapılarak rekonstürüksüyon (yeniden inşa) gerçekleştirilebilir.

Böylece İstan­bul'un fethinin 550. yıl dönümü­nü kutlayacağımız bu yıl içerisin­de Fatih'in bir hatırasını daha ya­şatmış olmakla birlikte Ayasofya'nın  şanına  yakışır bir  kültür merkezi   oluşturmak   mümkün olabilecektir.

Bu arada Türk kültürüne büyük hizmetleri geçen yukarıdaki bilgi­lere ulaşmamızı sağlayan Ekrem Hakkı Ayverdi ve Süheyl Ünver hocalarımızın yanı sıra Ayasofya içinde görmekte olduğumuz Ka­zasker Mustafa İzzet Efendi'nin hattı olan dünyanın en büyük levhalarını Ayverdi'ye onartarak kendi çabasıyla tekrar yerine astı­ran eski Müdür Arkeolog Muzaf­fer Ramazanoğlu'nu saygı ve rahmetle anıyoruz. Ayverdi, Ünver ve Ramazanoğlu gibi Türk kültü­rüne hizmeti geçmiş bilgili ve ce­sur insanlar sayesinde kültür de­ğerlerimiz korunmuş ve günümü­ze ulaşabilmiştir. Başka milletle­rin değerlerine sarılan kişilerse onların adi birer kopyası olmak­tan öteye gidememiştir. Şair Ni­yazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun aşağıdaki şiiri bu gibi insanlara ithaf olunur:


Ayasofya Medresesi, yıkılmadan bir müddet önce İstanbul  Belediyesi'ne bağlı kimsesiz çocuklar yurdu olarak hizmet vermiş.
Ayasofya Medresesi, yıkılmadan bir müddet önce İstanbul
Belediyesi'ne bağlı kimsesiz çocuklar yurdu olarak hizmet vermiş.












Fatih Sultan Mehmed Han'la Çağdaş Bir Hesaplaşma


Her delikanlının senin yaşında
Kavak yelleri eserken başında
Ta... Bilmem nereden bu kadar yolu
Gelip, almak var mıydı İstanbul'u?
Bunca zahmet, bunca şehit, bunca kan...
Neden yaptın bunu Sultan Mehmed Han?
Hatanı silmedi hâlâ asırlar...
Hele işlediğin öbür kusurlar...
Ayasofya'yı camiye çevirdin.
Bilmiş ol ki, büyük bir çam devirdin...
Minareler diktin dört bir yanına
Kubbedeki haçın kıydın canına...
Korkudan sustular güzelim çanlar
Sultanım, irtica değil mi bunlar?
Balkan'da gürlerdin, çaktın Mora'da
Ne işiniz vardı beyim, orada?
Yaptığın bu yanlış işler yüzünden,
Bütün Avrupa'nın düştük gözünden
Bulgar'ın elini sıkamaz olduk
Yunan’ın yüzüne bakamaz olduk
Neyse ki çağımız güze çağıdır
Ayasofya'nın da müze çağıdır
Şol dört minareyi dört dikili taş
Gibi sessiz kılıp eyledik çağdaş!
Eğer uğramazsak bir kem nazara
Belki korlar bizi ortak pazara
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu


Ayasofya Medresesinde yıllarca hocalık  yapan Ali Kuşçu'yu, Fatih Sultan Mehmed'e  Muhammediye adlı matematikle  ilgili kitabını takdim ederken gösteren minyatür
Ayasofya Medresesinde yıllarca hocalık
 yapan Ali Kuşçu'yu, Fatih Sultan Mehmed'e
 Muhammediye adlı matematikle
ilgili kitabını takdim ederken gösteren minyatür
Kaynakça:
1.  Ayasofya Müzesi Uzmanı, Ekrem Hak­kı Ayverdi, Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri, III. Cilt, İstanbul Fetih Cemiyeti İs­tanbul Enstitüsü No: 69 İstanbul 1973
2.  Prof. Dr. A. Süheyl Unver, Fatih Külliyyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul Üni­versitesi Yayınları, Sayı: 278, İstanbul 1946
3.  Prof. Dr. Semavi Eyice, Ayasofya Med­resesi, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklo­pedisi, İstanbul 1994
4.  Erdem Yücel, "Ayasofya Çalışmaları ve Yapılan Onarımlar" Sanat Tarihi Araştır­maları Dergisi, Cilt 2, Sayı: 6, Aralık 1989


Kaynak: Tarih ve Düşünce Dergisi / 2004














Ayasofya'nın umumi planı (Gurlitt'ten) 18 numarayla işaretlenen yer medrese kısmını gösteriyor
Ayasofya'nın umumi planı (Gurlitt'ten) 18 numarayla işaretlenen yer medrese kısmını gösteriyor




Y. Müh. Mimar Alparslan Koyunlu tarafından medrese enkazında temizlik ve kazı çalışması yapıldıktan sonra çizilmiş olan rölöve
Y. Müh. Mimar Alparslan Koyunlu tarafından medrese enkazında temizlik ve kazı çalışması yapıldıktan sonra çizilmiş olan rölöve


İlk kuruluşunda Molla Hüsrev gibi bir devin müderrislik yaptığı medresenin yok edildikten sonraki içler acısı durumu (Kazım Zaim arşivi)
İlk kuruluşunda Molla Hüsrev gibi bir devin müderrislik yaptığı medresenin yok edildikten sonraki içler acısı durumu (Kazım Zaim arşivi)


Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

Ayasofya medresesi temeli
Ayasofya medresesi temeli

2012-02-09

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu


Harita mühendisi emekli Tümgeneral Cevat Ülkekul'un Topkapı Sarayı'ndaki arşivlerde bulunan haritalarda yaptığı çalışmalar sonucu, İstanbul'un fethi sırasında Haliç'e indirilen gemilere ilişkin belgeler ilk defa ortaya çıktı 


Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu
İstanbul  Kültür AŞ’nin yayınladığı "1453" dergisinde, Ülkekul imzalı "Fatih Sultan Mehmed’in Donanma Gemilerini Karadan Denize İndirmesi Üzerine bir Araştırma" başlıklı makalede, bu bilginin gerçekliğini kanıtlamak için yapmış olduğu teknik çalışmalar detaylı bir şekilde anlatılıyor.

Makalede, İstanbul’un kuşatılması sırasında Fatih Sultan Mehmed’in donanma gemilerini karadan yürüterek Haliç’e indirmesi, kuşatmanın ve tarihinin en ilginç olaylarından biri olarak tanımlanıyor. Olayın Türk gemilerinin karadan yürütülmelerinin ilk değil, ikinci harekat olduğu belirtilen makalede, her ne kadar Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı savaş stratejisiyle, arazi durumu ve gemi sayısıyla mukayese edildiğinde oldukça küçük çapta bir harekat olarak değerlendirilebilirse de, Gazi Umur Reis’in Türklerde gemileri karadan yürüten ilk komutan olduğu kaydedildi.

Gemilerin karadan yürütülmesinin Fatih Sultan Mehmet’ten sonra da sürdürüldüğü ve küçük çapta benzer bir harekatın 1565 yılındaki Malta kuşatması sırasında da sandallarla da yapıldığı bildirilen makalede, daha önce yapılan tüm girişimlere rağmen, Fatih’in gemilerini karadan yürütüp denize indirmesi harekatının, arazi yapısı, savaş durumu ve gemilerin yapısı ve büyüklüğü dikkate alındığında günümüzde bile bugüne kadar yapılmış en cüretkar ve dahiyane bir hareket olarak değerlendiriliyor.

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu

-Gemiler denize nasıl indirildi?-
İstanbul’un kuşatılması sırasında Osmanlı donanmasına mensup gemilerin, 22 Nisan 1453’te sabah vakti, Kasımpaşa limanındaki dere yatağı ağzında belirdiği, bu gelişme karşısında pek çok Bizanslı’nın şaşkınlık ve umutsuzluk içerisinde kaldığı belirtilen makalede, "Bu gemiler buraya nasıl gelmişlerdi? Çünkü Haliç’in çıkışı noktası olan Karaköy-Eminönü bölgesi gerilmiş zincirlerle kapatılmıştı. Üstelik bu zincirler çözülmemiş ve yerinde duruyordu. Haliç’in diğer tarafı da Kağıthane ve Alibeyköy derelerinin suyunu ve toprağını taşıyan bir alandı. Peki Osmanlı gemileri Kasımpaşa önlerine nasıl gelmişti?" ifadelerine yer verildi.

Makalede, Fatih’in kuşatma sırasında gemilerin karadan denize indirilmesinde izlenilen güzergaha ilişkin iki görüş bulunduğu anlatılarak, birinci görüşe göre, "Gemiler, İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakası kıyılarından hareketle Kasımpaşa üzerinden Haliç’e indirilmiştir" deniliyor. İkinci görüşe göre ise "Gemiler, Okmeydanı veya civarından denize indirildi" denilen makalede, bu söz konusu iki görüşün ortak noktası Osmanlı gemilerinin Kasımpaşa önlerinde Haliç’te konuşlanmış olduğu hususu olduğuna dikkat çekilerek, şu bilgilere yer veriliyor:

"Ancak gemi sayısı kadar, hatta ondan da önemli olarak gemilerin hangi güzergah izleyerek karadan götürüldükleri konusunda hale bir fikir birliği bulunmamaktadır. Gemilerin büyük olasılıkla Dolmabahçe bölgesinden veya Tophane limanı civarından yukarı çıkılarak, bugünkü Kumbaracı yokuşunu takiben, Asmalı Mescit’ten Tepebaşı yolu ile Kasımpaşa’ya indirildiği genel kabul görmektedir. Hangi görüş ortaya çıkarsa çıksın ortada iki gerçek bulunmaktadır. Birincisi, Fatih’in donanma gemilerini karadan ayırarak Haliç’e indirmiştir. İkincisi ise gemilerin karadan aşırıldığı güzergah zamanla kaybolmuş ve artık bilinmemektedir. Bu nedenle değişik görüşler bulunmaktadır."

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu

-Haritalar ilk defa ortaya çıktı-

Türk denizciliği ve haritalar üzerinde araştırmalar yapan Ülkekul, konuya ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada, Fatih’in gemilerin Haliç’e indirdiği güzergah ile ilgili fikir birliğinin bulunmadığını, bazılarını ise gemilerin karadan Haliç’e indirmediği yönünde olduğunu dile getirdi.

Ülkekul, Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde çalıştığı sırada "Sultan Mehmet’in İstanbul muhasarasında ordularını yürüttüğü yolların haritası" adı altında bir dosya bulduğunu anlattı.

Ülkekul, "Büyük olasılıkla 2. Mahmud, ecdadı Fatih’in dahiyane düşüncesi ve girişiminin canlı tanığı olabilecek, ’donanma gemilerini karadan aşırıp denize indirdiği yolun’ giderek kaybolduğunu görmüş, yolun izlerinin büsbütün silinmeden kayıt altına alınabilmesi için söz konusu haritaları yaptırmış olabilir" diye konuştu.

Ülkekul, Topkapı Sarayı’nda bulunmuş olmaları, kapsadığı alan ve içerikleri birlikte ele alındığında söz konusu haritaların veya en azından bazılarının İstanbul’un fethine ilişkin bilgi vermek üzere özel olarak yaptırıldığı sorusunu akla getirdiğini söyledi. Haritaların büyük ölçekli olmaları ve kapsadığı alanlar incelendiğinde, kara harekatıyla ilgili olmadığının görüldüğünü belirten Ülkekul, ancak deniz harekatıyla ilgili olabilecek haritaların, içerdikleri arazi dikkate alındığında ilk akla gelenin Fatih’in İstanbul’u kuşattığında donanma gemilerini karadan yürütüp, denize indirdiği ve yolu belirlemek üzere 1870’li yıllarda özel olarak yaptırılmış olabileceğini ifade etti.

Dosyadakinin bir güzergah haritası olduğunu fark ettiğini ifade eden Ülkekul, haritanın üzerindeki yazılar ve resimlerin izinden giderek bilgisayardan İstanbul’un uydu görüntülerini incelediğini ve 9 pafta haritaya eşleştirdiğini kaydetti. 2 yıllık bir inceleme sonunda birinci paftanın Dolmabahçe’den başladığını, son paftanın ise Kağıthane deresinde bittiğini belirten Ülkekul, "Bu ilk belirlemeye göre güzergah bazı araştırmacıların yazmış olduğu gibi Dolmabahçe bölgesinden başlayıp Kağıthane deresinde son buluyordu. Haritalardan çıkardığım, Fatih’in fetih sırasında gemilerini Dolmabahçe-Kağıthane güzergahından geçirmiş olabileceği tezidir. Bu güzergah zaten araştırmacılar tarafından ortaya atılan güzergahlardan biri. Benim buna getirdiğim yenilik ise bu güzergaha yönelik haritaların ilk defa benim tarafından ortaya çıkarılması. Bu haritaları da bu şekilde yorumluyorum" şeklinde konuştu.

(AA)
08/02/2012

İlgili Konu: Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane mi?

2011-12-18

İstanbul'un fethini geciktiren şeyh, attığımız topları bize geri atıyordu; Ya Vedûd Sultan

İstanbul'un fethini geciktiren şeyh, attığımız topları bize geri atıyordu; Ya Vedûd Sultan



YA VEDÛD SULTAN

Evliya Çelebinin naklettiğine göre, Buhara'lı bir veli olan Şeyh Abdü'l Vedud Hazretleri. Bizans devrinde İstanbul'da yaşamakta ve Ayasofya'da ibâdetle meşgul olmaktadır. Rivayete göre;
"Birgün manevî rical toplanır. İstanbul'un fethini müzakere ederler. Kılıç ile cihad edilerek fethine karar verilir. Ya Vedûd Sultan ise toplantıda Bizans'ın kılıç ile değil, irşad edilerek harp edilmeden fethini müdafaa eder.

Şeyh Abdü'l Vedûd hazretleri fetih ordusunun attığı gülleleri, elleri ile tutmakta ve geri atmakta, İstanbul'un fethini geciktirmektedir.


Durum Fatih Sultan Mehmet Han'a bildirilir. Manevi rical tekrar toplanır ve Cenab-ı Hakka Ya Vedûd Sultan'ın ruhunun kabzı için duâ ederler. Duaları kabul olur. Şeyh Abdü'l Vedûd sultan kuşatmanın 50. günü vefat eder ve İstanbul'un fethi kuşatmanın 53. gününde müyesser olur."


İstanbul'un fethini takip eden Cuma günü, Fatih Sultan Mehmet Han Ayasofya'yı gezip seyrederken, 'Terler direk" denilen yerden ilahi bir nurun parladığını görürler ve oraya giderler. Görürler ki ilahi nurla kaplı beyaz bir vücud kıbleye dönük olarak yatmaktadır. Nurlu göğsünde kırmızı su ile "Ya Vedûd" yazılıdır. Ak Şemseddin, Sivasi Kara Şemseddin ve sair evliya dediler ki:

"İşte Padişahım, İstanbul'un elliüç günde feth olunmasına sebeb bu zât idi. Allah'ın hikmeti ile İstanbul'un fethini rica edip, o gün ruhunu teslim eden bu meczubdur ki, daha önce padişahımızı haberdar etmiştik." dediler.

Hemen bütün alimler, salihler ve fazıllar onun mübarek cesedini yıkamak istediler. O an Ayasofya'nın "Terler direk" tarafından, "Merhum yıkanmıştır. Hemen defn edin" diye bir ses geldi.

Sonra bütün şeyhler, Ya Vedûd Sultan'ın nâşını tabuta koyup onu şehid kapısına gömmek için yola çıktıklarında tabutu taşıyanlar kendilerini Eminönü iskelesinde buldular. Oradan bir kayığa bindiler. Kayık kürek çekmeden ve yelken açmadan kendi kendine gidip Eba Eyyub El Ensari hazretlerinin yakınına geldi.

Tabut Allah'ın emri ile hemen kayıktan çıkıp orada kazılmış, bir mezarın başında durdu. Tabutun arkasından bütün gaziler, âlimler gittiler. Mezardan "Ya Vedûd" sesinin gelmekte olduğunu duydular, onra mübarek naşı o mezara defn ettiler." Bu gün Ya Vedûd türbesi diye bilinmektedir.

Türk sultanı Muhammed Han, kâfirlerle harb ediyordu, benden yardım istedi. O'na yardıma gittim.

Türk sultanı Muhammed Han, kâfirlerle harb ediyordu, benden yardım istedi. O'na yardıma gittim.

Silsile-i Nakşibendiye'nin 14. halkası büyük veli Ubeydullah Ahrar Hazretleri'nin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor. Ubeydullah Ahrar Hazretleri (k.s) bir gün, öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca binip Sernerkand'dan sür'atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tabî olup takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine:
'Siz burada durunuz' dedi.

Sonra atını Abbas Sahrası denilen sahraya doğru hızla sürdü. Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha onu takip etti. Bu talebesi gördüklerini şöyle anlattı:

"Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretleri (k.s) ile sahraya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu."

Ubeydullah Ahrar Hazretleri (k.s) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular:

"Türk sultanı Muhammed Han (Fatih Sultan Mehmed Han), kâfirlerle harbediyordu, benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allahü Teâlâ'nın izniyle galip geldi. Zafer kazanıldı" buyurdu.

2011-08-02

Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane Mi?

Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane Mi?

21-22 Nisan 1453 gecesi, Dolmabahçe Kumbaracı yokuşunu takip ederek, Aşmalı Mescid'den, Tepebaşı yoluyla Kasımpaşa'ya ormanlık ve toprak yollar temizlenerek bir yol açıldı. Yola, çam ve diğer ağaç kalaslar döşendi ve üzerlerine iç yağı, zeytinyağı sürülerek kaygan hale getirildi. Donanma, binlerce nefer ve yük hayvanları ile çekilerek bir gecede Haliç'e indirildi.

Gemilerin karadan yürütülmesi; fetih esnasında şehirde olan Bizans tarihçisi Dukas, Dursun Bey ve Venedikli Barbonun tarihlerinde de yazılmış olup; ayrıca Âşıkpaşazâde. Mehmed Neşrî. Tâcizâde Cafer Çelebi, Müneccimbaşı, Nişancı Mehmed Paşa. İbn-i Kemâl Paşa gibi tarihçiler de ittifakla bildirmişlerdir.

Bizans tarihçisi Dukas diyor ki: "Böyle bir hârikayı kim gördü ve kim işitti? Iran Şahı Serhas, Çanakkale Boğazı'nda köprü inşa ederek, askeri karşıya geçirdi. Bu yeni hükümdar ve bana kalırsa neslinin son pâdişâhı Mehmed (Fâtih), karayı denize çevirdi ve gemileri dalgalar yerine, dağların tepelerinden geçirdi. Binâenaleyh bu Serhâs'ı da geçti. Zira Serhâs, Çanakkale Boğazı'nı geçti ve Atinalılara mağlûb olarak kahrolmuş bir halde geri döndü. Mehmed ise karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakîkî altın gibi parlayan İstanbul'u, yani dünyayı tezyîn eden şehirlerin kraliçesini fethetti."

Müneccimbaşı Ahmed Dedet Sahâifü'l-Ahbâr isimli eserinde bu hâdiseyi "Allâhü Teâlâ, bu meselede pâdişâh hazretlerine güzel bir tedbîr ilham eyledi; Muhasara için tedârik olunan gemileri Boğazkesen Kalesi'nden Kasımpaşa'ya kadar döşenmiş yağlı tahtalar üzerinden kaydırarak Haliç'e indirtti." demektedir.

Gemilerin karadan yürütülmesinde şüphe yoktur. İhtilaflı olan husus, gemilerin Haliç'e indirildiği güzergâhdır.

Fâtih Sultan Mehmed Han, sadece İstanbu"un fethinde değil, Belgrad muhasarasında da gemileri Sava Nehri'ne karadan yürüterek indirmişti.

İstanbul'un fethine manevi ricâlin yardımı

İstanbul'un fethine manevi ricâlin yardımı

Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye'nin on sekizinci halkası, Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri'nin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor; "Ubeydullâh-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri bir gün, öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi ve süratle Semerkand'dan çıktı. Talebelerinden bir kısmı da onu takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, atını Semerkand'ın dışındaki Abbas Sahrasına doğru hızla sürdü. Bir müddet daha onu takip eden talebesi Mevlânâ Şeyh, gördüklerini şöyle anlattı: "Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri ile sahraya vardığımızda, önce bir müddet atını sağa sola sürdükten sonra birdenbire gözden kayboldu."

Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular. O da "Türk sultanı Muhammed Han. kâfirlerle harp ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allâhü Teâlâ'nın izniyle galip geldi, zafer kazanıldı." buyurdu.

Hâce Muhammed Kasım, babası Hâce Abdülhâdi'nin şöyle anlattığını nakletmişti: "Bilâd-ı Rum'a {Anadolu'ya) gittiğimde, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın oğlu Sultan Bâyezid Han, bana babam Ubeydullâh Ahrâr'ın şemailini tarif etti ve,
"O mübarek zâtın beyaz bir atı var mı idi?" diye sordu. Ben de tarif ettiği bu zâtın, babam Ubeydullâh-ı Ahrâr olduğunu ve bâzan bindiği beyaz bir atı olduğunu söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezid Han "Babam Fâtih Sultan Mehmed Han bana şöyle anlattı: İstanbul'un fethinde muhasaranın en şiddetli bir ânında, Şeyh Ubeydullâh Hazretleri'nin imdadıma yetişmesini istedim. Şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir atın üstünde bir zât hemen yanıma geldi ve bana "Korkma!" buyurdu. Ben de "Nasıl korkmayayım, kale bir türlü düşmüyor." dedim. Elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. "İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver." buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı ve İstanbul'un fethi müyesser oldu."

(Osmanlı Târihi, Çamlıca Basım Yayın)

2011-04-30

İstanbul'un Fethi Kararı

İstanbul'un Fethi Kararı - Fatih Sultan Mehmed


Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un muhasarası ile alâkalı Edirne'de yaptığı konuşmasında:
- Dünyâ devleti ebedî değildir, fânî cihanda hiç kimse de ölümsüz değildir. İnsanın dünyâda nefesleri sayılıdır ve ölümsüzlük kapısı kapalıdır. Yaratılıştan gaye, kişinin HakkTeâlâ'yı bir bilip imkân bulduğu nispette, ecelden mühlet buldukça onun dergâhına yaklaşmaya çalışmaktır.

İnsanı Cenâb-ı Allah'a yaklaştıran amellerin en faziletlisini bize ashâb-ı güzînden Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) Hazretleri'nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerif bildiriyor:Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e bir kişi gelip; "İnsanların en faziletlisi kimdir?" deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.); "İnsanların en faziletlisi, canı ve malı ile Allah yolunda gaza eden mü'mindir." buyurdular.Şu fânî âlemde Ashâb-ı Kiram, ömürlerinin sonuna kadar küfr ve dalalete (sapıklığa) Karşı cihad ve gazayı fırsat bildiler ve bir dakika boşa geçirmediler.

Ömürlerinde gazâsız geçen bir sene yoktu. Aksine küffar ile aralarında gâzasız bir ay geçirmediler. Ben de dilerim ki, "Onlar, Allah'ın hidâyetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü" mealindeki ayet-i celîlesine bağlanarak ruhum bedenden ayrılıncaya kadar gücümü "İlâyı Kelimetillâh ve ihyâ-i sünnet-i Resûlillâh'a (Allah'ın yüce ismini yaymak ve Resûlün sünnetini ihya etmeye) sarf edeyim ki, dünyâda iyi hâtıra, âhirette de ecr-i cezir meydana gelsin.Sözün kısası Kostantîniyye'ye sefer açmaya niyet etmiş ve himmetimi bu noktaya çevirmiş bulunuyorum.

Baharda oraya hareket etmeyi düşünüyorum. İcap eden tedbirin alınmasını, hazırlıklara girişilmesini münâsip görüyorum. Bu sefer (İstanbul'un fethi) benim için şu anda birinci derecede halledilmesi îcâp eden bir iştir. Bu tamamlanmadıkça ikinci mühim bir işe girişecek değilim. Bu mevzuda sizin görüşünüz ne ise arz ediniz."

Mecliste bulunanların bir kısmı fetih fikrini kabul etti, bir kısmı ise bu işin zorluğundan bahsederek muhalefet ettiler.

Bu ay öne çıkanlar