Hüseyin Üzmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüseyin Üzmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-03-23

Yahudi Dönmesi -Sabetayist- Ahmet Emin Yalman'ı Hüseyin Üzmez Vurmuştu; İlk Güzellik Yarışmaları ve Ahmet Emin Yalman

Yahudi Dönmesi -Sabetayist- Ahmet Emin Yalman'ı Hüseyin Üzmez Vurmuştu; İlk Güzellik Yarışmaları ve Ahmet Emin Yalman
Yahudi Dönmesi -Sabetayist- Ahmet Emin Yalman'ı Hüseyin Üzmez Vurmuştu;
 İlk Güzellik Yarışmaları ve Ahmet Emin Yalman


Türkiye' deki Güzellik yarışmalarını ilk defa tertip eden, bu başarıyı(!) elde eden yine bir Yahudi dönmesidir; AHMET EMİN YALMAN'dır...

17 Yaşında bir lise öğrencisi iken Yalman' a, Malatya' da, Büyük Postane önünde, devrin Sabetayist-Karakaşi başbakanı Adnan Menderes'in yakınında altı el ateş ederek öldürmeyi beceremeyen kişi ise şu meşhur Hüseyin Üzmez'dir.

Sorgusunda, "Yalman bir Yahudi dönmesidir. Irki cibiliyetinin gereği olarak bu yarışmaları tertip etmiştir. Ruslar, Keriman Halis'in Amerikalı askerlerin kucağındaki resimlerini bastırıp, KORE'de savaşan askerlerimizin üzerinden atmışlar ve altına şu notu düşmüşlerdir; -siz burada ölüyorsunuz, amerikalılar, avrupalılar sizin kızlarınızı öpüyorlar-. İşte bu yüzden sıktım Yalman' a..." demiştir.

Kendisi de dönme iken Yahudiliğe geçen ve kimliğine Yahudi yazdıran Ilgaz Zorlu şöyle söylüyor:

"Ahmet Emin Yalman’ın Mustafa Kemal’le 1927’de yaptığı röportajda, Yalman şunu söylüyordu 'Sizin hayatınızı etkileyen iki öğretmen var. Biri benim babam, öteki de Şemsi Efendi’ydi.' Şemsi Efendi, benim büyükbabamın büyükbabasıdır. Atatürk’ün ilk öğretmeni Şemsi Efendi bir hahamdır ve benim ailem de 17 kuşak boyunca bir haham ailesi olarak gelmektedir. Bu arada, Ahmet Emin Yalman da Sabetaycıdır. Atatürk’ün Sabetaycı olup olmaması önemli değil ama şu bir gerçek ki Atatürk, Sabetaycı kültürün içinde yer almış bir insandı. (Bakınız: Murat Menteş'in Ilgaz Zorlu ropörtajı)

****
"Ben anamdan doğdum doğalı dünyaya hiçbir zaman dört elle sarılmadım. Elinde bavuluyla vatanına gitmek isteyen bir gurbetçi gibiydim. Ecel treninin kalkmasını bekliyordum, ölüm treninin kalkmasını bekliyordum. Korku hissini zaten tanımıyorum. Hayatımda korku nedir bilmiyorum, korku hissini bilmiyorum."
Hüseyin Üzmez

2011-05-05

Masonların İntikamı Ağır Oldu; Hüseyin Üzmez'e Ne oldu?

Masonların İntikamı Ağır Oldu; Hüseyin Üzmez'e Ne oldu?


Sadece on yedi yaşında bir lise öğrencisiydi…
Devrin en etkili kalemşörünü yani Selanikli Yahudi dönmesi (Sabetaycı) Ahmet Emin Yalman’ı altı el ateş edip devrin Sabetaycı başbaşkanı Adnan Menderes’in ayaklarının altına yıktığında daha on yedi yaşındaydı…

...Tanınmadan, teşhis edilemeden kaçmayı başarmış ama yakalanan arkadaşlarına yapılan zulümlere dayanamayıp kendi iradesiyle teslim olmayı seçmişti…

Cumhuriyet tarihinin ihanet şebekesi olan, Osmanlı’yı yıkıp yerine kendi fikir ve görüşlerine uygun yeni Cumhuriyeti kuran ve Sabetaycı yada Yahudi Dönmesi diye bilinen kliğin o zamandaki en etkili kalemşörü olan Ahmet Emin Yalman’ı neden vurduğu kendisine sorulduğunda;

“Yalman bir yahudi dönmesidir. Irki cibiliyetinin gereği olarak bu güzellik yarışmalarını tertip etmiştir. Ruslar, Keriman Halis'in Amerikalı askerlerin kucağındaki resimlerini bastırıp, KORE'de savaşan askerlerimizin üzerinden atmışlar ve altına şu notu düşmüşlerdir; -siz burada ölüyorsunuz, Amerikalılar, Avrupalılar sizin kızlarınızı öpüyorlar-. İşte bu yüzden sıktım Yalman' a" demiştir.

Evet… O, yaşıtlarının gençlik hevalarının peşinde koşuşturduğu bir zamanda bu derece milli ve manevi değerlerini dert edinen ve korkusuzca bu uğurda mücadele eden bir gençti…

Yalman ölmedi… Ama yine de tam yirmi sene kesinleşmiş ağır hapis cezası verildi Üzmez’e… On buçuk sene yattıktan sonra tahliye edildi… Hapis hayatında İngilizce öğrenip liseyi dışarıdan bitirdi… Çıkınca da Hukuk fakültesinden mezun oldu ve avukat oldu…
Hapisliğinde Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti gibi kimselerle beraber bulundu. Çıkınca da gerek üniversite hayatında, gerekse sosyal hayatında Türkiye’nin en tanınmış siyasetçi, bürokrat, aydın kişileri ile içli dışlı oldu…

Osmanlı Teşkilat-ı Mahsusa’sının başkanlığını yapmış olan Kuşcubaşı Eşref (Sencer), Üzmez’den manevi oğlu olmasını rica etti ve Üzmez’de kabul etti..

Sağlık Bakanlığı müsteşarı iken ilk defa “Hızır Acil” adı ile Ambulans sistemini kuran kişi oldu… Gazeteciliğe atıldı ve Kalemiyle hizmet etti, ülkesine, milletine ve dinine…

Yalnız diğerlerinden farkı vardı Üzmez’in… Herkesin bilmediği bir takım derin sırları biliyordu… Ortada Türk ve Müslüman gibi gözüken ve tüm Müslüman Türkleri yönlendiren kişilerin asıl kimliklerini çok iyi biliyordu… Yazılarında ve çıktığı TV programlarında onların kurduğu güncel tuzaklara ciddi çelmeler takıyordu… Bütün İslami basının kalemşörlerinin zorunlu demokrat yapıldığı günümüzde bu akıma set olup herkese cesaret veriyor ve canlı yayınlarda “Ben demokrasiye inanmıyorum. Ortada demokrasi yokken biz cihana hakimdik. Şimdi ne oldu? Batının uşağı olduk?” diyordu…
Yetmiyor gösterilenin aksine Masonların ne kadar korkak, aciz ve kendi aralarında problemli olduklarını da sık sık işliyordu..
En son “Hatıralarımı yazıyorum” demesi de belki bardağı taşıran damla oldu…

Ve beklenen oldu…
Malum hadise basına yansıdı…
“Kolama ilaç katılmış, elimde resmi rapor var” dedi duyulmadı… “Yıllardır yanımızda hizmet eden içimizde olan bir ailenin kızları ama yolunu şaşırmış” dedi, duyulmadı…
Kızın öz teyzesi “Kızımızla konuştum, tehdit edilmiş, korkutulmuş, o yüzden böyle bir iftira atmış” dedi ama Sabetaycıların kontrolündeki medyamız bunu da es geçti…

Nihayet, Üniversite profesörlerinin altına imza attığı bir resmi rapor ile kızın hiçbir tacize uğramadığı ve Üzmez’in suçsuz olduğu tescil edilip serbes bırakıldı ama yine olmadı…
Sistem kurulu saat gibi işlemeye devam etti ve Bakan Nimet Çubukçu’nun da büyük gayretleri sonucu Üzmez ikinci kere tutuklandı…

Bütün bu gelişmeler bir gerçeği tekrar gün yüzüne çıkardı.. Türk Masonlarını idare edenler hep Sabetaycılar… Basında, Yargıda, İş dünyasında hep onlar varlar… En kötüsü ise bizden gözüküyorlar ve adilikte sınır-kural tanımıyorlar….

Hüseyin Üzmez’e atılan bu iftiraya inanmanın olsa olsa bir yolu vardır; Bir yazısını dahi okumamış olmak..

Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi

Arada bir itliğimiz tutar! Bir başka açıdan Türk Masonları.

Arada bir itliğimiz tutar! Bir başka açıdan Türk Masonları.


Bir gün Mason Derneği'nin önünden geçiyordum. Herhalde o akşam önemli bir toplantıları vardı. Hava henüz kararmamıştı. Buna rağmen, binanın bütün odalarında ışıklar yanıyordu. Beş-altı mason birader, binanın önünde toplanmışlar, kendi aralarında konuşuyorlardı.

Hepsi aynı tip giysiler içindelerdi. Beyaz gömlek, siyah elbiseler giymişler, boyunlarına da siyah papyon takmışlardı. Mendil ceplerinde de birer kırmızı karanfil vardı.

Sanıyorum dışardan bir misafir bekliyorlardı. Onlarınki öyle sıradan bir "Tanrı misafiri" olmazdı. Beklenen ya bir sefir, ya bakan, ya da başbakandı. Aşağısı korutmazdı.

Otobüsten inmiş, yazıhaneme gidiyordum. Mecburen önlerinden geçecektim. Benim geldiğimi görünce, birbirlerine sokuldular. Fiskos etmeye başladılar. Göz ucuyla da bana bakıyorlardı. Benden bahsettiklerini anladım. Bize rahmet okuyacak değillerdi ya...

Herhalde: "İşte itçinin biri geliyor" filan demişlerdir. Bundan emindim.
Pek de haksız sayılmazlardı. Eski bozkurtlardandık ya... İtliğe yabancı sayılmazdık. (En azından onların gözünde öyleydik.) Benim yaklaştığımı görünce, efendice kenara çekildiler. İçimden bir muziplik yapmak geldi. Tam yanlarından geçerken, birden itliğim tutmasın mı?

Adamlara döndüm. "Havvv!" diye öyle bir bağırdım ki... Hepsi birden irkildiler. Birden şaşkına dönmüşlerdi. Bir-ikisi korkuluk demirlerine yapıştı. Adamlarda bet-beniz atmıştı. Yüzleri sapsarı kesildi. Korku içinde soluyorlardı. Etraftaki simitçiler, boyacılar gülmekten kırılıyordu. Orada taksi durağı da vardı. Şoförler karınlarını tuta tuta gülüyorlardı. Beni tanıyan birisi koşarak yanıma yaklaştı. "Yahu ağabey, adamları çok korkuttun. Niye öyle yaptın?" diyordu.
- Onlar yaratılandan korktukları kadar Yaratan'dan korksalardı, ülkemiz bu duruma düşmezdi. Zaten bizi insan yerine koydukları yok. Benim de aniden itliğim tuttu. Ne yapayım? Ben de böyle yürek soğuttum... dedim ve yürüdüm.

Hüseyni Makamında Nükteler, Hüseyin Üzmez, TİMAŞ Yayınları,2001

Ben Demokrasiye İnanmıyorum! Şart mı Kardeşim?

Ben Demokrasiye İnanmıyorum! Şart mı Kardeşim?


Demokrasi, inanılması zorunlu olan bir inanç esası mıdır?

------


..."Demokrasi Düşmanıyım" diye iki yazı yazmıştım. Kemalist dostlar yazıhaneme geldiler. Sanki kendileri çok demokratmışlar gibi... Karşımda demokrasiyi savunuyorlardı.

"Bizi bölücüler sevmez., Irkçılar sevmez. Komünistler sevmez. Faşistler sevmez. Şeriatçılar sevmez. Ama bakıyoruz, sizi her kesimden insanlar seviyor. Biz de seviyoruz. Komünistler, faşistler, farklı etnik kökenden gelenler, inanan, inanmayan herkes seviyor..." diyorlardı.

Baktım lâfı uzatacaklar, sözlerini kestim.
- Hapishanelerde beni tanıyan ne kadar, hırsız, katil, yankesici dolandırıcı, davulcu, zurnacı, dümbelekçi, esrarcı varsa, onlar de beni seviyorlar. Siz bununla ne demek istiyorsunuz? dedim.
- Kardeşim bu, büyük bir onurdur. Herkes tarafından sevilmek ne kadar güzel! Sen nasıl demokrat olmazsın? diyorlardı.
- Bunda samimi misiniz? dedim.
- Elbette ki samimiyiz... dediler.
- Demek ki benim inancımın demokrasiye ihtiyacı yokmuş.Demokrasi yokken biz yine vardık. 3 kıt'aya, 7 denize hâkimdik.

Viyana Kâpıları'nda at oynatır, Cihâna Ferman okuturduk. Bugün demokrasi var. Batı'nın uşağı ve kölesi durumuna düştük. Ben Hindistan'a gitsem, ineğin önünde önümü düğmelerim. Gerçi bu bana pek de zor gelmez. Çünkü nice öküzlerin önünde önümüzü düğmelemeye zaten alışmışız. Saygım elbette ki ineğe değildir. Onu kutsal bilen Hintli'yedir: Halbuki siz, sizden olmayanlara hayat hakkı bile tanımıyorsunuz. Aş isteyen, iş isteyen, ekmek isteyen, özgürlük ve adalet isteyen zavallı insanların karşısına marşlarla çıkıyorsunuz. "Göğsümüz Cumhuriyet'in tunç siperi/Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti" diye yeri, göğü birbirine katıyorsunuz. Sanki Cumhuriyeti kabullenmeyenler varmış gibi...

Cumhuriyet "Halk İdaresi" demektir. Halkın 4-5 yılda bir sandık başına gitmekten başka, yaptığı bir iş var mı? Yönetime karışıyor mu? Sizinki "Cumhursuz Cumhuriyet..." Yani halksız, halk idaresi... Böyle olur mu? Atatürk boşuna mı "Halkçıyız" demişti? Halbuki siz kopuksunuz. Yani halktan kopuk canım...

Hüseyni Makamında Nükteler, Hüseyin Üzmez, Sayfa:39, TİMAŞ Yayınları,2001

Karım bir gerici, Ondan ayrılmak istiyorum!

Karım bir gerici, Ondan ayrılmak istiyorum!


1950'li yılların sonuydu.
Bir gazetede bir resim vardı. Çarşaflı bir hanım resmiydi. Altında da: "Kocası, kıyafetinden dolayı bu kadını boşuyor" yazılıydı. Haberi okudum. Koca, eşini mahkemeye vermişti. Ondan ayrılmak istiyordu. Gerekçesi de şuydu:

"Güreşçiyim... Avrupa'da, Amerika'da müsabakalar yaptım. Birinci, ikinci, üçüncü oldum. Altın, gümüş, bronz madalyalarım var. Onları devlet büyüklerinin ellerinden aldım. İlkokul mezunuyum ama... Dünya görmüş adamım. "Çok yaşayan mı, çok gezen mi bilir", derler. Bilgim, görgüm, kültürüm arttı. Millî güreşçiyim. Nereye gitsem tanınıyorum. Sosyal seviyem oldukça yükseldi. Karım bana ayak uyduramıyor. Dans bilmiyor. Öğrenmek de istemiyor. Erkek eli sıkmıyor. Yemek yerken çatal-bıçak kullanmıyor. Parfüm sürmüyor. Manikür, pedikür yaptırmıyor. Görkemli düğünlere gelmiyor. Dansa kalkmak şöyle dursun, kabul dahi etmiyor. Hacıbekir sabunuyla yıkanıyor. Pis pis sabun kokuyor. Kısacası, benim sosyal çevreme ayak uyduramıyor. Ben çağdaş ve uygarım. O. gördüğünüz gibi çağdışı... Mürteci, gerici ve yobaz... Üstelik psikolojik dengesi de bozuk. Sabah akşam dudakları kıpır kıpır ediyor. Sanki cinlerle, perilerle konuşuyor. İşte bütün bu nedenlerle kendisinden ayrılmak istiyorum. Bizi boşayın, sayın yargıcım!.." diyordu.
Hâkim: "Çocuklarınız var mı?" diye soruyor. Adam: "Yok" diyor.
Kaç yıldır evlisiniz?
Beş yıldır...
Hiç çocuğunuz olmadı mı?
Olmadı...
Neden?

Kendisi istiyordu. Ben engel oluyordum. Çocuklarımız olaydı, onları da kendisi gibi yetiştirirdi. Onun için istemedim. Bu karıyla olmaz. Lütfen bizi boşayın sayın yargıcım... diye ısrar ediyordu.
Hâkim kadına dönüyor:
Sen ne diyorsun kızım? Kocandan boşanmak istiyor musun?., diye soruyor.
Ben boşanmak istemiyorum hâkim bey... Amma kaderde varsa ne diyebilirim? Kocamın anlattıkları doğrudur. Ben ona ayak uyduramıyorum. Bana: "Başını aç! Her gün kuaföre git, güzel kokular sürün..." diyor. Yapamıyorum...
Hâkim: "Niçin yapmıyorsun? Kocanı sevmiyor musun?" diyor.
Kadıncağız duyulur, duyulmaz bir sesle cevap veriyor:
- Kocamı çok seviyorum amma... Allah'ı ondan daha çok seviyorum. Allah örtünmemi istiyor. Kocam "açıl" diyor. Allah'ın emrini çiğnememe imkân yok. Takdir Allah'ın, karar sizindir.
Ben kimsesiz, eksik etek bir kadınım. Başka ne diyebilirim? diyor ve ağlayarak oturuyor.
Hâkim bir celsede bu çiftin boşanmasına karar vermişti.

Aradan yıllar geçti. Ben bu olayı çoktan unutmuştum. Mahkûmiyetimin son seneleriydi. Mahkûmlar dışarıda çalışırlardı. O zamanki kanunlar buna müsaitti. Ben arkadaşlarımın üzerinde ekip başıydım. Bana: "Sen de çalış" diyen olmazdı. Çok serbesttim. İzmit'te rahat rahat dolaşırdım. Günü birliğine İstanbul'a gidip geldiğim bile olurdu. Kıskanmak şöyle dursun... Arkadaşlarım benimle iftihar ederlerdi. Çünkü gerektiğinde ölümü bile göze alarak onların haklarını savunurdum.

Dışarıya çıktığımız bir gün, İzmitli arkadaşlar: "Gölcük'te düğün var" dediler. Beni de götürmek istiyorlardı. (Tabii ki onlar mahkûm değillerdi.) Hep birlikte gittik. Düğün Gölcük Ordu evi'nde yapılıyordu. Davul-zurna yoktu. Caz çalmıyordu. Sahnede ince sesli bir bayan, babaları tutmuş gibi barbar bağırıyordu. "Türkiye'nin en ünlü sopranosuymuş." Masalarda rakı bile yoktu. Şampanyalar, viskiler gırla gidiyordu. Karamürsel Üssü'nden Amerikalı zenci askerler de gelmişlerdi. Çoğu astsubaydı. Biri tepine tepine davul çalıyordu. Boru, trompet, saksafon seslerinden beynimiz patlıyordu. Sanki düğün değil de, ölçü tanınmayan bir Faşingdi. Sarılanlar... Dans edenler... Öpüşenler... İçenler, kusanlar, bağıranlar... Bir bok çukuruna düşmüş gibiydik. Duramadık, çıktık.
Bir arkadaş damadı kolundan tutarak getirdi. Benimle tanıştırmak istiyordu. Beyaz papyonu çarpılmış, siyah kostümü kusmuk İçinde kalmıştı. Ayakta duracak hali yoktu. Ağzından salyalar acıyordu. Arkadaş: "Ulan bu halinle nasıl gerdeğe gireceksin?" diyordu. "Aldırma... Bu kadar yabancı dostları var. Ülkelerinden çok uzaktalar. İnsanlık öldü mü? Elbet yardımına koşarlar..." dedim. Hep birlikte gülüştük. O da yılışarak bana elini uzattı. Sıkmadım... Kusmamak için kendimizi güç tutarak, oradan uzaklaştık.
Aradan bir-iki sene daha geçti. Hapishaneye bir haber yayıldı. "Ünlü bir güreşçi tevkif edilmiş. Hapishaneye getiriyorlarmış..." dediler. Arkadaşlar idareden duymuşlar. Doğrusu sevindik. Ben arkadaşları boksa çalıştırırdım. Hiç olmazsa o da güreşe çalıştırır diye düşünüyordum.
Akşama doğru pehlivanı getirdiler.
Aaaa!.. Bir de baktım ki o düğünde gördüğüm pehlivan değil mi?
İçeriye ilk düşeni sorgulamak hapishanelerde adettir. Pehlivanı karşıma aldım. Sorgulamaya başladım.

Hiç suçum yok... Amerikalılar beni hem dövdüler, hem de İçeriye attırdılar... Diyordu.

Bu palavralara karnımız toktu. Her gelen suçsuz olduğunu söylerdi. Onlar ne söylerse söylesinler. Biz gerçeği anlardık. O anda cezasını da biçerdik. Sanıkların hoşuna gitmezdi ama... Yavaş yavaş alışırlardı. Aylarca, bazen de yıllarca duruşmalara gidip gelirlerdi. Sonunda da bizim kendilerine biçtiğimiz cezayı alırlardı. 10 senelik hapishane hayatımda bunun istisnasını görmedim.
Savunması pek aklımıza yatmamıştı. O zamanlar devleti bile hiçe sayan Amerikalılar, kalkıp da bununla mı uğraşacaklardı? Bu işte bir bit yeniği vardı.
— Anlattıkların pek akla yatkın değil. Seni hem dövecekler hem de içeriye attıracaklar. Bu nasıl olur? Dedik.
Anlatmaya başladı:
— Cahil bir karım vardı. Pek itaatkârdı. Gericiydi, yobazdı ama beni çok severdi. Sosyal çevreme ayak uyduramadığı için onu boşamıştım. Kültürlü bir sosyete kızıyla evlendim. Kız dedimse, anasının kızıydı. Anlarsınız ya... Daha ilk gecede, bir parmaklık zarı sorun yapmak istemedim.
Arkadaşlar bir "Bravooo!" çektiler. İşte geyik dediğin böyle olacak! diyorlardı. Herif daha ilk anda "pezzo" damgasını yemişti.
- Sen devam et! dedim.
Etti:
- Aslında ben o zaman öylelerinden hoşlanırdım. Dünyayı gezmiş adamım. Batı ülkelerinde tecrübesiz kızlara değer vermezler. Bunu biliyordum amma... Yine de daha önce kaç kişiyle düşüp kalktığını sormadan edemedim. Amacım onu aşağılamak değildi. Biraz heyecan duymak istiyordum. Ancak karım çok öfkelendi. "Böyle tutucu olduğunu bilseydim, seninle evlenmezdim. Kan görmeye meraklıysan, işte yılbaşı geliyor. Kes babanın hindisini, istediğin kadar kan akıt..." diyordu.

Bununla da kalmadı. Yan gelmiş yatıyordu. "Kes babanın hindisini" derken de bana bir tekme vurdu. Boş bulundum. Karyoladan aşağıya yuvarlandım. Kahkahalarla gülüyordu. "Sen yanlış kapı çalmışsın yavrum! Bu ne geri kafalılık? Çağdaşlıkta deneyim erdemdir. Haydi, çok konuşma da... Yak şu sigaramı!" diyordu. Utanmıştım. İçimden: "Demek ki ilerilik, çağdaşlık, uygarlık buymuş" diye düşündüm. Centilmence sigarasını yaktım. Ve kızlık sorununu da sonsuza dek kapattım.

O günden sonra her şey değişti. Karımla iki arkadaş gibiydik. Canımız istedikçe bir araya geliyor, kalan zamanlarda her birimiz kendi hayatımızı yaşıyorduk. İkimiz de halimizden memnunduk. Daha 7 ay dolmadan bir kız çocuğumuz oldu. Gördüğünüz gibi ben esmerim. Karım da esmer... Hâlbuki kızımız sapsarı saçlı, cıngıl cıngıl mavi gözlüydü. Gayri ihtiyari:
— Bu benden mi? dedim.
— Yok babandan... Dedi.
— Babamdan mı? Babam ne zaman buraya geldi?
— Haydi, haydi, bırak gevezeliği de... Çok istiyorsan kan tahlili yaptır... Dedi.

Yaptırdım... Kanımız tutmadı. Neyse... "Eski imalattır" diye sineye çektik. Ama postamı da koydum. "Bu son olsun... Bir daha bana benzemeyen çocuk doğurursan karışmam!" dedim. Haksız mıyım? Erkeklik öldü mü yani? Arkadaşlar: "Tabii tabii... Senin gibiler varken bu dünyada erkeklik ölmez!" diyorlardı. Tabii gırgır geçiyorlardı. Böyleleri olmasa o dört duvar arasında gün nasıl geçerdi?

Pehlivan anlatmaya devam ediyordu: Aradan bir buçuk yıl geçmeden karım bir de erkek çocuk doğurdu. Bana benzemesini çok istiyordum. Esmerdi amma, biraz fazlaca esmerdi. Düpedüz bir zenci yavrusuydu. Kıvır saçları, kalın kalın dudakları vardı. Karım son derece sevinçliydi.
— Bak kocacığım! Bu da benden değil, diyemezsin ya... Tıpkı sana benziyor. Hık demiş burnundan düşmüş... diyordu.
— Ulan bunun neresi bana benziyor? Ben zenci miyim?
— Sus beee! Benzemiyorsa, benzemiyor. Beğenmiyorsan iade edersin... Diye, düpedüz benimle dalga geçiyordu. O sırada içeriye birkaç zenci çavuş girdi. Çiçek, çikolata filan getirmişlerdi. Karımı yanaklarından şapır-şupur öpüyorlardı. Hemşire bebeğin örtüsünü açtı. Onu görünce, hepsi birden sevinç çığlıkları attılar. Kendi dillerinde bir şeyler söylüyorlardı. Bir zenci astsubayı da teker teker tebrik edip kucaklıyorlardı. Sanki bebeğin babası ben değildim de O idi. Beni hesaba alan yoktu. Herifin adı Roberson'muş. Karım: "Çocuğumuza bu ismi verelim" diyordu. Dini-mini bir yana bırakın... Ulan biz o kadar keriz miydik? Belli ki şu piç, o zencinin oğluydu. Karım onlara İngilizce bir şeyler söyledi. Hepsi bana bakarak güldüler. Artık damarlarımdaki kan harekete geçmişti. Kendimi daha fazla tutamadım. Karımın suratına bir tokat patlattım. Roberson dev gibi bir herifti. Çeneme bir yumruk attı. Kendimi yerde buldum. Çarçabuk toparlandım. Bacaklarına, kara-kucak daldım. Tam yere vuracaktım ki... Öbür Amerikalılar yardımına geldiler. Hepsi birden üzerime çullandılar. Beni bayıltıncaya kadar dövdüler. Gözümü hastahanede açtım. Polisler geldi. Beni savcılığa götürdüler. Karım beni şikâyet etmişti.

Savcı bana: "Sen parayla karını satıyormuşsun. Amerikalıdan bir çocuk doğurunca da kendisini dövmüşsün... Öyle mi?" dedi. "Karımın bir zenci çocuk dünyaya getirdiği doğrudur amma... Ben onu kimseye satmadım. Karım sık sık: "Atatürkçüyüm... Devrimciyim..." derdi. Devrimcilik önüne gelenin altına devrilmek mi? Atatürkçülük bu mu?" dedim. Savcı tevkifimi istedi. Yargıç da beni buraya yolladı.
Birden, o çok eski boşanma olayını hatırladım.
O çarşaflı kadını boşayan pehlivan sen miydin? Dedim.


Ta kendisiymiş... İlahî adalet işte... Tam layığını bulmuştu. Bizim madalyalı ünlü pehlivan, şimdi boynuzları dallı-budaklı bir geyik olmuştu. Pehlivanı tutuk koğuşuna koymuşlardı. Ben ayrı bir yerdeydim. Vaktiyle doktor odası olarak kullanılan, özel bir koğuşta tek başıma kalıyordum.
Mahkûmlara gırgır lazımdı. Bizim pehlivan hapishanede aranan adam olmuştu. Turistlere dönmüştü. Her gün bir koğuşa çağırtıyorlardı. Karısıyla neler yaptığını anlattırıyorlarmış. En iğrenç sahneleri bütün açıklığıyla ortaya döküyormuş. Her gün aynı şeyleri dinleye dinleye artık bıkmışlar. "Çevir ulan artık plağı" demişler. Pehlivan yeni şeyler anlatmaya başlamış.

Kendisinin de homo bir Amerikan albayıyla ilişkisi varmış. Çift taraflı çalışıyorlarmış. Karısı da zencilerle yatıyormuş. Öyle bir zaman gelmiş ki, bütün olanları albayla birlikte gizli gizli seyrediyorlarmış. İnançlı mahkûmlar: "Ne Amerikalı zenciler bitiyor, ne de azgın karısı doyuyor. Bu namussuz durmadan anlatıyor. Artık kafamızı bozuyor. Böylesi hikâyeleri dinlemekten hoşlanan arkadaşlarımızla bozuşmak istemiyoruz. Yoksa bir gecede, bu alçağı parça parça ederiz..." diyorlardı.


Bunları duyunca, pehlivanı koğuşuma çağırttım. Yılışarak geldi. Benim de pis hikâyelerini dinleyeceğimi sanıyordu. Yaradana sığınarak çenesine ve burnunun üstüne ardı ardına iki yumruk patlattım. Suratı çarşamba çarşısına döndü. Ağzı-burnu kan-revan içinde kalmıştı. Karısı her görüşme günü ziyaretine gelirmiş. Onun geldiği gün hapishanede ne kadar azgın mahkûm varsa... Görüşme yerine doluşurlarmış. İdare izdihamı önlemekte zorlanırmış. Bunu bir gardiyan bana anlatmıştı. İnanmamıştım. Üstelik de adama: "Dikkat et... Arkadaşlarımızın namusu, bizim namusumuzdur. Bir daha böyle şeyler duyarsam, bozuşuruz" demiştim. (O zaman henüz pehlivanın içerde ne haltlar yediğini duymamıştım.)

Karısına benim pehlivanı dövdüğümü söylemişler. (Zaten kendisi de kocasını yara-bere içinde görmüş.) Dışardan bir şikâyet dilekçesi vermiş. İnfaz savcısı hapishaneye geldi. Benim haksız iş yapmayacağımı o herkesten iyi bilirdi. Ancak karının arkasında Amerikalılar vardı. O zamanlar ülkemizde işgal ordusu gibi geziyorlardı. Bir dedikleri, iki olmazdı. Savcı bey zevahiri kurtarmak için, mahkûm arkadaşlarımın yanında pehlivanı niçin dövdüğümü sordu. Ben daha ağzımı açmadan, Sapancalı Ahmet söze karıştı:
— Savcı bey, dedi. Pehlivan denilen o pezevenkle, şu anda arkanızda duran gardiyan Kör Memet, ortak çalışıyorlar. Biz aramızda para toplayıp Kör Memet'e veriyoruz. O, herifi alıp getiriyor. Bizi başlarına topluyorlar. Karılarıyla neler yaptıklarını anlatıyorlar. Bu konuda âdeta birbirleriyle yarışıyorlar. En mahrem şeylerini bütün çıplaklığıyla ortaya döküyorlar. Biz dinlemekten utanıyoruz. Onlar anlatmaktan utanmıyorlar. Onları dinleye dinleye dizlerimizde derman kalmadı. Hepimiz bunlardan şikâyetçiyiz! dedi.
Mahkûmlar hep bir ağızdan bağırdılar:
— Evet şikâyetçiyiz!
Çok geçmeden Kör Memet'in görevine son verildi.
Boynuzlu Pehlivan da bir ilçe cezaevine gönderildi.
Mahkemesi bitinceye kadar orada kalacaktı. Şayet ceza alırsa, kim bilir nereye süreceklerdi. Bu mesele böylece kapandı. Sonra n'oldu bilmiyorum.
Kabuğunu beğenmeyen tosbağadan, dallı-budaklı boynuzları olan bir geyik çıkmıştı. Aslında temiz bir Anadolu çocuğu olan dangalak pehlivandan da çağdaş bir pezevenk oluşmuştu.
İnsan önce fikren bozulur.
Daha sonra da ne olacaksa, olur.
Doğuştan kötü insan yoktu. Toplumlar insanı bozardı. Bu konudaki en etkili silâh da "eğitim"dir.
Bizimkiler "çağdaş eğitim"den, "cinsel eğitim"e geçtiler.
Anlayacağınız, cinsel organlarıyla çağ atladılar...
Bu konu bu kadar...
Ötesi mayın tarlası...

Hüseyni Makamında Nükteler, Hüseyin Üzmez, Sayfa:21-28, TİMAŞ Yayınları,2001

Bu ay öne çıkanlar