atatürk'ün akrabaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürk'ün akrabaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-12-25

Atatürk'ün intihar eden(!) manevi kızı Zehra Aylin

Atatürk'ün intihar eden manevi kızı Zehra Aylin



Zehra Aylin, Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü yakınlarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını söyledi. Pencereye yanaştı ve ne olduysa o an oldu. Bir rivayete göre dengesini kaybedip düştü, bir diğerine göre ise intihar etti

Geçtiğimiz hafta henüz Atatürk'ün doğru düzgün biyografisine sahip değiliz diye yazmıştım. O halde iş başa düştü. Atamızın bilinmeyen yaşamına ilişkin küçük bir katkı sunmak şart oldu. Atatürk'ün manevi kızları denince aklımıza bu dünyadan göçmüş olan Sabiha Gökçen, Afet İnan Hanımlar ve halen hayatta olan Ülkü Adatepe Hanımefendiler gelir. Ama Atatürk'ün manevi evlatları bu isimlerle sınırlı değildi. Rukiye, Zühre, Ömer, Afife, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Abdurrahim Tunçak ve Zehra Aylin...

Hemen hiçbiri hakkında doğru dürüst bilgimiz yok. Ne yaptılar? Nasıl bir hayat sürdüler? Kimle evlendiler? Çocukları oldu mu? Hiçbir şey bilmiyoruz... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ü artık Selanik-Samsun tarih tekerlemelerinden kurtarmamız lazım...

Mesela evlatlıklar arasında da akraba evlilikleri oldu mu?

Ama şu bilgiler elimizde. Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in kızı Rukiye ise Atatürk'ün manevi evladı oldu. Aslında Rukiye Hanım Atatürk'ün üvey kardeşiydi. Kendine manevi evlat yaptı.

Zübeyde Hanım'ın evlatlığı Vasfiye Hanım ile Fransızca öğretmeni Tahsin Çukurluoğlu'nun kızları olan Ülkü Hanım (Adatepe) da Atatürk'ün evlatlığı

oldu. Yani Ülkü Hanım'ın annesi Vasfiye Hanım Zübeyde Hanım'ın evlatlığıydı, kendisinde Mustafa Kemal'in evlatlığı oldu.

Ülkü Hanım ilk evliliğini kiminle yaptı? Manevi evlatlardan Sabiha (Gökçen) Hanım'ın amcasının oğlu üsteğmen Fethi Doğançay ile. Bu evlilikten iki çocuk dünyaya geldi ama kısa sürdü. Ülkü Hanım, Fethi Bey'le evliyken gönlünü bir Musevi gence kaptırdı. Hemen eşinden boşandı. İkinci evliliğini tüccarlık yapan Musevi asıllı Yeşua Bensusen'le yaptı...! Bu evlilik büyük tepki topladı. Atatürk'ün kızı bir Yahudi'yle evlenemezdi! Tepkiler üzerine Yeşua Bensusen adını Yaşar Bensu olarak değiştirdi. Ama nikahtanda da vazgeçmediler. Milli Türk Talebe Birliği Atatürk'ün miras haklarının Ülkü Hanım'dan alınması için gösteriler yaptı... Tepkiler hem Atatürk'ün kızının bir Musevi'yle evlenmesi hem de kendinden genç bir gençle evlenmesi yüzündendi.

Neyse konumuz bu değil...!

Zehra Aylin'e gelelim.

Atatürk onu bir Dar-ül Eytam (yetim) yurdu ziyaretinde tanıdı. Yetim çocuklardan 8-9 yaşındaki bir kız çocuğu dikkatini çekmiş ve bu kara kaşlı kara gözlü bu kıza adını sormuştu. Küçük kız Zehra diye cevap verdi. Atatürk 'benimle gelir misin' diye ekledi. Zehra başını öne eğdi. Atatürk'ü tam olarak tanımıyordu. Olur, diye mırıldandı. Zehra Aylin için ondan sonra Çankaya günleri başladı. Babasını Çanakkale savaşında kaybetmişti. Babasının adı Mehmet’ti. Amasyalı'ydılar. Zehra Aylin babasını hiç hatırlamıyordu.

Çankaya'da diğer evlatlıklar arasında en çok Rukiye (Erkin) ve Sabiha (Gökçen) ile anlaşıyordu. İçine kapanık biraz da dalgın bir yapısı vardı. İlkokulu Çankaya Köşkü'nde okudu. Orta eğitim için Atatürk'ün isteği üzerine Arnavutköy Kız Koleji'ne gönderildi. Edebiyata ilgisi vardı. Bunu öğretmenleri de fark etmişti. Zehra Aylin'in edebiyatta yetenekli olduğu bilgisi Atatürk'e ulaştırıldı. Gazi, yaz tatillerinde Zehra Aylin'le uzun edebiyat sohbetleri yapıyordu. Ama eğitimini daha da geliştirmesi için yurtdışına gitmesi gerektiğini söylüyordu. 'Ben Afet'le tarih, Zehra'yla edebiyat konuşacağım' diyordu.

Zehra'nın bir diğer ilgi alanı da havacılık olmuştu. Sabiha ile beraber havacılık eğitimi almak istiyordu ama bu merakı yarım kaldı. Tahsil için İngiltere'nin yolunu tuttu. Londra'da eğitime başladı. Ama bir şartla... Yaz tatillerinde Türkiye'ye gelecekti.


1935 yılında neler oldu peki? Burada duralım.

Zehra Aylin, o yıl Türkiye'ye dönmek istiyor muydu?

Anlatılanlara bakılırsa Londra'da adaptasyon sorunu yaşıyordu ve Türkiye'ye dönmeyi arzuluyordu. Peki nasıl yola çıktı? Önce gemiyle Manş Denizi'ni aşıp Paris'e gelecek oradan da Paris Ekspres'iyle Türkiye'ye demiryoluyla varacaktı. Ama ona eşlik eden birisi vardı. Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar...!

Şimdi şu soru ortalık yerde duruyor. Neden Londra büyükelçimiz trenle eşlik etsin. Ali Fethi Bey yaz tatiline gidecek Atatürk'ün manevi kızını neden bu kadar kontrol altında tutmaya çalışsın.

Neyse...

Zehra Aylin Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü kıyılarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını, midesinin bulandığını söyledi ve kompartımandan çıkıp koridordaki pencereye yanaştı. İşte ne olduysa o anda oldu. Bir anlatıma göre dengesini kaybedip hareket halindeki trenden düştü, bir diğer versiyona göre de intihar etti...

Zehra Aylin oracıkta yaşamını yitirmişti. Tren biraz ileride durduktan sonra herkes Zehra'nın yanına koştu, ama cansız bedeniyle karşılaştılar.

Fransız gazeteleri haberi 'Atatürk'ün kızı ve Osmanlı tahtının varisi intihar etti', şeklinde verdiler. Atatürk, olayın fazla konuşulmasını istemedi. Ama yine de Türkiye'de çıkan bazı gazeteler küçük bir haber olarak yer verdiler. Ama hepsi Zehra

Aylin'in ölümünü bir tren kazası olarak duyurdular.

Zehra Aylin'in talihsizliği ölümüyle de bitmedi.

Zehra Aylin için ilk tören Amiens'te yapıldı. Ama bir kilisede...! Ardından cenaze Paris'e gönderildi. Burada Paris Büyükelçisi Suat Davas vardı ve Paris Belediye Başkanı da ona eşlik ediyordu. Kalabalık bir katılımla düzenlenen ikinci törenin ardından Zehra Aylin'in naaşı 'Teofil Gotye' vapuru ile Türkiye'ye yollandı.

Ancak ilginçtir,Türkiye'de beklendiği gibi bir cenaze töreni düzenlenmedi. Hatta cenazeyi Galata Limanı'nda karşılayan bile olmadı. Defin işlmlerine devlet ricalinden kimse katılmadı.

Cenaze Teşvikiye sağlık yurduna götürüldü. İstanbul Valisi

Muhittin Üstündağ naaşı buradan alıp sessiz sedasız bir şekilde Maçka mezarlığına gömdü.

(Zehra Aylin'in hikayesini araştırdığım yıllarda mezarını bulabilmek için birkaç kez Maçka mezarlığına gittim. Ama mezar yeri belli olmadığı için bulamadım.)
Zehra Aylin'in yetimhanede başlayan trajik hikayesi mezarı bile belli olmayan bir istirahatgahta son bulmuştu.


Şimdi şu soruları sormak zorunlu...

1- Zehra Aylin devletin önem verdiği biri değilse neden Londra büyükelçimiz Türkiye dönüşünde ona trenle eşlik ediyor?

2- Yok eğer çok önemliyse ve kazayla öldüyse neden cenaze töreni düzenlenmiyor?

3- Fransızlar, Müslüman bir ülkenin mensubunun cenazesinde hangi bilgiye dayanarak kilisede tören düzenliyorlar?

4- Zehra Aylin'in, Amasya'da siyaset yapan akrabalarına, Atatürk'ün hissedarı olduğu için İşbankası'ndan bir ödeme yapıldı mı?

Bu soruların cevabı araştırmacılarını bekliyor... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ümüzün daha nesini biliyoruz ki, evlatlıklarını bilelim.

Notlar: Zehra Aylin'in bu talihsiz hikayesini araştırdığım yıllarda yardımlarını esirgemeyen ve Amasya bağlantısını kurmamda yardımcı olan Amasya tarihi konusunda uzman sayın Hüseyin Menç'e teşekkür ederim.

Bu konuyla ilgili olarak Zehra Aylin'in yakın arkadaşı Atamızın diğer manevi kızı Sabiha Gökçen'in intihar iddialarını yalanladığını da belirtmeliyim.


Unutmuş değilim...

Evlere şenlik bir İngiliz belgesi daha ortaya çıktı. 12 Mart'a ilişkin İngiliz Büyükelçiliği'nin İngiliz Dışişleri'ne gönderdiği rapora göre 12 Mart muhtırasından önce bir kuvvet komutanı bir albayı öldürmüş. Ve bizim de bundan haberimiz yokmuş. Ve Mahir Çayan'ların Sibel Erkan olayında Mossad devredeymiş. Bir kere dünyanın en büyük emperyalist gücü böyle bir istihbaratla çalışıyorsa vay haline. Kraliçeye verdikleri istihbarat raporundaki şu cümleye bakar mısınız? 'Türkler, Arap değildirler hatta Araplar'dan da pek hoşlanmazlar. Türkiye'de harem yoktur.' Ya da şuna bakın... 'Atatürk'ten sonra yatar her zaman ondan önce kalkardı. Atatürk ilkelerini başarıyla devam ettirdi. Hınzır bir espri anlayışı var. İngilizce, Fransızca ve Almanca'yı çok iyi biliyor. Çelimsiz İnönü'nün sağlığı yerinde fakat yıllardır işitme sorunu yaşıyor. Eğer sol tarafına oturursanız sizinle çok iyi Fransızca konuşabilir.' Bir kere 'Atatürk'ten sonra yatardı erken kalkardı' lafı uydurmadır, ayrıca İsmet Paşa'nın yabancı dilinin de o kadar iyi olmadığını Lozan görüşmelerinden biliyoruz. Neyse ama asıl önemli noktaya bu hafta girmiyorum.

İsrail'in Türkiye Büyükelçisi'nden bilgi aktaran İngiliz Büyükelçisinin hayali bilgilerine haftaya gireceğim. Unutmuş değilim...

Gürkan Hacır
18/04/20010
Akşam Gazetesi

_____

Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk, metreslerini "Manevi Kızlarım" diye gizlerdi.

İlgili konular;
 - Mustafa Kemal Konya’ya gitmiş, orada mektebi ziyaret edip bir öğretmen kadını beğenmiş, almış getirmiş. Onunla bir müddet eğlendi. Sonra Avrupa’ya tahsile yolladı. Milletin parasıyla fahişelerine ihsan…

İzmir’e gitmiş, orman memurunun mektebe giden küçük kızı Afet (İnan)’i beğenmiş, almış getirmiş. Hadi ona da fuhuş… Sonra onu da İsviçre’ye tahsile yolladı. Vaktiyle metresi Fikriye’yi de göndermişti. Onun usûlü bu…

Çankaya meşhur ve muteber bir kerhaneye dönmüştü

_____

Kanuni'nin cinsel hayatı ile ilgili tartışmalar sürerken bu kez de Atatürk'ün cinsel hayatı tartışılmaya başlandı.

Atatürk'ün manevi kızlarından Sabiha Gökçen Ermeniydi

Hrant Dink Neden Öldürüldü? Hrant Dink'in iddia ettiği gibi Sabiha Gökçen Ermeni miydi?


_____

Mahzun, acılı, âşık, ihtiraslı, bir o kadar da çocuktu; Atatürk'ün sevgilisi Fikriye öldürüldü


2011-11-18

Atatürk Selanik'teki Bu Evde Doğmadı

Atatürk Selanik'teki Bu Evde Doğmadı


Mustafa Kemal’in babası  Ali Rıza Efendi 1888 yılı içinde öldü. Annesi dul kaldı ve ertesi 1889 yılında Ragıp Bey ile ikinci evliliğini yaptı. Mustafa Kemal’in Süreyya, Hakkı, Ruhiye (kız) adında üvey kardeşleri vardı. Atatürk’ün doğduğu ev olarak gösterilen bina üvey babası Ragıp Bey’e aitti. Milli Eğitim Bakanlığı, 1934 yılında yayınladığı Tarih IV kitabında Selanik’teki evi “hatalı bir şekilde” Mustafa Kemal’in doğduğu ev olarak gösterince o tarihten beri yanlış yapılmaya devam ediliyor. Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye hanımın ailesi (soyundan gelenler) Atatürk’ün doğduğu ev bilgisinin tarihi yanlışlığına dikkat çekerek düzeltilmesini istiyorlar. Gazeteci Figen Yanık, “Atatürk’ün doğduğu ev” ile ilgili tarihi aydınlatan bilgileri ortaya çıkardı ve yayınladı.

Türk ve dünya tarihinin saygın insanı Gazi Mustafa kemal Paşa veya bilinen adıyla “Atatürk” ün hayatı ile ilgili belgesel araştırmalardan şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Öncelikle Atatürk’ün  Osmanlı Harbiye Mektebindeki kayıt defterinde kendisi ile ilgili sayfada veriler bilgiler şöyle:  “Selanik’te Koca kasım paşa mahalleli gümrük memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi, Selanik 96”. Bu bilgiler ışığında ikamet yeri(ev adresi) Selanik şehrinin Koca Kasımpaşa mahallesinden, Ali Rıza Efendi’nin oğlu, beyaz benizli. Uzun boylu, Selanikli Mustafa Kemal Efendi. Doğum tarihi  Rumi(12)96” yazıyordu. Bu bilgiler ışığında Mustafa Kemal’in doğum tarihi Rumi 1296’ya 584 rakamını eklersen 1880 yılı çıkar ki doğrusu da budur. Mustafa Kemal, 7 yaşının içinde iken babasını kaybetti. Annesi, Makbule ve oğlu Mustafa ile dul olarak yaşamaya başladı. Ve bu durum fazla uzun sürmedi. Ertesi 1889 yılında hali vakti yerinde olan Ragıp Bey ile evlilik yaptı. Ragıp Bey’in ilk evliliğinden iki oğlu ve bir kızı vardı. İsimleri de Süreyya bey , Ruhiye hanım”. Mustafa kemal, Askeri Rüştiye’de okuduğu sırada annesinin ikinci evlilik yapmasına duygusal tepki gösterir. Evden kaçar, çoğu kez dayısının çiftliğinde zamanını geçirir. Buna rağmen üvey babası ile aynı çatı altında yaşamak zorundadır.  Sonra Selanik’teki ikamet ettiği evi Harbokulu künye defterine de geçirir. Ve aradan yıllar geçer. Genç bir teğmen olarak ordudaki görevine başlar, Trablusgarp, Çanakkale, Filistin, Milli mücadele savaşlarından sonra Osmanlı’nın enkazından Türkiye Devleti’nin dimdik ayakta durmasını kurucu önder olarak başarır. Türk Tarnih Kurumu kurulur. Ve aynı kurumun Milli Eğitim bakanlığı tarafından bastırılan 1934 tarihli liseler için Tarih-IV kitabına ek olarak 1 nolu fotoğrafın altına:Selanik’te Mustafa Kemal’in doğduğu ev” yazılır.


Aslında bu fotoğraf gerçeği yansıtmıyordu. Fotoğraftaki ev, babalığı Ragıp Bey’in evi idi. Yani Mustafa Kemal, Askeri İdadi (Lise) ve Harbokulu yıllarında memleketi Selanik’e gittiğinde üvey kardeşleri, annesi ve babalığı ile bu evde vaktini geçirmek durumundaydı.  Milli eğitim Bakanlığı’nın 1934 yılında hatalı bir şekilde Selanik’teki evi “Mustafa Kemal’in doğduğu ev” olarak göstermesi ile o tarihten sonra günümüze kadar bütün tarih kitaplarında aynı hata tekrarlandı. Fotoğrafta görülen ev, Mustafa Kemal’in doğduğu ev deği, babalığı Ragıp bey’e ait ikametgah hanesi idi.      Bu konudaki gerçekleri  Sabah Gazetesinden Figen Yanık, Ragıp Bey’in kızı, Atatürk’ün de üvey kızkardeşi Ruhiye hanım’ın çocuk ve torunları ile görüşerek ortaya çıkardı. Aşağıda Figen Yanık’ın Sabah gazetesinde  19 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan araştırması:   “Anneannemin anlattığına göre Atatürk küçükken çok sessiz, kendi halinde bir çocukmuş. Böylesine sakin bir çocuğun ilerde Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirerek bu kadar büyük başarı sağlamasına anneannem çok şaşırırdı. “Yaptıklarını izlerken onunla daima iftihar ediyorduk, ama çocukken böyle olacağı hiç kimsenin aklına gelmezdi” derdi.

Zübeyde Hanım vefat ettikten sonra Atatürk annemi buldurup evlenip evlenmediğini, çocuğu olup olmadığını sormuş. Valiyi çağırmış ve “Ruhiye Hanım’a Yunanlılar’dan kalan bir evi verin” demiş. İzmir’de anneanneme ait bir ev vardı. Biz İstanbul’a gelirken bu ev satılmıştı.

Anneannem Ahmet Fevzi Bey ile evliydi. Dedem Anadolu Ajansı’nda memur olan Arnavut asıllı bir beydi. Tek çocuğu benim annemdi, ona da kendi annesinin ismini vermiş: Afet. Biz iki kardeşiz, ağabeyimin ismi de Mehmet Süreyya.
Atatürk’ün üvey ağabeyi yüzbaşı Süreyya Bey’in ölümü hakkında çeşitli söylentiler var. (Ferhat Babür’ün anlattıklarına göre öldürülmüş. Bazı kaynaklara göre de intihar etmiş.)


Bu eksik bilgilerin artık tarih kitaplarında da yerini alması lazım. Üvey babası olması Atatürk’ü küçülten bir olay değil. Babası ölmüş buna rağmen üveybabasının himayesinde okumuş. Onun için bir onur meselesi.

Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın torunu Ferhat Babür, ailesiyle ilgili bilinmeyen gerçekleri ilk kez anlattı. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın eşi Ali Rıza Bey vefat ettikten sonra evlendiği Ragıp Bey’i bilenlerin sayısı çok az. Oysa bu bilgi bazı ansiklopedi ve tarih kitaplarında kısa da olsa yer alıyor. Ragıp Bey’in ilk evliliğinden olan iki oğlu, bir kızı ve Zübeyde Hanım’ın oğlu Mustafa Kemal ve kızı Makbule Hanım, Selanik’teki evde uzun yıllar bir arada yaşamış. İşte bu ailenin gün ışığına çıkan anıları… Atatürk, Ragıp Bey’in subay olan en büyük oğlu Süreyya Bey’e özenmiş. İddiaya göre onu askeri okula yazdıran da üvey ağabeyi olmuş. Torun Ferhat Babür’e göre Zübeyde Hanım’a ölene kadar anneannesi Ruhiye Hanım bakmış.  *** Anneannem Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’dı  Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın anneannesi olduğunu söyleyen 75 yaşındaki Ferhat Babür “Tarih kitaplarında yazılan bilgilerin artık değiştirilmesinin zamanı geldi” diyor. Atatürk’ün üvey babası olduğunu biliyor muydunuz? Ben yeni öğrendim. İlk duyduğum andan itibaren de şaşkınlık içinde çevremdeki herkese soruyorum, bilen yok. Annesi Zübeyde Hanım’ın, eşi öldükten sonra Atatürk 8 yaşındayken üç çocuklu Ragıp Bey ile evlendiğini, doğduğu iddia edilen Selanik’teki evin aslında büyüdüğü ev olduğunu ve onu askeri okula üvey ağabeyi Süreyya Bey’in kaydettirdiğini…

Ayrıntılar uzayıp gidiyor. Tarih de sanki benim için baştan yazılıyor. Anneannesi Ruhiye Hanım, Atatürk’ün üvey kız kardeşi olan Ferhat Babür, anılarını anlattıkça şaşkınlığım artıyor. Ansiklopedilerde tek satır, bazı tarih kitaplarında kısaca yer verilen bu tarihsel bilgileri ilk kez duymanın şaşkınlığını yaşıyorum. Anneannesinin ağzından dinlediği anıları bize aktaran 75 yaşındaki Ferhat Babür, Türkiye’nin ilk atom mühendislerinden. İzmir’de doğmuş, daha sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş. Onlarla birlikte yaşayan anneannesi Ruhiye Hanım 1943′te 63 yaşında vefat etmiş. Ferhat Bey, yıllarca tarih kitaplarında Atatürk’ün üvey babasından bahsedilmemesine o sanki alışmış. Yine de artık herkesin gerçekleri bilmesi gerektiğini ve tarihteki yerini almasını istiyor. Şimdi söz Ferhat Babür’ün…

Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey, eşi Afet Hanım’ın genç yaşta ölümüyle 3 çocuğuyla dul kalıyor. Çocukları Süreyya, Hakkı ve Ruhiye. Anneannem Ruhiye en küçük kardeş. (Bazı kayıtlarda Rukiye diye geçse de anneannemin adı Ruhiye’dir.) Anneannemin babası, eşi öldükten sonra bir yıl bekar kalıyor. Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey ölüp Zübeyde Hanım dul kalınca 1889 yılında kendisi gibi dul olan Ragıp Bey’le evleniyor.

Zübeyde Hanım, ikinci kez evlenince Selanik’te, Atatürk’ün ‘doğduğu ev’ denilen, halbuki doğduğu değil 8 yaşından itibaren büyüdüğü ve subay çıkıncaya kadar gelip kaldığı Ragıp Bey’in evine geliyor. Zübeyde Hanım, kendi çocuklarına biraz daha fazla özen gösterirmiş. Anneannemin ağabeyi Hakkı, Zübeyde Hanım’ı hiç sevememiş.

Ragıp Bey’in en büyük oğlu Süreyya Bey, babası Zübeyde Hanım’la evlendiğinde subaymış. Atatürk ona özenmiş. Süreyya Bey de onu alıp askeri okula yazdırmış. Süreyya Bey, iddiaya göre Atatürk’e bir de bıçak hediye etmiş, “Gerektiği zaman bunu kullanabilirsin” demiş.

Atatürk’ün üvey babası ve kardeşleriyle arası çok iyiymiş. Zaten böyle olmasa Süreyya Bey de onu askeri okula yerleştirir mi? Anneannem de Atatürk’ü çok sevdiğini söylerdi.

Atatürk subay çıktıktan sonra Zübeyde Hanım ile Ragıp Bey, kendi aralarında çocuklarını evlendirmeye karar vermişler. Atatürk ile benim anneannemi, Makbule Hanım ile de Süreyya Bey’i evlendirmek istemişler. Atatürk subay çıktıktan sonra bir gün evde büyük bir yemek sofrası hazırlanmış. Süreyya Bey, genelde kışlada kalırmış. O gün özel olarak çağrılmış. Herkes bir araya geldikten sonra evlilik fikri ortaya atılmış. Hiçbiri bunu kabul etmemiş. Bu aralarında soğukluk yaratmış.
Atatürk, Selanik’ten ayrıldıktan sonra Lozan Mübadelesi ortaya çıkmış. Bu arada Ragıp Bey, Zübeyde Hanım’dan ayrılmış. Ayrıldıktan sonra zor durumda kalmaması için “Sen Türkiye’ye git, Makbule ve Ruhiye’yi de yanına al” demiş. Hakkı, onlarla gitmeyi kabul etmemiş. Yalnız gitmek istemiş. Ragıp Bey de Selanik’te kalmayı tercih etmiş. Lozan Mübadelesi’ne göre herhangi birinin orada kalma hakkı yoktu artık.

Zübeyde Hanım, anneannem ve Makbule Hanım, Selanik’ten ayrıldıktan sonra önce İstanbul’a gelip buradan İzmir’e geçiyorlar. Yanlarında tapu da getirmedikleri için mübadelede hiçbir şey alamıyorlar. Zübeyde Hanım Karşıyaka’ya yerleşiyor. Makbule Hanım daha sonra İzmir’den tekrar İstanbul’a gelmiş. Ben çocukken Konak’ta oturuyorduk. Hemen her hafta bize Zübeyde Hanım’ın kardeşi Emine Hanım ziyarete gelirdi.

Bir gün kızkardeşi Emine Hanım, anneanneme “Zübeyde Hanım çok hasta, ona senin bakmanı istiyor” demiş. Makbule Hanım, İstanbul’da bir polisle evli olduğu için İzmir’e gelememişti sanırım. Zübeyde Hanım ölene kadar ona anneannem bakmış. Hatta anneannem “Zübeyde Hanım’ın ağzına zemzem suyunu bile ben vermiştim” demişti.

Anneannemin her zaman üzüntüyle bahsettiği bir olay vardı, tabii onu belgelere geçirmek çok zor. Zübeyde Hanım, hasta yatağındayken Atatürk’ü son bir kez daha görmek istemiş. Anneanneme “Aman kızım bir telgraf çeksene” demiş. Anneannem de bir telgraf çekmiş. Atatürk’ten “Çok yoğunum, vatan her şeyden mukaddestir. Sağ kalırsan görüşürüz, kalmazsan allah rahmet eylesin” yazan bir telgraf gelmiş. Anneannem bu telgrafı Zübeyde Hanım’a söyleyememiş, yırtıp atmış. Bazı tarihçilere göre ise Zübeyde Hanım’a Latife Hanım bakmış. Hatta “Zübeyde Hanım’a Latife Hanım baktığı için Atatürk onunla evlenmiş” şeklinde yazdılar. Bunların hiçbiri doğru değil.

Anneannemin diğer ağabeyi Hakkı Bey, Selanik’ten tek başına İstanbul’a gelmiş. Anneannemle bir kez buluşmuştu. O yıllarda Demiryollarında kondüktördü. Daha sonra kendisinden haber alamadık.

Dolmabahçe’de ziyaret edemedi  Bulca’nın tanıklığı. 1935′te sünnet olduğumuzda, Atatürk’le kan bağı olan ve en yakın arkadaşı Fuat Bulca’ya anneannem haber vermek için telgraf çekmiş. O zamanın parasıyla 100′er bin lira göndermişler. Biz anneannemle sık sık İstanbul’a gelirdik ve Fuat Bulca’yı da her gelişimizde görürdük. Son gelişimizde 1938 eylülüydü. Fuat Bulca o dönemde hem Rize milletvekili, hem de Türk Hava Kurumu’nun Genel Başkanı, İş Bankası ve Şeker Fabrikaları Genel Müdürü’ydü. Biz İstanbul’a geldiğimizde Fuat Bulca, anneannemi Dolmabahçe’ye hasta olan Atatürk’ün yanına götürmek istedi. Anneannem de “Sağlığında göremedim şimdi hastayken gidemem” dedi. Fuat Bulca “Niye gitmiyorsun, bak torunların ilkokulda, babalarının durumu iyi değil. Bunlar ilerde nasıl okuyacak? Gidersen Atatürk hatırlayıp bir şey bırakabilir” dedi. Anneannem “Ben sağlığında hiç aramamışım, şimdi hiç gitmem” dedi. Anneannem gayet sakin, ılımlı bir insandı, ama çok gururluydu. Fuat Bulca’nın dediğini yapıp Atatürk’ü ziyaret etseydi belki ona vasiyetinde bir şeyler bırakabilirdi.

(Cezmi Yurtsever)

Atatürk'ün Gerçek - Öz Oğlu Var mı?

Atatürk'ün Gerçek - Öz Oğlu Var mı?

Atatürk’ün gerçek oğlu olup olmadığı tartışılan Abdürrahim Tuncak’ın kızı Nuray Çulha konuştu ve ortaya tam anlamıyla şok iddialar attı.

Mustafa filminin yankıları sürüyor. Atatürk’ün 8 yaşında Van’da evlat edindiği anlatılan Abdürrahim Tuncak’ın kızı Nuray Çulha, filme itiraz etti: “Babam 1908 doğumlu. Üç aylıktan itibaren o evde. 5 yaşında sünnet edildiğinde Zübeyde Hanım’ın yatağında çekilmiş sünnet fotoğrafı bile var”

Can Dündar’ın yönettiği “Mustafa” filminde, Atatürk’ün 1916’da Doğu’da görevliyken 8 yaşındaki Abdürrahim’i evlat edindiği anlatılıyor ve Halep’te ikisinin birlikte çekildiği fotoğrafa yer veriliyor. Ancak, bu bilgilerin yanlış olduğunu iddia eden Abdürrahim Tuncak’ın kızı Nuray Çulha, VATAN’a çarpıcı açıklamalarda bulundu. 62 yaşındaki Nuray Çulha "Babam 3 aylıktan itibaren Atatürk’ün evindeydi“ dedi.


Atatürk babanızı 1916’da evlat edinmedi mi?
Babam 1908 doğumlu. Atatürk’ün annesinin Kuran’ında yazıyor. Zübeyde Hanım, babamın doğum tarihini Kuran’a kaydetmiş. ”Abdürrahim 1908“ diye yazıyor. Bir de kızı Naciye’nin ölüm tarihini yazmış. Atatürk’ün Naciye isminde bir kızkardeşi ölüyor veremden. Onun ölümünden sonra Akaretler’deki eve geliyorlar.

Yani 8 yaşından çok önce Atatürk ile birlikteydi.
Atatürk’ün babamla resmi 1917’de çekilmiş. Babam 1908’de doğduysa, 1917’de 9-10 yaşında oluyor. Babam kendini bildiği zaman Akaretler’de Atatürk’ün evinde buluyor. 3 aylıktan itibaren o evde.

Babanız ne zaman evlat edinilmiş?
Evlat edinilmiş diye bir şey yok. Babamın Akaretler’deki evde sünneti yaptırılıyor. 5 yaşındayken sünnet yatağında çekilmiş resmi var.

Atatürk'ün manevi değil de gerçek oğlu olduğu iddia edilen
Abdürrahim Tuncak. Tuncak'ın Atatürk ile ciddi benzerliği de
 dikkatleri çekiyor ve tartışmaları alevlendiriyor...
Yani kendi oğlu mu?
Ben böyle bir şeyi söylemeye söz sahibi değilim.

Peki Atatürk ile resmi nasıl çekilmiş?
Atatürk annesi Zübeyde Hanım’ı Halep’e çağırıyor ve ’çocuğu da al gel’ diyor.

Neden çağırıyor?
1917’de kum fırtınasında kör oldu diyorlar. Anne çok üzülüyor. Atatürk telgraf üstüne telgraf çekiyor ve’Bir şeyim yok. Ama müsterih olmak istiyorsan çocukla bana gel’ diyor. Kara trenle 10 günde Halep’e gidiyorlar. Oraya ulaştıklarında Atatürk ’Bak diyor gözüm görüyor, hiçbir şeyim yok’ diyor. Bir hafta kalıyorlar. Ordunun terzisi babama oranın yerel kıyafetini dikiyor. Atatürk ”Şimdi resim çektireceğiz, tam asker oldun ama tabancan yok“ diyor. Kendi tabancasını çıkarıyor ve babamın beline takıyor. O zaman fotoğraf makinesi bir tek ordunun doktorunda varmış. Doktor resmi çekiyor. Yani Halep’te evlatlık alınma diye bir şey yok. O zamana kadar zaten o evde yaşıyor, okullara gidiyor. Ben Atatürk’ün kızkardeşine babaanne derdim, onun arzusu üzerine.

Neden?
Karıştırmayın. Bundan yıldığımız için babam gazetecilerden uzak durdu. Babamdan ne duyduysam onu söylüyorum. Babam öldüğünde güzel bir cenaze merasimi oldu Bebek Camii’nde. İstanbul Belediye Reisi Tayyip Erdoğan bana dedi ki ’Daha büyük bir camide daha güzel bir şekilde yapalım merasimi.” Ama babam istemedi. Ancak bilenler geldiler. Cenazede üniversite rektörleri ve çok basın vardı. Orada bana çok sual soruldu neden açıklamıyorsunuz diye ’Konuşmuyorum acım büyük Mete Akyol ile konuşun’ dedim.

AKARETLER’DEKİ EVDE İKİ BAKICISI VARDI
Abdürrahim Tuncak ’ın kızı Nuray Çulha, babasının ilk olarak Akaretler’deki evde Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule Hanım ile birlikte yaşadığını söylüyor ve “2 tane de bakıcısı var. Birine Ayşe Abla derdi. Akaretler’deki evde otururken ilkokula gidiyor. Atatürk 1919’da Samsun’a çıkarken İngilizler öldürecekler diye o evi Şişli’ye taşıyor. Yani Şişli’deki ev ikinci oturdukları ev. Evin kirası 1 Lira olduğu için o sıra ödeyemeyecek durumdalar. Çünkü Atatürk Anadolu’da ve maaş yollayamıyor. O yüzden tekrar Akaretler’e geliyorlar” diyor. Bu fotoğrafta da Abdürrahim Tuncak, Zübeyde Hanım, Makbule Hanım ve bakıcılarıyla birlikte görülüyor.

(Vatan, 10-2008)

Mahzun, acılı, âşık, ihtiraslı, bir o kadar da çocuktu; Atatürk'ün sevgilisi Fikriye öldürüldü

Mahzun, acılı, âşık, ihtiraslı, bir o kadar da çocuktu; Atatürk'ün sevgilisi Fikriye öldürüldü


Hayatı gizemlerle dolu Fikriye’nin intihar etmediği, öldürüldüğü kanaati güçlendi. Yazar Fatih Bayhan tarafından yapılan çalışmada Fikriye’nin aynı zamanda Atatürk’ün imam nikâhlı eşi olduğu ve ondan çocuk aldırdığı iddia ediliyor. 

Zübeyde, Makbule, Latife, Fikriye, Sabiha, Ülkü… Atatürk’ün kadınları. Anne, abla, eş, sevgili, evlatlık... Mustafa Kemal’in etrafındaki kadınların her biri ayrı bir araştırma konusu aslında. Latife Hanım ile Atatürk’ün ilişkisi sıradan bir karı-koca münasebeti değildi elbet. Gazi’nin etrafındaki kadınların çoğu güçlüydü şüphesiz. Ama Fikriye’nin durumu farklıydı. Mahzun, acılı, âşık, ihtiraslı, bir o kadar da çocuktu Fikriye. Zaten acılarla örülü hayatı da bunu gösteriyor. Fikriye yitik bir kadındı. Çünkü Atatürk’ün hayatının belki de en gizli kalan parçasıydı. 

Atatürk ile Fikriye’nin ilişkisi nasıldı? Fikriye Köşk’te sıradan bir kadın mı yoksa Mustafa Kemal’in kalbindeki en derin yara mıydı? Fikriye intihar mı etti? Atatürk, Fikriye’ye dinî nikâh kıymış mıydı? Bugün mezar yeri dahi bilinmeyen bu alımlı kadın üzerine bu zamana kadar çok şey söylendi. Ancak Fikriye’nin hayatının önemli bir kısmı sır olarak kalmaya devam etti. Bu alanda yeni bir çalışma ile Fikriye’nin hayatındaki sır perdesi kısmen aralanıyor. Yazar Fatih Bayhan’ın “Fikriye Hanım” adını verdiği çalışma bu manada bir ilke imza atacak nitelikte. Pegasus Yayınları’ndan çıkacak kitapta, “Fikriye’nin intihar etmediği, öldürüldüğü” kanaatini güçlendiriyor. Ayrıca Fikriye Hanım ile Atatürk’ün gizlice imam nikâhı kıydığı ilk kez ortaya çıkarılıyor. Diğer bir nokta ise Atatürk’ten hamile kalan Fikriye’nin çocuk aldırdığı iddiası…

Fatih Bayhan, Fikriye’nin sandukasını ilk kez açarak tabir yerindeyse bu gizemli kadının mahremiyetine girdi. Yazar, Fikriye ile ilgili çeşitli kaynakların yanı sıra o günlerde Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuş kişilerin anlatımlarını ve dönemin yazışmalarını inceleyerek çalışmasını pekiştirmiş.

FİKRİYE ATATÜRK’ÜN NİKÂHLI EŞİYDİ


Atatürk’ün Ankara’ya davetiyle, Fikriye’nin heyecan dolu yolcuğu başlar. 13 Kasım 1920 gecesi Karadeniz Ereğlisi’nden vapurla İnebolu’ya, oradan da karayoluyla Kastamonu’ya ulaşır. Burada Posta ve Telgraf Başmüdürünün evinde misafir edilir. Bir süre sonra Kastamonu’ya gidecek olan Mustafa Mecdi Boysan, Fikriye’nin ailesinin bu evliliği onaylamadığını öğrenecektir başmüdürden.

Yolcu daha Kastamonu’dayken Ankara’da telaşlı bir hazırlık başlar. Ancak Fikriye’nin Ankara’ya gelişini Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım asla istemeyecektir. İstemeyen sadece ol değildir elbet. Yaver Salih Bozok o günleri, “Bu gelişi Mustafa Kemal Paşa’dan başka herkes yadırgadı. Bunca erkeğin arasında tek bir İstanbullu kadının barınabileceğine, hiçbir Allah’ın kulu inanmıyordu.”diye not düşer. Fikriye Ankara’ya gelişinin üzerinden üç hafta geçince artık Atatürk’ün yanında ayrılmayan bir isim olur. Ona ud çalıp şarkılar söyleyecektir hep.

ÇANKAYA’NIN İLK FİRST LADY’Sİ

Fikriye Hanım’ın varlığı herkesçe bundan sonra olumlu karşılanıyordu, ancak yadırganan tek şey Fikriye Hanım ile Mustafa Kemal’in evlilik gibi bir ilişkisi olmadığı hâlde aynı çatı altında kalmalarıdır. İşte bu ortamda bir akşam Mustafa Kemal Fikriye Hanım’ı yanına çağırır, evlenme teklifinde bulunur:“Çocuğum, sana bu akşam hiç beklemediğin bir şeyler söyleyeceğim. Seninle evlenmeye karar verdim. Bunu ne zamandır düşünüyordum.” Bunun üzerine Atatürk ile Fikriye arasında bir dinî nikâh merasimi yaşanır. Hıfzı Topuz, nikâh olayını doğruluyor: “Mustafa Kemal, dedikodu olmaması için evleniyor. Nikâhlarını Şeriye Vekili ve eski Karacabey Müftüsü Mustafa Fehmi Efendi kıyıyor. Şahitleri ise, Muzaffer Kılıç ve Fuat Bulca’dır.” 

Nikâh ile ilgili bir başka kanıtı da Yazar Fatih Bayhan tespit ediyor. Bayhan’ın kaynağı ise Fikriye ile ağabeyi Ali Enver arasında geçen diyalogdur. Fikriye’nin Ankara’ya gelişinin üzerinden iki ay geçmiş, bu zaman diliminde Fikriye bir gün ağabeyi ile bir araya gelmiştir. Ali Enver, Fikriye’ye Mustafa Kemal ile aynı yerde yaşamanın doğru olmadığını söyler. Fikriye’nin cevabı, nikâhı aşikar edecektir: “Biz evlendik ağabey. Nikâhımızı Karacabey Müftüsü Mustafa Fehmi Bey kıydı.”

Nikâhın gizli tutulması konusunda Fatih Bayhan, meseleyi o günün şartlarına göre değerlendirmek gerektiğini söylüyor: “Savaş hâli vardır. Böyle bir izdivacın duyulması doğru olmazdı. Bir de Atatürk’ün annesi, Fikriye ile oğlunun bir araya gelmesine dahi tahammül etmiyor. Ancak böyle bir nikâh gerçekleşiyor. Rahatlıkla Fikriye için Çankaya Köşkü’nün ilk ‘first lady’si diyebiliriz.”

FİKRİYE HAMİLE MİYDİ?

Fikriye Hanım’ın hayatında aydınlatılmaya muhtaç diğer mesele ise hastalığı için Avrupa’ya gitme konusudur. Verem olan Fikriye’nin aynı zamanda karnındaki çocuğu aldırmak için bu uzun yolculuğa çıktığı iddiası da Fatih Bayhan tarafından ortaya atılıyor. Verem olan Fikriye, 12 Ekim 1922’de Bursa üzerinden İstanbul’a geçer. Buradan da Paris’e, ardından da tedavi göreceği Münih’teki sanatoryuma ulaşır. Burada tedaviye başlar. Ancak bir de gebeliği konusu vardır. ABD’de yaşayan Fikriye Hanım’ın yeğeni Abbas Hayri Özdinçer bu meseleyi onaylıyor: “Küçük halam Jülide veremden öldü. Büyük halam Fikriye’de verem yoktu. Almanya’ya çocuk aldırmak için gittiği anlatılır. Dördüncü derecede veremli birinin Münih’ten Ankara’ya o günün koşullarında gelmesi mümkün değil.”

Bayhan, bir kayda ulaştığını da aktarıyor. Söz konusu belgede şöyle deniliyor: “1922 Ekim ayıdır, Mustafa Kemal İzmir’den Ankara’ya köşke dönmüştür ve hasretlik bitmiş, bütün sıcaklığıyla yeniden kavuşulmuştur. Ama Mustafa Kemal’in beklemediği bir gelişme olmuştur. Fikriye hamiledir. Binbir zorlukla Fikriye bebeğin alınmasına ikna edilir. Fakat duyulmaması açısından işlem için Münih’e gitmesi gerekmektedir. 16 Ekim 1922’de önce Mustafa Kemal ile Bursa’ya, oradan da Almanya’ya gider. Aynı zamanda bu Fikriye için bir hava değişimi de olacaktır.” Atatürk, Fikriye’nin Avrupa seyahati ve tedavisi için gereken her şeyi yapmış, yanına güvendiği bir adam ile ihtiyacı olan paranın fazlasını vermiştir.

İNÖNÜ DE FİKRİYE’Yİ REDDEDER

Ancak o tarihlerde Ankara’dan gelen bir haber Fikriye’yi deliye çevirir. Atatürk annesi Zübeyde Hanım’ın vasiyeti üzerine 29 Ocak 1923’te Latife Hanım ile İzmir’de evlenir. Fikriye 18 gün süren uzun yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Buradan Ankara’ya gitmek ister; ancak bu mümkün olamayacaktır. Çünkü Atatürk Fikriye’nin Ankara’ya gelişinin engellenmesini ister. 14 ay boyunca Fikriye İstanbul’da kendisine yeni bir hayat kurar; ancak bu yeterli gelmeyecektir. Fikriye, Atatürk’e en yakın isimlerden olan İsmet Paşa’ya ulaşır ve ondan şunu ister: “Ankara’da Gazi’nin yakınında bir görevli gibi istihdam edilmek istiyorum.” Fakat bu istek asla kabul edilmez. 

Fikriye Hanım, Ankara’ya gitmek için yeni bir kimliğe ihtiyaç duyar. Çünkü Atatürk’ün emriyle herkesin kimliği kontrol edilmektedir. Fikriye kaldığı Macit Bey’lerin evine temizliğe gelen Emine adında bir temizlikçi kadının kimliğini gizlice alıp gara gider. Ankara bileti alır. Üstünde fotoğraf olmayan bu kimlikle Ankara’ya doğru yola koyulur. Köşk’e ulaşan Fikriye, üç gün boyunca burada kalır; ancak Latife Hanım bundan rahatsız olur ve Fikriye’nin gönderilmesi için ısrar eder. İstanbul’a geri dönmek üzere Fikriye Köşk’ten ayrılır. 

Fikriye Hanım kısa bir süre Karaoğlu’ndaki Otel’de kalır. Burada ağabeyi ve Fuat Bulca ile de görüşüp İstanbul’a gidecektir. Bir sabah bir faytona binip vedalaşmak üzere Köşk’ün kapısına gelir. İşte ne olduysa bundan sonra olur. Köşk’e geldiğinde kapıda her zamanki nöbetçiler ve paşanın yaveri yoktur. Kapıdaki görevliye “Mustafa Kemal Paşa’nın yakınıyım” diyerek kapıdan girecektir. Fikriye Hanım Köşk’ün bahçesine girip Gazi’nin kaldığı odaya doğru ilerlerken Muzaffer Kılıç randevusuz olduğunu bildiği için durduracaktır. Fikriye Hanım için tam bir hayal kırıklığıdır bu an. Muzaffer Kılıç, Gazi’ye Fikriye Hanım’ın geldiğini söyleyince Latife Hanım daha Mustafa Kemal Paşa bir şey demeden bağırmaya başlayacaktır. 

FİKRİYE SIRTINDAN VURULUR

Mustafa Kemal, tüm bu olanları da düşünerek Fikriye konusunu sağ salim halletmek ister. Ancak daha o ağzını açmadan Latife Hanım Muzaffer Kılıç’a hiç beklenmedik bir cevap verecektir. Muzaffer Kılıç sonrasını bir hatırat olarak şöyle anlatacaktır:

“Latife Hanım birdenbire, ‘Niye gelmiş, ne işi var? Dışarı atınız!’ diye söylenmeye başladı. Paşa da buna karşı bir şey diyemedi, aynı görüşü benimsedi. Aşağı indim, Fikriye Hanım’a Paşa’nın şimdi kabul edemeyeceğini, uygun zamanını daha sonra kendisine bildireceğimi söyledim. Kadın büsbütün öfkelendi. ‘Ne demek efendim, paşa beni muhakkak kabul eder. Siz yalan söylüyorsunuz. Burası benim evim demektir’ gibi sözlerle direnince bu işin içinden yalnız çıkamayacağımı anlayarak, Kurmay Albay Tevfik Bıyıkoğlu ile Yüzbaşı Rusuhi Bey’i telefon edip yanıma çağırdım. Tevfik Bey kadını soğukkanlılıkla yatıştırmaya çalışırken, Rusuhi Bey öfkelenip tehdit etmeye başladı. Hatta girdiği tuvaletin kapısını çalarak, ‘Çık dışarı’ diye bağırdı.” Olayın bir benzerini de Salih Bozok anlatacaktır. 

Fatih Bayhan, ulaştığı değişik kaynaklar ışığında şöyle bir değerlendirme yapıyor: “Fikriye Hanım bu itiş kakıştan sonra kapıda beklettiği faytona binecek ve Köşk’ten ayrılacaktır ama daha araba uzaklaşmadan bir el silah sesi duyulacaktır.” Rivayete göre Fikriye, İsmet İnönü’nün Kütahya saldırısından sonra kendisini korusun diye hediye ettiği tabanca ile göğsüne bir el ateş etmiş, canına kıymak istemiştir. Köşk’ten nöbetçiler, Yaver Muzaffer Bey koşarak Fikriye Hanım’ın yanına giderler. Daha sonra Mustafa Kemal’in emri ile Memleket Hastanesi’ne kaldırılır. Mustafa Kemal koşup bakmak ister; ama aşağıya inmesine izin verilmez. Gerekçe olarak ise “Bu olayla Fikriye bizi vurmak istemiştir. Bize bir şey yapamadı, şimdi sen gidersen olay üzerine kalır.”denilecektir. Fatih Bayhan, Fikriye’nin Rusuhi Bey tarafından vurulduğunu söylüyor: “Kanıtlar bu yöndedir. Bu, tarihe geçen hazin bir cinayettir. Zaten daha sonraki gelişmelerde de Fikriye’nin intihar etmediğini, öldürüldüğünü öğreniyoruz.”

9 GÜN SONRA ÖLDÜ

Numune hastanesine kaldırılan Fikriye hemen ameliyata alınır. Akşam saatlerine kadar koyulacağı oda ayarlanmaya çalışılır. Fikriye’nin tanınması, bilinmesi ihtimaline karşılık, kalacağı kattaki hastalar başka katlara taşınır. Ayarlamalar yapılırken sadece öleceğinden emin oldukları bir hastayı çıkarmazlar. Mustafa Kemal, sağlık bakanına ve Memleket Hastanesi başhekimine talimat verecektir. Fikriye’nin kurtarılması için elinizden ne geliyorsa yapın, denilecektir. Ancak 9 gün sonra Fikriye ölecektir.

Fikriye’nin ölümü burada kapanmayacaktır. Fikriye hastanede can çekişirken mahkeme kurulur ve İstanbul’dan ağabeyi Ali Enver, polis marifetiyle Ankara’ya getirilip mahkemeye çıkartılır. Sonrasını Ali Enver Bey’in oğlu Abbas Hayri Özdinçer şöyle aktarıyor: “Olaydan sonra Fikriye Hanım bir süre Numune Hastanesi’nde yattıktan sonra vefat etmiş, İstanbul’daki ağabeyi Ali Enver Bey de iki sivil polis eşliğinde Ankara’ya getirilmişti. Enver Bey, cesedi görmek istediğinde, defnedildiği söylenmişti.”

Fikriye’nin ağabeyi Ali Enver, kardeşinin sır ölümünün peşini bırakmaz; hatta hâkimden bir de uyarı alır. Ama Enver Bey ısrarcıdır ve sonunda kardeşinin ameliyata alındığı o günün hastane kayıtlarından birine ulaşır. 

KATİLLER BENİ VURDULAR!
 
 Özdinçer halasının ölümüne dair bir başka ayrıntıyı da şöyle aktarıyor: “Babam o sırada Kadıköy’deymiş. İki kişinin evi gözetlediğini görüyor. Kadıköy’e inerken gelip koluna giriyorlar: ‘Sizi Ankara’ya götüreceğiz. Gazi Paşa’nın emri.’ diyorlar. 1-2 Haziran 1924 olmalı. Ölümü 30 Mayıs’ta gazetede çıkmış. Babamı Ankara’ya getirip mahkemeye çıkartıyorlar. Halamın giydiği iç çamaşırları ve bir tabanca var. Ama babamın mahkemede gördüğü o tabanca değil. O küçük bir tabanca; iki kurşunluk. Babamın gördüğü ise 9 milimetrelik büyük bir tabanca. İç fanilasına baktığında kurşun deliğinin sol arka tarafta olduğunu görüyor. Kan izi de yok. Hâkime, ‘Cesedini görmek isterim. Kabri nerede?’ deyince hâkim de, ‘O hususlar sizce araştırılmamalı. İlerde adınıza hayırlı neticeler doğurmayabilir, başınız sağ olsun’ diyor ve mahkemeyi kapatıyor. Babam Memleket Hastanesi’ne gidiyor ama içeri alınmıyor. Eski ortağı üç ay sonra hastanede çalışan birinden hastaların isimlerini alıyor. Bu hastalardan Polatlı’da sürülerini otlatırken tren kazası geçiren Çoban Hüseyin’i buluyor. Ölecek gözüyle bakıyorlarmış, yaşamış. Babama ‘O akşam bir avrat getirdiler. Sabaha kadar avaz avaz bağırdı; ‘Katiller, beni vurdular’demiş.”

Fatih Bayhan, Fikriye’nin öldürüldüğünü güçlendiren delillerden bir başkasını, Atatürk’e ait bir notu gösteriyor: “Gazi Mustafa Kemal Paşa aylar sonra Ali Enver Bey’e bir notla, ‘Suçlular cezasını çekti, için rahat olsun’ mesajını gönderir.” 

FİKRİYE’NİN KAYIP MEZARI ULUS’TA
  
Fikriye Hanım’ın ölümüyle ilgili gazetelere yansıyan haberlerde de birtakım şüpheler var. Hâkimiyet-i Milliye (Ankara Merkezli bir gazeteydi) ve Vatan Gazetesi’nde çıkan ölüm haberinden başka kayıt yok. 1 Haziran 1924 tarihinde Vatan Gazetesi’nde 3’üncü sayfanın 1’inci sütununda yayımlanan haberde Fikriye Hanım’ın intihar ettiği anlatılıyordu. Ancak gariplik ve yalnızlık bu habere o kadar yansımıştı ki, adı, “Zeynep Fikriye Hanım namında bir kadın…” diye geçer haberde. 

Haberin içinde Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan da bahsediliyordu; ama sadece, “Fikriye Hanım’ın Reisi Cumhur Hazretlerine uzak bir akrabalığı olup kimsesizliği ve hastalığı dolayısıyla yaklaşık iki buçuk sene evvel Gazi Paşa’nın mazharı himaye ve muavenetine nail olmuş.” diye yazılıyor.

Fatih Bayhan, gazetelerdeki haberlerin de olayın bir cinayet olduğunu anlamaya yardımcı olduğunu söylüyor: “Vatan gazetesi 1 Haziran 1924 tarihli nüshasında girmiş haberi. Oysa intihar olayının olduğu gün 21 Mayıs’tır. Yani gazete, aslında intihar haberini değil, ölüm haberini girmiştir. Fakat ne gariptir ki haberin başlığı, ‘Ankara’da Bir İntihar’dır. Hadise 3’üncü sayfadan sol üst köşede basit ve sıradan bir habermiş gibi verilmiştir. Haberlerin gazeteci tarafından bilinmesi istenilen şekilde yazıldığını da anlamak mümkün.”

Fikriye Hanım’la ilgili en büyük tartışmalardan biri de mezar yeriyle ilgilidir. Eriş Ülger, Fikriye Hanım’ın nereye gömüleceği konusunda yer seçiminin bizzat Atatürk tarafından belirlendiğini öne sürüp Ankara’da Kuğulu Park civarını tarif ediyor. Fikriye Hanım’ın yeğeni Hayri Özdinçer ise “Muzaffer Bey’den öğrendiğime göre Etnografya Müzesi’nin önündeki Atatürk heykelinin civarında bir yerde gömülü.” diyor. Fakat Fatih Bayhan bu iddianın doğru olmayacağını aktarıyor: “Öncelikle şunu hesap etmemiz gerekiyor ki, Fikriye Hanım’ın öldüğü yıllarda ne Etnografya Müzesi vardır, ne de Atatürk heykeli. Dolayısıyla bu iddia daha başından çürümeye mahkûmdur. Ayrıca gerek Ankara’nın yakın tarihi ve gerekse sit alanı sayılan alanlarla ilgili yaptığım araştırmaya dayanarak söylüyorum ki Kuğulu Park civarında geçmişte ve bugün herhangi bir mezarlıktan söz etmek söz konusu değildir.”

Fatih Bayhan söylenen yerlerin aksine Fikriye Hanım’ın mezar yerinin çok farklı bir yerde olduğuna dair bir bilgiye ulaştığını da aktarıyor. Bayhan’a göre Fikriye’nin mezarı Ulus’ta“Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Üyesi Mehmet Akif Işık ile konuya dair yaptığım görüşmede Etnografya Müzesi ve Kuğulu Park civarıyla ilgili herhangi bir mezarlık kaydının bulunmadığını söyledi. Ankara’nın o yıllardaki mezar yeri Ulus olduğu bilgisini bana verdi. Yani bugünkü İş Bankası’nın bulunduğu yer ve civarı. Bu konuyla ilgili fotoğraflara da ulaştım. Muhtemelen Fikriye Hanım’ın mezarı da bugün üzerinde bazı bankaların bulunduğu Ulus’taki eski mezarlıktadır.”

ATATÜRK’ÜN ‘LATİFE-FİKRİYE’ RAHATSIZLIĞI
Kitaba göre Fikriye Hanım’ın vefatından sonra Gazi Paşa uzun süre kendisine gelemiyor. Latife Hanım’ın ona karşı gösterdiği aşırı tepkiden de rahatsız olmuştur. Çok geçmeden Latife Hanım ve Mustafa Kemal Paşa birlikte Karadeniz seyahatine çıkacaklardır. Bu seyahatin Kars ve Sarıkamış durağında Latife Hanım’ın akşam geç saatlere kadar süren yemekte gösterdiği kıskançlık Gazi’nin hayli canını sıkacaktır. Aynı tavrı Tokat’ta da gösterince Paşa, ertesi sabah Latife Hanım’ı arabaya bindirerek Ankara’ya gönderecektir. Zaten bundan sonra da ikili arasında ayrılma süreci başlayacaktır.

ATATÜRK İLE AKRABA
Genç yaşında hayata veda eden Fikriye Hanım’ın asıl adı Zeynep Fikriye’dir. 1897’de bugünkü Yunanistan sınırları içindeki Yenişehir’de dünya gelir. Çocukluğu savaşlarla geçer. Babası Hayrullah Bey Konya Karamanoğulları soyundan gelen Lalotlar olarak bilenen ailedendir. Annesi Vasfiye Hanım Kafkas kökenlidir. Çiftlikle uğraşan aile varlıklıdır. Fikriye Hanım’ın annesi Vasfiye Hanım, Mustafa Kemal’in üvey babası olan Ragıp Bey’in kız kardeşidir. Atatürk ile olan akrabalığı da buradan gelmektedir. Bugün Fikriye Hanım’ın Ankara’ya geldiğinde ilk olarak kaldığı Direksiyon Binası’ndaki (Devlet Demir Yolları’nda) odası müzeye dönüştürülmüş durumda. Fikriye’ye ait eşyalar, çaldığı ud gibi birçok tarihî parça burada sergileniyor.
(Aksiyon Dergisi, 3-2008)

Bu ay öne çıkanlar