Fatih Sultan Mehmed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih Sultan Mehmed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-05-28

Fatih Sultan Mehmed'e kapı açılmamıştı

Fatih Sultan Mehmed'e kapı açılmamıştı
Fatih Sultan Mehmed'e kapı açılmamıştı

Fâtih, Allahü teâlânın velî kullarını ziyaret edip, onların duâsını almayı, feyz ve bereketlerine kavuşmayı çok sever, hizmetlerine koşmayı zevk sayardı. Bir defasında, zamanın evliyâsından Vefâ-i Konevî’yi ziyarete gitti.

Bu meşhur zâtı hiç görmemişti. Vefâ-i Konevî’nin kapısına kadar bizzat gitti. İçeri girmek için müsâade istedi. Şeyh Vefâ-i Konevî, Pâdişâh’ın kendisini ziyaretine müsâade etmedi. Bizans surlarını topla yıkan o yüce pâdişâh, garib bir dervişin kapısını açmaması üzerine dönüp gitti. Adetâ ağlar bir hâli vardı. Şeyh Vefâ’nın talebeleri;

“Efendim neden pâdişâhı kabul etmediniz? diye gözlerinden yaşlar akan hocalarına sordular:

“Hem siz üzüldünüz, hem de o” dediler.

Vefâ hazretleri, gözlerinden akan yaşları eliyle silerek;

“Doğru söylersiniz. Ama inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyâcı, bize asıl vazifemizi unutturacak kadar fazladır. Dostluğumuz ve sohbetimiz, bir çok vatandaşın işinin yarım kalmasına sebeb olacaktı. Şimdi anladınız mı, Sultân’ı niçin kabul etmiyorum?” cevâbını verdi.

2012-02-09

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu


Harita mühendisi emekli Tümgeneral Cevat Ülkekul'un Topkapı Sarayı'ndaki arşivlerde bulunan haritalarda yaptığı çalışmalar sonucu, İstanbul'un fethi sırasında Haliç'e indirilen gemilere ilişkin belgeler ilk defa ortaya çıktı 


Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu
İstanbul  Kültür AŞ’nin yayınladığı "1453" dergisinde, Ülkekul imzalı "Fatih Sultan Mehmed’in Donanma Gemilerini Karadan Denize İndirmesi Üzerine bir Araştırma" başlıklı makalede, bu bilginin gerçekliğini kanıtlamak için yapmış olduğu teknik çalışmalar detaylı bir şekilde anlatılıyor.

Makalede, İstanbul’un kuşatılması sırasında Fatih Sultan Mehmed’in donanma gemilerini karadan yürüterek Haliç’e indirmesi, kuşatmanın ve tarihinin en ilginç olaylarından biri olarak tanımlanıyor. Olayın Türk gemilerinin karadan yürütülmelerinin ilk değil, ikinci harekat olduğu belirtilen makalede, her ne kadar Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı savaş stratejisiyle, arazi durumu ve gemi sayısıyla mukayese edildiğinde oldukça küçük çapta bir harekat olarak değerlendirilebilirse de, Gazi Umur Reis’in Türklerde gemileri karadan yürüten ilk komutan olduğu kaydedildi.

Gemilerin karadan yürütülmesinin Fatih Sultan Mehmet’ten sonra da sürdürüldüğü ve küçük çapta benzer bir harekatın 1565 yılındaki Malta kuşatması sırasında da sandallarla da yapıldığı bildirilen makalede, daha önce yapılan tüm girişimlere rağmen, Fatih’in gemilerini karadan yürütüp denize indirmesi harekatının, arazi yapısı, savaş durumu ve gemilerin yapısı ve büyüklüğü dikkate alındığında günümüzde bile bugüne kadar yapılmış en cüretkar ve dahiyane bir hareket olarak değerlendiriliyor.

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu

-Gemiler denize nasıl indirildi?-
İstanbul’un kuşatılması sırasında Osmanlı donanmasına mensup gemilerin, 22 Nisan 1453’te sabah vakti, Kasımpaşa limanındaki dere yatağı ağzında belirdiği, bu gelişme karşısında pek çok Bizanslı’nın şaşkınlık ve umutsuzluk içerisinde kaldığı belirtilen makalede, "Bu gemiler buraya nasıl gelmişlerdi? Çünkü Haliç’in çıkışı noktası olan Karaköy-Eminönü bölgesi gerilmiş zincirlerle kapatılmıştı. Üstelik bu zincirler çözülmemiş ve yerinde duruyordu. Haliç’in diğer tarafı da Kağıthane ve Alibeyköy derelerinin suyunu ve toprağını taşıyan bir alandı. Peki Osmanlı gemileri Kasımpaşa önlerine nasıl gelmişti?" ifadelerine yer verildi.

Makalede, Fatih’in kuşatma sırasında gemilerin karadan denize indirilmesinde izlenilen güzergaha ilişkin iki görüş bulunduğu anlatılarak, birinci görüşe göre, "Gemiler, İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakası kıyılarından hareketle Kasımpaşa üzerinden Haliç’e indirilmiştir" deniliyor. İkinci görüşe göre ise "Gemiler, Okmeydanı veya civarından denize indirildi" denilen makalede, bu söz konusu iki görüşün ortak noktası Osmanlı gemilerinin Kasımpaşa önlerinde Haliç’te konuşlanmış olduğu hususu olduğuna dikkat çekilerek, şu bilgilere yer veriliyor:

"Ancak gemi sayısı kadar, hatta ondan da önemli olarak gemilerin hangi güzergah izleyerek karadan götürüldükleri konusunda hale bir fikir birliği bulunmamaktadır. Gemilerin büyük olasılıkla Dolmabahçe bölgesinden veya Tophane limanı civarından yukarı çıkılarak, bugünkü Kumbaracı yokuşunu takiben, Asmalı Mescit’ten Tepebaşı yolu ile Kasımpaşa’ya indirildiği genel kabul görmektedir. Hangi görüş ortaya çıkarsa çıksın ortada iki gerçek bulunmaktadır. Birincisi, Fatih’in donanma gemilerini karadan ayırarak Haliç’e indirmiştir. İkincisi ise gemilerin karadan aşırıldığı güzergah zamanla kaybolmuş ve artık bilinmemektedir. Bu nedenle değişik görüşler bulunmaktadır."

Fatih'in karadan yürüttüğü gemilerin belgesi bulundu

-Haritalar ilk defa ortaya çıktı-

Türk denizciliği ve haritalar üzerinde araştırmalar yapan Ülkekul, konuya ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada, Fatih’in gemilerin Haliç’e indirdiği güzergah ile ilgili fikir birliğinin bulunmadığını, bazılarını ise gemilerin karadan Haliç’e indirmediği yönünde olduğunu dile getirdi.

Ülkekul, Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde çalıştığı sırada "Sultan Mehmet’in İstanbul muhasarasında ordularını yürüttüğü yolların haritası" adı altında bir dosya bulduğunu anlattı.

Ülkekul, "Büyük olasılıkla 2. Mahmud, ecdadı Fatih’in dahiyane düşüncesi ve girişiminin canlı tanığı olabilecek, ’donanma gemilerini karadan aşırıp denize indirdiği yolun’ giderek kaybolduğunu görmüş, yolun izlerinin büsbütün silinmeden kayıt altına alınabilmesi için söz konusu haritaları yaptırmış olabilir" diye konuştu.

Ülkekul, Topkapı Sarayı’nda bulunmuş olmaları, kapsadığı alan ve içerikleri birlikte ele alındığında söz konusu haritaların veya en azından bazılarının İstanbul’un fethine ilişkin bilgi vermek üzere özel olarak yaptırıldığı sorusunu akla getirdiğini söyledi. Haritaların büyük ölçekli olmaları ve kapsadığı alanlar incelendiğinde, kara harekatıyla ilgili olmadığının görüldüğünü belirten Ülkekul, ancak deniz harekatıyla ilgili olabilecek haritaların, içerdikleri arazi dikkate alındığında ilk akla gelenin Fatih’in İstanbul’u kuşattığında donanma gemilerini karadan yürütüp, denize indirdiği ve yolu belirlemek üzere 1870’li yıllarda özel olarak yaptırılmış olabileceğini ifade etti.

Dosyadakinin bir güzergah haritası olduğunu fark ettiğini ifade eden Ülkekul, haritanın üzerindeki yazılar ve resimlerin izinden giderek bilgisayardan İstanbul’un uydu görüntülerini incelediğini ve 9 pafta haritaya eşleştirdiğini kaydetti. 2 yıllık bir inceleme sonunda birinci paftanın Dolmabahçe’den başladığını, son paftanın ise Kağıthane deresinde bittiğini belirten Ülkekul, "Bu ilk belirlemeye göre güzergah bazı araştırmacıların yazmış olduğu gibi Dolmabahçe bölgesinden başlayıp Kağıthane deresinde son buluyordu. Haritalardan çıkardığım, Fatih’in fetih sırasında gemilerini Dolmabahçe-Kağıthane güzergahından geçirmiş olabileceği tezidir. Bu güzergah zaten araştırmacılar tarafından ortaya atılan güzergahlardan biri. Benim buna getirdiğim yenilik ise bu güzergaha yönelik haritaların ilk defa benim tarafından ortaya çıkarılması. Bu haritaları da bu şekilde yorumluyorum" şeklinde konuştu.

(AA)
08/02/2012

İlgili Konu: Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane mi?

2011-12-18

İstanbul'un fethini geciktiren şeyh, attığımız topları bize geri atıyordu; Ya Vedûd Sultan

İstanbul'un fethini geciktiren şeyh, attığımız topları bize geri atıyordu; Ya Vedûd Sultan



YA VEDÛD SULTAN

Evliya Çelebinin naklettiğine göre, Buhara'lı bir veli olan Şeyh Abdü'l Vedud Hazretleri. Bizans devrinde İstanbul'da yaşamakta ve Ayasofya'da ibâdetle meşgul olmaktadır. Rivayete göre;
"Birgün manevî rical toplanır. İstanbul'un fethini müzakere ederler. Kılıç ile cihad edilerek fethine karar verilir. Ya Vedûd Sultan ise toplantıda Bizans'ın kılıç ile değil, irşad edilerek harp edilmeden fethini müdafaa eder.

Şeyh Abdü'l Vedûd hazretleri fetih ordusunun attığı gülleleri, elleri ile tutmakta ve geri atmakta, İstanbul'un fethini geciktirmektedir.


Durum Fatih Sultan Mehmet Han'a bildirilir. Manevi rical tekrar toplanır ve Cenab-ı Hakka Ya Vedûd Sultan'ın ruhunun kabzı için duâ ederler. Duaları kabul olur. Şeyh Abdü'l Vedûd sultan kuşatmanın 50. günü vefat eder ve İstanbul'un fethi kuşatmanın 53. gününde müyesser olur."


İstanbul'un fethini takip eden Cuma günü, Fatih Sultan Mehmet Han Ayasofya'yı gezip seyrederken, 'Terler direk" denilen yerden ilahi bir nurun parladığını görürler ve oraya giderler. Görürler ki ilahi nurla kaplı beyaz bir vücud kıbleye dönük olarak yatmaktadır. Nurlu göğsünde kırmızı su ile "Ya Vedûd" yazılıdır. Ak Şemseddin, Sivasi Kara Şemseddin ve sair evliya dediler ki:

"İşte Padişahım, İstanbul'un elliüç günde feth olunmasına sebeb bu zât idi. Allah'ın hikmeti ile İstanbul'un fethini rica edip, o gün ruhunu teslim eden bu meczubdur ki, daha önce padişahımızı haberdar etmiştik." dediler.

Hemen bütün alimler, salihler ve fazıllar onun mübarek cesedini yıkamak istediler. O an Ayasofya'nın "Terler direk" tarafından, "Merhum yıkanmıştır. Hemen defn edin" diye bir ses geldi.

Sonra bütün şeyhler, Ya Vedûd Sultan'ın nâşını tabuta koyup onu şehid kapısına gömmek için yola çıktıklarında tabutu taşıyanlar kendilerini Eminönü iskelesinde buldular. Oradan bir kayığa bindiler. Kayık kürek çekmeden ve yelken açmadan kendi kendine gidip Eba Eyyub El Ensari hazretlerinin yakınına geldi.

Tabut Allah'ın emri ile hemen kayıktan çıkıp orada kazılmış, bir mezarın başında durdu. Tabutun arkasından bütün gaziler, âlimler gittiler. Mezardan "Ya Vedûd" sesinin gelmekte olduğunu duydular, onra mübarek naşı o mezara defn ettiler." Bu gün Ya Vedûd türbesi diye bilinmektedir.

Türk sultanı Muhammed Han, kâfirlerle harb ediyordu, benden yardım istedi. O'na yardıma gittim.

Türk sultanı Muhammed Han, kâfirlerle harb ediyordu, benden yardım istedi. O'na yardıma gittim.

Silsile-i Nakşibendiye'nin 14. halkası büyük veli Ubeydullah Ahrar Hazretleri'nin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor. Ubeydullah Ahrar Hazretleri (k.s) bir gün, öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca binip Sernerkand'dan sür'atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tabî olup takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine:
'Siz burada durunuz' dedi.

Sonra atını Abbas Sahrası denilen sahraya doğru hızla sürdü. Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha onu takip etti. Bu talebesi gördüklerini şöyle anlattı:

"Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretleri (k.s) ile sahraya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu."

Ubeydullah Ahrar Hazretleri (k.s) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular:

"Türk sultanı Muhammed Han (Fatih Sultan Mehmed Han), kâfirlerle harbediyordu, benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allahü Teâlâ'nın izniyle galip geldi. Zafer kazanıldı" buyurdu.

2011-11-15

Yirmi Bin Türk'ü Kazığa Geçirdi; KAZIKLI VOYVODA

Yirmi Bin Türk'ü Kazığa Geçirdi; KAZIKLI VOYVODA


Kazıklı Voyvoda diye meşhur olan Eflak Prensinin en büyük zevki Müslüman Türklere işkence yapmaktı... Tam yirmi bin Türk'ü kazığa geçirdi. Bu altyapıya/anlayışa sahip Hıristiyanlarla biz Müslümanların diyalog yapabileceğini, ortak bir paydada buluşabileceğini, Medeniyetler(dinler) ittifakı olabileceğini iddia eden hain başbakanlara, hain cemaat liderlerine, yazarcıklarına, fikir adamlarına, sanatkarlarına ithaf olunur...
Ne güzel söylemiş atalarımız, "Ayıdan post, gavurdan dost olmaz" diye... ve"İstisnalar kaideyi bozmaz" diye...

Batı tam anlamı ile bir İslam düşmanlığı ve özellikle Müslüman Türk düşmanlığı ile doludur. Bu gün bile Bosna, Afganistan, Irak başta olmak üzere çeşitli islam beldelerinde yaşananlar bunun apaçık ifadesi değil mi?

______

20 bin Türk’ü kazığa geçirdi

Kazıklı Voyvoda olarak tanınan Eflak Prensi Dördüncü Vlad, Voyvoda Dracul’un oğludur. 1456- 62 yılları arasında Eflak Beyliği yaptı. Fatih Sultan Mehmed zamanında Osmanlılara karşı savaştı.

Kont Dracul özellikle esir aldığı Osmanlı askerlerini kazıklara çakarak işkenceyle öldürmesiyle tarihe geçmiştir. Vampir olduğuna inanılır. Çok kan dökmesi buna sebep olmuştur.

Esirlerin derilerini yüzdürerek üzerine tuz sürdürüp keçilere yalatmak, kendisine gönderilen Osmanlı elçilerinin çıkartmak istemedikleri sarıklarını kafalarına çaktırmak, annelerin memelerini kestirip yerlerine çocukların başlarını sokturmak gibi akıl almaz işkence usullerini icat etmiş vahşi bir liderdir.

Fatih Sultan Mehmed tarafından yakalanmaya çalıştıysa da kaçmayı başarmış, nihayet kendi adamlarından biri tarafından 1462 yılında öldürülmüştür.

Dracul’un şatosu olarak bilinen Karpat dağlarındaki Bran Şatosu bugün hala ziyarete açıktır. 

Osmanlılar’a yenilen babası rehin olarak Kont Dracula’yı Osmanlılar’a vermişti.

O yüzden yaşamının bir kısmını Osmanlılar’ın elinde tutsak olarak yaşadı. Osmanlılar’ın egemenliğini kabul ederek Eflak’ın başına geçti.

Sonra yeniden Fatih Sultan Mehmed’e başkaldırır. Ve üzerine yürüyen 20 bin Türk’ü kazıklara çakarak öldürür.

Buna kızan Fatih bizzat ordunun başına geçerek Vlad’a karşı sefere çıkar.


Türk askeri Targoviste’ye ulaştığında Sultan Mehmed ve askerleri yaklaşık 5 kilometre boyunca kazıklarla dizili kadın erkek ve çocuk cesedinin yanından geçerler.

Ancak Dracul çoktan kaçmıştı. Üstelik kaçarken de tüm kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı.

Hayvanları bile öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi ve Türklerin arasına karışmaya teşvik etti

Mahmut Paşa’nın hatıratına göre çok uzun mesafeler boyunca asker içilecek bir damla bile su bulamadı. Sıcak dayanılır gibi değildi

1474 yılında komutasına geçtiği bir askeri birlikle eflak beyliğini tekrar ele geçirmek üzere harekete geçer. Ancak bu olay Vlad’ın şimdi bile tam açıklığa kavuşmamış gizemli bir şekilde ölümüyle sonuçlanır.

Ölümü şöyle hikaye edilmektedir: “Dracul’un ordusu Türkleri amansız bir şekilde keyifle öldürmeye başlamıştı. Dracul Türkleri öldürmekte olan askerlerini daha iyi görebilmek için bir tepeden aşağı doğru (askerleri ve arkadaşlarından ayrı bir şekilde) inmekte iken bazı askerleri onu Türk sanmıştır.

Biri mızrağını saplar. Kendi askerlerinin kendisine saldırdığını gören Dracula kılıcıyla suikastçılarından beşini öldürür. Ancak aldığı çok sayıda mızrak darbesiyle sonunda öldürülür."

Dracula’nın hayatı sonradan Bram Stoker’ın Drakula romanına ve Drakula filmlerine konu olmuştur.

2011-11-04

"Alimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası bizim için şereftir " Yavuz Sultan Selim Han

"Alimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası bizim için şereftir " Yavuz Sultan Selim Han


HOCAYA - ÖĞRETMENE SAYGI 

•  Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri, fetihten sonra İstanbul'a giriyordu. Rum kızları padişah zannedip ellerindeki çiçekleri Akşemseddin Hazretleri'ne uzattılar. Akşemseddin kuddise sırruh, Hz. Fâtih'i işaret ederek:

— Padişah O'dur! dedi. Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri de:
— Pâdişâh benim ama, o benim hocamdır. Çiçekleri ona götürün, diyerek kızları geri çevirdi. 

• 1516-1517 yılları... Yavuz Sultan Selim Hân rahmetullâhi aleyhin Mısır seferi... Şeyhülislâm İbn-i Kemalpaşa, Yavuz'un yanındadır. Dönüş yolunda atbaşı giderlerken, Kemâlpaşazâde'nin atının ayağından bir parça çamur, Yavuz'un kaftanına sıçrayıverir. O büyük âlim telaşlanır. Ne yapacağını şaşırır... Onun bu telaşlı hâline karşılık, Yavuz Sultan Selim Hân'ın tarihe geçen şu sözleri pek manidardır:
— Âlimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası, bizim için şereftir. Öldüğümde şu çamurlu kaftan üzerime örtülsün!
Bir de Batı'dan örnek verelim...


• Napolyon Paris'ten geçerken, kalabalığı yarıp kendisine ulaşmaya çalışan bir adam görülür. Askerler caddeyi kordon altına almışlardır. Adama mâni olmaya çalışırlar. O esnada iyice hırpalanmış olan adam, Napolyon'un gözüne ilişir. Napolyon heyecanlanır ve:
 Bırakın gelsin! emrini verir.
Kendisine doğru yürüyen adama sevgi ve saygıyla bakarken, şeref kıtasına seslenir: 
— Dikkat!.. Hazır ol!.. Fransa geçiyor!
Bu adam Napolyon'un öğretmenidir.   

Evet, hocaya-öğremene saygı, bir milletin mâzîsine-istikbâline (geçmişine ve geleceğine) saygıdır. O milletin kıymet hükümlerine, ideallerine-mefkûresine saygıdır. Gerek Hz. Fâtih (k.s.)'in gerek Yavuz Selim Hân (rh.) ve gerekse Napolyon'un hocalarına gösterdikleri itibârın sebebi budur.

2011-08-02

Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane Mi?

Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane Mi?

21-22 Nisan 1453 gecesi, Dolmabahçe Kumbaracı yokuşunu takip ederek, Aşmalı Mescid'den, Tepebaşı yoluyla Kasımpaşa'ya ormanlık ve toprak yollar temizlenerek bir yol açıldı. Yola, çam ve diğer ağaç kalaslar döşendi ve üzerlerine iç yağı, zeytinyağı sürülerek kaygan hale getirildi. Donanma, binlerce nefer ve yük hayvanları ile çekilerek bir gecede Haliç'e indirildi.

Gemilerin karadan yürütülmesi; fetih esnasında şehirde olan Bizans tarihçisi Dukas, Dursun Bey ve Venedikli Barbonun tarihlerinde de yazılmış olup; ayrıca Âşıkpaşazâde. Mehmed Neşrî. Tâcizâde Cafer Çelebi, Müneccimbaşı, Nişancı Mehmed Paşa. İbn-i Kemâl Paşa gibi tarihçiler de ittifakla bildirmişlerdir.

Bizans tarihçisi Dukas diyor ki: "Böyle bir hârikayı kim gördü ve kim işitti? Iran Şahı Serhas, Çanakkale Boğazı'nda köprü inşa ederek, askeri karşıya geçirdi. Bu yeni hükümdar ve bana kalırsa neslinin son pâdişâhı Mehmed (Fâtih), karayı denize çevirdi ve gemileri dalgalar yerine, dağların tepelerinden geçirdi. Binâenaleyh bu Serhâs'ı da geçti. Zira Serhâs, Çanakkale Boğazı'nı geçti ve Atinalılara mağlûb olarak kahrolmuş bir halde geri döndü. Mehmed ise karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakîkî altın gibi parlayan İstanbul'u, yani dünyayı tezyîn eden şehirlerin kraliçesini fethetti."

Müneccimbaşı Ahmed Dedet Sahâifü'l-Ahbâr isimli eserinde bu hâdiseyi "Allâhü Teâlâ, bu meselede pâdişâh hazretlerine güzel bir tedbîr ilham eyledi; Muhasara için tedârik olunan gemileri Boğazkesen Kalesi'nden Kasımpaşa'ya kadar döşenmiş yağlı tahtalar üzerinden kaydırarak Haliç'e indirtti." demektedir.

Gemilerin karadan yürütülmesinde şüphe yoktur. İhtilaflı olan husus, gemilerin Haliç'e indirildiği güzergâhdır.

Fâtih Sultan Mehmed Han, sadece İstanbu"un fethinde değil, Belgrad muhasarasında da gemileri Sava Nehri'ne karadan yürüterek indirmişti.

İstanbul'un fethine manevi ricâlin yardımı

İstanbul'un fethine manevi ricâlin yardımı

Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye'nin on sekizinci halkası, Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri'nin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor; "Ubeydullâh-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri bir gün, öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi ve süratle Semerkand'dan çıktı. Talebelerinden bir kısmı da onu takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, atını Semerkand'ın dışındaki Abbas Sahrasına doğru hızla sürdü. Bir müddet daha onu takip eden talebesi Mevlânâ Şeyh, gördüklerini şöyle anlattı: "Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri ile sahraya vardığımızda, önce bir müddet atını sağa sola sürdükten sonra birdenbire gözden kayboldu."

Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular. O da "Türk sultanı Muhammed Han. kâfirlerle harp ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allâhü Teâlâ'nın izniyle galip geldi, zafer kazanıldı." buyurdu.

Hâce Muhammed Kasım, babası Hâce Abdülhâdi'nin şöyle anlattığını nakletmişti: "Bilâd-ı Rum'a {Anadolu'ya) gittiğimde, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın oğlu Sultan Bâyezid Han, bana babam Ubeydullâh Ahrâr'ın şemailini tarif etti ve,
"O mübarek zâtın beyaz bir atı var mı idi?" diye sordu. Ben de tarif ettiği bu zâtın, babam Ubeydullâh-ı Ahrâr olduğunu ve bâzan bindiği beyaz bir atı olduğunu söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezid Han "Babam Fâtih Sultan Mehmed Han bana şöyle anlattı: İstanbul'un fethinde muhasaranın en şiddetli bir ânında, Şeyh Ubeydullâh Hazretleri'nin imdadıma yetişmesini istedim. Şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir atın üstünde bir zât hemen yanıma geldi ve bana "Korkma!" buyurdu. Ben de "Nasıl korkmayayım, kale bir türlü düşmüyor." dedim. Elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. "İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver." buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı ve İstanbul'un fethi müyesser oldu."

(Osmanlı Târihi, Çamlıca Basım Yayın)

2011-05-08

CEM SULTAN ( Fatih'in Oğulları Taht Kavgasına Düştü )

CEM SULTAN ( Fatih'in Oğulları Taht Kavgasına Düştü )

Fâtih Sultan Mehmed Han’ın küçük oğlu. 23 Aralık 1459 günü Edirne Sarayı’nda doğdu. Annesinin adı Çiçek Hâtûn idi. İlk terbiyesini saray hocalarından ve annesinden aldı. Fikrî terbiyesi ve tahsîli için beş yaşına geldiğinde bir hoca tâyin edildi. Dokuz yaşına geldiğinde, Kastamonu sancakbeyligine gönderildi (1469). O devirlerde şehzâdeleri küçük yaşlarından îtibâren Anadolu vilâyetlerine göndermek usûldendi. Yanlarına vezirlerden biri, lala sıfatıyla verilir ve bu suretle idarî işler öğretilirdi. Cem Sultan, Kastamonu’da dört sene kaldı. Bu süre zarfında ilim ve edebiyat tahsiliyle meşgul oldu.

1474’de büyük ağabeyi şehzâde velîahd Mustafa’nın vefâtı üzerine Karaman beylerbeyliğine gönderildi. İdâri işlerin yanında tahsîline devam etti. Beraberinde lalası Gedik Ahmed Paşa’dan başka, Frenk Süleymân, Hâtibzâde Nâsuh, Defterdâr Ahmed, Sofu Hüseyin ve Çâşnigirbaşı İlyas, Şirmerd Ağa gibi şahsiyetler ile bâzı Türk, Rum ve İtalyan olan tanınmış ilim adamları vardı. Bunların hepsi siyâset, ilim, şiir, sadâkat ve fazîletleriyle bilinen ve tanınan kişilerdi. Cem Sultan, altı seneden fazla kaldığı Konya’da, bu zâtların her birinden çeşitli ilimler öğrendi. İlk şiirlerini burada yazdı. Konya yılları, maddî ve manevî terbiyesi bakımından gerçek bir mektebdi. İlim tahsîline devam etmekle beraber, ata binmekte ve her türlü silâhları kullanmakta büyük maharet kazandı. Sağlam yapılı bir genç olan Şehzâde Cem’e, Karaman eyâleti halkı muhabbet ve sevgi besledi. Harabe hâlindeki Lârende’de; saray, bedesten ve çarşı yaptırmak suretiyle geniş îmâr faaliyetlerinde bulundu.

1481 senesinde babası Fâtih Sultan Mehmed Han, Gebze’de hastalanarak vefât ettiği zaman, Cem yirmi üç, ağabeyi şehzâde Bâyezîd ise otuz dört yaşında idi. Her iki şehzâde de iyi yetişmişti. Cesur ve hareketli olan Cem Sultan daha çok seviliyordu. Babası da çok sevdiğinden, Kânûnnâme-i âl-i Osman’da şehzâdelere yazılacak hükümlerin lakapları bahsinde; “Vâris-i mülk-i Süleymânî... Oğlum Cem...” diye yazdırmıştı. Yeniçerilerin baskısıyla daha önce haber verilen Şehzâde Bâyezîd, İstanbul’a gelerek tahta geçti. Aradan çok geçmeden durumu öğrenen Cem Sultan, bâzı teşvikçilerin tavsiyeleri ile saltanat iddiasında bulundu. Etrafına asker toplayarak Bursa üzerine yürüdü. Karşısına çıkan Ayas Paşa kumandasındaki kuvvetleri bozguna uğrattıktan sonra Bursa’ya girdi. Kendisini sultan îlân edip, adına para bastırdı, hutbe okuttu ve on sekiz gün saltanat sürdü.

Etrafına oldukça mühim bir kuvvet toplamaya muvaffak olan Cem Sultan, mücâdelesine devam etmekte kararlı idi. İki ordu, 20 Haziran 1481 günü, Yenişehir ovasında karşılaştı. Gedik Ahmed Paşa’nın sultan Bâyezîd tarafına geçmesi üzerine, Cem Sultan savaş meydanını terk ederek Konya’ya doğru geri çekildi. Bu çekilme esnasında geçirdiği bir kaza sonucunda ayağından yaralandı. Konya’da ancak üç gün kalabilen Cem Sultan, annesini, hanımını ve çocuklarını yanına alarak şehirden ayrıldı. Tarsus, Antakya, Haleb yoluyla Mısır’a gitti. Arkasından yetişenlerle, maiyyetinin sayısı üç yüzü buluyordu. Kâhire’ye girişinde sultan Kayıtbay tarafından merasimle karşılandı. Mısır sultânı; “Sen benim oğlumsun” diye Şehzâde’yi tesellî etti ve çok yakınlık gösterdi. Cem Sultan 20 Aralık 1481’de hac farîzasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti. 12 Mart 1482’de Kâhire’ye döndü.

Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey ve Ankara sancakbeyi Trabzonlu Mehmed Bey’den, halkın sultan Bâyezîd’den yüz çevirdiği, kendisini beklediğini yazan mektuplar aldı. Kasım Bey’in gayesi, Karaman Beyliği’ni yeniden kurmaktı. Bu durum üzerine yeniden ümîde kapılan Cem Sultan’ın Konya ve Ankara harekâtları başarısızlıkla neticelendi, önce Akşehir’e, sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli’ne çekilmek mecburiyetinde kaldı. Kendisini tâkib ederek Konya Ereğlisi’ne gelen sultan İkinci Bâyezîd’le yeniden müzâkerelere girişti. Ancak bu müzâkereler de, diğerleri gibi neticesiz kaldı. Çünkü, onun Kudüs’de oturmasını teklif eden sultan Bâyezîd’e karşılık, Cem Sultan Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine verilmesi hususunda ısrar ediyordu. Kasım Bey’in teşviki ile Rumeli’ye gitmek için, Rodos şövalyelerine müracaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayak bastı. Artık, talihsiz şehzâde için, on iki sene yedi ay sürecek ve sonu ölümle bitecek olan acı gurbet hayâtı başlıyordu.

Rodos şövalyelerinin reisi olan Pierre d’Aubusson, daha önce imzaladığı bir senette Cem Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkı tanımıştı. Ancak verilen bu sözü çabuk unutuldu. Şehzâde’yi elde tutmakla; sultan Bâyezîd Han’a istedikleri yolda andlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini umuyordu. Fakat Sultan’ın müdâhalede bulunabileceğini düşünen şövalyeler, Cem’in Rodos’ta kalmasına fazla izin vermediler. Cem Sultan otuz dört gün Rodos’ta kaldıktan sonra, Eylül ayının ilk günü, Fransa’ya gönderilmek üzere üç yüz kişilik maiyyeti ile birlikte yola çıkarıldı. Sıkıntılı geçen deniz yolculuğu kırk altı gün sürdü ve Nis’de karaya çıktı. Şehrin güzelliği dikkatini çekti, gönlünü dindirip, acılarını unutmak için Türkçe, Farsça şiirler yazdı. Bu şiirlerinden birinin bir beyti şöyledir:

Acâib şehr imiş bu şehr-i Nîs’te;
Ki kalur yânına her kim ne itse.

Buradan Chamber ve Rumilly kalelerine nakledildi. Rumilly’de iken Savua dükası birinci Carlo, Cem Sultan’ı şövalyelerin elinden kurtarmaya çalıştı ise de, durumu öğrenen şövalyeler, Cem’i, Puet şatosuna götürdüler.

Kardeşi Cem Sultan’ın Avrupa’ya gitmesi ve hıristiyanların eline geçmesi, ikinci Bâyezid Han’ı çok zor durumda bıraktı. Buna rağmen hânedânın şerefini korumaya dikkat etti. 7 Aralık 1482 günü şövalyelerin reîsi ile bir andlaşma imzaladı. Bu andlaşmaya göre, her senenin 1 Ağustos günü kardeşinin masraflarına karşılık kırk beş bin duka altın ödeyecekti.

Bu sırada Cem, milletlerarası önemli bir mes’ele hâline geldi. Papa, Fransa, Napoli ve Macaristan kralları, Memlûklü sultânı, Venedik doçu; Cem Sultan’ı ele geçirmeye çalışıyorlardı. Memlûklü sultânı Kayıtbay, Cem’i vermesi için Fransa kralı on birinci Louis’e bir milyon duka altını ödeyeceğini bildirdi. Fakat papa, şehzâde’nin ancak Roma’da muhafaza edilebileceğini söyleyerek, yeni bir haçlı seferi için ancak kendisinin Avrupa’yı ayağa kaldırabileceğini söylüyordu. Bu arada Sultan’ın, on birinci Louis’e gönderdiği elçi Hüseyin Bey, Savua’dan geçerken Cem’le görüşmek istedi ise de izin verilmedi. 30 Ağustos 1483 senesinde kral Louis ölünce, Şehzâde’yi muhafaza etmek zorlaştı. Bu durum karşısında şövalyeler, Cem Sultan’ı Sassenape Şatosu’na götürdüler.

Şövalyeler her taraftan gelen tehdîdlerden bıkıp usandıkları için, Şehzâde’yi; yüklü bir para karşılığında, Macaristan kralı Matthius’a teslim etmeye karar verdiler. Bu duruma Venedik şiddetli şekilde karşı çıktı. Avrupa devletleri, Cem’e sâhib olabilmek için birbirleri ile savaşacak kadar ileri gittiler. Sultan Bâyezîd Han, kardeşinin papaya teslim edilmesini istemiyordu. Zîrâ şimdiye kadar düzenlenen bütün haçlı seferleri dâima papanın teşebbüsü ile olmuştu. Sultan, 1488 senesi sonlarında Fransa kralı sekizinci Charles’e, kardeşini hiç bir siyâsî teşebbüse âlet etmeden muhafaza ettiği takdirde, yıllık 50.000 duka altın ödeyecekti. Kral sultan Bâyezîd’in teklifini kabul etmek istedi ise de, şövalyeler 5 Ekim 1488’de Şehzâde’yi teslim etmek için papa ile anlaştılar. Cem Sultan’ın, Alman imparatorluğu’nun eline düşmesi ihtimâli olduğunu fark eden Fransa, bu durumda onun papa tarafından himaye edilmesini kabul etti.

Fransa’dan yola çıkan Cem Sultan ve maiyyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Papa sekizinci İnnocent, merasim elbiselerini giymiş vaziyette Vatikan Sarayı’nın kabul salonunda Cem Sultan’ı ayakta karşıladı. Merasimde, Roma’daki elçilerle papanın kardinalleri de hazır bulundular. Daha önce protokol görevlileri, imparatorların bile papanın ayaklarını öptüklerini, kendisinin biraz olsun eğilmesini istediler. Düşman elinde esir olmasına rağmen asalet ve vakarından asla tâviz vermeyen Cem Sultan; “Dediğiniz kimseler papadan mağfiret umdukları için ayaklarını öperlermiş. Hâlbuki ben, mağfireti yalnız Allah’ımdan bekler ve umarım. Bu hususta papaya hiç bir ihtiyâcım yoktur, ölüme razı olurum, dînime ihanet etmem ve ona zarar verecek bir harekette bulunmam. Ben, aranıza ahid ile gelmiş yalnız bir kimseyim. Bunca müddettir beni zulm ile hapsettiniz! Nihayet; “Seni papa davet ediyor” diyerek buraya getirdiniz. Artık bundan sonrasını nasıl isterseniz öyle yapınız” dedi ve doğru papanın yanına gitti. Papa da boynuna sarılarak onu kucaklayıp öptü. Cem’in ikâmetine, sarayın geniş dâirelerinden biri tahsis edildi. Durumu öğrenen sultan Bâyezîd, bir elçi ile kardeşinin bakımı ve masrafları için kırk bin altın gönderdi.

1492 senesi Ağustos ayında Papa innocent’in ölümü ile yerine altıncı Alexander geçti. Papa Alexander, üç yüz bin altın verildiği takdirde Cem’i öldürebileceğini bildirdi. Bâyezîd Han bu teklifi kabul etmedi. Bu durumu öğrenen Fransa kralı sekizinci Charles, İtalya’ya girdi. Papa, Fransız ordusunun üzerine geldiğini öğrendiği zaman, Cem Sultan’ı kendi hazînesinin saklı bulunduğu kaleye hapsetti (1494). Fransa kralı, Roma’yı kuşattı. Bir süre sonra Papa, Fransa kralı ile görüştü. Fransa kralı, Cem Sultan’ı istediğini, sulh şartlarının arasına koydu. Papa, bu isteği kabul etmek mecburiyetinde kaldı.
Fransa kralı sekizinci Charles, Cem Sultan’ı ve maiyyetini alarak, Fransa’ya gitmek üzere 1495 senesi başlarında yola çıktı. Kafile, San Germano şehrine geldiğinde Cem Sultan rahatsızlandı. Bir müddet sonra, hastalık daha da ilerliyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından sedye ile taşınıyordu. Cem Sultan bu hâlde bile, dâima; “Yâ Rabbî! Eğer bu kâfirler beni bahane edip müslümanlar üzerine yürürlerse, beni o günlere eriştirme, canımı al!” diye duâ ediyordu. Nihayet 25 Şubat 1495 Çarşamba sabahı, şehâdet getirerek ruhunu teslim etti. Cem Sultan o sırada 35 yaşlarında idi.
Cem Sultan’ın hastalık veya zehirlenme neticesinde öldüğüne dâir muhtelif rivayetler vardır. Osmanlı müellifleri genellikle, papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli ustura ile şehzâdeyi traş ettiğini ve ölümüne sebeb olduğunu bildirmektedir. Haberin İstanbul’a ulaşmasından sonra, sultan Bâyezîd’in emriyle dükkanlar çarşılar kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün câmilerde gâib cenaze namazı kılındı.

Cem Sultan’ın ölümü kimseye haber verilmeden, cenazesi, adamlarından kapıcıbaşı Sinân Bey ve Celâl Bey tarafından yıkandı. Sonra kendi tülbendi ile kefenlenip, orada bulunan altı-yedi kişi tarafından cenaze namazı kılındıktan sonra, ölüm haberi çevreye duyuruldu. Na’şı, kurşun bir tabuta konarak sarayın bahçesine defnedildi. Cem Sultan’ın tabutu, 1499 senesi Ocak ayında İstanbul’a getirildi. Bursa’ya götürülerek büyük ağabeyi Mustafa’nın yanına defnedildi.
Cem Sultan, vefât etmeden önce maiyyetindeki beyleri yanına çağırarak bir vasiyyet-nâme hazırlatmıştı. Vasiyyet-nâme şöyle idi: “Allahü teâlânın emri vâki olduğu zaman, haberi kardeşime bildiresiniz. Ne vech ile olursa olsun, benim tabutumu kâfir memleketinde komasın! Ehl-i İslâm memleketine çıkarsın ve bütün borçlarımı ödesin. Annemi, kızım ve diğer yakınlarım ile hizmetimde bulunan adamlarımı himaye eylesin.” Sultan Bâyezîd, kardeşinin bu vasiyyetine uyup, adamlarının her birine me’mûriyet vererek gönüllerini aldı.

Cem Sultan, şâir ve edîb ruhlu bir zât idi. Avrupa’da bulunduğu müddetçe Fâtih Sultan Mehmed’in oğluna yaraşır şekilde hareket edip, herkesin takdir ve sevgisini kazanmıştı. İsmi bütün Avrupa’da şöhret buldu. Cem Sultan uzun boylu, tıknaz, hafif sakallı, vakur ve çevik bir gençti, ölçülü ve ağır davranışlı idi. Sözünün eri, atılgan bir insandı. Fransa kralı sekizinci Charles ile ilk görüşmelerinde yanlarında bulunan Sanuto, Cem Sultan’ın müthiş bir harb adamı olduğunu anlayarak; “Bu Şehzâde’nin Osmanlı tahtına geçmeyişi, hıristiyan âlemi için Allah’ın bir lütfudur” demekten kendini alamamıştır.
Cem Sultan, şiirde Bursalı Ahmed Paşa’nın te’sirinde kalmıştır. Böyle olmakta beraber taklitçi bir şâir değildir. Gurbette bulunduğu senelerde içli şiirler yazmıştır. Şiirlerinin bir kısmında lirizm hâkimdir. Gazellerinde gezdiği memleketlere âid izlerden başka, hacca dâir sık sık îmâlar, hac ıstılahları ile yazılmış mazmunlar vardır. Şiirinde yer yer kendisinden bahseder. Ayrıca; Şeyh, Necâtî ve Nizâmî’nin te’siri de görülür. Farsça’yı çok iyi bilirdi. Zamanına kadar yetişen büyük İran şâirlerini çok iyi tanıyan Cem Sultan, bunlardan istifâde ederek, birçok nazireler de yazmıştır. Türkçe ve Farsça olmak üzere iki dîvânı vardır.

Cem Sultan, bilim ve san’at adamlarını yanından ayırmadığı için, şâirlerden bir kısmı gurbet hayâtında bile onu yalnız bırakmamışlardır. Yanından ayrılmayan; Sa’dî, Haydar, Sehâî, La’lî, Kandî, Şahidi adlı şâirlere; Cem şâirleri adı verilmiştir. Bunların en tanınmışı Cem Sa’dîsi diye bilinen Sa’dî’dir.
Cem Sultan’ın Dîvân’ından bir bölüm aşağıdadır:

Ne-durur Hakk’a toğru varmağa râh
Himem-i lâ-ilâhe illallah
(Hak teâlâya doğruca varmak için yol nedir dersen; lâilâhe illallah kelime-i tevhidinin himmeti olduğunu söylerim.)

Zahm-ı küfre odur şifâ-yı edeb
Merhem-i lâ-ilâhe illallah
(Küfür yarasına devamlı deva da, lâ ilâhe illallah sözünün merhemidir.)

Dil ü cân bağını kılur taze
Şebnem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah kelimesinin şebnemi yâni çiy damlası, gönül ve cân (rûh) ülkesini (bahçesini) taptaze eder.)

Kim olursa olur Huda’ya karîb
Hemdem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidi ile arkadaşlık eden kim olursa olsun, Allahü teâlâya dâima yakındır.)

Sahn-ı câna safâ virür ise
Kadem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah sözünün devamlılığı cân ülkesine aydınlık ve neş’e verir, safâlar getirir.)

Kangi kalbe yazılsa da pür-nûr
Rakam-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah yazısı hangi kalbe yazılırsa nurlara gark olur.)

İns ü cânn râm ola ele girse
Hatem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah yazılı o mühür hangi ele geçerse insanlar ve cinler, onun kölesi olurlar.)

Uludur on sekiz bin âlem
Alem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah bayrağı on sekiz bin âlemden daha yüksektir.)

Toludur cümle âsmân ü zemîn
Ni’âm-i lâ-ilâhe illallah
(Bütün yerler ve gökler lâ ilâhe illallah sözünün nimetleri ile doludur.)

Râh-ı Hakk’a delil olup iledür
Bu Cem’i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidi, Hak yolunu göstererek, Cem Sultan’ı Allahü teâlâya ulaştırır.)

BENİ O GÜNLERE ERİŞTİRME!..
Papa bir gün Cem Sultan’la sohbet ederken, ona, kendi dîninden ayrı bir memlekete ne için geldiğini sorunca, teessüre kapılan Cem; “Maksadım başka bir memlekete iltica etmek değildi. Rumeli’ye geçebilmek gayesiyle Rodoslulardan yol istedim. Muvâfakatlarını alarak Rodos’a gel’dim. Fakat onlar söz ve yeminlerine sadâkat göstermeyip, beni yolumdan alıkoydular ve bana yedi yıldır hapis hayâtı yaşattılar. Böylece lâyık oldukları nâmerdliklerini gösterdiler. Şimdi ise sizin huzurunuzdayız. Artık Mısır’a gidip ailemle beraber olmaktan başka bir emelim kalmadı” dedi. Papa, Cem Sultan’ın üzüntüsüne iştirak etmiş gibi görünüp onunla birlikte gözyaşı döküp, hakikatte onu âlet ederek Osmanlılar üzerine bir haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan’a gitmesini tavsiye etti. Bunun üzerine Cem Sultan; “Şimdi ben size uyarak Macaristan’a varacak olursam, Macar askerleri ile birlikte ehl-i İslâm üzerine yürümem îcâb edecektir. Bu takdirde de din düşmanları ile birleştiğim için, İslâm âlimleri benim küfrüme hükmedecektir. Hâlbuki ben dînimi, Osmanlı memleketi için değil, bütün dünyâ saltanatı için bile vermem” dedi. Papa, Şehzâde’nin bir türlü yola gelmediğini ve gelmeyeceğini anlayınca, latince ağır bir cümle kullandı. Cem Sultan’ın aynı dil ile karşılık vermesi, papayı mahcûb etti. Bin bir özür dileyerek ve gönlünü alarak kaldığı yere gönderdi. Cem Sultan bu hâdiseden sonra elini Hahk’a her açtığında; “Yâ Rabbî! Eğer bu din düşmanları, benim varlığımla müslümanların üstüne saldırmaya kalkışacaklarsa, beni o günlere eriştirme ve en kısa zamanda canımı al” diye duâ etmeye başladı.

Cem Sultan, çoğunlukla Roma sokaklarında üzüntülü bir hâlde dolaşır ve rast geldiği fukaraya bol bol sadaka dağıtırdı. Bunu görenler, onun hıristiyanlığa meyyal olduğunu sandılar. Cem Sultan’ın iyilikseverliği, papanın kulağına gitti. Bir sohbet esnasında papa, bu durumu son derece takdir ettiğini söyledi ve Cem Sultan’ı hıristiyanlığa davet ederek; “Eğer bizim dînimize girersen, Mısır’dan oğlunu getirtir, ona kardinallik veririm” dedi. Papa’nın bu teklifinden son derece müteessir olan Cem, gözlerinden acı yaşlar dökerek; “Ben sizden Mısır’a gitmek istedim. Siz bana bâtıl yolu gösteriyorsunuz. İtikâdımca, hak olan, Muhammed aleyhisselâmın dînidir. Bana kardinallik ve papalık değil, bütün dünyânın saltanatını verseler yine dînimden dönmem. Bu gibi teklifler bize sâdece ezâ verir. Eğer size bu cesareti veren, bizim Hıristiyan fukarasına merhamet gösterişimiz ise, biliniz ki bizim dînimizde fukaraya yardım hususunda müslüman ve Hıristiyan ayırımı yapılmaz” cevâbını verdi. Cem Sultan’ın bu sözlerini orada bulunanlar da takdir ettiler. Papa ise, Cem’i kırdığını anlayıp özür diledi.

-----------------------------------------
1) Vâkıât-ı Cem (İstanbul-1330)
2) Kâmâs-ül-a’lam; cild-3, sh. 1830
3) Tâc-üt-tevârih; cild-2, sh. 40
4) Sultan Cem (Ahmed Refik, İstanbul-1924)
5) Türk Şâirleri; cild-3, sh. 960
6) Tezkiret-i Latifi; sh. 188
7) Münşeât-üs-selâtîn; cild-1, sh. 291
8) Bedâyi-uz-zuhûr; cild-3, sh. 380
9) Djem Sultan (L, Thuasne; Paris-1892)
10) Şakâyık-ı nu’mâniyye tercümesi; sh. 285
11) Tevârih-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazade); sh. 221
12) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 658
13) Sultan İkinci Bâyezîd’in Siyâsî Hayâtı; sh. 23
14) Cizyedârzâde Târihi (Ahmed Bahâüddîn, Millî Kütüphâne, Mikrofilm No: 287); vr. 257
15) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-3, Sh. 251
16) Türk Klasikleri; cild-2, sh. 181
17) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 199
18) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-2, sh. 615
19) Sultan Cem (İsmâil H. Ertaylan;İstanbul-1951)
20) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 122
21) Resimli Türk Edebiyatı Târihi; cild-1, sh. 45
22) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 357
23) Büyük Türkiye Târihi; cild-3, sh. 139

2011-04-30

İstanbul'un Fethi Kararı

İstanbul'un Fethi Kararı - Fatih Sultan Mehmed


Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un muhasarası ile alâkalı Edirne'de yaptığı konuşmasında:
- Dünyâ devleti ebedî değildir, fânî cihanda hiç kimse de ölümsüz değildir. İnsanın dünyâda nefesleri sayılıdır ve ölümsüzlük kapısı kapalıdır. Yaratılıştan gaye, kişinin HakkTeâlâ'yı bir bilip imkân bulduğu nispette, ecelden mühlet buldukça onun dergâhına yaklaşmaya çalışmaktır.

İnsanı Cenâb-ı Allah'a yaklaştıran amellerin en faziletlisini bize ashâb-ı güzînden Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) Hazretleri'nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerif bildiriyor:Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e bir kişi gelip; "İnsanların en faziletlisi kimdir?" deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.); "İnsanların en faziletlisi, canı ve malı ile Allah yolunda gaza eden mü'mindir." buyurdular.Şu fânî âlemde Ashâb-ı Kiram, ömürlerinin sonuna kadar küfr ve dalalete (sapıklığa) Karşı cihad ve gazayı fırsat bildiler ve bir dakika boşa geçirmediler.

Ömürlerinde gazâsız geçen bir sene yoktu. Aksine küffar ile aralarında gâzasız bir ay geçirmediler. Ben de dilerim ki, "Onlar, Allah'ın hidâyetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü" mealindeki ayet-i celîlesine bağlanarak ruhum bedenden ayrılıncaya kadar gücümü "İlâyı Kelimetillâh ve ihyâ-i sünnet-i Resûlillâh'a (Allah'ın yüce ismini yaymak ve Resûlün sünnetini ihya etmeye) sarf edeyim ki, dünyâda iyi hâtıra, âhirette de ecr-i cezir meydana gelsin.Sözün kısası Kostantîniyye'ye sefer açmaya niyet etmiş ve himmetimi bu noktaya çevirmiş bulunuyorum.

Baharda oraya hareket etmeyi düşünüyorum. İcap eden tedbirin alınmasını, hazırlıklara girişilmesini münâsip görüyorum. Bu sefer (İstanbul'un fethi) benim için şu anda birinci derecede halledilmesi îcâp eden bir iştir. Bu tamamlanmadıkça ikinci mühim bir işe girişecek değilim. Bu mevzuda sizin görüşünüz ne ise arz ediniz."

Mecliste bulunanların bir kısmı fetih fikrini kabul etti, bir kısmı ise bu işin zorluğundan bahsederek muhalefet ettiler.

2011-04-27

Kendi Kurduğu Medresede İmtihana Giren Fatih...

Kendi Kurduğu Medresede İmtihana Giren Fatih Sultan Mehmed

Fâtih Sultan Mehmed ele geçirdiği beldeleri kendi hâline bırakmıyarak, imârına çalıştı. İstanbul’un fethinden sonra, Edirne’ye geri dönerken oğlu Bayezid’e bir saray yapılmasını emretti. Daha sonra 1456’da Eyyûb Sultan Câmii, türbesi, medrese, imâret ve hamam yapıldı. Sekiz kilise medrese hâline getirildi. 1470 senesinde kendi ismine yaptırdığı câminin etrafında meşhur Sahn-ı semân medreselerini kurdu. Medreselerin açıldığı sıralarda koca Fâtih, külliyede kendisine de bir oda ayrılmasını istedi. Fakat müderrisler bu isteğe karşı; “Siz külliyenin kurucususunuz, ama önce imtihana girin, dânişmend (asistan) olun, tercih ettiğiniz ilim şubesinde tez yapın, eser verin, sonra müderrisliğe(profesörlüğe) erişin; ancak ilim ocağında bu şekilde makamınız olur” dediler. Bunun üzerine müderrislerin koştukları şartı gerçekleştirdikten sonra Sahn-ı semânda oda sahibi olabildi.

Bu ay öne çıkanlar