İttihad ve Terakki Cemiyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İttihad ve Terakki Cemiyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-03-17

Çanakkale Sadece Türk'ün Zaferi Değildi. Tek Bir Millet Vardı, O da İslam Milletiydi

Çanakkale Sadece Türk'ün Zaferi Değildi. Tek Bir Millet Vardı, O da İslam Milletiydi
Hangi Türk ordusu.. Osmanlı ordusu, hiçbir zaman sadece Türklerden oluşmadı.. İslam ümmetinin ordusu idi o ve içinde bütün Müslüman unsurlar vardı. Çanakkale savaşında ise işin garib tarafı başımızda bir Alman generali olan Liman Von Sanders vardı.

... ... ... 

Savaş, İttihat Terakki cuntasının ihaneti sonucu, Braslav ve Goben gemilerindeki askerlere fes, gemi gönderine Osmanlı bayrağı asarak bizim adımıza Almanların Rusya’ya saldırması ile başladı..

Yani savaşı başlatan taraf biz olmuş olduk. Bir oyunla saldırgan ülke konumuna düşürüldük..

Osmanlı’nın “Türklük ve vatan müdafası” diye bir derdi yoktu. “Cihad-ı fillah oluptur niyyetüm” derlerdi.. Namık Kemal, “Vatan yahud Silistre” kitabını yazınca, “Vatan” dediği için hapse atılmıştı.. 1900’lerin başında Osmanlı’da Türkleşme, İslamlaşma, Muasırlaşma tartışmaları başlamıştı bir yandan.

Bir yandan da Mehmet Akif milliyetçiliğe, ırkçılığa karşı çıkan şiirler yazıyordu:

“Hani milliyetin İslâm idi... Kavmiyet de ne! 
Sımsıkı sarılıp dursaydın a milliyetine. 
‘Arnavutluk’ ne demek, var mı şeriatta yeri? 
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri. 
Arabın Türke, Lazın Çerkese yahut Kürd’e; 
Acem’in Çinli’ye rüchanı mı varmış? Nerde.. 
Müslümanlıkta “anasır” mı olurmuş? Ne gezer! 
Fikr-i Kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-ı nebi tefrikanın 
Adı batsın onu İslâma sokan kaltabanın!..”

Hangi “Türklük davası”. İstiklal Marşı’nın şairi Arnavut ya hu. Tek bir Millet vardı, o da İslam milletiydi. Yeryüzü bize mescid kılınmıştı.. Allah’ın arzından bir parçasını diğer insanlardan koparıp almak ya da kendini bir toprak parçasına hapsetmek.

Arz Allah’ındı. Ve biz O’nun halifesi idik. Ulaşabildiğimiz her yerde O’nun rızasının gereğini yerine getirecektik. Çünki yeryüzü bize mescid kılınmıştı.. Bakmayın daha sonra “Hubbul vatan, minel iman” diye “milliyetçi bir din algısı”nın geliştirilmesine..

Asıl sormak istediğim soru şu: TÜRK ORDUSU TÜRKLERDEN OLUŞMUYORDU DA, İNGİLİZ ORDUSU İNGİLİZLERDEN, FRANSIZ ORDUSU FRANSIZLARDAN MI OLUŞUYORDU?

Mehmet Akif ilk başlarda İttihat Terakkici idi.. “Çanakkale savaşı”nı anlatırken “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” der.

Oysa Osmanlı aydını da kandırılmıştı, Mısırlı, Hindistanlı, Senagalli Müslümanlar da. İngilizler, Müslümanları Hindistan’dan ayrılmaya kandırıp ikna etmemiş, Pakistan ve Bengaldeş kurulmamıştı o zaman..

Avustralya ve Yeni Zellanda’daki İngilizler sağlam bir plan yapmışlardı.. Hindistan ve Mısır’da Cuma namazından sonra halka beyanname dağıtacaklar ve “Hilafet merkezi Almanlar tarafından işgal edildi. İngiltere halifeyi kurtarmak için seferberlik düzenledi” diye gönüllü toplayacaklardı..

İngiliz gemilerinde gelenler Müslüman gönüllülerdi aslında. Fransızlar da Senagal’de aynı kirli yalanı uydurdular. Oradan gelenler de Senagalli Müslümanlardı. Şimdi Anzak ayinlerinin yapıldığı topraklarda bizi bize kırdırdılar..

Şafak ayinleri kirli ve kanlı bir oyunun üzerine, gerçekleri gizlemek için örtülen “kutsal bir örtü” (!) sadece! Oysa orası bir hilal uğruna nice güneşlerin battığı yerdir.

Orada şafak ayini, değil, gece namazı kılmak gerekir..

Ah İngiliz ah! Hem “halifeyi kurtaracağım” diyeceksin, hem halifeyi Selanik’e Alatini efendinin evine süreceksin. Hindistanlı Müslümanlardan para toplatıp, onu yandaşlarına peşkeş çekeceksin.

O parayla İş Bankası’nı kurduracaksın, Osmanlı Bankası’nda işler çevireceksin.. Lozan’ı tezgahlayacaksın..

Bir yandan Arap düşmanı Türk milliyetçiliği örgütlerken, öte yandan, Türk düşmanı Arap milliyetçiliğini fonlayacaksın..

Kudüs’ü Yahudilere satarak, Müslümanlara yeni bir halife yutturmaya çalışacaksın.. Bir yandan da laik bir Türkiye icad etmek için onları batılılaştıracaksın.. İslam coğrafyasını 40 parçaya böleceksin..

Churchill, “Bir damla kan, bir damla petrol” diyordu da, gerçekten bütün bunlar petrol için mi idi, yoksa Müslümanlara duyulan kin ve nefretten mi kaynaklanıyordu?

Dostlarım “Çanakkale geçilmez” diye bir slogan tutturmuş gidiyorlar. Öyle ya “Bedr’in arslanları ancak o kadar şanlı idi” değil mi? Ben onları anlıyorum. Onlar da beni anlıyorlardır umarım..

“Bir deli de lazım ocak”ta diye düşünüyordurlar belki de.. Ben “ocak delisi” bir “gezici vaiz” olarak yoluma devam edeyim..

Birileri “Çanakkale geçilmez” diye, çizgi filmler yapsın, kitaplar yayınlasın, konferanslar versin, geziler düzenlesin. Bırakın ben “Çanakkale geçildi” diyeyim..

O savaşa katılan kahramanca savaşan tüm Müslüman kardeşlerime Allah’tan rahmet diliyorum. Öte yandan Almanların gemisinde bizim Osmanlı, İngiliz gemisinde Arap ve Hintli, Fransız gemisindeki Senagalli kardeşlerimin acısı yüreğimi dağlıyor.

3 yıl 2 ayda bir imparatorluk tasfiye edildi, sonunda teslim olduk ya hu! Mondros mütarekesi imzalandı.. 3 cephede birden çöktük, Allahuekber dağlarında, Filistin cephesinde ve sonunda Çanakkale’de.. 3 yıl 2 ayda biz Etibank’ı tasfiye edemedik ya hu! Çanakkale geçilmezmiş :).

Sahi şu fethin dışında kutlanan İstanbul’un kurtuluş hikayesi nedir? İngilizler iyi düşünmüşler, bir de yenilen bir millete zafer armağan etmediler mi! Ama isteyen kaybettiği bir savaşın belli cephelerdeki mevzi kazanımları ile övünmeye ve zaferini coşkuyla kutlamaya devam edebilir..

Abdurrahman Dilipak

Selâm ve dua ile

2012-01-14

Aldık mı payımızı!

Aldık mı payımızı! Sultan II. Abülhamit Han, Talat Paşa,  Sultan Reşad


İngiliz ve Fransızların Çanakkale'yi geçebilecekleri endişesine kapılan İttihat ve Terakkî hükümeti tedbir olarak pâdişâh (Sultan Reşad) ve hükümeti Anadolu'ya taşımağa ve (Beylerbeyi Sarayı'nda ikâmet etmekte olan) Sultan Abdülhamîd Han'ı da ikna edip, Anadolu'ya götürmeğe karar vermişlerdi. Bu hâtırasını Ercümend Ekrem Bey şöyle anlatıyor:

"Hepimiz Sultan Abdülhamîd Han'ın huzuruna elpençe dizilmiştik. Talat Paşa, pek hürmetkar bir ifâde ile önce vaziyeti anlattı. Hulasaten/özetle şöyle diyordu: 'Âcil bir tehlike arz etmemekle beraber vaziyet çok ciddîdir. Düşman deniz ve karayolu ile Çanakkale'yi zorluyor. Şiddetli müdâfaaya rağmen -Allah korusun- boğazı geçecek olurlarsa pâdişâh, hükümet ve hânedân-ı saltanat esarete düşecektir. Elîm bir musâlehaya mecbur olmamak için hükümet, Anadolu'ya geçip harbe orada devama karar vermiştir. Hattâ sizler için Konya'da Çelebi Efendi'nin konağı tahliye olunmuştur. Emir ve irâdelerinizi bekleriz."

Sultan, Talat Paşa'yı sonuna kadar soğukkanlılıkla dinledi. Keskin bakışlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra:



- Şevketli biraderime sadâkatimi arz ederim. Endîşeleri tamamen beyhudedir. Eğer dokunulmamış ise, ben Çanakkale'yi zamanında tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Boğaziçi de öyledir. Amma, farzedelim ki, böyle bir felaket meydana geldiği takdirde Sultan'ın yapacağı şey, tacını, tahtını, tebaasını bırakıp zelîl bir şekilde kaçmak değildir. Saltanat ve tahtının altında canını teslim etmesi icap eder. Büyük dedem Hz. Fâtih, bu beldeyi fethettiği vakit Bizans imparatoru Kostantin kaçmayıp, harp ede ede can vermek cesaretini göstermişti. Biz Fâtih'in torunları, Kostantin'den aşağı kalamayız, sultanımıza böylece arzediniz. Müsterih olsunlar ve Allah'ın takdirine boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar. Düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükûmet-i seniyeden bu arzuma manî olunmamasını istirham ederim"

dedi ve bizi selâmlayarak salondan çıktı. Bizler de sarayın merdivenlerinden kös kös inip Dolmabahçe'ye doğru yola çıktık. Yolda derin düşüncelere dalmış olan Talat Paşa bir ara bize dönerek:
- Aldık mı payımızı! dedi.

2011-07-05

Bütün Yönleriyle Enver Paşa Meselesi

Bütün Yönleriyle Enver Paşa Meselesi

"Orduyu gençleştirmek bahanesiyle, tecrübeli, yüksek rütbeli, dînini ve vatanını seven 1200 erkân-ı harb (kurmay) ve zâbitânı (subayı) emekliye ayırdılar. Böylece ordu içindeki İttihâd ve Terakkî’ye karşı olan vatan perver subaylar tasfiye edildi. Enver Paşa orduyu Alman sistemine göre teşkilâtlandırdı. Önemli askerî dâirelerinin başına Alman subaylarını getirerek seferberlik plânları hazırlattı."

****

ENVER PAŞA

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında devlet idaresine hâkim olan İttihâd ve Terakkî partisi ileri gelenlerinden. Asker ve devlet adamı. Babası nâfia teknisyeni Ahmed Bey, annesi Dilara Hanım’dır. 1881’de İstanbul’da doğdu. 1922’de Türkistan’da öldürüldü.

İstanbul’da başladığı ilk tahsilini, babasının Manastır’a tâyini üzerine orada tamamladı. 1894’de Manastır Askerî Rüşdiyesi’ni, 1894’de Soğukçeşme Askerî İdâdîsi’ni ve 1899’da da Harb Okulu’nu bitirdi. 1902’de Harb Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle me’zun oldu ve merkezi Selânik’de bulunan üçüncü orduya tâyin edildi. Makedonya’nın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan bölücü çete ve eşkıyayı tâkib etmekle vazifelendirildi. 1905’de kolağası, bir sene sonra da binbaşı rütbelerine terfî ettirildi. Bu sırada, gizli bir ihtilâl derneği olan Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ne girdi.

Asker olmasına rağmen İttihâd ve Terakkî cemiyetine de girerek siyâsetle uğraşmaya başladı. Bu sırada Talat Bey ile tanışarak cemiyette faal rol aldı. Selanik merkez komutanı ve aynı zamanda eniştesi olan miralay Nâzım Bey’in yaralanması hâdisesine karışmasından sonra Selanik’ten kaçarak Tikveş’e gitti.

Atıf Kamçıl’ın, ittihatçıları tâkib için İstanbul’dan gelen müşir Şemsi Paşa’yı vurmasını plânladı. Kısa zamanda ittihâdçı hareketin başına geçirildi. Talat Bey’in sürgüne gönderilmesine karşı çıktı. Müfettiş-i umûmî Hüseyin Hilmi Paşa’yı bu emri uygulamaktan vaz geçirdi. Çete kurarak dağlara çıktı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesi ve meşrûtiyetin tekrar ilân edilmesi için İttihâd ve Terakkî cemiyetinin çıkardığı karışıklık ve mücâdelelere kolağası Niyâzî Bey ve bâzı diğer subaylarla birlikte katıldı.

10 Temmuz 1908’de İkinci Meşrûtiyet îlân edilip, 1876 Kânûn-i esâsîsi yürürlüğe konulunca, Enver bey, İstanbul’a döndü ve hürriyet kahramanı olarak karşılandı. Bir müddet Makedonya umûmî müfettişliği yaptıktan sonra, 1909’da Berlin askerî ateşeliğine tâyin edilerek merkezden uzaklaştırıldı. Alman imparatoru Wilhelm-II’den yakın ilgi ve iltifat gördü. Enver Paşa’nın bu yıllarda başlayan Alman hayranlığı, sonraki yıllarda taassup hâlini aldı. 31 Mart vak’ası üzerine İstanbul’a dönen Enver Bey, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indirmek üzere Selanik’ten İstanbul’a gelen Hareket ordusuna katıldı. Abdülhamîd Han’ın hal’ edilişinde aktif rol oynadı.

İtalyanların Trablusgarb’a saldırmaları üzerine oraya giderek cephe kumandanlığı yaptı. Buradayken kaymakamlığa terfî etti. 1912’de Balkan harbi çıkınca Trablusgarb’da vazife yapan subaylarla birlikte İstanbul’a döndü. Balkan cephesindeki savaşlara iştirak etmeyerek İstanbul’da kaldı ve siyâsî hâdiselerle uğraşmayı tercih etti. Mensûb olduğu İttihâd ve Terakkî fırkası, iktidardaki hükümetin aleyhinde faaliyetlerde bulunuyor; iktidarın Edirne’yi Bulgarlara vermek istediği şayiasını yayarak halkı hükümete karşı ayaklandırmaya çalışıyordu. Daha sonra asker arasına karışıp; “Siz Anadolu’yu müdâfaa edin, Rumeli’de ne işiniz var?” diyerek asker arasında ikilik çıkarıyorlardı.

Bütün bu faaliyetlere iştirak eden Enver Bey, çoğu sokak kabadayısı sınıfından etrafına topladığı kimselerle birlikte 23 Ocak 1913’de Bâb-ı âlî baskınını düzenledi. Bu baskın esnasında zamanın harbiye nâzırı Nâzım Paşa öldürüldü. Sadrâzam Kâmil Paşa istifa ettirilerek, yerine Mahmûd Şevket Paşa başkanlığındaki İttihâdçı bir kabine kuruldu. Trablusgarb ve Balkan savaşlarına bizzat iştirak edip muhârebe etmediği hâlde, bu savaşlarda başarılı olduğu söylenerek, üst seviyelerde yer tutmuş, İttihâd ve Terakkî mensuplarınca üç sene birden kıdem verilip, rütbesi miralaylığı yükseltildi. Balkan devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları üzerine, Balkan müttefikleri arasında çıkan harp ve Bulgaristan’ın doğu cephesinden asker çekmesi sebebiyle Edirne’nin geri alınmasında bâzı gayretleri olduğu için, Edirne kahramanı olarak îlân edildi. Şehzâde Süleymân Efendi’nin kızı Naciye Sultan ile evlenerek saray dâmâdları arasına girdi. Miralaylıktan(albaylıktan) üst rütbeye yükseltmek hakkı sâdece pâdişâha âid olduğu hâlde, Enver Paşa, sultan Reşâd’dan habersiz paşa yapıldı.

Enver Paşa, Babası Ahmed Bey ve Kardeşi Nuri


Aynı gün harbiye nâzırlığı(Mlli savunma Bakanlığı) da verilerek el çabukluğu ile ordunun başına getirildi. Arkasından Cemâl Paşa bahriye nâzırı oldu. Orduyu gençleştirmek bahanesiyle, tecrübeli, yüksek rütbeli, dînini ve vatanını seven 1200 erkân-ı harb (kurmay) ve zâbitânı (subayı) emekliye ayırdılar. Böylece ordu içindeki İttihâd ve Terakkî’ye karşı olan vatan perver subaylar tasfiye edildi. Enver Paşa orduyu Alman sistemine göre teşkilâtlandırdı. Önemli askerî dâirelerinin başına Alman subaylarını getirerek seferberlik plânları hazırlattı.

Pek çok devletin iştirakiyle yeryüzüne felâket getiren Birinci Dünyâ harbine Osmanlı Devleti’nin girmesine hiç lüzum yok iken, Enver Paşa, yanlış, aceleci ve tekbaşına yaptığı değerlendirmelerle devleti Almanların yanında harbe soktu. Böylece büyük maddî ve manevî zararlar ile çılgınca harb maceralarına sebeb oldu. Osmanlı Devleti’nde bütün muhârebeler sarayda toplanan fevkalâde meclislerin kararıyla îlân edilmesine rağmen, Birinci Dünyâ harbine girişin temelini teşkil eden Türk-Alman ittifakı, sarayın ve kabinedeki bâzı bakanların haberi olmadan İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelenleri tarafından imzalandı. Harbe giriş de yine İttihâd ve Terakkî ileri gelenlerinin, bilhassa Enver Paşa’nın aceleci ve heyecanlı tutumu sebebiyle oldu.



Enver Paşa ve eşi Naciye sultan


Askerî idâresinin zayıf olduğu harb tarihçileri tarafından belirtilen Enver Paşa, Birinci Dünyâ harbi sırasında üstlendiği harbiye nâzırlığı ve başkumandan vekilliği (Başkumandan pâdişâhdır) sırasında devleti bir çok felâkete sürükledi. Sırf müttefik devlet olan Almanya’nın karşısındaki düşman kuvvetlerinin azalması için Kafkasya, Irak, Suriye ve Filistin ile Çanakkale cephelerinde savaşa girildi. Devleti bu harbe sokmak suretiyle pek çok müslüman-Türk evlâdının aç, susuz ve elbisesiz bir şekilde kırılmasına sebeb olanların başında Enver Paşa vardı. Kafkas cephesindeki harekâtı ile koca bir ordunun boşu boşuna kırdırılması Enver Paşa yüzünden idi. Kafkas harekâtına girişin sebebini Enver Paşa, Ali Fuat Paşa’nın (Cebesoy) 1921 senesinde Moskova büyükelçiliği sırasında sorduğu bir soruya karşılık;

“Almanlar netice verecek kat’î meydan muhârebelerine doğru yürürken, bizleri atâletle ithama başlamışlardı. Bu sebeble Sarıkamış taarruzu tamamen askeri bir lüzum üzerine yaptırılmıştır” diyerek açıklamaya çalışmıştır.


Başkomutan Vekili Enver Paşa (Başkomutan Padişahtır)

Almanların batıdaki yükünü hafifletmek için açılmış olan Kafkasya cephesindeki üçüncü ordunun başında bulunan Hasan İzzet Paşa’nın, mevsimin şiddetli kış ve askerin aç ve sefil olması sebebiyle herhangi bir harekâtın mahzurlu olacağını söylemesine rağmen, 14 Aralık 1914’de cepheye gelen Enver Paşa;

“Askerler! Hepinizi gördüm. Ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını biliyorum. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceğiz. Siz orada her türlü nân-ü nîmete kavuşacaksınız” diyerek orduya hücum emrini verdi. Hasan İzzet Paşa bu kış şartlarında taarruzun uygun olmayacağını bildirerek, îtirâz edince, Enver Paşa tarafından vazifeden alındı. Kumandayı bizzat kendi üzerine alan Enver Paşa, 20 Aralık 1914 günü meşhur Sarıkamış harekâtını başlattı.

Yüz bin kişilik ordumuzun Ardahan-Sarıkamış hattına taarruzu, On birinci kolordunun geri püskürtülmesine, Dokuzuncu kolordunun geri çekilmeyerek esir olmasına sebeb oldu. Onuncu kolorduyu cebrî yürüyüşle Sarıkamış’a sevk eden Enver Paşa, 25-26 Aralık gecesi Sarıkamış’ı kısmen işgal edebildiyse de, savaş sonunda Onuncu kolordu da eridi. Enver Paşa’nın bu çılgınlığı altmış binin üzerinde, bir rivayette de doksan bine yakın Türk evlâdının telef olmasına ve Doğu Anadolu kapılarının Rus ordularına açılmasına sebeb oldu. Rus ordularının ilerlemesi üzerine ordu kumandanlığını terkedip, önce Erzurum’a, sonra da İstanbul’a kaçtı

Harbiye nâzırı ve başkumandan vekili olarak hayâlleri uğruna açtığı diğer cephelerdeki başarısızlıklardan ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünyâ harbinden mağlûb çıkmasından sonra diğer İttihâdçılar gibi yurt dışına kaçan Enver Paşa, önce Odesa’ya oradan da Berlin’e gitti. Giriştiği bir takım karanlık temaslardan sonra Moskova’ya giderek komünist ihtilâlcilerden yakın alâka gördü. Anadolu’daki Millî mücâdele hareketini oradan tâkib etti. Hattâ Batum’a gelerek, Trabzon’a yürüyüp bir hükümet darbesiyle memleket idaresine tekrar hâkim olmak istediyse de muvaffak olamadı.
Moskova’da bulunduğu sırada bolşevik liderleriyle anlaşan Enver Paşa, Türkistan’ı bolşevikleştirmek vazifesiyle Buhârâ’ya gitti. Hacı Sami adındaki bir ajanın teşvikiyle fikrini değiştirdi. Genç yaşında ümîd etmediği makamlara ulaşan Enver Paşa, taşıdığı hânedâna dâmâdlık ünvânından da istifâde ederek, Türkistan Türklerinin başına geçmek istedi.


Avrupa devletlerinin bilhassa İngilizlerin teşvik ve desteğini görerek Rusya’ya karşı verdiği sözden döndü. Rusların Türkistan’daki müslüman Türklere karşı olan mezâlimini de fırsat bildi. İngilizlerin teşvikiyle, Kafkasya’yı Turan merkezinden gelerek zaptetmeyi düşündü. Bu yolla Anadolu’nun büyük tazim ve hürmetlerle karşılayacağı bir cihân imparatoru olacağı hülyasında idi. Hazırlık yapmadan, kendisini destekleyen Türk beylerinin kuvvetlerini topladı. O muhiti iyi bilen, olayların içinde bulunan ve girişilecek hareketin o gün için fayda yerine zarar getireceğini söyleyenlerin ikâzlarına kulak tıkayıp, kendisi gibi maceracı kişilerin tahrik ve teşvikine uyarak, yabancısı olduğu bir muhitte Türkistan macerasına girişti. Kızıl orduya karşı yaptığı savaşta mağlûb oldu. Pek çok müslüman-Türk’ün şehîd olmasına sebeb oldu. Şehir ve köyler harâb oldu. Bu zamansız teşebbüsüyle Türklere fayda yerine zarar getirdi. Böylece daha sonra yapılabilecek sistemli hareketlere mâni olarak, müslüman-Türklerin sıkı bir Rus esareti altına girmesine sebeb oldu. Muhteris bir kişiliğe sâhib olan Enver Paşa, kızılordunun bir koluyla yaptığı savaşta 1922 yılı Kurban bayramının ikinci gününde öldürüldü. Bu çarpışmaların devam ettiği Tacikistan’ın Belçivan köyü yakınındaki Çeğen köyünde defnedildi.


Koskoca Osmanlı Devleti’nin başını yiyip bitiren, yurt dışına kaçtıktan sonra yeni maceralar peşinde koşan, en sonunda;
“Bu belâyı benim başıma o sardı. Beni Hacı Sami aldattı, buralara getirdi. “Sekiz senelik teşkilâtım var” dedi. Ona inandım geldim, bir şey yapamıyacağımızı anlıyorum. Ölmekten başka çârem yok...”

diyerek şikâyet ettiği, kendisi gibi bir maceracı olan Hacı Sami’nin sözlerine aldanarak Türkistan hülyasına kapıldığını söyleyen Enver Paşa’nın, Naciye Sultan’dan doğan Mahpeyker ve Türkan adlarında iki kız çocuğu ve Ali adında bir oğlu vardı. Enver Paşa’nın ölümünde 26 yaşında dul kalan Naciye Sultan, Enver Paşa’nın kardeşi Kâmil Bey’le evlendi. 1952’ye kadar yurt dışında kalan Naciye Sultan’ın Kâmil Bey’den de Râna adında bir kızı oldu. Hânedâna mensûb kadınların yurda dönmelerine müsâde edilmesi üzerine 1952’de İstanbul’a geldi. 5 Aralık 1957’de Nişantaşı’nda altmış bir yaşında vefât etti. Enver Paşa’nın hatıratı, kızları tarafından Türk Târih kurumuna teslim edilmiştir.

-------------------
1) Üç Paşalar Kavgası (Cemal Kutay)
2) Görüp işittiklerim (A. Fuad Türkgeldi); sh. 77
3) Enver Paşa (Şevket Süreyya Aydemir, İstanbul-1989)
4) Türk İnkılâbı Târihi (Y.H. Bayur); cild-2, kısım 4, sh. 271
5) Modern Türkiye’nin Kuruluşu: sh. 224
6) İttihâd ve Terakkî İçinde Dönenler; sh. 15 v.d.
7) İnkılâb Târihimiz ve İttihâd ve Terakkî
8) Moskova Hâtıraları (Alî Fuad Cebesoy)
9) Enver Paşa’nın Son Günleri (F. Kandemir, İstanbul-1955)

2011-04-10

Atatürk'ün En Büyük Yardımcılarından; FEVZİ ÇAKMAK

Atatürk'ün En Büyük Yardımcılarından biri; FEVZİ ÇAKMAK

Türkiye Cumhûriyetinin ilk genel kurmay başkanı.Çakmakoğullarından topçu miralayı Ali Sırrı Beyin oğlu olan Mustafa Fevzi, 1876 yılında İstanbul’da doğdu. 1895’te Harbiye’den mülâzım olarak çıktıktan sonra, kurmay sınıfına ayrıldı. 1898’de yüksek öğrenimini tamamlayarak kurmay yüzbaşısı oldu. 1899’da Arnavutluk’taki On Sekizinci Nizâmiye Fırkası Kurmay Başkanlığına tâyin oldu ve 1913’e kadar burada kaldı. Burada sırasıyla kolağası, binbaşı, kaymakam ve miralay oldu. 1906 yılında dayısı şehid Nûri Beyin kızıyla evlenen Çakmak’ı 1908’de Meşrûtiyetin îlânı üzerine iktidâra gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti, Mitroviça İttihat ve Terakkî şûbesinin gizli yönetim kuruluna seçti. Ancak particiliği sevmeyen Çakmak, politikadan uzak durmaya çalıştıysa da fiilen içindeydi.

1912 Ekiminde başlayan Balkan Harbinde Müşir Ali Rızâ Paşa komutasındaki Vardar Ordusunun Harekât Şûbesi Başkanlığını yaptı. 1914 yılında ise Mirlivâlığa yükseltildi ve Ankara’daki Beşinci Kolordu Komutanlığına getirildi. Bu sırada Osmanlı Devleti Birinci Dünyâ Harbine girmiş ve Çakmak’ın Kolordusu da Çanakkale cephesinde vazîfelendirilmişti. Burada üzerine düşen vazîfeyi eksiksiz yerine getirerek, düşman taarruzlarını Karlıdere ve Kerevizdere’de karşılayıp püskürttü. 


Fevzi Çakmak, bundan sonra sırasıyla Kafkas cephesindeyken Birinci ve İkinci Şeria Savaşlarında düşman saldırılarına başarıyla karşı koyup, Ferik rütbesine yükseltildi.Çok geçmeden ağır bir hastalığa tutulan Çakmak,İstanbul’a geldi. Ardından Mondros Mütârekesinin imzâlanmasıyla îtilâf devletleri donanması da İstanbul’a girdi. 1918 yılı sonlarında Genel Kurmay Başkanlığına getirildi. 1920 yılında ise, fiilen yurt savunmasına katılmak üzere Anadolu’ya geçti ve Sakarya Meydan Savaşının kazanılmasında önemli rol oynadı.Atatürk’e meclis tarafından müşirlik rütbesi ile gâzîlik şânı verilmesi konusundaki önergeyi İsmet Paşa ile Çakmak vermişlerdi. Fevzi Çakmak, 30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Zaferden sonra Mareşalliğe yükseltildi.

Fevzi Çakmak,Türkiye Cumhûriyetinin kuruluşundan 1944 yılına kadar aralıksız olarak 22 sene Genel Kurmay Başkanlığı yaptı. 1944 yılında yaş haddi kânunu uyarınca emekliye ayrıldı. Onun en bâriz vasfı, demokrasi hayâtında Atatürk’ün birinci yardımcısı olup, inkılâpların yerleşmesinde önemli ölçüde çaba sarfetmesidir.

10 Nisan 1950 Pazartesi günü ölen Çakmak, Eyüp Mezarlığına gömüldü.

Bu ay öne çıkanlar