kur'aniyyun fırkası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kur'aniyyun fırkası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-02-07

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis ve "Bize Kur'an yeter." diyen hadis düşmanları

İslamın İkinci Kaynağı: Hadis...


İslamın İkinci Kaynağı: Hadis…


Bir kimsenin müslüman olması/sayılması için nasıl ki önce “Lâ ilâhe illallah” devâmen “Muhammedün Resûlüllah” demesi şart ise, İslam’ı öğrenmek için de önce Kur’an’a ikinci olarak da hadis-i şeriflere müracaat şarttır. Çünkü İslam’ın ikinci kaynağı Peygamberimiz’in hadisleridir.

İslâmî ilimlerin en eskisi hadis ilmidir. Hadis ilmi, Peygamberimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem zamanında başlayıp zamanla şâhikasına ulaşmış bir ilimdir. İslam’ın parlak dönemlerine paralel olarak hadis ilmi de parlamış, bu hususta güzîde eserler meydana gelmiştir.Meseleyi tersinden ele alacak olursak şöyle diyebiliriz:

Müslümanlar hadis ilmiyle ne zaman daha çok meşgul olmuşlar, Hazreti Resûlüllah’ın sünnetine ne kadar ehemmiyet vermişlerse, Allah da onları diğer milletleri karşısında o derece maddî üstünlüklere kavuşturmuştur.


***

İbni Abbas Radıyallâhü Anhümâ’nın azadlısı İkrime radıyallâhü Anh, Tevbe Sûresinin 112. âyetinde geçen, övgü sadedinde “seyâhat edenler” mânâsındaki “es-sâihûn” kelimesinin “Hadis öğrenmek için yola çıkanlar” demek olduğunu söylemiştir.

Bahse konu âyeti kerîmenin meâli şöyledir:“(Yukarıda zikri geçen müminler\[1]) Allah’a tevbe edenler, kullukta bulunanlar, ona hamdedenler, sâyihler (oruç tutanlar veya cihâd yâhud ilim için seyahat edenler…)\[2] rükû ve secde eden, iyilikleri emreden kötülükleri yasaklayan ve Allah’ın sınırlarını (koyduğu hükümleri)koruyanlardır.” (Tevbe sûresi, âyet: 112)

***

Kur’an-ı Kerîm’de müteaddit âyet-i kerîmelerde Hazreti Resûlüllah’ın emirlerine itaat emredilmiş, O’na itaatın Allah’a itaat, O’na isyanın da Allah’a isyan olduğu ifade buyurulmuştur. Bu husustaki âyetlerin bazılarının meâlleri şöyledir: “Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden yasaklarsa ondan da vazgeçin/çekinin/geri durun.” (Haşr sûresi, âyet: 7) “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ sûresi, âyet: 80) “Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur sûresi, âyet: 63)

Hazreti Peygamber’in emirlerinin ne olduğu, neyi yasaklayıp neyi yasaklamadığı bilinmelidir ki, O’na itaat edilsin ve böylece Kur’an’ın emri yerine getirilmiş olsun.

Bunun yolu da ancak hadisi şerifleri bilmekten geçmektedir. Hadislere -hâşâ- Müslümanlar itibar etmemiş olsalardı, Kur’an-ı Kerim’in bu emirlerini göz ardı etmiş olurlardı ki, İslam tarihinde böyle bir safha yoktur. Hadisleri reddetmek -Allah korusun- Kur’an’ı da reddetmek olacağından, samimi görünen art niyetli kimseler, Kur’an-ı Kerim’e hücum edemedikleri için her zaman hadisleri devre dışı bırakmaya çalışagelmişlerdir. Eskiden böyle olduğu gibi, zamanımızda da bazı kimseler adeta “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü isbatlamak için uğraşıp duruyorlar. Bu günlerde bunun için bazı televizyon kanal(izasyon)larını kullanıyorlar. Ancak bilmeliler ki, çabaları boşunadır. Çünkü bu tehlikenin tedbiri taa Resûlüllah tarafından fiîlen alınmış bulunuyordu.

Şöyle ki, Asrı Saâdette her Müslüman haliyle namaz vakitlerinde günde en az beş kere mescide geliyordu. Hazreti Resûlüllah’ın hâne-i saâdetleri (evi) ise hadisleri duymaya, öğrenmeye uygun bir yerde, mescidin bitişiğindeydi. Mescid sadece namaz için değil, her türlü ictimâî/sosyal meselelerin halli için de kullanılan bir mekân durumundaydı. Yani mescid bir ilim merkeziydi. Diğer Ashab bir tarafa, mescidin bitişiğindeki Suffada devamlı Hazreti Resûlüllah’la beraber olan Ashâb-ı Suffa, Hazreti Resûlüllah’ın ağzından çıkanları kelime, harf ve noktasına kadar içiyor, hazmediyordu. İşte bu durum, bütün mü’minlerin Allah Resûlünü en iyi şekilde görmeleri, söylediklerini duyup dinlemeleri ve sünnetini sıhhatli bir şekilde öğrenip yaşamaları ve başkalarına aktarmaları bakımından mühim bir tedbirdi.

***

Hazarda da seferde de insanlarla devamlı beraber olan Hazreti Resûlüllah’ın huzuruna, kadın- erkek, hür-köle, yerli-yabancı herkes kolayca giriyor, Hazret-i Resûlüllah da onlarla konuşuyor, dertlerini dinliyor, sorularına cevap veriyor, hatalarını düzeltiyor ve onları irşad ediyordu. Hadisleri ve sünneti hakkında ümmetine şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Hakk, benim sözümü dinleyip başkalarına tebliğ edenin yüzünü ak etsin. Belki benim sözüm kendisine nakledilen, nakledenden daha iyi kavrar.”[3]

İşte bu ve buna benzer müjdeli hadisi şerifler, Ashabı kiramı ve onlardan sonra gelen Müslümanları hadisler üzerine yoğunlaşmaya sevketmiştir ki, Peygamberimiz’in bu tavrı hadis düşmanlarını çileden çıkaran bir tavırdır.

Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde,“Benden bir âyet de olsa rivayet ediniz. Benî İsraîlden de rivayette bulunun. Bunda bir mahzur yoktur. Kim de bana kasden yalan isnâd ederse cehennemdeki yerine hazırlansın”[4] buyurarak mübârek sözlerini duymayan ümmetlerine duyurmanın yolunu açıyordu.İşte bu hadisi şerif,“Bize Kur’an yeter” diyerek hadisleri dışlamak isteyen hadis düşmanlarının yüzüne Hazreti Resûlüllah’ın vurduğu okkalı bir tokat mahiyetindedir.

***

Resûlümüz, hadisler hakkında ümmetin tavrının nasıl olacağını gösteriyordu: “Söylediklerimi hıfzedin ve sonradan gelenlere öğretin.” Bu hadis-i şerif karşısında, hadis düşmanlarının tavrı nasıl mı? Hazreti Resûlüllah, hadislerinin hıfz edilip unutulmamasını ve sonradan gelenlere öğretilmesini emrettiğine göre, bu hadisin hadis düşmanlarını çok kızdıracağı belli. Onun için, onlar da bunun önüne kendilerine göre set çekmeye çalışıyorlar. Çekmeliler ki gayelerine ulaşabilsinler. Bunun için öyle bir kurnazlık sergilemeliler ki, Müslümanlar itiraz edemesinler

Hadislerin, “Unutulmayıp sonradan gelenlere öğretilmesini” bizzat Hazreti Resûlüllah emrettiğine göre, onlar da kendi tezlerine Hazreti Resûlüllah’ın bazı sözlerini delil getirmeliydiler. Bunun için bir şeyler bulabilirlerse ne âlâ. Bulamazlarsa da uydurmalıydılar. Nitekim, öyle yaptılar, öyle yapıyorlar. Ama kendilerine göre kurnazca ve usturuplu bir şekilde. Ne yapıyorlar? Hazreti Resûlüllah’ın, “Hadislerin yazılmamasını emrettiğini” söylüyorlar. Böyle söylemeleri, doğru bir şeyle yanlışı oturtmaya çalışmaktır ve tam bir saptırmadır. Şöyle ki:Ebû Said-i Hudrî (r.a.) Peygamberimiz’in şöyle söylediğini rivâyet etmiştir:“Benden (Kur’an dışında) bir şey yazmayın. Kim benden Kur’an’dan başka bir şey yazdıysa imha etsin…”[5] Hadisleri reddedenlerin, bu hadisi şerife sımsıkı sarılıp devamlı tekrarlamaları ibretlik…

***

Evet… Peygamberimiz’in (s.a.v.) böyle bir yasağı var. Fakat bu İslamın ilk yıllarına ait bir yasak.

O zaman İslam, yeni tebliğ ediliyordu ve insanlar İslamı kabul edeli fazla zaman geçmemişti. Hadislerle Kur’an âyetleri karıştırılabilirdi. İşte bu ihtimalden dolayı Hazreti Resûlüllah önceleri kendi sözlerinin yazıya geçirilmesini istememiştir. Evet, sözlerinin yazılmasını istemediği tarihî bir gerçektir, fakat sebebi ifade etmeye çalıştığımız gibidir. Ancak, hadisenin bir de devamı var… Aradan zaman geçip, hadislerle Kur’an âyetlerinin karışma ihtimali kalmayınca, Peygamberimiz hadislerinin yazılmasına izin ve emir vermiştir.[6]

Peygamberimiz’in hükümdarlara ve bazı vâlilere gönderdiği İslama dâvet mektupları bile, Kur’an dışında başka şeyleri yasaklamadığına delildir. Bu hususta birçok rivayet bulunuyor. Bir kısım sahabîlerin hadisleri yazdığı, hatta yazdığını Resûlüllah’a (s.a.v) kontrol ettirdiği vârittir

Bu rivâyetlerden biri Abdullah ibn Amr Hazretleri’ne aittir. O rivâyet şöyle: “Ben ezberlemek düşüncesiyle Hazreti Peygamber’den işittiğim şeyleri yazıyordum. Kureyş beni bundan men ederek, “Sen Resûlüllah’tan her duyduğunu yazıyorsun. Halbuki Resûlüllah bir insandır. Öfkede, rızada, her iki durumda da konuşur.” Dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ve bu durumu Hazreti Resûlüllah’a arzettim. Resûlüllah parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak, “Yaz” dedi. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz... [7]

Hadislerin yazılmasıyla ilgili rivâyetler bundan ibâret bile değildir. Hadis inkârcıları, bu ve diğer rivâyetleri kitaplarda okudukları halde, televizyon kanallarında konuşurken ikrar etmeyip gizliyorlar ki, bu tavır onların samimi olmadıklarının ayrı bir delilidir.

***

Abdullah ibn-i Amr (r.a.), yazdığı hadislerin bulunduğu tomara “Sahîfe-i Sâdıka” ismini vermiştir. Sahîfe-i Sâdıka’da 1000 kadar hadis olduğu rivâyet ediliyor. Bu rivâyetler, Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri’nin Müsned’inde yer almaktadır.Hadisleri yazdığı için, Abdullah ibn-i Amr’ın rivâyet ettikleri Ebû Hüreyre Hazretleri’nin rivâyetlerinden adet olarak daha fazla olması lâzımdı. Fakat, o kendisini hadis rivâyetine adamış bir zat olmayıp zâhid bir kimse olduğu için kendisini ibâdete vermişti.

***

Gelelim Hazreti Ali Efendimiz’in yazdıklarına… Sahâbîlerin hadis yazdıklarına dair en kuvvetli delillerden biri budur.

Muhtelif rivâyetler, Hazreti Ali(r.a.)’ın, Peygamberimiz’e ait sözleri yazdığı bir tomarı kılıcının kabzasında taşıdığına aittir. Hazreti Ali’ye bu tomarda neler olduğu sorulmuş, O da “Diyet, esirleri serbest bırakma, bir kâfire[8] mukabil bir müslümanın (kısâs olarak) öldürülmeyeceği var” [9] buyurmuştur.

İşte bu, Peygamberimiz zamanında Kur’an’dan başka şeylerin de yazıldığına bir delildir.

***

Câbir ibn-i Abdullah’ın, (r.a.) Mescid-i Nebevî’de ders halkası kurduğu, talebelerine hadis okuttuğu, onların da bunları yazdıkları kitaplarda yazılıdır.

***

Peygamberimiz’in 10 sene hizmetinde bulunan Enes ibn-i Mâlik, (r.a.) Peygamberimiz’den bütün duyduklarını yazmış ve bunu Pesûlüllah’ın kendisine arzetmiştir.

***

Semûre ibn-i Cündüb(r.a.)’ın bazı hadisleri yazdığı ve kitap haline getirdiği mervîdir.

***

Abdullah ibn-i Abbas(r.a.)’nın yaşı küçüktü. İlim meclislerinde dolaşır hadisleri yazardı.

Vefat ettiği zaman bir deve yükü kitap bıraktığı rivâyet ediliyor. Bu kitaplar sonra elden ele dolaşmıştır.

***

Yine Ashâb’dan Sa’d ibn-i Übâde, Abdullah ibn-i Ömer, Abdurrahman ibn-i Ebî Evfâ, Muğîre ibn-i Şu’be ve Abdullah ibn-i Mes’ud gibi sahabîlerin radıyallâhu anhüm, hadisleri yazdıklarına dair rivâyetler vardır. Bu hususta en doğru söz şudur: Allah kelamının gösterdiği hedefe ancak Peygamberimiz’in tarifiyle ulaşılır. O tarifler de hadislerdir…

[1] Kadı Beyzâvî ve Nesefî şu âyetin tefsîri (Veya “tevbe edenler şunlardır…”)[2] Kadı Beyzâvî söz konusu âyetin tefsîri
[3] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Davud, Tirmizî, İbn-i Mâce (ve benzerini İbn-i Hibbân) Abdullah İbn-i Mes'ûd’dan] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/166
[4] [Ahmed İbn-i Hanbel, Buhârî, Tirmizî ve Nesâî], Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/176,177
[5] Ahmed İbn-i Hanbel, (daha geniş olarak Müslim) ve Hâkim Ebû Saidi’l-Hudri’den] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/171
[6] Hatta yasak anında bile belli muayyen şahıslara yazma müsaadesi veya emri verilmişti.(Yayıncının notu)
[7] [Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Dâvûd, Hâkim (sahihtir dedi)] Ahmed Abdurrahman el-Benna, el-Fethu’r-Rabbani, 1/17-2173
[8] Bu, Hanefî âlimlerce “zimmî ve ahidli olmayan” kâfir olarak anlaşılmıştır.
[9] [Buhârî, Ebû Cühayfe yoluyla Ali radıyallâhu anh’dan], Nasbu’r-Râye:4/334
Ali Eren Hocaefendi

2012-02-06

Ebedi ve Edebi Mucize Olan Kur'an-ı Kerim'in İnsan kelâmının üstünde ilâhî bir üslûbu vardır

Ebedi ve Edebi Mucize Kur'an-ı Kerim
Kur'ân-ı Kerîm kıyamete kadar devam eden bir mucizedir. Gerek lafzı, gerek manası itibarıyla benzerini getirmek beşer kudretinden hariçtir. O ne nesirdir ne de şiirdir. İnsan kelâmının üstünde ilâhî bir üslûbu vardır.

Dirayet ve belâgatiyle kavmi içinde mümtaz bir mevkide bulunan Hz. Ömer, en asabi ve gazablı ânında onun bir sahifesini okuyunca irâdesi elinden gitmiş ve hemen kelime-i şehâdet getirerek hidâyete ermiştir.

İşte bu hususiyettendir ki, müşrikler halkı Kur'ân dinlemekten men ediyorlardı. Çünkü onu işitenler, ruhlar üzeninde yaptığı tesir ile hemen Müslüman oluyorlardı. Bu husus müşrikler için büyük bir derd olmuştu. "Bu şâir sözüdür, kâhin sözüdür" diye halkı kandırmağa çalışıyorlar, fakat bir türlü muvaffak olamıyorlardı. Hatta Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) Mekke'de kalabilmesi için alenen Kur'ân okumamak şartını ileri sürmüşlerdi.

Hadise şöyle olmuştu:

Müşriklerin zulmünden bıkıp usanmış olan Hz. Ebû Bekir (r.a.) Cenâb-ı Peygamberden izin alarak Habeşistan'a hicrete karar vermiş ve yola çıkmıştı. Kabile reislerinden Ibn-i Dağine'ye rast gelmiş, o da nereye gittiğini sormuş, Hz. Ebû Bekir "Kureyşliler, doğup büyüdüğüm şehri bana haram etti. Serbest ibadet edeceğim bir yere gideceğim", demişti. İbn-i Dağine Mekke'nin Ebû Bekir (r.a.) gibi büyük bir adamdan mahrum olmamasını arzu ederek geri çevirmiş ve Kureyşlilere Ebû Bekir'in faziletlerini anlatmış, onlar da, alenen namaz kılmamak ve sesli Kur'ân okumamak şartıyla kalabileceğini söylemişlerdi. 

Fakat Hz. Ebû Bekir, evinin önüne bir mescid yaptı. Burada namaz kılmaya, Kur'ân okumaya başladı. Müşrik kadın ve çocukları onu seyretmek için birbirlerini itiyor ve onun üzerine düşüyorlardı. Bu hal müşrikleri korkuttu ve İbn-i Dağine de "Artık seni himaye edemem" dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), "Allah beni himaye eder." deyip ibadet etmeğe ve Kur'ân okumağa devam etmiştir.

O tarihten bu tarihe kadar bin dört yüz küsur sene geçtiği ve ilmin her sahasında hayli terakkiler olduğu halde o celîl kitâb, mucize vasfını muhafaza etmektedir ve ilelebed edecektir.


Din, İlmihalden Öğrenilir. Kur'an-ı Kerim Meallerinden Kendince Hükümler Çıkarmak Doğru Değildir

Din, İlmihalden Öğrenilir. Kur'an-ı Kerim Meallerinden Kendince Hükümler Çıkarmak Doğru Değildir


Yeterli din tahsiline sahip olmayan kimselerin, Kur'ân-ı Kerîm mealinden, tefsirden veya hadîs-i şerîflerden din öğrenmesi mümkün değildir. 

Müslümanları, İslâmiyeti öğrenmek için Kur'ân-ı Kerîm meallerine ve tefsirlerine yönlendirmek doğru değildir. İşin başı Kur'ân tercümesi edinmek, okumak değildir. Çünkü, Kur'ân tefsiri bilmek müslümana farz-ı ayın değildir. Bu iş âlimlerin sahasına girer.

Din âlimi olmayan Müslümana İlk önce lazım olan şey, ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı akaid, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okuyarak ilmihalini öğrenmektir.

İlmihal öğrenmek her müslümana farzdır. Meselâ, abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, zekâtı kim verir vs. gibi.

İslâm âlimleri yıllarca çalışarak, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerden çıkardıkları hükümleri, kitaplara yazmışlardır. Bir Müslüman, hangi mezhepte ise (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli), mezhebine âit kitapları (fıkıh kitapları veya ilmihali) okur, dinini öğrenir. Zaten her Müslümanın, bir ilmihâl kitabı okuyarak dinine âit lüzumlu bütün bilgileri öğrenmesi mümkündür.




2011-07-17

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve Mezhepsiz İslam...

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve  Mezhepsiz İslam...




“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.” (?)

-------



“Kur’an Müslümanlığı”, müsteşrikler ve mezhepsizler

İnsanı yeryüzünde halîfe olarak yaratan Hz. Allah, lûtuf ve kerem hazînesinden, beşere/insanlara dünya ve ukbâ/ahıret saâdetini kazandıracak ilâhi mesajlarını ve bu mesajları; sözleri, fiileri, hal ve hareketleriyle, kısacası hayatıyla tefsîr eden/ açıp açıklayan peygamberleri (aleyhimüsselâm) göndermiştir.

Kur’ân-ı Kerim ve Resûlüllah (s.a.v.) ile bu ilâhi tenezzülât kemâl/olgunluk noktasına ulaşmış... En son ve en mükemmel din olan İslâm, kıyâmete kadar aslî hüviyetini/asıl kimliğini muhafaza edecektir. Bunu Rabbimiz (c.c.) kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de taahhüt etmektedir.

Son birkaç asırdır elde ettiği teknolojik muvaffakiyetlerle sarhoş olan Batı insanı, huzuru dinden ve fıtratten alabildiğine kaçışta bulacağını sanıyordu. Fakat aradığı huzuru bulamadı.

Batı’nın teknolojik başarısı karşısında âdeta şok olan İslâm âlemi, onun bu huzursuzluğunu görmekte ve yavaş-yavaş kendine gelerek ilâhi menbaa/kaynağa doğru koşmaktadır. Haddizatında dünyanın her tarafında islâm’a koşan insanlar, gün geçtikçe artmaktadır.

Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmakta onlara hâkim olan Batı dünyası, oryantalistler (müsteşrikler-İslamı araştırıp yorumlayan batılılar)le İslâmiyeti aslî hüviyetinden saptırmak, bu ilâhî kaynağı bulandırmak için her geçen gün artan bir tempoyla çalışmaktadır. Maalesef memleketimizde de onların bu oyununa gelenler vardır. Müsteşriklerin İslâmiyeti tahrip etmek için neşrettikleri/yayınladıkları zehirlerin pazarlayıcılığını yapmaktadırlar. Bilerek veya bilmeyerek bir takım Müslümanlar da bunların tesirinde kalmaktadır. Müdâfaasını/savunmasını yaptıkları temel düşünce şudur:

“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.”

“Kur’ân’a sarılalım” mâsum kılıfıyla sünneti, dolayısiyle Peygamberimizi (s.a.v.) devreden çıkarmak istemekte ve bunu da Kur’an adına yaptıklarını iddia etmektedirler. Halbuki Kur’an, onların bu hezeyanını yüzlerine çarparak Resûle ittibâyı/tabi olmayı emretmektedir:

“(Habîbim), de ki:Allah’ı seviyorsanız bana ittibâ edin/tabi olun ki, Allah da sizi sevsin; günahlarınızı mağfiret etsin. Şüphesiz ki Allah, Gafûr ve Rahîm’dir.”(1)

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerle seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duyladan tamamen kabul etmedikçe, iman etmiş olamazlar.”(2)

“Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”(3)

Görüldüğü üzere Allah Teala peygambere itaatı kendisine itaat olarak kabul etmiştir. Peygambere itaat de ancak onun sünnetini yaşamakla mümkündür. Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirenlere Kur’an, “Onun (peygamberin) emrine muhalefet edenler, başlarnına bir belânın gelmesinde veya can yakıcı bir azâba uğramaktan sakınsınlar.”(4) diye ikaz ve ihtarda bulunmaktadır.

***

YAKIN BİR GELECEKTE NELER OLACAK?

Kıyâmete kadar olacak şeyleri ümmetine haber veren Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Biliniz ki bana Kur’ân ve beraberinde bir misli daha verilmiştir. Haberiniz olsun ki yakın bir gelecekte mal ve mülk ile mağrûr olan bir kimse çıkıp koltuğuna yaslanarak şöyle diyecek: ‘Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini de haram sayınız.’ Bilin ki; ehl-î merkeplerin etleri, azı dişli vahşi hayvanların etleri, kendi rızâsıyla bıraktığı dışında zimmînin kaybettiği mal da helâl değildir.”(5)

“Yakında koltuğuna yaslanmış benim hadîsim okunduğunda, ‘Bizimle sizin aranızda sadece Allah’ın kitabı vardır. Onda bulduğumuz helâli helâl, haramı da haram kabul ederiz’ diyen bir kimse çıkacak. Dikkat edin!Şüphesiz ki Resûlüllah’ın haram ettiği, Allah’ın haram kıldığı gibidir.”(6)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu hadîsleriyle sünnetin şerîatteki yerini istikbâle/geleceğe ait bir mu’cize olarak beyan etmiştir. Bu mu’cize daha ilk devirlerde tahakkuk etmiştir. Hâricîler Kur’an’ın zâhirine yapışıp sünneti kabul etmemişlerdir.

Hattâbi, “Bana kitap ve beraberinde bir misil verilmiştir” ifadesinin iki manaya geldiğini söyler.

Birincisi, zâhirî metlüv ile birlikte gayr-i metlüv olan bir bâtınî vahiy de verilmiştir.
[Peygamberimiz Okunan ve Kur'an'da olan vahiylerin dışında, okunmayan ve Kur'an da olmayan vahiyler de almıştır. Kur'ân dışı vahiy aldığının, âyet ve hadislerden bir çok delili vardır Bakara sûresinin 144, Tahrîm sûresinin 3, Necm sûresinin 3-4, Nisâ sûresinin 113, Ahzâb sûresinin 34 âyetleri; Cibrîl hadisi diye meşhur olan hadis (Ebû Dâvûd, Kader, 17) buna delildir]

İkincisi, Kur’an Resûlüllah’a (s.a.v.) okunan bir vahiy olarak verilmiş, onun açıklaması olarak da bir misil daha verilmiştir. Yani Resûlüllah Efendimiz’e Kitâb’ı açıklama salâhiyeti has ifâdeleri tamîm/ özel manaları açıp bildirme, umumî olanları tahsis/ genel olanları belirli bir gaye için kullanma, mücmel olanları tavzîh ederek/özet olanları açıklayarak beyan ederek zâid/artan hükümler getirmiştir. Böylece sünnetin kabûlü ve kendisiyle amel etmemiz mecbûriyeti, aynen tilâvet edilen/okunan Kur’an gibi olmaktadır.(7)

Allah Teala, “Biz sana Kur’an’ı indirdik. Ta ki insanlara ne indirildiğini anlatasın ve onlar da düşünüp anlasınlar.”(8) buyurmaktadır.

***

KUR’AN SÜNNETLE TEFSİR OLUNMUŞTUR

Resûl-İ Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Kur’ân ayetlerini bazan sözleriyle, bazan davranışlarıyla, bazan her ikisiyle birlikte, bazan da takririyle/tasvibiyle îzah ederdi...

Mesela Kur’ân-ı Kerim’de bir çok yerde namaz kılınması emredilmektedir... Ancak namazın mâhiyeti, nasıl kılınacağı, rek’ât sayıları, kimlere farz olduğu gibi hususlar açıklanmamıştır. Bunları sünnet îzah etmiştir.

Aynı şekilde Kur’ân’da zekât verilmesi emredilmekle birlikte zekâtın mâhiyeti, hangi mallardan ne miktarda verilmesi gerektiği, farziyet şartlarının neler olduğu belirtilmemiş... Bütün bunlar Rasûlüllah Efendimiz’in sünnetiyle tespit edilmiştir.

Kezâ, “Ey insanlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz, şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki felah bulasınız.”(9) ayetiyle içki haram kılınmış, fakat içene verilecek ceza İslâm hukukunda sünnetle tespit edilmiştir.

Ayet-i Kerîmede, “Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarından dolayı ibret verici bir cezâ olarak ellerini kesin. Allah Âzîzdir, Hâkim’dir.”(10) buyrulmaktadır. Fakat cezayı gerektirecek hırsızlığın ne olduğu, ellerin nereden nereye kadar kesileceği müphem/belirsiz bırakılmış, bütün bunları sünnet açığa kavuşturmuştur.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “İman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte onlar hidayete ermiş gerçek emniyete nâil olmuş kimselerdir.”(11) Cenâb-ı Hakk’ın, hidayet ve emniyete nâil olmak için ‘îmâna karıştırılmamasını’ şart koştuğu zulümden murâd nedir? Zulmün bütün çeşitleri midir? Yoksa herhangi bir zulüm müdür? Ayet-i kerîmede bu soruların cevabı olmadığı için ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. “Hangimiz var ki, nefsine zulmetmemiş olsun?” diyorlardı. Allah Resûlü( s.a.v.) onlara, “Sizin zannettiğiniz gibi değil. Buradaki zulümden maksat, Lokman’ın dediğidir. O “Ey oğulcuğum, Allah’a şirk koşma. Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür(12)diyerek, zulümden maksadın şirk olduğunu bildirmiştir.”(13)

Bütün misâllerde görüldüğü üzere, Resûlüllah’ın sünneti olmadan Kur’ân’ı anlamak mümkün değildir.

***

SÜNNETTE OLAN KUR’AN’DA DA VARDIR

İmam Şâfiî hazretleri bir gün Mescid-i Haram’da oturmuş sohbet ediyordu. “Bana soracağınız her şeyin cevabını Kur’an’dan verebilirim” dedi. Orada bulunanlardan birisi, “İhramda iken eşek arısı öldürmenin hükmü nedir?” diye sordu. Hz. İmam, “Bir şey gerekmez” diye cevap verince, soruyu soran, “Bu Allah’ın kitabının neresinde var?” dedi. İmam Şâfiî, “Resûl size ne getirmişse onu alın. Neden de yasakladıysa, ondan sakının” ayetini, peşinden de mevzu ile alâkalı hadis-i şerifi senediyle birlikte okuyarak mes’eleyi çok güzel bir şekilde açıkladı.(14)

Sünnet-i seniyyenin tesbitinde kılı kırk yaran bir hassâsiyetle hareket edilmiş, hadis diye uydurulmak istenenler ortaya çıkarılmıştır. Sırf bu hususla alâkalı müstakil eserler yazılmıştır. Bu itibarla endişeye, kafaları ve gönülleri bulandırmaya mahal yoktur.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bizzat kendileri sünnet-i seniyyelerine ittibâ edilmesinin/tabi olunmasının üzerinde durarak şöyle buyurmuşlardır:

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sıkıya sarıldıkça dalâlete düşmezsiniz. Bunlar, Allah’ın kitabı ve sünnetimdir.”(15) “Benim sünnetime, Râşid Halifelerim’in(dört halifenin) sünnetine temessük edin (tutunup sarılın), azı dişlerinizle sımsıkı yapışın.”(16)

Rabbimiz celle şânühû, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resûl-i Kibriyâsı’nın ve onun Râşid Halifeler’inin sünnetine sımsıkı yapışıp yaşamaya ve yaşatmaya bizleri muvaffak kılsın.


DİPNOTLAR
1 Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân, 3/31.
2 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 65.
3 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 63.
4 Kur’ân-ı Kerim, Nûr, 63.
5 Ebû Dâvud, Sünen, Sünnet, 5.
6 İbn Mâce, Mukaddime 2.
7 Sünnet Müdâfaası, Muhammed Ebû Şerbe (Terc.), 1, 54.
8 Kur’ân-ı Kerim, Nahl, 44.
9 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 90.
10 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 28.
11 Kur’ân-ı Kerim, En’âm, 82.
12 Kur’ân-ı Kerim, Lokman, 13.
13 Buhârî, Sahîh, Tefsîr 60-71.
14 Sünnet Müdâfaası, 1, 51.
15 Feyzu’l-Kadîr, 3, 240.
16 Sünenü Ebî Dâvud, Sünnet.

HALİS ECE

[Okuyucularımızın daha iyi anlayabilmeleri maksadı ile, yazarının affına sığınarak makalede sadeleştirme ve bazı tabirleri izah sadedinde eklemeler yapılmıştır.
Akademi Yönetimi]

Bu ay öne çıkanlar