mealcilik akımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mealcilik akımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-03-27

Mehmet Akif Ersoy Hakkındaki Acı Gerçekleri Görmezden Gelemeyiz

Mehmet Akif Ersoy Hakkındaki Acı Gerçekleri Görmezden Gelemeyiz
"Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi" mısrası ile uzun süredir tenkitlere maruz kalan M. Akif'in, Safahatında yer alan bir çok ifade de aynı tenkite maruz bırakacak tarzda. İstiklal Marşımızın şairine bir ülke vatandaşı olarak hürmet ve saygı ayrı olabilir ancak bazı hakikatleri de göz ardı ederek, milli şairi aynı zamanda milli bir Müslüman olarak görmekte doğru olmasa gerek..

Toplumları dizayn etmenin en geçerli yolu, o toplumun içinde yetişmiş popüler isimleri elde ederek onları eleştirilemez ulvi kişilikler kılmak, ve nesilleri onların düşünceleri etrafında toparlayıp-saflara ayırarak- kontrol edebilmektir. Bu mekanizma, eğitim sistemlerinin içine ustalıkla yerleştirilmiş özendirme politikalarıyla sağlanır. Eğitim sistemleri bu tür model kişiliklerle doludur. Tarih boyunca en geçerli hükmetme yolu bu olmuştur. Mehmet Akif’le ilgili eleştirilerimi dillendirmeye başladığım zaman çevremden aldığım tepkiler, nihai noktada bizim gibi sıradan yaşantısı olan insanların Akif gibi ulvi bir kişiliği eleştiremeyeceği noktasına bağlanıyordu. Bu yaklaşım Akif’in bir şair olmanın ötesinde bir kanaat önderi ve model kişilik olarak algılanmasından kaynaklanıyordu.


Bu eleştiri sahiplerine şunu söyledim. Mehmet Akif, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’a;

Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi”(2) “Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti.”(3)

Dediği zaman; Cennetmekân koca bir imparatorluğun padişahı ve dünyanın çok yerinde adına hutbeler okutulan bütün Müslümanların halifesiydi. Akif’se heyecanlı sözler söyleyen genç bir baytardı. O zamanın şartları altında Akif’in yaptığı çılgınlığa karşı bizim kendi zamanımızda yaptığımızın kıymet hükmü sadece hiçtir. Akif’in cüretine karşılık biz Akif’e ne desek hiçbir şey demiş sayılmayız.

Mehmet Akif’in kişiliği bizim alanımız değildir. İyi ya da kötü, ölmüş bir insanın işi artık Rabbiyledir. Bu ölen kişi üzerinden bir kısım toplum mühendisliği faaliyetleri yürütülüyor ise eserleri ve düşünceleriyle entelektüel yaşantımızda, fikir dünyamızda tesir sahibi ise, biz bu tesiri konuşmak, eleştirmek ve yorumlamak zorundayız.

Daha da önemlisi söz konusu kişi sadece sanatıyla anılmıyorsa, bugün bütün eğitim kurumlarında resmi asılı olan iki kişiden biriyse,(4) hayatımızın içindedir, her gün çocuklarımızın karşısındadır. 2011 yılının ülkemizde Mehmet Akif yılı olarak ilan edildiğini ve çok yoğun bir şekilde anılıp değişik açılardan işlendiğini hatırlatmakta fayda var. M. Akif’in sanatını ve kişiliğini aşan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlamak hiçte zor değil. O, artık gençlere sadece “Milli Şair” olarak tanıtılmıyor, aynı zamanda “Milli Müslüman” modeli olarak sunuluyor.

Konu inancımız bağlamında ele alındığı zaman “Kişi sevdiği ile beraberdir” ölçüsü mucibince imanımızı kullanarak kalplerimize yerleştirilmek istenen kişilere karşı gereken özeni ve hassasiyeti göstermek vazifemiz olmaktadır.

Bütün bu gerekçeler benim gibi sıradan insanlara Akif’i değişik açılardan inceleme, sorgulama, yorumlama ve eleştirme hakkını vermektedir.

M Akif’in başyapıtı şüphesiz İstiklal Marşı’dır. Güftesi ile bestesi arasında ciddi uyumsuzluklar bulunması nedeniyle okunurken güfte anlamını yitirmekte daha çok bir karambol havasında terennüm edilmektedir. Her çalındığı ve söylendiği zaman ayakta ve saygı duruşunda dinlemek zorunda olduğumuz bu marş hakkında olumlu/olumsuz birçok eleştiri yapılmıştır. İçinde bir tek Türk kelimesinin geçmemesinden tutunda, ırkçı duygularda yazılmış olmasına kadar çok geniş bir yelpazeye sahiptir bu eleştiriler. 28 Şubat paşalarından Doğu Silahçıoğlu birçok meslektaşının taşıdığı duyguları dile getirip. Aşırı dinci bir söylem taşıdığı için bir ömür boyu selam durduğu İstiklal Marşı’nı hiçbir zaman içine sindiremediğini yazdı Cumhuriyet Gazetesinde ki köşesinde.

“O ezanlar ki şahadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli.”


Ezan, şahadet, din… ilk bakışta mısralarda Paşa haklı dedirtecek bir görüntü var. Peki ya mana; inlemek sözcüğü acı ile feryat etmek, ızdırapla ses çıkartmak anlamlarına geliyor. “İnim inim inlemek” deyimi meşhurdur. Peki ezanlar neden ebediyen inlemeli? Gür bir sada ile coşmak varken. Dini terminoloji açısından ezanları inletmek-dindar için-ciddi bir edep ihlali olarak değerlendirilebilir.(5)

Akif’in yaşamı gibi sanatı ve fikri de gelgitlerle, çelişki ve paradokslarla dolu. Safahat okumalarında dikkatimi çeken bir husus Arnavut babadan olma Milli Şairin, biyografilerinde bu hususun anne tarafından Türklüğe bağlanarak geçiştirildiğidir. Mehmet Akif’in resmi ideoloji doğrultusunda millileştirilmesinin ilk emarelerini bu biyografilerde gördüm. Bu durum Akif’in bir kabahati olmamakla birlikte Safahat yoluyla toplum mühendisliği yapma gayretleri hakkında ipuçları vermektedir.

Akif’le ilgili yaptığım incelemelerde mirasına, oğullarından çok damadı Ömer Rıza Doğrul’un sahip çıktığını gördüm. Bunun birinci sebebi Ömer Rıza’nın gerçekten Akif’in en özel talebesi olması İkinci sebebi evlatlarının Akif’in dünyasıyla pek alakadar olmamalarıdır.

Büyük oğul Mehmet Emin (Safahat-i bu oğluna ithaf etmiştir.) Uyuşturucu müptelası ve alkolik olarak feci bir yaşam sürmüş ve cesedi Beşiktaş’ta bir çöp konteynırı içinde bulunmuştur. Küçük oğul Tahir Ersoy ise kendi halinde bir yaşam sürmüş Ömrünün son demlerinde Üsküdar belediyesinin sahip çıkmasıyla hayata tutunabilmiştir.

Akif oluşturduğu ideal genç tipi Asım’la yüceltilirken bunun pratik hayattaki karşılığı olan çocuklarının halleri hep göz ardı edilmiştir. Oysa muarızı Tevfik Fikret’in ideal genci Haluk, öz oğluyla özdeşleştirilir ve akıbeti nedeniyle Fikret kınanır. Evet, Tevfik Fikret’in Haluk’u papaz olmuştur. Akif’in Asım’ı ise –ki oğlu Mehmet Emin olması gerekir.- üzüntü verici ama bir ayyaş olarak ömrünü nihayetlendirmiştir. İki şair içinde acı gerçek şu ki; ideallerini evlatları üzerinde gerçekleştirmeye çalışmışlar ve ikisinin sonu da hüsran olmuştur.

Akif’in oğlunun feci hali insanlık adına üzüntü verici. Ama Milli Müslüman modeli olarak tasarlanan bir kişilik için gözden kaçırılan bir husus hissi uyandırıyor bende.

“Babam bana Safahat’ı bırakacağına biraz para bıraksaydı keşke”(6)


dediği biliniyor ki. Bu onlarca baskı yapan Safahat’ın kaymağını başkalarının yemesine bir sitem olarak da algılanabilir.

Akif’le ilgili hatıralarda dikkat çekici bir başka husus arkadaşlarının ekseri içki müptelalığı ile şöhret yapmış kişiler olması. Bunlardan biri Neyzen Tevfik’dir. Neyzen’in içkisiz sofraya oturduğu vaki değildir. Bir gün Akif’i misafir eder yer içerler. Yemekten sonra Akif ellerini yıkar ama havlu yerine kendi mendili ile kurulanmak ister. Neyzen havlu ile kurulanması için ısrar edince “–yapamam ellerim kirlenir” der. Damadı Ömer Rıza’nın anlattığı bu hatıra Akif’in zekâsına yorulsun diye anlatılmış ama derin bir çelişki taşıyor. Neyzen; havlusu kullanılmayacak kadar şerli/kirli (bazı yorumlarda havluyu kirinden ötürü kullanmadığı belirtilir.)biriyse ve Akif bu denli hassasiyet sahibi ise onun yemeğini nasıl yer onunla nasıl dostluk eder.

Damadı ve talebesi Ömer Rıza Doğrul’da meşhur içicilerdendir.(7) Hatta rakı içerek tefsir yazmak gibi bir küstahlığın sahibidir.(8)


Arkadaşları, evladı, damadı içici olunca insan kuşkuya kapılıyor. Üstüne üstlük Akif’in siroz’dan öldüğü de ortada. Ben merakımı zail etmek için erişebildiğim kaynaklarda aradım 24 yaşından sonra ağzına bir damla içki koymadığı bilgisine ulaştım.

Milli Şairin bir yönü de musiki şinaslığı. Mısır’da olsun Türkiye’de olsun musiki cemiyetlerinin müdavimidir. Ağır bestelerin çoğunu ezbere bildiği ve nısfiye denilen ney küçüğü aleti çaldığı biyografilerinde geçiyor.

Şiirlerinin bestelenmeye uygun olmasını çok önemser bu hususta hassasiyet gösterir, üzerinden yıllar geçse bile kulağını tırmalamış her kafiye bozukluğunu giderirmiş. Hayattayken Safahat 3 defa Osmanlıca harflerle basılmış. (ayrı ayrı kitaplar halinde bazı kısımlar 4-5 kere basılmıştır.) Bu baskılarda sürekli düzeltmeler ve değiştirmeler yapmıştır.

Bu bilgi çok önemlidir zira Akif’in eserini bırakmadığını onu sürekli tetkik edip hata olarak gördüklerini düzeltme gayreti güttüğünü gösterir. Ama asıl düzeltmesi gereken, bütün imanlı kalpleri inciten bazı sözlerine aynı özeni göstermemiş olması çok şaşırtıcıdır. Bunların başında meşhur şiirlerinden Çanakkale Destanı’nda geçen

Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” Mısralarıdır.

Akif, Çanakkale Savaşı esnasında Almanya ve Arabistan’da bulunmuş cepheyi görmemiştir. Buna rağmen cephedeymişçesine heyecanla yazdığı bu şiir, Ankara’da mecliste Türk’ün en büyük destanı, Türk olmayan biri tarafından yazılmıştır denilerek takdim edilmiştir. Bir zaman sonra üyesi olacağı meclisin maalesef imparatorluk halklarına karşı bakışı budur.

“Bedrin Aslanları” yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük mücahitleridir. Hiçbir ordunun o ordudan hiçbir komutanın o şanlı komutandan üstün olma ihtimali yoktur. Onların kahramanlığı ve komutanlarının büyüklüğü mümin kalpler için şüphe götürmeyecek derecede kesin ve nettir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın peygamber duasına mazhar olmuş ordusu bile onların yanında hiç mesabesindeyken ve İslam tarihi boyunca nice savaşlar şanlı mücadeleler verilmişken Çanakkale’ye böyle cüretkâr bir yakıştırma nasıl yapılabilir?

Yeni bir ulus inşa etme gayretinde olan ittihatçı kalemler bu ve benzeri birçok sözler söyleyip İslami kaideleri tepetaklak etmeye çalışmışlardır ama onların hiçbirinin dindarlık gayesi olmadığı gibi inançsızlıklarını aleni olarak dillendirmişlerdir. Onların bu sebeple mümin kalplere sirayet etmesi mümkün değildir. Ama Milli Müslüman Akif’in bu sözleri imanlı kalpleri çok derinden sarsmış travma tesiri yapmıştır.

Akif bu mısraları ile “Bedrin Aslanlarını” aşağılamış ve ömrü hayatı boyunca bunu değiştirme, düzeltme gayreti gütmemiştir. Şu kedi aslan kadar cesur denirse. Aslanın üstünlüğü tescil edilip kedi yüceltilir. Ama şu aslan kedi kadar cesur denilirse bu aslana hakaret ve onu aşağılamak olur. Kedi de yüceltilmediği gibi komik bir duruma düşürülmüş olur.

Akif’in kafiyelerine gösterdiği hassasiyeti esirgediği bir diğer husus Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’a yaptığı yakıştırmalardır. En son 1966 baskılı Safahat’ta bulunan ve sonraki baskılarda yer verilmeyen şu mısralar doğrusu; bırakın dindarlığıyla ile nam salmış Müslümanların halifesine söylenmeği sıradan bir Müslüman’a söylenemeyecek sözlerdir.

“Herifin sofrada şampanyası hala ayran, bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan”(9)

Evet, şairler normal insanlar gibi değildir, duyguları hissedişleri farklıdır, fakat imanının yerine kinini ikame eden bir kişi sadece bir şair olur, onun dindarlığından bahsedilemez. Çünkü kini dinini bastırmış en temel ve basit inanç ölçülerini çiğnetmiştir. Bir Müslüman’a şampanya içmiyor, ayran içiyor diye ancak bir gayrimüslim söylerse mantık zemininde bu sözün bir anlamı olur. Bir Müslüman bir başka müslümanı şampanya içmiyor ayran içiyor diye kınayamaz.

Mehmet Akif’in Sultan Abdülhamid Han’a yaptığı hakaret ve iftiraların büyük kısmı yeni baskılı Safahat’larda da bulunmaktadır. Bunlar eleştiri hakkaniyet ve İslam ölçülerini aşmış sınırsız ve buutsuz, iflah olmaz bir kinin eserleridir. Oysa dindarlık numunesi olacak bir şahıstan, Müslümanlığın en ağır darbeler aldığı bir zamanda daha akıllı olması, esas bozguncuları görmesi beklenirdi.

Görmedi, görmediği gibi onlarla işbirliği içinde bulundu. Mısırlı Mason Abduh’u muhteşem üstad ve onun talebesi tescilli İngiliz ajanı Cemalettin Afgani’yi kendine ve yolundakilere rehber gösterdi.

“Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh “(10)



“Çıkarıp gönderelim hasılı şeyhim yer, yer; oradan Alemi İslam’a Cemaleddin’ler.”(11)

O Abduh ki (damadı Ömer Rıza Doğrul gibi) masondur. Dinde reform teraneleriyle İslam alemini fitneye boğmuş ve bölük pörçük olarak İngilizlerin kucağına atmıştır.

Model kişilerin bu gibi yanılgıları ortaya çıkıp gözden düştükleri zaman hemen bir pişmanlık mekanizması devreye sokulur. Şartlar değişmiş ve hakikatler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu model kişilikleri de dönüştürmek, revize etmek gerektir. Fakat bu tövbeyi mirasından geçinenlerin değil kendisinin yapıp/yapmaması önemlidir. Kendisinden böyle bir pişmanlık vaki olmadığı ortada iken, oluşturulmuş pişmanlık hikâyeleri toplum mühendislerinin değişen şartlara göre model kişilikleri dönüştürme gayretinden başka bir şey değildir.
Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’a buğzedip düşmanlığından fena söyleyen ve daha sonra hakikati görüp nedamet getiren bu pişmanlığını destansı ifadelerle dile getirenler az değildir. Doktor Rıza Nur, Süleyman Nazif, Rıza Tevfik Bölükbaşı bunların en çok bilinenleridir.

Rıza Tevfik’in “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhundan İstimdat” şiiri bütün ittihatçılar adına itiraf, kendi namına bir tövbe metnidir.

“Şevketlim Sultan Hamid Han
Feryadım varır mı barigahına
Ölüm uykusundan bir lahza uyan
Şu nankör milletin bak günahına.”


Milli şairin bilinen meşhur bir pişmanlığı vardır. Fes ve dualarla girilen meclisten kadeh ve fötr şapka çıkınca Akif soluğu Mısır’da almış, bir nevi yeni düzene küskünlük duymuştur. Mısır’dan son dönüşünde bu küskünlüğünden pişmanlık duyduğunu “Ne varsa bizim millette varmış.” Diyerek dile getirmiş ve yeni düzenin banisine(12) “Allah ömrüm kaldıysa benden alsın ona versin”(13) diyerek biatini bildirmiş birkaç ay sonrada sirozdan ölmüştür.

İlerleyen yıllarda İttihad Terakki’nin projeleri bir dizi inkılâplar olarak uygulamaya konulurken Akif’e Kuran-ı Kerim meali yazma görevi verilir. Hükümet neden özellikle Akif’in yazmasını istemiştir? Şimdilik meçhul. Ama onun da ortaya çıkacağına inanıyorum.

Akif bu teklifi kabul etmemiş ortaya konan büyük paraya rağmen bu işe temkinli yaklaşmıştır. Belki yeni düzene karşı duyduğu küskünlüğü naza çekerek ifade etmeye çalışmış olabilir. Akif ikna olur, paranın bir kısmını alıp Mısır’a giderek yazmaya başlar. Aynı proje kapsamında Elmalı’lı Hamdi’de tefsir yazmaya başlar. Akif Mısır’da tanıştığı biricik talebesi (daha sonra damadı olacaktır) Ömer Rıza Doğrul’a da tefsir yazması konusunda rehberlik eder.

Bu meal biter ama yayınlanmaz. Akif, yeni düzenin ibadetleri Türkçeleştirme çalışmalarından ürkmüş olacak ki meal’i Mısır’da dostu Yozgatlı Müderris İhsan Efendi’ye bırakarak dönmezsem bunu yakın der. Hikmeti Huda dönemez. İhsan Efendi’de meali yakamaz. Akif’in damadı Ömer Rıza, meali İhsan Efendi’den almak için çok uğraşır, ama alamaz. Bu meali İhsan Efendi’den almak için devlet katından hatırlı kimseler araya girer, İhsan Efendi yakıldı diyerek mevzuyu kapatır.

İhsan Efendi ölüm döşeğindeyken oğlu Ekmeleddin’i çağırır yakmasını vasiyet ederek meali ona teslim eder. O Ekmeleddin; şimdiki İslam Konferansı Teşkilatı başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.

Ekmeleddin İhsanoğlu, Abdülhamid Han devri şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu Prof İbrahim Sabri ve üç kişi daha Mısır’da bir evde buluşarak metal bir leğen içinde mealin mührünü sökerek sayfaları tek tek yakarlar. Yakma işlemi bitince Prof İbrahim Sabri Bey’in okuduğu dörtlük dünya durdukça mealden din öğrenmeğe kalkanların suratına şamar gibi inecektir.

“ O bir eserdi ki, yangın denilse layıktı.
Eğer kalaydı yakar kül ederdi imanı
O bir ateşti ki, sönmezdi etmeden ihrak
Yakıldı, sönmesi kurtardı Nass-ı Kuran’ı”
(14)

Hulasa M Akif milli şair olmaktan çıkartılıp Milli Müslüman modeli yapılmaya çalışılırken, onun dindarlığı resmi söylemin dışında incelenmeye ve araştırılmaya muhtaçtır. Bu hususta bazı çalışmalar vardır. 

Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Dini tamir davasında, din tahripçileri kitabında Akif önemli bir yer tutar. Adem Çevik’in Abdülhamid’de yanılanlar(15) kitabı da önemli bir araştırmadır. Rahmetli Necip Fazıl’ın ise Akif’i milli bir bozguncu olarak değerlendirdiği bilinmektedir.

Mehmet Akif’in dindarlığı/dindar modelliği mevzu yapıldığı zaman mümin tavrıyla asla bağdaşmayacak Allah’a isyan şiirlerini de görmezden gelmek mümkün değildir. Bu şiirlerde ki isyan vurgusu o kadar kuvvetlidir ki okuyucuyu ürpertip, titretir.

Madem ki ey Adl-i İlahi yakacaktın, yaksaydın a melunları….Tuttun bizi yaktın.”(16)

Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun. Yandık! diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun.”(17)

Ey bunca zamandır bizi te’dibeden Allah; Ey Alemi İslam’ı ezen inleten Allah.”(18)

Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık,
Düştükse bu hüsrana onun narına yandık,
Yetmez mi çocuklukta ki efsaneye hürmet,
Hala mı reşit olmadı, hala mı bu ümmet?
Maziyi ateşe vermeli baştan başa yansın
Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır.”
(19)

Sorun, Akif’in dindarlığından ziyade, dindarlara model olarak sunulmasındadır. Akif imanının/imansızlığının, günahının/sevabının hesabını rabbine verecektir. Fakat Müslümanlıkla bağdaşmayacak, binlerle yıllık İslam tefekkürünü kökten sarsıcı Şiirleri/tavırları Müslüman gençlerin imanını ifsad etmektedir. 999 satır “Allah var” yazıp bir satır (haşa) “Allah yok” yazarsan; O bir satır 999 satırı nehy eder. O bir satır daha çok iz bırakıp daha kalıcı olur. Akif’in dindarlığının özeti budur. Yazdığı doğru ve güzel olanların hükmü bahsi geçen satırlarla nehy edilmiştir.




Dipnotlar:


(2-3)1966 baskılı Safahat sayfa 421-422
(4)İstiklal Marşı metinlerinin arkasında Akif’in fotoğrafı vardır..M Kemal’in resmi ile yan yana bütün eğitim kurumlarında bulunması yasal zorunluluktur.
(5)İnlemek sözcüğünün Safahatta coşkulu ses anlamında kullanıldığını gösteren örnekler olduğu gibi, esas anlamında kullanıldığı örneklerde çoktur. Dini litaratürde böyle bir kullanıma başkaca rastlanılmamıştır.
(6)05 Şubat 2005, Cumartesi Zaman Gazetesi Hekimoğlu İsmail imzalı makale
(7)Ömer Rıza Doğrul Kimdir Akşam Gazetesi 11 Eylül 2011Gürkan Hacır imzalı makale.
(8)Ömer Rıza Doğrul’un Tefsiri, Tanrı Buyruğu adıyla yayınlanmıştır
(9)1966 baskılı Safahat sayfa 422
(10)1966 baskı Safahat sayfa 440
(11)1966 baskı Safahat sayfa 440
(12)M Kemal Atatürk
(13)Muhittin Nalbantoğlu’nun Yeniçağ’da 27-28 aralık 2003 tarihlerinde yayınlanan yazı dizisinden
(14)Dil ve Edebiyat dergisi sayı 37 makale Mehmet Karagözoğlu
(15)Adem Çevik kitabında düşmanlıkları belgelemiş, pişmanlığı ise gönlünden geçtiği gibi yorumlamıştır.
(16)1966 Baskılı Safahat Sayfa 214
(17)1966 Baskılı Safahat Sayfa 213
(18)1966 Baskılı Safahat Sayfa 301
(19)1966 Baskılı Safahat Sayfa 490

*Akif’in şiirlerinin tamamı İnkılap ve Aka Yayınları 1966 baskılı Safahat’tan alınmıştır.

Mazhar Candan
incemeseleler.com

2012-03-22

Kur'an Meâlinden başka delil tanımayan Mealci takımına Elmalılı Hamdi Yazır'dan Sert İkaz

Kur'an Meâlinden başka delil tanımayan Mealci takımına Elmalılı Hamdi Yazır'dan Sert İkaz
Kur'an Meâlinden başka delil tanımayan Mealci takımına Elmalılı Hamdi Yazır'dan Sert İkaz

Kur'ân-ı Kerîm'in en muteber Türkçe tefsirini yazan büyük âlim Elmalılı Hamdi Efendi merhumun (v. 1942) tefsirinin mukaddimesinde/önsözünde Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak isteyenlere tavsiyesi:

"Doğrusu, Kur'ân'ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usûlü ile Arabî yolundan ve muteber tefsirlerinden anlamaya çalışmaları zarurîdir. Kur'ân'ın falan tercümesinde şöyle demiş, diyerek hükümler çıkarmaya, meseleleri münâkaşa etmeye kalkışmamalıdır. Bunu, îmânı olanlar yapmaz, kendini bilen ehl-i insaf da yapmaz.

Kurandan bahsetmek isteyenler onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Mamâfih öyle kimseler görüyoruz ki Kur'ân'ı harekesiz olarak okumak şöyle dursun, harekesiyle bile dürüst okuyamadığı halde onun hükümlerinden, mânâlarından içtihada kalkışıyorlar.

Öylelerini görüyoruz ki Kur'ân'ı anlamıyor ve tefsirlere, müfessirlerin/tefsir alimlerinin tevilleri/yorumları karışmıştır diye onları da dikkate almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur'ân'ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin tevili değilse câhil mütercimlerin/tercümanların hatâsı, noksanı karışmıştır... "


(Hak Dîni, Kur'an Dili mukaddimesinden)

2012-02-07

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis ve "Bize Kur'an yeter." diyen hadis düşmanları

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis...


İslamın İkinci Kaynağı: Hadis…


Bir kimsenin müslüman olması/sayılması için nasıl ki önce “Lâ ilâhe illallah” devâmen “Muhammedün Resûlüllah” demesi şart ise, İslam’ı öğrenmek için de önce Kur’an’a ikinci olarak da hadis-i şeriflere müracaat şarttır. Çünkü İslam’ın ikinci kaynağı Peygamberimiz’in hadisleridir.

İslâmî ilimlerin en eskisi hadis ilmidir. Hadis ilmi, Peygamberimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem zamanında başlayıp zamanla şâhikasına ulaşmış bir ilimdir. İslam’ın parlak dönemlerine paralel olarak hadis ilmi de parlamış, bu hususta güzîde eserler meydana gelmiştir.Meseleyi tersinden ele alacak olursak şöyle diyebiliriz:

Müslümanlar hadis ilmiyle ne zaman daha çok meşgul olmuşlar, Hazreti Resûlüllah’ın sünnetine ne kadar ehemmiyet vermişlerse, Allah da onları diğer milletleri karşısında o derece maddî üstünlüklere kavuşturmuştur.


***

İbni Abbas Radıyallâhü Anhümâ’nın azadlısı İkrime radıyallâhü Anh, Tevbe Sûresinin 112. âyetinde geçen, övgü sadedinde “seyâhat edenler” mânâsındaki “es-sâihûn” kelimesinin “Hadis öğrenmek için yola çıkanlar” demek olduğunu söylemiştir.

Bahse konu âyeti kerîmenin meâli şöyledir:“(Yukarıda zikri geçen müminler\[1]) Allah’a tevbe edenler, kullukta bulunanlar, ona hamdedenler, sâyihler (oruç tutanlar veya cihâd yâhud ilim için seyahat edenler…)\[2] rükû ve secde eden, iyilikleri emreden kötülükleri yasaklayan ve Allah’ın sınırlarını (koyduğu hükümleri)koruyanlardır.” (Tevbe sûresi, âyet: 112)

***

Kur’an-ı Kerîm’de müteaddit âyet-i kerîmelerde Hazreti Resûlüllah’ın emirlerine itaat emredilmiş, O’na itaatın Allah’a itaat, O’na isyanın da Allah’a isyan olduğu ifade buyurulmuştur. Bu husustaki âyetlerin bazılarının meâlleri şöyledir: “Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden yasaklarsa ondan da vazgeçin/çekinin/geri durun.” (Haşr sûresi, âyet: 7) “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ sûresi, âyet: 80) “Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur sûresi, âyet: 63)

Hazreti Peygamber’in emirlerinin ne olduğu, neyi yasaklayıp neyi yasaklamadığı bilinmelidir ki, O’na itaat edilsin ve böylece Kur’an’ın emri yerine getirilmiş olsun.

Bunun yolu da ancak hadisi şerifleri bilmekten geçmektedir. Hadislere -hâşâ- Müslümanlar itibar etmemiş olsalardı, Kur’an-ı Kerim’in bu emirlerini göz ardı etmiş olurlardı ki, İslam tarihinde böyle bir safha yoktur. Hadisleri reddetmek -Allah korusun- Kur’an’ı da reddetmek olacağından, samimi görünen art niyetli kimseler, Kur’an-ı Kerim’e hücum edemedikleri için her zaman hadisleri devre dışı bırakmaya çalışagelmişlerdir. Eskiden böyle olduğu gibi, zamanımızda da bazı kimseler adeta “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü isbatlamak için uğraşıp duruyorlar. Bu günlerde bunun için bazı televizyon kanal(izasyon)larını kullanıyorlar. Ancak bilmeliler ki, çabaları boşunadır. Çünkü bu tehlikenin tedbiri taa Resûlüllah tarafından fiîlen alınmış bulunuyordu.

Şöyle ki, Asrı Saâdette her Müslüman haliyle namaz vakitlerinde günde en az beş kere mescide geliyordu. Hazreti Resûlüllah’ın hâne-i saâdetleri (evi) ise hadisleri duymaya, öğrenmeye uygun bir yerde, mescidin bitişiğindeydi. Mescid sadece namaz için değil, her türlü ictimâî/sosyal meselelerin halli için de kullanılan bir mekân durumundaydı. Yani mescid bir ilim merkeziydi. Diğer Ashab bir tarafa, mescidin bitişiğindeki Suffada devamlı Hazreti Resûlüllah’la beraber olan Ashâb-ı Suffa, Hazreti Resûlüllah’ın ağzından çıkanları kelime, harf ve noktasına kadar içiyor, hazmediyordu. İşte bu durum, bütün mü’minlerin Allah Resûlünü en iyi şekilde görmeleri, söylediklerini duyup dinlemeleri ve sünnetini sıhhatli bir şekilde öğrenip yaşamaları ve başkalarına aktarmaları bakımından mühim bir tedbirdi.

***

Hazarda da seferde de insanlarla devamlı beraber olan Hazreti Resûlüllah’ın huzuruna, kadın- erkek, hür-köle, yerli-yabancı herkes kolayca giriyor, Hazret-i Resûlüllah da onlarla konuşuyor, dertlerini dinliyor, sorularına cevap veriyor, hatalarını düzeltiyor ve onları irşad ediyordu. Hadisleri ve sünneti hakkında ümmetine şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Hakk, benim sözümü dinleyip başkalarına tebliğ edenin yüzünü ak etsin. Belki benim sözüm kendisine nakledilen, nakledenden daha iyi kavrar.”[3]

İşte bu ve buna benzer müjdeli hadisi şerifler, Ashabı kiramı ve onlardan sonra gelen Müslümanları hadisler üzerine yoğunlaşmaya sevketmiştir ki, Peygamberimiz’in bu tavrı hadis düşmanlarını çileden çıkaran bir tavırdır.

Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde,“Benden bir âyet de olsa rivayet ediniz. Benî İsraîlden de rivayette bulunun. Bunda bir mahzur yoktur. Kim de bana kasden yalan isnâd ederse cehennemdeki yerine hazırlansın”[4] buyurarak mübârek sözlerini duymayan ümmetlerine duyurmanın yolunu açıyordu.İşte bu hadisi şerif,“Bize Kur’an yeter” diyerek hadisleri dışlamak isteyen hadis düşmanlarının yüzüne Hazreti Resûlüllah’ın vurduğu okkalı bir tokat mahiyetindedir.

***

Resûlümüz, hadisler hakkında ümmetin tavrının nasıl olacağını gösteriyordu: “Söylediklerimi hıfzedin ve sonradan gelenlere öğretin.” Bu hadis-i şerif karşısında, hadis düşmanlarının tavrı nasıl mı? Hazreti Resûlüllah, hadislerinin hıfz edilip unutulmamasını ve sonradan gelenlere öğretilmesini emrettiğine göre, bu hadisin hadis düşmanlarını çok kızdıracağı belli. Onun için, onlar da bunun önüne kendilerine göre set çekmeye çalışıyorlar. Çekmeliler ki gayelerine ulaşabilsinler. Bunun için öyle bir kurnazlık sergilemeliler ki, Müslümanlar itiraz edemesinler

Hadislerin, “Unutulmayıp sonradan gelenlere öğretilmesini” bizzat Hazreti Resûlüllah emrettiğine göre, onlar da kendi tezlerine Hazreti Resûlüllah’ın bazı sözlerini delil getirmeliydiler. Bunun için bir şeyler bulabilirlerse ne âlâ. Bulamazlarsa da uydurmalıydılar. Nitekim, öyle yaptılar, öyle yapıyorlar. Ama kendilerine göre kurnazca ve usturuplu bir şekilde. Ne yapıyorlar? Hazreti Resûlüllah’ın, “Hadislerin yazılmamasını emrettiğini” söylüyorlar. Böyle söylemeleri, doğru bir şeyle yanlışı oturtmaya çalışmaktır ve tam bir saptırmadır. Şöyle ki:Ebû Said-i Hudrî (r.a.) Peygamberimiz’in şöyle söylediğini rivâyet etmiştir:“Benden (Kur’an dışında) bir şey yazmayın. Kim benden Kur’an’dan başka bir şey yazdıysa imha etsin…”[5] Hadisleri reddedenlerin, bu hadisi şerife sımsıkı sarılıp devamlı tekrarlamaları ibretlik…

***

Evet… Peygamberimiz’in (s.a.v.) böyle bir yasağı var. Fakat bu İslamın ilk yıllarına ait bir yasak.

O zaman İslam, yeni tebliğ ediliyordu ve insanlar İslamı kabul edeli fazla zaman geçmemişti. Hadislerle Kur’an âyetleri karıştırılabilirdi. İşte bu ihtimalden dolayı Hazreti Resûlüllah önceleri kendi sözlerinin yazıya geçirilmesini istememiştir. Evet, sözlerinin yazılmasını istemediği tarihî bir gerçektir, fakat sebebi ifade etmeye çalıştığımız gibidir. Ancak, hadisenin bir de devamı var… Aradan zaman geçip, hadislerle Kur’an âyetlerinin karışma ihtimali kalmayınca, Peygamberimiz hadislerinin yazılmasına izin ve emir vermiştir.[6]

Peygamberimiz’in hükümdarlara ve bazı vâlilere gönderdiği İslama dâvet mektupları bile, Kur’an dışında başka şeyleri yasaklamadığına delildir. Bu hususta birçok rivayet bulunuyor. Bir kısım sahabîlerin hadisleri yazdığı, hatta yazdığını Resûlüllah’a (s.a.v) kontrol ettirdiği vârittir

Bu rivâyetlerden biri Abdullah ibn Amr Hazretleri’ne aittir. O rivâyet şöyle: “Ben ezberlemek düşüncesiyle Hazreti Peygamber’den işittiğim şeyleri yazıyordum. Kureyş beni bundan men ederek, “Sen Resûlüllah’tan her duyduğunu yazıyorsun. Halbuki Resûlüllah bir insandır. Öfkede, rızada, her iki durumda da konuşur.” Dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ve bu durumu Hazreti Resûlüllah’a arzettim. Resûlüllah parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak, “Yaz” dedi. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz... [7]

Hadislerin yazılmasıyla ilgili rivâyetler bundan ibâret bile değildir. Hadis inkârcıları, bu ve diğer rivâyetleri kitaplarda okudukları halde, televizyon kanallarında konuşurken ikrar etmeyip gizliyorlar ki, bu tavır onların samimi olmadıklarının ayrı bir delilidir.

***

Abdullah ibn-i Amr (r.a.), yazdığı hadislerin bulunduğu tomara “Sahîfe-i Sâdıka” ismini vermiştir. Sahîfe-i Sâdıka’da 1000 kadar hadis olduğu rivâyet ediliyor. Bu rivâyetler, Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri’nin Müsned’inde yer almaktadır.Hadisleri yazdığı için, Abdullah ibn-i Amr’ın rivâyet ettikleri Ebû Hüreyre Hazretleri’nin rivâyetlerinden adet olarak daha fazla olması lâzımdı. Fakat, o kendisini hadis rivâyetine adamış bir zat olmayıp zâhid bir kimse olduğu için kendisini ibâdete vermişti.

***

Gelelim Hazreti Ali Efendimiz’in yazdıklarına… Sahâbîlerin hadis yazdıklarına dair en kuvvetli delillerden biri budur.

Muhtelif rivâyetler, Hazreti Ali(r.a.)’ın, Peygamberimiz’e ait sözleri yazdığı bir tomarı kılıcının kabzasında taşıdığına aittir. Hazreti Ali’ye bu tomarda neler olduğu sorulmuş, O da “Diyet, esirleri serbest bırakma, bir kâfire[8] mukabil bir müslümanın (kısâs olarak) öldürülmeyeceği var” [9] buyurmuştur.

İşte bu, Peygamberimiz zamanında Kur’an’dan başka şeylerin de yazıldığına bir delildir.

***

Câbir ibn-i Abdullah’ın, (r.a.) Mescid-i Nebevî’de ders halkası kurduğu, talebelerine hadis okuttuğu, onların da bunları yazdıkları kitaplarda yazılıdır.

***

Peygamberimiz’in 10 sene hizmetinde bulunan Enes ibn-i Mâlik, (r.a.) Peygamberimiz’den bütün duyduklarını yazmış ve bunu Pesûlüllah’ın kendisine arzetmiştir.

***

Semûre ibn-i Cündüb(r.a.)’ın bazı hadisleri yazdığı ve kitap haline getirdiği mervîdir.

***

Abdullah ibn-i Abbas(r.a.)’nın yaşı küçüktü. İlim meclislerinde dolaşır hadisleri yazardı.

Vefat ettiği zaman bir deve yükü kitap bıraktığı rivâyet ediliyor. Bu kitaplar sonra elden ele dolaşmıştır.

***

Yine Ashâb’dan Sa’d ibn-i Übâde, Abdullah ibn-i Ömer, Abdurrahman ibn-i Ebî Evfâ, Muğîre ibn-i Şu’be ve Abdullah ibn-i Mes’ud gibi sahabîlerin radıyallâhu anhüm, hadisleri yazdıklarına dair rivâyetler vardır. Bu hususta en doğru söz şudur: Allah kelamının gösterdiği hedefe ancak Peygamberimiz’in tarifiyle ulaşılır. O tarifler de hadislerdir…

[1] Kadı Beyzâvî ve Nesefî şu âyetin tefsîri (Veya “tevbe edenler şunlardır…”)[2] Kadı Beyzâvî söz konusu âyetin tefsîri
[3] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Davud, Tirmizî, İbn-i Mâce (ve benzerini İbn-i Hibbân) Abdullah İbn-i Mes'ûd’dan] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/166
[4] [Ahmed İbn-i Hanbel, Buhârî, Tirmizî ve Nesâî], Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/176,177
[5] Ahmed İbn-i Hanbel, (daha geniş olarak Müslim) ve Hâkim Ebû Saidi’l-Hudri’den] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/171
[6] Hatta yasak anında bile belli muayyen şahıslara yazma müsaadesi veya emri verilmişti.(Yayıncının notu)
[7] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Dâvûd, Hâkim (sahihtir dedi)] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/17-2173
[8] Bu, Hanefî âlimlerce “zimmî ve ahidli olmayan” kâfir olarak anlaşılmıştır.
[9] [Buhârî, Ebû Cühayfe yoluyla Ali radıyallâhu anh’dan], Nasbu’r-Râye:4/334
Ali Eren Hocaefendi

2012-02-06

Ebedi ve Edebi Mucize Olan Kur'an-ı Kerim'in İnsan kelâmının üstünde ilâhî bir üslûbu vardır

Ebedi ve Edebi Mucize Kur'an-ı Kerim
Kur'ân-ı Kerîm kıyamete kadar devam eden bir mucizedir. Gerek lafzı, gerek manası itibarıyla benzerini getirmek beşer kudretinden hariçtir. O ne nesirdir ne de şiirdir. İnsan kelâmının üstünde ilâhî bir üslûbu vardır.

Dirayet ve belâgatiyle kavmi içinde mümtaz bir mevkide bulunan Hz. Ömer, en asabi ve gazablı ânında onun bir sahifesini okuyunca irâdesi elinden gitmiş ve hemen kelime-i şehâdet getirerek hidâyete ermiştir.

İşte bu hususiyettendir ki, müşrikler halkı Kur'ân dinlemekten men ediyorlardı. Çünkü onu işitenler, ruhlar üzeninde yaptığı tesir ile hemen Müslüman oluyorlardı. Bu husus müşrikler için büyük bir derd olmuştu. "Bu şâir sözüdür, kâhin sözüdür" diye halkı kandırmağa çalışıyorlar, fakat bir türlü muvaffak olamıyorlardı. Hatta Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) Mekke'de kalabilmesi için alenen Kur'ân okumamak şartını ileri sürmüşlerdi.

Hadise şöyle olmuştu:

Müşriklerin zulmünden bıkıp usanmış olan Hz. Ebû Bekir (r.a.) Cenâb-ı Peygamberden izin alarak Habeşistan'a hicrete karar vermiş ve yola çıkmıştı. Kabile reislerinden Ibn-i Dağine'ye rast gelmiş, o da nereye gittiğini sormuş, Hz. Ebû Bekir "Kureyşliler, doğup büyüdüğüm şehri bana haram etti. Serbest ibadet edeceğim bir yere gideceğim", demişti. İbn-i Dağine Mekke'nin Ebû Bekir (r.a.) gibi büyük bir adamdan mahrum olmamasını arzu ederek geri çevirmiş ve Kureyşlilere Ebû Bekir'in faziletlerini anlatmış, onlar da, alenen namaz kılmamak ve sesli Kur'ân okumamak şartıyla kalabileceğini söylemişlerdi. 

Fakat Hz. Ebû Bekir, evinin önüne bir mescid yaptı. Burada namaz kılmaya, Kur'ân okumaya başladı. Müşrik kadın ve çocukları onu seyretmek için birbirlerini itiyor ve onun üzerine düşüyorlardı. Bu hal müşrikleri korkuttu ve İbn-i Dağine de "Artık seni himaye edemem" dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), "Allah beni himaye eder." deyip ibadet etmeğe ve Kur'ân okumağa devam etmiştir.

O tarihten bu tarihe kadar bin dört yüz küsur sene geçtiği ve ilmin her sahasında hayli terakkiler olduğu halde o celîl kitâb, mucize vasfını muhafaza etmektedir ve ilelebed edecektir.


Din, İlmihalden Öğrenilir. Kur'an-ı Kerim Meallerinden Kendince Hükümler Çıkarmak Doğru Değildir

Din, İlmihalden Öğrenilir. Kur'an-ı Kerim Meallerinden Kendince Hükümler Çıkarmak Doğru Değildir


Yeterli din tahsiline sahip olmayan kimselerin, Kur'ân-ı Kerîm mealinden, tefsirden veya hadîs-i şerîflerden din öğrenmesi mümkün değildir. 

Müslümanları, İslâmiyeti öğrenmek için Kur'ân-ı Kerîm meallerine ve tefsirlerine yönlendirmek doğru değildir. İşin başı Kur'ân tercümesi edinmek, okumak değildir. Çünkü, Kur'ân tefsiri bilmek müslümana farz-ı ayın değildir. Bu iş âlimlerin sahasına girer.

Din âlimi olmayan Müslümana İlk önce lazım olan şey, ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı akaid, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okuyarak ilmihalini öğrenmektir.

İlmihal öğrenmek her müslümana farzdır. Meselâ, abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, zekâtı kim verir vs. gibi.

İslâm âlimleri yıllarca çalışarak, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerden çıkardıkları hükümleri, kitaplara yazmışlardır. Bir Müslüman, hangi mezhepte ise (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli), mezhebine âit kitapları (fıkıh kitapları veya ilmihali) okur, dinini öğrenir. Zaten her Müslümanın, bir ilmihâl kitabı okuyarak dinine âit lüzumlu bütün bilgileri öğrenmesi mümkündür.




2012-01-13

İslam Alimi Kılığındaki İyi Yetiştirilmiş Bir Yahudi Ajanı: Muhammed Esed

İslam Alimi Kılığındaki İyi Yetiştirilmiş Bir Yahudi Ajanı: Muhammed Esed


Henüz 13 yaşına geldiğinde ibraniceyi ana dili gibi bilen, Tevrat'ı ve diğer yahudi kitaplarını rahatça okuyabilen.. Hiç durmadan Müslüman diyarlarını gezen ve nihayet Müslüman olduğunu açıklayan Muhammed Esed kimdir? Müslümanlığı samimi midir?

İyi yetiştirilmiş bir Yahudi ajanı mıdır?

Zekat farzını inkar etmiş midir?

Yahudi ve Hıristiyanların da müslüman/cennetlik olduklarını iddia etmiş midir?

Mason Muhammed Abduh'u öve öve göklere çıkartmış mıdır? Abduh da Yahudi ve Hıristiyanları cennetlik ilan etmiş midir?

Dinler arası diyalog tuzağını tâ bin dokuz yüzlerin başında bu özel yetiştirilmiş ajanlar/masonlar mı kurmuştur?

Abduh için "üstadım" diyen ve "Müslüman İsevi" diye saçma sapan bir tabir uyduran Deliüzzaman Said-i Nursi bu ekibin içinde midir?


Ali Eren Hocaefendi'nin Arifan Dergisi'nde yayınlanan yazısından okuyoruz;
-----





"Kur’an Mesajı” isimli eser Muhammed Esed’e ait. Eser hakkında bilgi vermeden önce, kısaca eserin sahibini tanıyalım.

Yahudi bir ailenin çocuğu olan Muhammed Esed, Ukrayna’nın Lvov şehrinde 1900 yılında doğdu. Anne tarafından dedesi bir Yahudi hahamı idi. Ailesinden husûsi bir Yahudilik eğitimi aldı.

Öyle ki, 13 yaşında İbrâniceyi su gibi biliyor, Tevratı ve Yahudiliğe ait diğer kitapları rahatça okuyordu.
Esed 14 yaşındayken âile Viyana'dadır. 20 yaşına gelen Esed, Viyana’yı terk ederek Prag’a, oradan da Berlin’e geçer. Orada film yönetmenliği ve senaristlik yapar. United Telegrabt adlı ajansta muhabir olur.

Dayısının daveti üzerine âni bir kararla Kudüs’e gider. Oradayken, birçok gazeteyle yazışma sonucu, Frankfurter Allgemeine Zeitung’un, Yakındoğu muhabiri olur.

Derken, Kudüs’ten Kâhire’ye gider. 23 yaşında tekrar Kudüs’e döner. Oradan Amman’a geçer. Amman’da Emir Abdullah ve danışmanı Rıza Tevfik’le tanışır. Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid’e karşı çıkanlardan olup meşhur masonlardandır.

Oradan Şam’a geçer. Devamla Bursa, İstanbul, Sofya, Belgrat üzerinden Frankfurt’a gider. Berlin’e gidiş gelişleri olur.

24 yaşındayken, Frankfurter Allgemeine Zeitung tarafından tekrar Doğu’ya gönderilir. Port Said üzerinden Kâhire’ye geçer. Ezher şeyhi Mustafa Merâğî ile tanışır. O senelerde Ezher Üniversitesi’nin kâmilen masonların elinde olduğunu hatırlatalım.

Kâhire’den Ürdün’e geçer. Birkaç kere Şam, Trablus, Beyrut arasında gidip gelmeleri olur. Sonra İran’a, Kürdistan’a ve Afganistan’a gider. (Burada kullandığımız “Kürdistan” kelimesi lütfen yadırganmasın. Çünkü, bu kelime bize ait değildir. Kendisinden bahsedeceğimiz eser, İşaret Yayınları tarafından 1999’da basılmış olup, Yeni Şafak Gazetesi tarafından okuyucularına verilmiştir. Eserin önsözünde Muhammed Esed hakkında bilgi verilmiş. “Kürdistan” kelimesi de orada geçiyor. Biz de orada okuduğumuzu olduğu gibi aktarıyoruz.)

Esed 26 yaşındadır. Herat, Merv, Semerkant, Buhâra ve Taşkent üzerinden Moskova’ya gider. Oradan da Avrupa’ya geçer ve evlenir. Berlin’e yerleşir. Çalıştığı gazeteden ayrılır ve yeni gazetelerle anlaşır. Bu sıralarda karısıyla beraber müslüman olduğunu açıklarlar. 27 yaşında karısıyla beraber yine seyahata çıkar, fakat bu sefer hacca giderler.

Karısı bilinmeyen bir sebeple Mekke’de ölür. Aynı yıl Kral Abdülaziz ile tanışır. Orada tekrar evlenir ve Medine’ye yerleşir. Burada tarih ve tefsir çalışmasına başlar. Arabistan’da ancak 32 yaşına yani 1932’ye kadar kalır. Daha fazla Arabistan’da kalmaz. Devamlı gezer. Afrika’da Şeyh Sünûsî ile de tanışır.

Pakistan’a gider. Orada Cinnah ve İkbal ile tanışır. 47 yaşındayken Pakistan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dâiresi Başkanı ve İslâmî Tecdid Kurulu üyesi olur. Tecdid husûsunda araştırma ve çalışmalarda bulunur.

Buraya bir mim koyalım ve “Tecdid”in ne demek olduğunu hatırlayalım. “Tecdid” yenilemek demektir, “Müceddid” de yenileyici/yenileyen…

Hadisi şerifte haber verildiğine göre, “Hazreti Allah (Celle celalühü) her yüz senede bir müceddid/yenileyici göndererek onlar vasıtasıyla dinini yeniler.”

Peki din/İslâm zamanla eskimiş olmakta mıdır ki, yenilensin?
Tabi ki hayır… Din, orjinal haliyle durmaktadır.

Gerçi dîne art niyetli kimseler tarafından zaman zaman bazı ilave ve eklemeler yapılmaya çalışılmıştır. Fakat, Peygamberimiz’in haber verdiği gibi, “Hazreti Allah (Celle celalühü) her yüz senede bir müceddid/yenileyici göndererek onlar vasıtasıyla dinini yeniler; aslî haline döndürür.”

Tarihte bu mukaddes vazifeyi yerine getiren birçok zevât olmuştur. Bunların en çok tanınanı İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhu) Hazretleri’dir ki, kendileri “İkinci Binin Yenileyicisi” olarak anılırlar.

Bir de ikinci tip müceddidler vardır ki, başlangıcı çok eskilere dayanmaz. Bunlar, uzun müddet İngiliz idaresi altında kalan Hindistan ve Pakistan’da kendilerine göre, daha doğrusu İngiliz arzusuna göre bir hareket başlatmışlar, tesirleri nispeten başka ülkelere de yayılmıştır. Bunlar da tecdid yaptıklarını söylüyorlar. Fakat bunların peşinde koştukları tecdid, daha başka bir tecdid. Diyorlar ki, “İslâm şimdiye kadar yanlış anlaşıldı. Biz İslâm’ı yeni bir bakış açısıyla ele alıp yenileyeceğiz.” Onlara da işte bu mânâda “Tecdidciler/yenilikçiler” deniliyor.

Bu zevât, dînin asliyetini muhafaza mânâsında değil, eski köye yeni âdet getirmek mânâsında yenilikçidir. Bunlara göre din bozulmak şöyle dursun, hiç doğru anlaşılmamış ki. Onun için dini yeni bir anlayışla ele alacak ve aslî vaziyetine getirecekler.(!)

İşte bunun için, bunlara da “Tecdidci/ yenilikçi” deniliyor. Aslında bunlara verilecek doğru isim, “Tecdidci/ yenilikçi” değil “Reformcu” olmalıdır.

Muhammed Esed’i tanımaya devam edelim:

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dâiresi Başkanı ve İslâmî Tecdid Kurulu üyesi olan ve Tecdid husûsunda araştırma ve çalışmalarda bulunan Esed, 1952’de Pakistan’ı Birleşmiş Milletler’de temsil etmek üzere New York’a gider. Kısa bir müddet sonra bu vazifesinden ayrılır ve eser yazmaya başlar. Son senelerini de, yazımıza konu olan Kur’an Mesajı isimli eserini yazmaya hasreder. Ve nihâyet 1992’de İspanya’da 92 yaşında ölür.

Esed’in Suudi Arabistan’da evlendiği karısı ne oldu? Ondan çocukları oldu mu? Gittiği yerlere onu da götürdü mü? Yoksa karısı öldü veya boşandı mı? Bilmiyoruz. Kitabın, babası ile kız kardeşinin toplama kampında öldüğünü bildiren önsözü, karısı hakkında son senelerini nerede geçirdiği hakkında hiç bilgi vermiyor.


Değerli okuyucular! Muhammed Esed’in ilk gençlik yıllarından itibaren yaptığı uluslararası seyahatlar size de enteresan gelmiyor mu? Şu yapılan yolculuklara bakın: Önce Prag, Berlin, oradan taa Kudüs…
Sonra Kahire…

Henüz 23 yaşındayken tekrar Kudüs. Devamla Amman, Şam, ondan sonra ver elini Bursa Oradan İstanbul, Sofya, Belgrat, Frangfurt, Berlin… Tekrar Kâhire, Ürdün Yaş henüz 24… Bu arada Şam, Trablus, Beyrut arasında gidip gelmeler…

Yaş 26: Herat, Merv, Semerkant, Buhâra, Taşkent ve Moskova üzerinden Berlin…
Bundan sonra müslüman oluyor ve hacca gidiyor… Mekke, Medine… 32 yaşına kadar Suudi Arabistan…
Orada bu kadar kalmak fazla. Durmak yok… Afrika, sonra Pakistan… Daha sonra Pakistan adına vazifeli gittiği için New York’u saymıyoruz…

Esed, hayatının baharında ve en cevval olduğu yaşta, öyle uzun yolculuklar yapmış ki, bu türlüsü Seyyâh-ı Âlem, Evliyâ Çelebi’ye bile nasip olmamış.

Buna para dayanır mı? Kaldi ki, Esed o yaşlarda uzun seneler çalışıp bol para biriktiren biri değil ki, bu uzun yolculuklarda onları harcayabilsin... Neredeyse bütün İslâm âlemini kaplayacak olan böyle bir yolculuk, merak ve heves gibi bir kelimeyle izah edilebilir mi? Mümkün değil! Bunu, olsa olsa bir dava adamı yapabilir… Bir kimse kendini bir davaya adamış olmalı ki, böyle uzun ve yorucu yolculukları göze alabilsin.

Peki, Muhammed Esed buna niçin katlanmış olabilir? Müslümanlık uğruna mı?

Olamaz!.. Çünkü o yaşlarda henüz müslüman değildir. Kaldı ki, müslümanlık adına da böyle oradan oraya bir yolculuğu ihtiyaç yoktur. Evet, bazı İslâm büyükleri din uğrunda uzun yolculuklar yapmışlardır ama, oradan oraya gezip durmamış, gittikleri yerlerde sebat edip hizmet etmişlerdir.

Esed’in yolculuğunun enteresan tarafı, onun bir yerde durmayıp müfettiş gibi oradan oraya gezmesidir. Hani insanın aklına gelmiyor değil: Bu zat bir Yahudi hahamının torunudur ve çocukluğunda âilesinden sıkı bir Yahudi eğitimi almıştır. Yoksa diyor insan, bu genci iyice yetiştirip İslâm âlemine husûsi mi gönderdiler?

Bir de bakıyoruz ki, gençlik yıllarının sonunda, olgunluğa adım attığında müslüman olmuş. Fakat seyahata devam. Bu sefer İslâm’ın merkezine, Mekke’ye…

Değerli okuyucular!
“Sonradan müslüman oldu.” görülen niceleri var ki, aslında müslüman olmadığı halde öyle görünmüşler. Müslüman görünmeye mecburdur, çünkü vazifelidir. Esed’in müslüman olmadan yaptığı yolculuklar, insanın aklına böyle şeyler getiriyor. Sanki İslâm âlemine husûsi gönderilmiş… Ama öyle olsa bile, Esed nihâyet müslüman olmuş. Ondan sonrasını fazla düşünmeye lüzum yok.

Acaba yok mu? O hatadan sâlim mi? Yani Esed, masum mu? Peygamberler gibi, mânen korunma gibi bir zırh içersinde olmadığına göre, onun da art niyetli olması ihitimâli var mı, yok mu?

Akla, “Bu zatın Müslümanlığı samimi mi, değil mi?” şeklinde bir soru gelirse ne yapacağız?
Günaha girdiğimizi düşünerek, git kör şeytan, bana vesvese verme mi diyeceğiz?
Galiba bunların hiç birine lüzum yok. “Âinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” denilmemiş mi?
Öyleyse gelin biz de öyle yapalım. Esed’in işine bakalım.
İyi ama işini bilmiyoruz ki!

Efendim, ortada 1400 sahifelik koskocaman bir eseri var: Kur’an Mesajı Meâl-Tefsir…
Eserine bakıp eser sahibi hakkında yani Muhammed Esed hakkında karar vermek mümkün…

Çünkü meşhur sözdür: İnsan ölürse kalır eseri, eşek ölürse kalır semeri…

Evet, öyle yapacağız. Eserine bakacağız. Ama maalesef bu yazıda olamayacak. Nasipse daha sonra… Bakalım, Muhammed Esed, Kur’an Mesajı isimli Meâl-Tefsir’inde neler yazmış…

Doğru şeyler mi yazmış, yoksa yanlış mı? Yanlışlar varsa, bile bile mi yapmış, yoksa hata ile mi?
Eserinde doğrular bulursak seviniriz. Eğer yanlış şeyler bulursak, bunun bilmeden, hata ile yapıldığını kabul etmemiz maalesef mümkün olmayacaktır. Çünkü ilmi kâfi gelmeyen bir kimsenin Kur’an hakkında kalem oynatmaması icap eder ve Esed bunu bilecek mevkidedir. Kaldı ki, biz Muhammed Esed’in çok iyi Arapça bildiğini, biliyoruz.

Bu takdirde, eserinde ya büyük hatalara düşmemiştir veya düşmüşse bunu bile bile yapmıştır… Kur’an Mesajı Meâl-Tefsir isimli eser hakkındaki değerlendirmemizi inşallah ileride yaparız…

Ali Eren – Arifan Dergisi


**********
(Buradan sonraki kısım Ali Eren Hocaefendi'nin Muhammed Esed hakkındaki diğer yazısıdır.




Türkiye'de Buna "Tefsir" diyorlar!

Dergimizin geçen sayısında, Muhammed Esed’den bahsetmiş, yazdığı Kur’an Mesajı meal-tefsire işaretle bu hususta zihnimizde tereddütler bulunduğunu kaydetmiştik. Bu yazımızda Muhammed Esed’in, üzerinde tereddütlerimizin bulunduğu adı geçen eserinden bahsedeceğiz.

Türkiye’de ilk defa 1996’da basılan eserin, o günden bu güne birçok baskıları yapılmış ve birçok kimselere ulaşmıştır. O bakımdan böyle bir eseri tetkik edip değerlendirmek zaten vazife olurdu. Nitekim dikkatini çektiği için bu eseri tetkik niyetiyle ele alan ilk kişi biz değiliz. Daha önce Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve Sayın Ahmet Tekin’in de dikkatini çeken eser, bu zatların da tetkikinden geçmiş ve uzun tenkitlere uğramıştır.

Nasıl uğramasın ki, daha baştan baskısı bile netâmelidir. Bakın ilk baskısının hikâyesi nasıl:

“Bu tefsirî-meal, merkezi Mekke’de olan Râbıtatü’l-Âlem’il-İslâmî tarafından, M. Esed’e yazılmak üzere sipariş ediliyor. İlk cildi Cenevre’de basılıyor. Râbıta, Nedvî’nin sekreterinin ve merhum Hasanü’l-Bennâ’nın damadı Dr. Said Ramazan’ın da içinde bulunduğu sekiz kişilik bir heyeti, bu kitabı inceleyip duyurmak ve Avrupa’da dağıtımını sağlamak üzere görevlendiriyor. Heyet, inceleme sonucu, bu kitabın yayılmaması, Müslümanlara dağıtılmaması sonucuna varıyor ve basılan 100.000 adet kitabı hamur olmak üzere kâğıt fabrikasına gönderiyorlar. Bunun için M. Esed’e ödenen paranın da geri istenmesine karar veriyorlar. İslâmî bir kuruluş olan Rabıta’nın basmaktan vazgeçtiği bu kitabı, M. Esed, Dâru’l-Endülüs’te basma yoluna gidiyor.

Bu hadisenin, bütün safâhatı ile birlikte görgü şahidi Sayın Doç. Dr. Mustafa Bilge, bu yazdıklarımızı te’yide her zaman hazırdır.”
(Ahmet Tekin, Kur’an Yolunda Kalem Oynatanlar, s: 170)

Şimdi böyle bir esere ihtiyatla yaklaşılmaz da ne yapılır. Biz de öyle yaptık ve ihtiyatla göz atmaya başladık. Göz attık ve gördük ki tefsîrî mealde derde devadan başka her şey var…

Ve şu kanaata vardık: Kitabın üzerinde her ne kadar meal-tefsir yazıyorsa da, buna başka herhangi bir isim verilebilir ama katiyen Kur’an meal ve tefsiri denilmez.

Aşağıdaki satırları okuduğunuz zaman sizler de bu tesbitimizde ne kadar haklı olduğumuzu göreceksiniz.

Sahifelerini çevirmeye başlayalım. Önce “Türkçeye çevirinin önsözü”nden başlıyoruz…
Önce bir noktaya işaret etmek isterim: Çeviri kelimesi bana ait değil, kitapta öyle yazıyor. Ben, tercüme kelimesi varken asla çeviri demem, denilmesini de tasvip etmem. Bu sözde meal-tefsir, İngilizce yazılmış. Türkiye’de de İngilizceden Türkçeye tercüme edilmiş.

Mütercimlerden üç not aktaracağım. Bu kitabı niçin tercüme ettiklerini şöyle anlatıyorlar:

1- “Bu çeviri çalışmasına bizi yönelten, teşvik eden esas faktör, Muhammed Esed’in İngilizce meâlinin ve bu meâle eklediği geniş açıklama ve notların, çağdaş İslâmî ve Kur’anî kavrayışa getirdiği zengin ve derin katkıdan, Türkiye’deki okuyucuyu da yararlandırma niyetidir.”

Mütercimlerden öğrenmiş oluyoruz, demek bir de Kur’an’ı çağdaş kavrayış varmış. Nasıl bir şeyse, Muhammed Esed bu çağdaş kavrayışa zengin ve derin katkı yapmış, mütercimler de okuyucuların bu geniş açıklama ve notlardan istifade etmeleri için bu eserin çevirisini yapmışlar…

2- Meâli şöyle değerlendiriyorlar: “Esed’in sahip olduğu objektif vasıfların ve hâlisâne niyet ve çabaların ürünü olarak ortaya çıkan değerli bir eserdir.”

Aşağıda, Esed’in gerçekten ne kadar objektif ve ne derece hâlis bir niyete sahip olduğunu (!) görecek ve mütercimlerin okuyucuya ne derece doğru bilgi verdiğini de öğrenmiş olacağız.

3- Muhammed Esed’in ilmî cihetini izah ederken de, “Arapçaya, üstelik Kur’an Arapçasına hâlâ en yakın dil olan bedevî Arapçasına ana dili ölçüsünde bir vukûfiyet kesbetmiştir” diyor ve Esed’in “Derin İslâmî duyarlığı” olduğunu vurguluyorlar.

Bunu söyleyen mütercimler, inanılması güç ama, Kur’an Arapçasını ana dili gibi iyi bildiğini söyledikleri ve İslâmî duyarlığının derin olduğunu söyledikleri Muhammed Esed’in, âyetlere mânâ verirken birçok kelimeye kendine göre mânâlar yüklediğini söylüyorlar.

Esed’in değişik mânâlar verdiği kelimelerden bazıları şunlarmış: Takvâ, kâfir, zekât, cihâd, hanîf, tâğut, hicret, nefs, münafık, gayb, kitab, ehl-i kitab, din, Kur’an vb

Peki “Derin İslâmî duyarlığı” olan bir kimse, Kur’an’a nasıl kendine göre mânâ verebilir? “Men fessere’l-Kur’ane bi re’yihi fekad kefer” yâni “Kur’anı kendi kafasına göre yorumlayan kâfir olur.” hadisi şerifi ne olacak?

Ama –mütercimlerin söylediğine göre- Esed vermiş. Vermiş ama olmuş mu? Olmamış; olmaz da zaten. Olsa olsa, bektâşî fıkrasında ki gibi olur. Bektâşîye sormuşlar:

- Abdestsiz namaz olur mu? Bektâşî:

- Ben kıldım oldu demiş…

Bir de Muhammed Esed’in kendi önsözü var. O da, masonluğu artık su götürmez bir gerçek olan Muhammed Abduh için, “Büyük İslam âlimi” diyor. Abduh’a öyle derken, önsözün ikinci satırında Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hakkında “Peygamber Muhammed” diyor. Hazret yok…

Bir Müslüman Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) hakkında böyle bir ifade kullanabilir mi?

Mütercimlerin “Derin İslâmî duyarlığı” olduğunu söylediği yazarın ifadesi işte böyle…

Kurnaz yazar (!) daha önsözde baklayı ağzından çıkarıyor. Farkında olmadan, bu meâl ve tefsîri yazmaktaki niyetinin ipuçlarını veriyor. Ashâb-ı kirâm’dan bahsederken, onların “İslâm ve müslim kelimelerini herhangi özel bir topluluk veya zümre ile sınırlandırmadığını” söylüyor.

Bununla ne mi demek istiyor?

Demek istiyor ki, “İslâm ve müslim kelimeleri sadece islam toplumu için kullanılmaz. Hıristiyan ve yahudiler de müslümandır.” Böyle söylemek istediğini nereden mi anlıyoruz?

İlerideki sahifelerdeki açık ifadelerinden… Muhammed Esed’e göre ehl-i kitab kâfir değil. Onlar “Geçmiş vahiylerin izleyicileri.” Önsözde çok doğru bir şey söylüyor, “Kur’an’ın her ibâresini ancak başka yerlerdeki ibârelerle irtibatlandırırsak… Kur’an’ın gerçek anlamını kavrayabiliriz” diyor. Diyor da, ehl-i kitabın kâfir olup olmadığı hususunda bu söylediğini 1350 sahifelik eser boyunca hiç hatırlamıyor, Kur’an’ın her ibâresini başka yerlerdeki ibârelerle irtibatlandırmıyor ve Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e ve Kur’an’a inanmayan ehl-i kitabın da kurtulacağını söylemek için kırk dereden su getiriyor.

Değerli okuyucular! Buraya kadar yazımızın girişini yapmış olduk. Şimdi bazı misaller vererek bahsettiğimiz meâl-tefsîri daha yakından tanıtmaya çalışalım.

1- Yazar, Fâtihanın son iki âyetine şöyle mânâ veriyor: Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet bahşettiklerinin yoluna, gadabına uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.

Mânâ tamam. Fakat âyette gadaba uğrayan ve sapkın denilenler kim?
Diğer tefsirler, bunların “hıristiyan ve yahudiler” olduğunu beyan ederken, Esed, bu âyetlerle ilgili verdiği izahta böyle bir bilgiye yer vermiyor. Gadaba uğrayan ve sapkınların yahudi ve hıristiyanlar olduğunu söylemiyor.

2- Bakara sûresi 43. âyete mânâ verirken, hem zekatı verin emrini “Karşılıksız yardımda bulunun” şeklinde kafasına göre değiştirip, hem de bu mânâ daha uygun olur diyor. Oysa böyle bir mânâ kökten yanlış ve zekât farzını ortadan kaldırmaya yöneliktir. Zekât başka, karşılıksız yardım başka. Zekât da, sadaka da karşılıksız yardımdır ama zekât farz, sadaka nâfiledir. Zekâtı vermemenin büyük günâhı var, sadaka vermemenin günahı yoktur. Bu yanlış sık sık tekrarlanıyor…

Şimdi sormayalım mı: Mütercimler, çağdaş İslâmî ve Kur’anî kavrayış vererek okuyucuyu yararlandırmak istediklerini söylüyorlardı. Böyle bir tercümeyle mi yararlandıracaklar acaba?

Esed’in hâlisâne niyete sahip olduğunu da söylüyorlardı. Halisâne niyet böyle mi oluyor? Esed’in, Kur’an Arapçasına tam vâkıf olduğunu söylüyorlardı. Arapçaya tam vâkıf olan insan, âyete böyle mi mânâ verir? Esed’in Derin İslâmî duyarlık sahibi olduğunu söylüyorlardı. İslâmî duyarlılık dedikleri, zekâta karşılıksız yardım demek midir?

3- Bakara sûresinin 62. âyetinin mânâsı Esed’in kaleminden şöyle: “Kuşkusuz, (bu ilâhî kelâma) îmân edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü, Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır; ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.”

Bu mânâyı vermekle kalmıyor; Dinlerarası Diyalog havârileri ile bazı ehl-i kitab muhiblerinin istediği gibi hareket ediyor yani âyeti istismar etmekten geri durmuyor. Meseleyi kendi isteği doğrultusunda ele almak için İslâm’ı över görünerek bakın 50 nolu dipnotta ne diyor: “Kur’anda birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf, (âyet demek istiyor) İslâm’ın temel bir doktrinini inşâ etmektedir. Başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile, kurtuluş fikri, burada üç şarta bağlanmıştır: Allah’a iman, hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.”

Müfessirimiz îmanın 6 şartını unutuyor ve âyete kendi kafasından yorum getirerek, kurtuluşu 3 şarta bağlıyor.

Hatta sadece imanın 6 şartını değil kitabının önsözünde kendi yazdıklarını da unutuyor. Halbuki orada şöyle demişti: “Kur’an’ın her ibâresini ancak başka yerlerdeki ibarelerle irtibatlandırırsak… Kur’an’ın gerçek anlamını kavrayabiliriz”

Bu durumda Kur’an’ın gerçek anlamını kavrayabilmesi için bu âyeti de başka âyetlerle irtibatlandırması gerekirdi. İrtibatlandırmıyor ve istismar cihetine gidiyor.

Demek ki onun vazifesi bu. Bizim de kendisine şu soruları sormak hakkımız olsa gerek:

a- Yahudi inancının takipçileri de Allah’a ve âhiret gününe inanıp doğru ve yararlı işler yapınca cennete gireceklerse, niçin yahudi kalmadınız da ihtiyaç yokken müslüman oldunuz?

b- Müslüman olmadan önce böyle bir kolaylık(!) olduğunu yani imanın 6 şartını yerine getirmeden, bahsettiğiniz 3 şartla cennete girilebileceğini bilmediğinizi kabul edelim. Sonra öğrenince, “Ben boşuna müslüman olmuşum. Meğer Müslüman olmadan da üç şartla cennete girilebilirmiş” deyip tekrar yahudiliğe döndünüz mü? Dönmedinizse niçin?

Değerli okuyucular! Yazar, hangi âyette bir İslâm kelimesi veya aynı kökten gelen bir kelime gorse, hemen teyakkuza geçmekte ve âhiret kurtuluşuna erenlerin sadece müslümanlar olmadığını isbat için adeta çırpınmaktadır.

Nitekim Bakara sûresinin 112. âyetinindeki “Esleme” kelimesinden de işkillenmekte, zihinlere Esleme’den İslam kelimesinin gelmesinden korkarak hemen şöyle bir açıklama yapmak ihtiyacını hissetmektedir:

“Böylece Kur’an’a göre kurtuluş herhangi bir özel zümreye (müslümanlara demek istiyor) tahsis edilmiş olmayıp Allah’ın birliğini kavrayan, (iman eden demiyor) kendini onun irâdesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır.”

Yine öne sürdüğü üç şart. Demek istiyor ki, Allah’ın birliğini kavra, onun irâdesine teslim ol, dürüst yaşa yeter. İlle de müslüman olmak şart değil.

Allah’ın birliğini kavramak ifadesine dikkat! Bir kimse Allah’ın birliğini kavrar ama iman etmemiş olabilir. Yazarımız Allah’ın birliğine îmân şart demiyor, birliğini kavramayı kâfi görüyor.

İslâm ve din kelimelerini bir arada kullanmaktan ise köşe bucak kaçıyor. Meselâ Âli İmran sûresinin 19. âyetinin mânâsını hemen hemen herkes bilir. Bu âyetin mânâsı şöyledir: “Allah indinde (hak) din İslâm’dır.”

Müfessirimiz ise şöyle mânâ veriyor:

Allah nezdinde tek (hak) din, insanın ona teslimiyetidir. Nerede bir İslâm kelimesi görse, ısrarla mânâyı kıvırıyor ve İslâm dini dememekte diretiyor. Meselâ Âli İmran sûresi 85. âyetin mânâsı şöyledir: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”

Âyetin mânâsı, “İslamdan başka bir din ararsa” şeklinde olduğu halde yazarımız “Allah’a teslimiyetten başka bir din ararsa” şeklinde mânâ veriyor.

Adı “Allah’a teslimiyet” olan bir din mi var? Velhasıl yerimiz bitti yanlışlar bitmedi. Zaten yanlışlar, -hem de bile bile yapılan yanlışlar- yazmakla bitecek gibi değil…

Ali Eren – Arifan Dergisi

2011-11-27

Mehmet Akif Ersoy'un Kur'an-ı Kerim'i Tercüme Etmek Hususunda En Çok Korktuğu şey Neydi?

Mehmet Akif Ersoy'un Kur'an-ı Kerim'i Tercüme Etmek Hususunda En Çok Korktuğu şey Neydi?



Kur'an-ı Kerim'in Türkçe meâli ile İRŞAD değil İFSAD (Fesat-bozgunculuk) yapılacaktı... Ben, bir ara, Akif Bey'in çekingenliğini yersiz buldum. Bu hâli onun taassubuna hamleder gibi oldum. Yanımızda bermutad Basri Bey de vardı. O serinkanlı Akif Bey canlandı ve içini şu yolda boşalttı: "Oğlum, sen bu işi basit mi sanıyorsun? Tercümesi istenen eser roman değil, beşeriyetin (insanlığın) içtimaî(sosyal) mihverini değiştiren Kur'an'dır. Herhangibir ifade ve ibarenin bile her tabirinde, hatta her kelime ve harfinde -dilbilgisi bakımından- tasrih ve teşmil, ta'rif ve tenkir gibi incelikler vardır. Meselâ Kelâmullah'a gelince, ondaki eslâftan hikâyeleri ve ahlâka ibret tavsiyeleri, emir ve nehiyleri, temsil ve tenzihleri, tebşir ve tenzirleri, vaad ve vaidleri, tergib ve terhibleri başka bir dil ile söylemek mümkün mü?"

Akif bey bu zemindeki sözüne devamla asıl korktuğu akibeti de açıkladı: "Dahası var: Tefsîrsiz ve izahsız tercümeyi eline geçirenlerden bazı mızrak kafalı cüretkârlar türeyecek; "Kur'an'ın mânâsını -Arapça bilmediğimiz için- anlayamıyorduk amma işte tercümesi meydanda. Bizim de akıl ve idrakimiz, bizim de yeter derece kiyaset ve siyasete vukûfiyetimiz var" diyerek pis pabuçlarıyla mindere, minbere çıkacaklar ve oradan vaaz edecekler, hutbeler (nutuklar) İradına yeltenecekler, İslâm'daki hakikî mânâ ve maksadı kavramadan irşad yerine ifsada kalkışacaklar. Öyle küstahların önüne ne ile ve nasıl geçilir?"
(Ruhi Naci Sağdıç, 1958)

*****
(Mehmet Akif, planlanan oyunların farkına varınca Mısır'dan İstanbul'a çıktığı son seyahatinde "Dönmezsem Tercümeleri yakarsınız!" diye vasiyet etmiştir)

Hepsini yakıp kül ettik

Defterler hemen yakılacaktı! Karar kesindi. Ancak Mısır evlerinde ne soba var, ne de ocak... Böyle bir evrak sokakta da yakılamazdı. Aklımıza benim ev geldi. Evim Abbasiye semtinde, Şâri'ul-Ceyş'te 12 numaralı köşkün müştemilâtıydı. Bahçe içinde, küçük, müstakil bir ev. Geniş balkonunda yakma işini rahatlıkla yapabilecektik. Defterleri tomar halinde tekrar bağladık, merhum Mehmed İhsan Efendi'nin göz nuru döküp el yazısıyla naklettiği o ciltli kalın nüshayı da tomarlarla birlikte alarak beş kişi bir taksiye binip Abbasiyye'ye gittik. Evde bizden başka kimse yoktu. Balkona çıkardığımız büyük alimünyum çamaşır leğeninin içinde defterleri birer birer parçalayarak yaktık. Sanki görev, eksiksiz yerine getiriliyor mu diye birbirimizi kontrol eder gibiydik. O ciltli ikinci nüsha da dahil, elde en küçük bir parça kağıt kalmamacasına hepsini yakıp kül ettik. (İsmail Hakkı Şengüler, 1992)


******

Tüyleri ürperdi

Akif'in Arapça'ya vukufu, Türkçe'deki kudreti müsellem olduğu cihetle onun tercümesi ortaya konursa, müslüman halkın melhuz itirazları önlenmiş olurdu. Şimdi Yankılar muharririnin dediği gibi diyeceklerdi:"İşte en büyük lisan üstadınız, İslâm şâiriniz, din hocanız Akif değil mi? Onun tercümesine de birşey diyemezsiniz ya! Arapçası gibi Türkçesi de mu'ciz. Bundan sonra heryerde, camilerde ve namazlarda Kur'an diye yalnız bu eser okunacak! Hangi imam Arapça Kur'an ile namaz kıldınrsa, üç aydan üç seneye kadar hapis cezasına mahkûm olacak!" Koca Akif bunu sezdi; beyne'l-İslâm ne azîm bir fitneye alet edileceğini anladı. Tüyleri ürperdi ve bunun için tercümesini yaktırdı. Suikasda kurban olmaktan kendini kurtardı. (Eşref Edib, 1949)


******

( Mehmet Akif'in Kur'an Tercümesini yaktırmasının bir sebebi de, Kur'an'ın başka hiçbir lisana tercüme edilemeyecek derecede i'câzkâr (aciz bırakan) bir edebi üstünlüğe sahip  Allah kelamı olduğunu idrak etmiş olmasıdır)

Tercümemden utanıyordum
Akif son derece teessür ifade eden bir edâ ile son mektubumuza cevap veremediğinden itizar ederek Kur'an tercümesiyle iştigalini ve neticesini şöyle anlattı:

"Cevap yazamadığıma müteessirim, fakat mazurum. Çünkü Kur'an'ı tercüme edemedim.Hayır, tercüme ettim; hem bir değil, iki kere tercüme ettim. İlk tercümeyi yaptım, hiç beğenmedim. Naîm merhumun hadîs tercümelerinde yaptığı gibi kavis içinde muavin kelimeler kullanarak eksikliğini tamamlamak istedim, bu da olmadı. Bu da Kur'an-ı Kerîm'in aslındaki belagatını bozuyordu. Bazı kelimelerin ve umûmî surette edatların mukabillerinin bulunmaması, edebî birer vecize olan bazı cümlelerde olan o kısa ayetlerde müteaddid edatın içtima etmesi, tercümeyi imkânsız bir hâle koyuyordu.Kur'an'ın tam tercümesindeki imkânsızlık ne benim kusurumdu, ne de dilimizin. Ben tercüme ile meşgul olurken Farsça ve Fransızca tercümeleri de gördüm. Benim Türkçe tercümem onlardan yüksekti. Fakat bu nisbî yükseklik benim edebî zevkimi tatmin etmiyordu. Kur'an'ın nazmındaki i'cazkâr(aciz bırakan) belagata baktıkça hayranlığım artıyordu. Tercümemden utanıyordum. Birisi Allah'ın Kelâmı idi, öbürü Akif kulunun tercümesi. Bu vaziyette ben bu tercümeyi İslâm ümmetinin ve Türk milletinin eline nasıl sunabilirdim? Bu cihetle onu Mısır'dan getirmedim. Demir kasa gibi sağlam ve emin bir dostuma bırakıp geldim. Ben sağ kalırsam kısa notlar yazarak noksanları telafiye çalışacağım. Ölürsem ne yapılacağını o dostum bilir."
(Kâmil Miras, 1949)



Tarih ve Düşünce Dergisi 
 Kasım 1999 

Mehmet Akif Yazdığı Kur'an Mealini Atatürk'e Neden Vermedi? Neden Yaktırdı?

Mehmet Akif Yazdığı Kur'an Mealini Atatürk'e Neden Vermedi? Neden Yaktırdı?

Dücane Cündioğlu


"Onu aşkın kitaba imza atmış olan Dücane Cündioğlu, yakın tarih özellikle Kur'an çevirileri tarihi hakkında yayımladığı eserlerle tanınıyor. "Kuran Dil ve Siyaset", "Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi""Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet" bunlardan bir kaçı. 
Muhterem Cündioğlu'nu "Yeni Şafak" daki şümullü köşe yazılarından da tanıyoruz. Kendisinin yakında, M. Akif'in "Kur'an Meâli"ni tüm yönleriyle ele alan belgesel nitelikteki çalışması kitap olarak yayımlanmak üzere.

Geçtiğimiz ay Türkiye'nin gündemine oturan ve kafaları bir hayli meşgul eden "M. Akif in Meali" ve bu çalışma etrafındaki gelişmeler yine ne yazık ki muallakta kaldı. Son derece spekülatif yaklaşımların malzemesi olan yakın tarihimizin bu çok önemli safhasını yine atladık. Tarihin günümüzü etkileyen gücünü iyi tahlil etme gayretindeki "Tarih ve Düşünce" bu mesele etrafındaki tabansız tartışmalara son verecek tarihçi yaklaşımını ortaya koymalıydı.

Bu çerçevede, yukarıda kısa biyografisini verdiğimiz değerli Cundioğlu ile meselenin hemen her boyutuna temas etmeye çalıştık. Umarız aydınlatıcı olur...

******

Türkiye'nin gündemi çok yoğun... Bu yoğunluğun içi ne kadar dolu, o biraz şüpheli... Böylesi bir hengâmede ülke bir de yaklaşık bir ay boyunca merhum Mehmed Akif in "Arapçılığı", "Mealini Atatürk'e vermemesi", "Bedir-Çanakkale mukayeseleri" ve benzeri konularla uğraşmak zorunda bırakıldı. İsterseniz önce hâdisenin aktüel tarafından başlayalım. Sizce neler oluyor Türkiye'de?


- Evet, Türkiye'nin gündemi gerçekten de çok yoğun... Uluslararası siyaset iyice kızışmış durumda... Büyük devletlerin Avrasya'daki egemenlik çatışmaları şiddetini artırmaya başladı. Öyle ki bu yüzyıl boyunca egemenlik mücadelesinin merkezi Orta Doğu iken, önümüzdeki yüzyılda dökülecek kanlann, bir "jeopolitik merkez" halini alan Avrasya uğruna akacağı kesin gibi... Jeopolitik ve jeostratejik mevkii itibariyle Türkiye de bu mücadeleden ciddi bir biçimde etkilenen ülkelerin başında geliyor ve bu da ülke içi siyaseti fevkalâde etkiliyor. Nitekim 28 Şubat sürecinin, bu gelişmelerin biraz da kaçınılmaz bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla ülke içinde siyasî merkez'in yönlendirmeleriyle zuhur eden din-devlet, din-siyaset ilişkileri bağlamındaki tartışmalara alışmak, hatta alışmaktan da öte hazırlıklı olmak zorundayız.Türkçe Ezan, Türkçe İbadet, Türk Müslümanlığı, Gerçek İslâm, Birarada Yaşama projeleri, Kur'an çevirileri, Akif in ve İstiklal marşının konumu ve son olarak 230 ayet meselesi... Bütün bunlara alışmalı ve olup bitenleri doğru yorumlamalıyız...

Niçin bu türlü konular? Çünkü dünya, dolayısıyla Türkiye 1930'lara, 1940'lara, yani II. Dünya Savaşı öncesi şartlara geri dönmüş durumda... NATO (Amerika) stratejistleri soğuksavaş sonrasında -ideolojik ayrımların son bulduğu bahanesiyle- İslâm'ı güvenlik konsepti ilan ettiler; Yeni Şark Meselesi tanımlamasıyla Avrupa ile Türkiye (İslâm dünyası) arasına o derin jeopolitik hattı bir kez daha döşediler. Böylelikle AB (Almanya) ile NATO (Amerika) arasındaki kıyasıya mücadele, bu derin hat nedeniyle ilkinin aleyhine olmak üzere yeniden canlandırıldı. Huntington, Fukuyoma, Fuller, Lesser, Brzezinskigibi stratejistlerin Batı-İslâm ayrımı üzerine yazdıklarının hülâsası budur ve ister istemez bu çatışmanın ortasında kalan Türkiye de bekasını sağlamak amacıyla kendisini 1930'lar döneminde uygulanan içpolitika manevralarına başvurmak zorunda hissetmektedir.

- Peki, bu işin başka bir yolu yok mu? Daha farklı yöntemler kullanılamaz mı?

- Ne yapalım ki devletlerin siyasî alışkanlıkları kolay kolay değişmiyor ve tabiatıyla bu da o devletlere mensup milletlerin Özgürlüklerinin, bağımsızlık adına askıya alınması neticesine yol açıyor. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren birçok kimseye anlamsız (!) gibi gelen vaveylanın nedenini doğru bir biçimde tesbit etmek istiyorsak, dış konjonktürü gözardı etmemeli, din-devlet ilişkileri bağlamındaki sun'î tartışmaların, bu konjonktürün baskısıyla ortaya çıktığını ve siyasî merkez'in kendisini ancak böylesi yöntemlerle netice alınabileceğine inandırdığını akıldan çıkarmamalıyız.



Mehmet Akif dostları ile bir arada; soldan: Cenap Şahabettin, Ahbülhak Hamid, Süleyman Nazif, Sami Paşoğlu Sezai


Tamamı yanlış !

-  Bu konjonktürden bağımsız olarak Akif in Kur'an'ı Türkçe'ye tercüme teşebbüsü etrafındaki tartışmalara gelecek olursak, niçin bu konu seçildi ve niçin şimdi?

-  Bu konuda şimdiden tahmin yürütmek ve "nedeni şudur" demek zor. Ancak tartışmanın başlatıldığı yer, tartışmayı başlatan kimsenin konumu ve kimliği çok önemli... Türkiye'nin içinden geçtiği sürecin bütünü dikkate alındığı takdirde, genel olarak işaret ettiğimiz sorunlarla bu tartışma arasında bir ilgi kurulabilir. Sözgelimi Türkçe ezan, Türkçe ibadet, Türk müslümanbğı tartışmalarını hatırlayınız... O tartışmaları kimler ve ne zaman başlatmıştı? İşte bu tartışma da aynı sürecin bir parçası olarak zuhur etmiş görünüyor.

- Fakat tartışmaların başlamasına neden olan konuşmanın, sadece konuşmayı yapan kişiyi bağlayacağı, bunun "münferiden" ve dahası "irticalen" yapılmış bir yorum olduğu söyleniyor.

-  Bu doğru değil; zira konuşma metni, konuşmanın yapıldığı gün (27 Eylül 1999 Pazartesi) GATA tarafından basılmıştı bile. Ben metnin içinde yer aldığı kitapçığı okudum ve Yeni Şafak gazetesindeki köşemde de metni tanıtıcı iki yazı yazdım (15-19 Ekim 1999). Nitekim müessif bir cinayete kurban giden Ahmet Taner Kışlalı da -ölümünden önce yazdığı söylenilen ve 22 Ekim 1999 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan son yazısında- bu kitapçığı okuduğunu açıkça ifade etmektedir.

-  Peki iddialarda haklılık payı var mıdır? Yani yorumlar farklı ya da hatalı olsa dahî, Mehmed Akif le ilgili verilen bilgiler ilmen ve tarihen doğru olarak kabul edilebilir mi?

- Hayır! Verilen bilgiler hiçbir ilmî değeri olmayan kitaplardan alınmıştır ve ciddi hatalarla ma'lûldür. Konuşmacının Akif hakkında söylediklerinin arkasında, İlhan Arsel'in iki kitabı bulunmaktadır ve iddialarının bir kısmı değil, tamamı yanlıştır. Sözgelimi, Mustafa Kemal Atatürk'ün Mehmed Âkiften Kuranı Türkçe'ye çevirmesi dileğinde bulunduğu iddiası (s. 70) hilaf-ı hakikattir. Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesini istiyor ve teşvik ediyordu: bu doğru. Ancak Akif in çeviri işini üstlenmesi hâdisesini bugün hemen hemen bütün ayrıntılarıyla biliyoruz ve bu tür bir kişisel teşebbüs vârid değildir.

Dahası, Akif in 1923 yılında Mısır'a gidip 1926 yılına kadar orada kaldığı, hastalanınca döndüğü, akıl danışmak amacıyla al-Azhar'a gittiği, okulun yetkilisi Arap milliyetçisi Rıza Raşit'le görüştüğü, bu zâtın 1922 yılında yayımlanmış Tercumat el Kur'an adlı bir kilabı bulunduğu, Ebu Hanefi'ye atıfla 12 ayete istinaden Akif i Kur'an'ı çevirmemesi için ikna ettiği, Âkifin de ondan etkilenerek Kur'an'ı çeviremeyeceğini Atatürk'e resmen bildirdiği, vs. (s. 70-71) iddia edilmektedir ki bu birkaç cümlede dahî yapılan hataları sayabilmek maharet ister: Bir kere "Al-Azhar* değil el-Ezher"Rıza Raşit" değil Reşid Rıza,"Ebu Hanefi" değil Ebu Hanife"Tercümat el-Kur'an" değil Tercümetu'l-Kur'an... Bu risalenin basım tarihi "1922" değil 1926'dır. Reşid Rıza da "el-Ezher'in yetkilisi" değildir. Üstelik Akif'in kendisine bu konuda danışması ma'kul olmadığı gibi, görüştüğü iddiası dahî mevsuk değildir. Âklf 1923'te Mısır'a gidip 1926ya kadar orada kalmamıştır. Aksine 1923 ve 1924  yıllarının kış aylarını Mısır'da, yaz aylarını İstanbul'da geçirmiş, 1925  yazında İstanbul'a gelmiş, yine Ekim 1925'de dönmemek üzere gitmiş ve 1936 yılına kadar orada kalmıştır. 

Sözü geçen risalenin -ki Tcfsir-i Menar'da yer alan bir bölümün ayrı basımıdır- 1926'da yayımlandığı kesin olduğuna göre, Reşid Rıza'ya akıl danışması da, bu nedenle tercüme yapmaktan vazgeçmesi de, onun tarafından tercümenin küfür olduğuna inandırılması da hiçbir surette mümkün değildir. Bu sözleri ancak Âkif i tanımayan ve tarihten bî-haber olan kimseler söyleyebilir; zira Akif, Diyanet İşleri Riyasetini temsilen Ahmed Hamdi Akseki'nin teklifini -Elmalılı ile Babanzâde'nin ısrarları nedeniyle- 1925'de kabul etmiş, tercümesine 1926'da Mısırda başlamış, 1928'de tercümeyi bitirmiş, 1929'da temize çekmiş, 1930'a kadar üzerinde daha fazla çalışması gerektiğine inandığından ötürü tercümeyi teslim etmekten vazgeçmiş, 1931de Diyanet İşleri Riyaseti'yle arasındaki mukaveleyi feshetme kararı almış, 1932'de ise vekili aracılığıyla bu mukaveleyi feshetmiştir. Akif, tercümesini ölene kadar saklamış ve zaman zaman üzerinde çalışmıştır, sadece 1936'da ülkeye döneceği sırada yanında getirmeyi uygun bulmamıştır. Öyle ki kendisine, öldükten sonra mealini yakmasını vasiyet ettiği Yozgatlı ihsan Efendi dahî, vefat tarihi olan 1961'e kadar tercümeyi saklamış, hatta bir nüsha da kendisi için istinsah etmiştir.


Mehmet Akif, damadı Ömer Rıza Doğrul'dan olma torunları ile



Akif'in de Reşid Rıza'dan etkilenerek Kur'an'ı çeviremeyeceğini Atatürk'e resmen bildirdiği iddiası da diğerleri gibi boş bir iddiadır. Çünkü, evvelâ, İstanbul'a geldiğinde Âkİf tercümesini çoktan bitirmiş bulunuyordu; ikincisi, Âkİf le Atatürk bu arada doğrudan hiç görüşmemişler, sadece Atatürk adına bazı aracılar -tercümenin bidayetinden itibaren- Akiften tercümeyi istemişler,   büyük paralar teklif etmişler ve kendisinin Ölümünden sonra da bu tercümeyi elde edebilmek için çok uğraşmışlardır. Sadettin Kaynak hâtıralarında, 1932'de Akif in tercümesini çalmak çarelerine başvurulduğunu dahî itiraf etmekten kaçınmamıştır.

Söylediklerimizi özetlemek gerekirse, konuşmacının seslendirdiği ve gelişigüzel bir iki kitaptan hareketle yinelediği iddiaların hiçbirinin tarihi ve ilmî bir kıymeti bulunmamaktadır. Peki bu konuşmanın herhangibir faydası olmamış mıdır? "Olmamıştır" diyemeyiz, çünkü bu konuşma nedeniyle Akif in kitapları yok satmıştır; ikincisi yıllardır yinelenen hataları düzeltmek imkânı ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü milletin millî şâirine bağlılığı ve sevgisi daha da artmıştır. Sanırım, merhum Akif in vefat yıldönümü olan 27 Aralık'ta bu hakikati hep birlikte göreceğiz.


Tipik gazeteci numaralan

- Tarihin günümüzü etkileyen gücünü doğru tahlil etmek ve bu tür tartışmalarda hâdisenin tarihî arkaplanını sağlıklı bir şekilde ortaya koymak gerekiyor. Bu da tarihçilerin İşi. Galiba yaşadığımız son olayda bu tam olarak yapılamadı.

Haklısınız. Konuşmanın yapıldığı 27 Eylül 1999 tarihinden itibaren geçen yaklaşık bir ay süresince, bu konuşma etrafında yazılı basında çıkan irili-ufaklı hemen hemen bütün haberleri, beyanâtları, köşeyazılarını izlemeye, derlemeye çalıştım ve hatta böylelikle elimde küçük bir arşiv malzemesi de oluşuverdi. Bu konuda yazılan 100'e yakın makalenin -birkaç istisnasıyla- tamamı, siyasî edebiyatımıza katkı sağlamaktan başka bir hususiyeti hâiz değil. Ülke içi siyasetin bilinen gerginlikleri -beklenildiği ve hesaplandığı gibi- iyice gerildi; konuşmacının üslûbu (meselâ bellemek sözcüğünü kullanmış olması) köşe yazarlarının ve mevcut muhalif çevrelerin kolaylıkla tepkisini çekiverdi. Bunların hepsi olağan... Ancak olağan olmayan, olağan görülemeyecek olan bir hususa dikkat çekmek isterim: o da tartışmanın mevzuu hakkında kamuoyunun bilgilendirilmek cihetine gidilmemesidir. Bu tartışmaya kaynaklık eden ve bidayetinden bu yana münakaşa edilegelmekte olan "Akif in tercüme teşebbüsü" üzerinde durulmaya nedense ihtiyaç duyulmadı; yayımlanan bir iki sansasyonel makale de tipik gazeteci numaralarının ürünü olmaktan öteye geçemedi.

Gelişmelerin asıl teessüf edilecek yanı, sadece saldıranların değil, savunanların da tarafı oldukları tarih yorumundan habersiz olarak atıştıklarının ortaya çıkmasıdır. Gönül isterdi ki bu çirkin suçlamalar sonrasında Akif in söylediklerinin ve yaptıklarının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacak tedkikler ortaya çıksın, meselâ genç nesiller arasında Safahat'a dâir zayıflamakta olduğunu müşahade ettiğimiz ilgiyi kuvvetlendirecek yayımlar yapılsın... Akif'in Kur'an tercümesine niçin ve hangi şartlarda başladığı, daha sonra neden teslim etmekten vazgeçtiği, en nihayet vefatından sonra niçin yakılmasını vasiyet ettiği, vasiyetinin yerine getirilip gelirilmediği, getirildiyse ne zaman ve nasıl yerine getirildiği gibi suâllere açıklık getirmek amacıyla işin ehli zevatın beyanlarına başvurulsun, hâtıralar yayımlansın... Ne yazık ki bunların hiçbiri doğru-dürüst yapılmadı ve yapılanlar da o vaveyla içerisinde görülmedi.
Kur'an'ın Türkçe okunması umumileşti/genelleşti





"O alemleri nizamlayan..."

- Bu mülakatın bir amacı da meselenin siyasi tartışmalar arasında kaybolan yönlerine dikkatleri çekmek ve böylelikle sözünü ettiğiniz endişeler gereği, merhum Akif in Kur'an'ı Türkçe'ye çevirme teşebbüsünün serencâmı konusunda okurlarımızı aydınlatmak... Nedir bu işin aslı? Akif bu tercümeye  niçin başlamak gereği duydu, ya da bir diğer deyişle niçin bu iş için "Âkif ismi seçildi?

- Akif in Kur'an tercümesine ilgisi çok önceleri başlar. Kendisi ilk çevirisini 8 Mart 1912 tarihindeSebilürreşad'ın ilk sayısında yayımlamıştır. Bilindiği gibi bu tarihte Sırat-ı Müstakim dergisi Sebilürreşad adını almış ve derginin Tefsir-i Şerif bölümünü yazmak görevini -istemeyerek de olsa- merhum Akif üstlenmişti. Akif 1912-1913 yıllannda burada birçok mensur ve manzum tefsir yazısı kaleme almış ve tefsirini yazdığı ayet-i kerimelerin Türkçe tercümelerini de yayımlamıştır. Birer "manzum tefsir" örneği kabul edilen şiirlerinin başında bulunan ayet tercümeleri, 1913'ten itibaren Safahattada yer almaya başlamıştır.

Âkİf' in birkaç dostuyla birlikle yine bu yıllarda gerçekleştiği tahmininde bulunabileceğimiz bir tercüme teşebbüsü daha vardır. Mehmed Akif, Babanzâde Ahmet Naîm, Kuşadalı Rıza Efendi, İzmirli İsmail Hakkı ve Kâmil Miras'tan müteşekkil bu grup kendi aralarında işbölümü yaparlar: Akif' le Ahmed Naim tercümeyi yapacaklar, İzmirli İsmail Hakkı da tefsir kısmını yazacaktır. Sadece Fatiha Sûresi'nin tercümesi yapılır ve üzerinde iki kez müzakerede bulunduktan sonra ortaya bir metin çıkarmayı başarırlar. Lâkin bu anda bu teşebbüsten pek bir hayır çıkmayacağı da anlaşılır. 


- Bu tercüme örneği günümüze ulaşmış mıdır? 


- Evet, merhum Kâmil Miras (öl. 1957) bu akîm kalan teşebbüsün değerli bir hâtırası olmak hasebiyle bu numuneyi muhafaza etmiş ve yayımlamıştır. Hem hâtıralarını yâd etmek bakımından, hem de dikkat çekici bir Üslûbunun bulunması itibariyle bu tercümeyi aktarmak isterim:

Hamd Allah'ın, O, âlemleri nizamlayan. Çok esirgeyen, koruyan. Ceza gününün sahibi. Allahım yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Allahım bizi doğru yola hidayet eyle. O kendilerine İhsan ettiğin mü'minlerin yoluna. Hışmolunanların değil, sapkınların da değil.

Görüldüğü gibi ilginç bir dili vardır ve hayli emek sarfedildiği anlaşılmakladır. Bilhassa rabb'ul-âlemîn ifadesinin "âlemleri nizamlayan" şeklinde çevrilmesi, "gazaba uğrayanlar" denilmek yerine"hışmolunanlar" denilmesi, keza"dâilin" kelimesine -yıllar sonra Elmalılı Hamdii Yazır'ın mealinde rastlayacağımız-  "sapkınlar" anlamının verilmesi... bütürı bunlar bu çevirinin başlıca hususiyetleri arasında zikredilebilir.

 

Münferit ve resmi denemeler 


-  Bu teşebbüslerle tartışma konusu olan "meal" arasında ne tür bir alâka var?

-   Sebilürreşad'da veya Safahat'ta yer alan örnekler, esas İtibariyle bir çeviri teşebbüsünün ürünleri değildir ve herbiri -daha Önce de söylediğim gibi- bir tefsir yazısının girişinde yer almaktadır. Keza Akif in 1908'de, 1913'de, 1920 ve 1921'de verdiği bütün vaazların metinleri yayımlanmıştır ki toplam 9 metindir; bunların içinde de Âkif in Kur'an tercümelerinden numuneler vardır. Bütün bu kaynaklarda yer alan tercümelerin sayısı, 38 sûreye ait 130 ayet çevirisiden ibaret olup toplam metin sayısı 96'dır. Mükerrerleri de saydığımızda elimizdeki ayet sayısı 162'ye ulaşmaktadır. Elimizdeki tercümelerin ait olduğu sûreler ise şunlardır: Fatiha, Bakara, Âlu İmran, Nisa, Mâide, Enam, A'raf, Enfal, Tevbe, Yusuf, Ra'd, Hicr, Nahl, İsrâ, Tâhâ, Hacc, Şuârâ, Neml, Ankebut, Rum, Fâtır, Saffat, Zümer, Mü'min, Fussilet, Fetih, Hucurât, Mücadele, Haşr, Safî, Naziât, Abese, Mutaffîfîn, Gâşiye, Duhâ, İnşirah, Asr, Kevser.

Bu izahattan da anlaşılacağı üzere, 1908-1921 yıllan arasında yayımlanan bu münferid tercüme numûneleriyle Akif in 1926-1932 yılları arasında Mısır'da tüm mesâisini verdiği resmî tercüme teşebbüsü arasında Mehmed Akif isminden gayrı bir alâka bulunmamakladır. Tartışmalara konu olan Kur'an meali, Diyanet İşleri Riyaseti'yle yaptığı mukavele sonucunda başlayıp bitirdiği tercümedir. "Resmî tercüme teşebbüsü" demek suretiyle her iki dönemi de birbirinden ayırmaya çalışmamın en önemli nedeni de budur zaten.

Mehmet Akif'in de mezun olduğu halkalı baytar mektebinin açılış merasiminden bir hatıra



- Akif in "münferid tercümeleri" hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Tercümeye konu olan ayet-i kerimeler gelişigüzel seçilmiş olamayacağına göre, Akif in tercihlerinde etkin olan nedenler nedir?

Daha önce işaret ettiğim Fatiha sûresi tercümesini nazar-ı itibara almazsak, Akif in bir bütün olarak tercüme ettiği sûre sayısı 4'tür. Diğerleri hemen hemen aynı temaları İhtiva eden Kur'an pasajlarıdır. Bunlar, Âkifin yaşadığı, acısını çektiği dönemlere, devletin zayıfladığı, imparatorluğun parçalandığı yıllara ışık tutan; dayanmayı, direnmeyi, mücadeleci olmayı öğütleyen; ümide sevkeden; birliğe beraberliğe çağıran; ayrılığı ve çekişmeyi kötüleyen pasajlardır. Nitekim Balkan Harbi ile Millî Mücadele yılları esnasında verilen vaazlarda bu husus çok daha belirgindir. Âkif, bu ayetlerin seçiminde nazarî değil, amelî bir hedef gözetmiş ve öncelikle halkın moral ve maneviyatını yükseltmeyi amaçlamıştır.Bu nedenle ayetleri Türkçe'ye çevirirken mümkün mertebe anlaşılır olmaya çalışmıştır.


Dinin millileştirilmesi düşünülüyordu 

-  Akif in 1926-1932 yılları arasında hazırladığını söylediğiniz Kur'an Meâli'ni ortaya çıkaran konjonktüre gelirsek Cumhuriyet yönetimi niçin böyle bir çeviriye İhtiyaç duydu? 
-  Gerek Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi (İstanbul, 1998), gerekse Bir Siyasî Proje Olarak Türkçe İbadet (İstanbul, 1999) adlı eserlerimde, imparatorluktan millî devlete geçiş sürecinde din-devlet ilişkilerinin seyrine dâir yeterli bilgi verildiğinden, burada tafsilâta girmeye lüzum görmüyorum. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki: "Dinin Millileştirilmesi Projesi", II. Meşriitiyet'ten itibaren tahakkuku arzulanan bir projeydi ve Cumhuriyet'in kurucu kadrolan, II. Meşrûtiyet döneminin ideallerinden vazgeçmeyi hiç düşünmemişlerdi. Cumhuriyet'in ilânından birkaç ay sonra (İlk Ramazan'da) iki Kur'an tercümesinin yayımlanması, kısa bir süre sonra bunlara askerî ateşelik yapmış olan Albay Cemit Said (Dikel) tarafından bir üçüncüsünün eklenmesi, bu nedenle bir tesadüf olarak kabul edilemez.
Ne var ki o günlerde siyasî merkez'in (Ankara'nın) karşısında hâlâ güçlü bir muhalefetin (İstanbul'un) bulunuyor olması, üstelik bu muhalif çevrelerin basın sahasındaki hâkimiyetlerinin henüz kırılmamış bulunması, her üç çevirinin de ciddi bir eleştiri bombardımanı altında kalmasma yol açmış, hatta Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi, birer beyanname yayımlayarak halkı bu çevirilere iltifat etmemeleri hususunda uyarmıştı. Çevirilerin güvenilir olmaması, büyük sıkıntı oluşturmuş, sıkıntılar sadece belli mahfillerde dile getirilmekle kalmamış, basında da ilmî bir çevirinin lüzumuna dâir yazılar çıkmaya başlamıştı.

İşte tam da bu  sıralarda, 21 Şubat 1 9 2 5 ' d e  T.B.M.M.'inde Diyanet İşleri Riyaseti'nin bütçe müzakereleri yapılırken, 61. İctima'ın ikinci celsesinde Eskişehir Meb'ûsu Abdullah Azmi Efendi Diyanet teşkilatının devletin diğer kurumlarıyla hem-ahenk çalışması gerektiğinden bahisle sözü Kur'an tercümelerine getirir ve Meclis Riyaseti'ne, altında 50 küsur arkadaşının imzası bulunan bir takrir sunar. Takrir, Başvekil de dahil olmak üzere Meclis'in hüsn-i kabulüyle karşılanır ve Kur'an-ı Kerîmin tercüme ve tefsiri ile ehâdİs-i şerîfenin (Sahih-i Buharî'nin) tercüme ve şerhi için bütçeye 20.000 liralık bir tahsisat konulur.

Akif tam bu iş içindi 

-  Mehmed Akif in adı telaffuz edilmiş veya bu vazifenin onun tarafından İfası için bir şart koşulmuş mudur? 
-  Hayır! Mehmed Âkİf, bu tartışmalar olurken Abbas Halim Paşa'nın davetlisi olarak Mısır'da bulunuyordu. Kendisi 1923 ve 1924 kışını Mısır'da geçirmiş ve 1925 yazında, yani Önergenin kabulünden birkaç ay sonra İstanbul'a gelmiştir. Nitekim Akif İstanbul'a gelince, Diyanet İşleri Riyaseti adına Müşavere Heyeti a'zâsı Ahmed Hamdi Akseki hemen harekete geçer ve bazı istişarelerden sonra Akif'e tercüme vazifesinin yüklenmesi için defalarca ricada bulunur. Fakat Akif her defasında, Aksekîll'ye red cevabı verir.

- Akif'in adı, nasıl gündeme gelmiştir?

Kâmil Miras gibi hâdiselerin içinde olan bazı zevat, Akif'i Diyanet İşleri Riyaseti'ne kendilerinin önerdiğini ifade etmişse de bu iş için en uygun ismin Akif olduğu konusunda zaten herkes müttefikti. Çünkü Kur'an'ı tercüme edebilmek için çok iyi derecede Arapça ve Türkçe bilmek gerekiyordu ve Âkif'in her İki dile de vukûfiyet-i tammesi -hiç abartmadan söyleyelim- dillere destandı. Âkif bu iki dilin yanısıra, Fransızca'yı da, Farsça'yı da gayet biliyordu. Ayrıca o dönemde, ulemadan bir hoca efendi yerine modern eğitim almış; hem dini, hem de ulûm ve fünûnu bilen bir kişiliğin daha tercihe şâyân olacağında kimsenin kuşkusu yoktu. Âkif ise Baytar mektebinde okumuştu ve entellekıüel kapasitesi devrin beklentilerine uygundu.

- Atatürk özel olarak Akif ten böyle bir ricada bulunmuş mudur?

Bu hususta elimizde en küçük bir bilgi ve belge bulunmamaktır. Ancak devrin şartlanm bilen, tarafları iyi tanıyan kimseler böyle bîrşeyin mümkün olamayacağını da takdir ederler sanırım. Unutmamak icab eder ki: Takrir-i Sükûn Kanunu, Kur'an'ın Türkçe'ye tercümesi hakkında Meclis kararı çıktıktan kısa bir süre sonra ve Âkif henüz Mısır'da iken (4 Mart 1341/1925 tarihinde) ilan edilmiştir. Kapatılan gazete ve mecmualar arasında Sebilürreşad da vardır ve Akif in yakın arkadaşı Eşref Edib de "İsyana teşvik"suçundan önce Ankara, sonra Diyarbakır İstiklâl mahkemesinin huzuruna çıkarılanlar içerisindedir. Binaenaleyh bu vasatta Atatürk'ün Akif' ten ricada bulunması düşünülemez. Belki söylenebilecek tek şey, bu ismin seçilişine şahsî bir itirazının bulunmadığıdır. 
"Sen yoksan ben de yokum"

-  Akif in Ahmed Hamdi Aksekili'ye defalarca red cevabı verdiğini söylemiştiniz. Peki sonunda tercüme teklifini nasıl ve niçin kabul etti? 
-  Aksekili merhum bu işten yılmadı ve araya birçok kişiyi koydu. Eşreb Edib de bunlar arasındadır. Buna rağmen kendisini ikna etmek mümkün olmadı. Ancak Hacı Baba diye hitab ettiği en yakın dostu Babanzâde Ahmed Naîm devreye girince, bir de Elmalılı'nın Fatih'teki evinde yapılan toplantıda Elmalılı Hamdi Yazır, "Sen yoksan ben de yokum" deyince, Akif bu ısrarlar karşısında daha fazla dayanamadı. Bu son toplantıda Elmalılı tarafından yapılacak işin tercüme değil de meal olacağının ifade edilmesi ise, Akif'in ikna edilmesinde rol oynayan bir diğer sebeptir.

-  Akif, niçin bu meal İşine İstanbul'da, kendi memleketinde değil de Mısır'da başlamıştır? Şapka giymemek için Mısır'a gittiği İddiaları doğru mudur?

-  Bu tür yorumların Atatürk'ün sofrasında dile getirildiği biliniyor. Fakat hatırlamak gerekir ki Akif,  Ekim 1925' de Mısır'a gitmiş; şapka giymeyi mecbur tutan yasa ise 25 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kendisinin Mısır'a son gidişini, acaba mu'tad seyahatlarından biri olarak addedebilir miyiz? Öyle olsaydı geri dönmesi icab ederdi. Dönmediğine göre, bu, mu'tad bir gidiş olarak kabul edilemez. Buna karşın, Akif gibi bir şahsiyetin sırf şapka yüzünden Mısır'a gittiğini söylemek de -en azından- hafiflik olur. Nitekim bu yüzden daha farklı nedenler de öne sürülmüştür. Meselâ Akif in yakın çevresinden (Neyzen Tevfik'in kardeşi) Şefik Kolaylı, hâtıralarında, siyasî merkez'in kendisini izletmesinin zoruna gittiğini, "Ben vatan haini miyim ki peşime polis takıyorlar" dediğini ve bu durumun Akif'in izzet-i nefsine ağır geldiği için memleketini terkettiğini söylemektedir.

Hasan Basri Çantay, Çanakkale zaferinin yıldönümünde devrin ünlü şâirlerinden birinin, "Maalesef Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına lâyık bîr Türk şâiri tarafından şiir yazılamadı. Çanakkale destanını yazan maalesef Türk değildir. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız" yavesini savurduktan sonra şiirini istemeye istemeye okuduğunu işiten Akif in bundan pek çok müteessir olduğunu, o kadar ki dayanamayıp ağladığını anlatmaktadır. Bu sıralarda bir yazarın, CHP'nin resmî yayın organında bir başmakale yazıp Akif e, "Hadi git artık, sen kumda oyna!" demesi ve Akif in de bunu okuması bardağı taşıran son damla olur ve şâirimiz artık Türkiye'de dalıa fazla kalamaz.

Akif in dönmemek üzere Mısır'a gidişinde bu nedenlerin hepsi rol oynamış olabilir; zira 1925'in ve onu izleyen yılların Milli Mücadele'de aktif rol oynayan dinî endişe sahipleri için tahammülü zor dönemler olduğunu kabul etmek gerekir. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir "gönüllü sürgün"dür. Fakat hâl böyle olmasına rağmen. Akif yine de üzerine aldığı vazifeyi kamilen yerine getirmeye çalışmış, Mısır'da bulunuşunu vazifeden kaçmak için bir bahane olarak kullanmamıştır.


Meali içine sinmemişti

- Madem Öyle, Akif in tercümesini teslim etmekten vazgeçmesinin sebebi nedir?

-  Akif'in', tercümesini 1928'de bitirdiği kesindir. Buna rağmen o yıllarda Ankara'nın tüm taleplerine red cevabı verdiği de... Bunun görünen iki nedeni vardı: Birincisi, tercümesinin kendisini tatmin edecek şekle gelmemiş olması; ikincisi, Ankara'nın meâl'i tefsir'den ayrı olarak basmak konusundaki niyetinin ortaya çıkması...
Akif haklı olarak kendisine verilen garantileri ciddiye almamıştır. Peki tercümeden vaz mı geçmiştir? Hayır! 1929 yılını tercümesini temize geçmekle geçirmiş, hatta sonra ikinci kez üzerinde düzeltmeler yapmaya başlamıştır. Ancak yine de yaptığı meâl'in içine sinmediğini kesin olarak ve kendi ifadelerinden biliyoruz. Bu yüzden ilk yaptığı tercümeleri İstanbul'a Diyanet İşleri Riyaseti'ne gönderdiği halde, sonra bundan vazgeçmiş, tamamen bitmedikçe göndermeyeceğini bildirmiştir. Aksekili merhum, yine araya birçok kimseler sokmuş, hatta onlara Mısır'a gönderilmek üzere mektup bile yazdırmıştır. İlginç olan, Âkif'in bu en yakın dostlarının (meselâ Kâmil Miras ile Kuşadalı Rıza Efendinin) mektuplarına cevap bile  vermemişolmasıdır.

Bu arada mukavelenin henüz feshedilmediğini ve Akif in meal üzerinde çalışmaya devam ettiğini belirtmek gerekir. Ancak bir süre sonra Diyanet İşleri Riyaseti, Akif le arasındaki mukaveleyi feshetmek zorunda kalmıştır; zira bu büyük işin tamamlanması gerekiyordu ve Elmalılı tefsir kısmının yazımını aksatmadan sürdürüyordu. 1931'de Âkifin fesih kararını verdiği ve aldığı avansı iade etmek suretiyle mukaveleyi 1932'de feshedip, meâl'i yazma işini Elmalılı Hamdi Efendiye devrettiği hiçbir tereddüde mahal kalmayacak şekilde bilinmektedir. Elmalılı'nın, tefsirin yazımında Furkan Sûresi'ne kadar gelmiş olduğu ise yine kendi ifadeleriyle sabittir. Nitekim eser bu tarihten üç yıl sonra (1935'de) basılmaya başlamıştır.

Artık üzerindeki ağır yükten kurtulan ve aldığı avansı da iade edip mukaveleyi fesheden Akif, rahatlamış ve tercümeyle meşgul olmaktan vazgeçerek -âdeta şiir yazamadan geçirdiği 6 yılın acısını çıkarmak istercesine- bütün mesâisini Safahat'ın VII. Kitabı olan Gölgeler'in tab'u neşrine hasretmiştir. Bilindiği gibi 1933'de bu eser Mısır'da yayımlanmış ve zaten Akif de bir daha hastalıklardan fırsat bulup çalışmalarına pek vakit ayıramamıştır.


Sadettin Kaynak'ın frakla ilk Türkçe hutbe denemesi


- Tercümenin Akif i tatmin etmemesinin yanısıra siyasî nedenler de bu kararında rol oynamış olamaz mı?

-  Hiç kuşkusuz... 1928'de Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesinin kaldırıldığını ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesinin Türkiye'nin gündemine oturduğunu hatırlayınız.

Mustafa Kemal Atatürk'ün, 30 Kasım 1929'da Vossischc Zcitung muhabirine verdiği şu demeç, bu safhada ne tür değişiklerin olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir: "Ahîren Kuran'ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa Türkçe'ye tercüme ediliyor. Muhammed'in hayatına ait bir kitabın [Sahih-İ Buharî'nin] tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan birşey mevcut olduğunu ve din ricalinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir İşleri olmadığını bilsinler." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (1918-1937), in/124-125, T.T.K., Ankara, 1989, 4. bas.)

Bu beyanat yabancı bir gazeteciye verilmişti ve belki de o dönemde kimsenin bundan haberi olmamıştı. Ancak o dönemde siyasî merkez'in politikalarında önemli değişiklikler yaşandığı ve hepsinden önemlisi Akif in 1931 yılında kesin olarak mukavelesini feshetme kararı aldığı bilinmekledir. Binaenaleyh, 1926 Ramazanında Mehmed Cemaleddin Efendi tarafından Göztepe Camii'nde Türkçe namaz kıldırılmasını veya 1932 Ramazanında camilerde Türkçe Kur'an'lar okunup, tekbir'in ve ezan'ın türkçeleştirilmesini, Akif in 1931'deki kararına etki eden hâdiseler olarak değerlendirmek pek isabetli görünmüyor. Bu hâdiseler, olsa olsa Akif in 1936 yılında tercümesini Mısır'dan getirmemesi ve öldüğü takdirde yakılmasını vasiyet etmesi olgusunu açıklamakla kullanılabilir.

Ölürsem yakın!


-  Akif, tercümesini sadece siyasî nedenlerle mi Türkiye'ye getirmedi?

-  Hiç kuşkusuz ilk neden buydu. Burada, -hâtıralarda dile getirildiği üzere- tercümenin kendisini tatmin edecek derecede olgunlaşmış olmaması ihtimali akla gelebilirse de şahsen bu ihtimali zayıf buluyorum. Yozgatlı İhsan Efendi'ye vasiyeti -yaygın versiyonuyla- şöyledir: "Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarını ikmâl eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bu eseri yakarsın!"

Vasiyetinin ilk şıkkı, sözünü ettiğimiz ihtimali destekleyen bir muhtevayı İş'ar ediyorsa da Akif in hastalığının ziyadesiyle ilerlemiş olması, bu ihtimali ciddi bir biçimde zayıflatmaktadır. Nitekim kendisi, istanbul'a geldikten kısa bir süre sonra zaten rahmet-i Rahman'a kavuşmuştur. Akif gibi bir zâtın, vefatının yaklaştığını hissetmemesi düşünülemez. Hal böyleyken, niçin böyle bir ifade kullanmış olduğunu sorabilirsiniz. Bu müşkilâtı, dostlarının, hâtıralarını yazarken mevcut siyasî şartlan dikkate almış olmalarıyla ve Akif i keskin bir siyasî tavrın sahibi olarak göstermemeye çalışmalarıyla izah edebiliriz. Nitekim Akif hakkındaki en önemli monografinin yazarı olan yakın mesaî arkadaşı Eşref Edib Fergan bu vasiyetin ikinei şıkkını, 1938'de, "Şayet ölür de gelemezsem bu eser sende kalsın!" şeklinde; 1949'da ise, "Şayet ölür de gelemezsem yakarsın" şeklinde aktarmaktadır. 
Ne keşif (!) 
- Peki bu tercümenin âkibeti ne oldu? Ma'lûmâliniz, tartışmaların şiddetlendiği bu son olayda, Hulki Cevizoğlu adlı bir gazeteci, yakıldığı söylenen bu tercümeye ait 32 sûrenin bulunduğunu iddia etmiş ve 1 Ekim 1999 tarihli Akşam gazetesi de bu keşfiyâtı okurlarına, "Tarihi Aydınlatacak Belge" diye manşetten duyurmuştu.

-  Günümüzde bu tür keşfiyâtı üreten başlıca iki neden vardır: Birincisi cehalet; ikincisi rayting ihtiyacı. Sözünüzü ettiğiniz keşfiyât hâdisesinde her iki neden de müştereken rol oynamıştır. Tarihi Aydınlatacak Belge diye onca vaveyla ile sunulan kitap, keşfiyât sahiplerini bile aydınlatamamıştır ki tarihi aydınlatsın! Tarih aslında aydınlık... Yeter ki tarihin koridorlarında dolaşmayı göze alalım, gerekli sabn ve cehdi gösterelim. O zaman -tarih bir yana- belki kendimizi aydınlatmak imkânı bulabiliriz. Kendisini aydınlatamayanların ya da böyle bir ihtiyacı duymayanların hem tarihi, hem de insanları karanlığa gömmeleri ise kaçınılmaz bir sonuç...

Ben sayın Cevizoğlu'nun keşfiyâtının kıymetini 5-8 Ekim 1999 tarihli Yeni Şafak'taki köşemde tartışmış olduğumdan, burada bu konuda ayrıca birşey söylemeye gerek görmüyorum. Üstelik söyleşimiz boyunca yeterli  bilgileri de vermiş olmuş olduğumu sanıyorum.

Mehmet Akif'in cenazesi eller üstünde


-   O halde şöyle sorayım: Akif in Mısır'da bıraktığı tercümenin âkîbeti ne oldu? Bu tercümeyi bugün bulmak imkânı var mıdır?

Âkifin İstanbul'a, tercümesini Mısır'da müderrislik yapan Yozgatlı İhsan Efendi ye bırakıp geldiğine daha önce işaret etmiştik. Türkiye'ye döndüğünde, Atatürk, Hakkı Tarık Us aracılığıyla Akif' ten mealini teslim etmesini rica eder, fakat bir netice alınamaz. Bunun üzerine Hakkı Tarık, Akif' in yanında büyümüş olan vefat eden arkadaşının kızı Süheylâ Hanımla, eşi Hayrettin Karan'ı kendisini ikna etmek üzere Âkif'e gönderir; onlarda yeterince dil döktükten sonra, Mustafa Kemal Atatürk'ün tercümeyi teslim etmesi karşılığında 10.000 liralık bir ödemede bulunacağını söylerler; fakat yine bir netice alınamaz.

Akif 27 Aralık 1936'da rahmet-i Rahman'a kavuşunca, bu sefer aracılar Mısır'ın yolunu tutarlar. Eşref Edib Mısır'a gidip sabahlara kadar dil döktüğü halde İhsan Efendi'yi ikna etmeyi başaramaz. Damadı Ömer Rıza Doğrul, bu sefer mirasçılar adına gider, onu yasal yollara başvurmakla tehdit eder, fakat o da bir netice alamaz. Bu arada Kazım Taşkent'in "Ne kadar para İstiyorsa ver, çeviriyi al diyerek" gönderdiği kişi de eli boş dönmüştür. Keza, Türkiye'nin Mısır sefiri, İhsan Efendi'yi defalarca sıkıştırır, ama nafile, bu sıkıştırmaların da hiçbir yararı olmaz. II. Dünya Savaşı sıralarında Hasan Ali Yücel de Mısırda İhsan Efendi'yle görüşür, tercümeyi ister, lâkin netice yine değişmez.

Kısacası, bu teşebbüslerin hiçbiri muvaffakiyetle neticelenmez. Zaman zaman matbuatta tercümenin yakılmış olduğu istikametinde yazılar ve hâtıralar boy gösterip -bu konudaki en kesin (!) delil, Âkif in vasiyetidir-bu kanaat efkâr-ı umûmiyede yerleşmeye başlarsa da tercümenin bir yerlerde saklanmış olabileceği ihtimalini ciddiye alanlar hiç de eksik olmaz.

Bir türlü kıyamadı, ama...

- Haklı olan kesim hangisiydi?

-  Azınlıkta kalanlar haklıydılar; zira İhsan Efendi, vefat tarihi olan 1961'e kadar tercümeyi yakmaya bir türlü kıyamamış, hatta tercümeyi kendisi için nefis bir rik'a hattıyla istinsah da etmiştir. Ne var ki vefatından birkaç gün önce oğlu Ekmeled-din'i ki şimdi IRCICA'nın direktörü olan zattır, yanına çağırıp masasının çekmecesindeki defterleri yakması vasiyetinde bulunmuş, oğlu da babasının ölümünden sonra, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin mahdumu Prof. İbrahim Sabri Beyden yardım istemiş, o yıllarda el-Ezher'de talebelik yapan İsmail Hakkı Sengiller, Ali İhsan Okur ve Osman Saracın yardımlarıyla-1961'de Türkiye'de yeniden zuhur eden Türkçe ibadet tartışmalarının da etkisiyle- hem defterleri, hem de ihsan Efendi'nin şahsî nüshasını hep birlikte yakmışlardır.

- Bu bilgiler sadece rivayet mi?
-1961 yılından önceki tahminleri bir kenara bırakırsak, tercüme'nin yakılmış olduğu gerçeği, ilk kez Mahir İz merhumun 1974'de yayımlanan Yuların İzi adlı hatıratında yazılı olarak ifade edilmiş, 1992ye gelindiğinde ise, tercüme'yi yakan beş kişiden biri olan ismail Hakkı Şengüler hocaefendi tarafından hâdise, bu konudaki spekülasyonları sona erdirmek amacıyla, bütün tafsilatıyla yazılı olarak aktanlmıştır. Binaenaleyh artık bu belgelerden sonra Akif'in tercümesi'ne ilişkin aksi istikametteki iddiaların hepsini birer lâf u güzaftan ibaret addeylemek mecburiyeti vardır.

Dört yılda onîkî mısra !

- Ne dersiniz, merhum Akif bu tercüme İşine girdiği İçin pişman olmuş mudur?

-  Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Mektuplarında en sık şikayet ettiği husus, şiirden uzaklaşmış olması ve bir vizr u vebalin altında kalmak korkusuydu. Bir mektubunda şöyle der: "Yahya Kemâl gibi kıt'acı oldum; dört yılda tam oniki mısra" Bir başka mektubunda yazdıkları çok daha dehşet vericidir:"Gönlüm harap, zihnim perişan, elim işe varmıyor..."
Sanırım, bu konuda arkadaşlanndan Hasan Basri Çantay'ın şu itirafı yeterince açıklayıcı olmalıdır:"Kur'an tercemesi hakkında hepimizin hele Ahmed Hamdi Akseki'nin gösterdiğimiz anûdâne ısrar, eyvah ki Akif in hem geceli gündüzlü birçok senelerini, hayatını eritti, hem memleketimizi o mev'ud şiirlerden mahrum etti. Bari Kur'an tercemesi meydana atılabildi mi? Ne gezer Üstad, "Beni tatmin etmeyen bir terceme başkasını nasıl tatmin eder?"diyordu."  Evet, şimdi elimizde ne Kur'an tercümesi var, ne de o va'dolunan şiirler!

- Son olarak size şahsî bir suâl sormama izin veriniz lütfen. Uzun yıllar Kur'an tercumeleriyle uğraşıyorsunuz ve Kur'an Çevirilerinin Siyasî Tarihi adlı bir eser hazırlamakta olduğunuzu da daha önce yazmıştınız. Acaba şimdi bu eserin yazımının hangi safhada olduğunu Öğrenebilir miyiz?

Takdir edersiniz ki bu tür eserler kolay hazırlanmıyor; eksikler de bir türlü bitmek bilmiyor. Üstelik her geçen gün yeni bilgilerle, yeni belgelerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle yeterince tekemmül etmeden bu eseri neşretmek niyetinde değilim. Ancak bir yandan, Kur'an mütercimleriyle  ilgili müstakil olarak hazırladığım çalışmaları yayımlıyorum. Cumhuriyet döneminde yayımlanan ilk Kur'an çevirisinin mütercimi olan Seyyid Süleyman Tevfİk el-Hüseynî (öl. 1939) hakkında geçen sene bibliyografik bir makale neşretmişıim. Kezâ Ahmed Cevdet Paşa'nın (Öl. 1895) Kur'an tercümesinin yazmalarını da ihtiva eden bir çalışmam yayımlanmayı bekliyor. Bu arada Akif' in Kur'an tercümesinin serencâmını anlatan bir tedkikin sonuna gelmiş durumdayım; nasib olursa, Akif in bu seneki vefat yıldönümü münasebetiyle neşredeceğim.

- Merakla bekliyoruz. Verdiğiniz bütün bilgiler için size teşekkür ederiz.


Tarih ve Düşünce Dergisi
Kasım / 1999 

Bu ay öne çıkanlar