Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-07-27

Bir Medeniyet Değiştirme Mâcerası...

Bir Medeniyet Değiştirme Mâcerası...

Medeniyetin sadece binayla, yolla, köprüyle, barajla, zenginlikle, lüksle, uçakla, trenle, cihaz ve âletlerle olduğunu sananlar medeniyet nedir bilmiyorlar.

Bir medeniyetin elbette binaları, yolları, limanları, barajları olur ama onlar medeniyetin kendisi değil, maddî meyve ve eserleridir.

Asıl medeniyet:

Adalettir... İlimdir irfandır... Ahlak ve fazilettir... Güvenliktir...

Ne güvenliği?.. Can güvenliği, Mal güvenliği... Irz, namus ve nesep güvenliği... Din, inanç, inandığı gibi yaşamak güvenliği... Kimliğini koruyabilme güvenliği... Fizikî ve ruhî sağlığını koruyabilme güvenliği...

Halkın aldatıldığı, çeşitli afyonlarla uyuşturulduğu bir yerde gerçek medeniyet yoktur.

Ne vardır?.. Medeniyetin karikatürü vardır.

Bir toplum zengin edebî ve yazılı bir lisana sahip değilse binayla minayla medenî olamaz.

Tarihsiz toplumlar medenî değildir.

Yabancılaşmış toplumlar da...

Adamın 150 bin dolarlık otomobili, bir milyon dolarlık meskeni, cebinde en lüksünden telefonu, aylık 20 bin dolar geliri var ama o adam dedelerinin ve atalarının mezar taşlarını okuyamayacak derecede kara cahilse ona medenî denilebilir mi?

Bizim eskiden kendimize mahsus bir medeniyetimiz ve kültürümüz varmış.... mış!..

Birileri bu medeniyeti değiştirmek, halkı başka bir medeniyetle medenîleştirmek istemişler. Medeniyet değiştirme ameliyatında başarılı olamamışlar...

Eski medeniyetimizin merkezi İstanbul idi.

İstanbul bir edebiyat, tarih, kültür, sanat merkeziydi.

Bir İstanbul ahlakı, görgüsü, edebi vardı.

Selanikliler bunları değiştirmek, yerine bir Selanik kültürü ve medeniyeti getirmek istediler. Başarılı olamadılar.

Ortaya, atalarının mezar taşlarını okuyamayan bir toplum çıktı.

İlim irfan, ahlak fazilet, sanat hikmet çöktü.

Çöpe atılan değerlerin yerine başka değerler konulamadı.

Halkın büyük bir kısmı yabancılaştı.

Kokuşma korkunç boyutlara ulaştı.

Hürriyet dediler, hürriyetin canına okudular.

Adalet dediler adaleti katl ettiler.

Mâbetsiz yeni bir kent inşa ettiler.

İslam'ı beğenmediler, yerine resmî ideoloji denilen bir heyûlâ ve ucube getirmek istediler.

Gerçek tarihi unutturdular, yerine düzmece bir tarih uydurdular.

Mitolojiler...

Tercüme kanunlarla ailenin ve toplumun temellerini dinamitlediler.

Tevhid'i dışladılar, yerine asrî bir putperestlik getirmek istediler.

En büyük tahribatı eğitim ve maarif sahasında yaptılar.

Halk onların yeni medeniyetini benimsemedi.

Zorla, korkuyla, terörle benimsetmek için bir vesâyet rejimi kurdular.

Bu medeniyet değiştirme macerası esnasında memlekette yerinden oynamadık çivi kalmadı.

Sahte uygarlıkları adına çok kan döktüler.

Uyduruk mahkemeler kurdular, çok adam astılar.

Kütle halinde yargısız infaz yaptılar.

On binden fazla cami, mescit, tekke, medrese, taş mektep, imarethane, başka vakıf binasını sattılar, yıktılar, kiraya verdiler.

Mâbetsiz şehirlerine, manzarayı bozup kirletmesinler diye pejmürde kıyafetli köylüleri sokmamışlardı.

Dalkavuk bir baykuşları "Biz tarihte ilk kez mâbetsiz bir şehir inşa ettik!" diye haykırmıştı.

Eski medeniyetimiz ve kültürümüz gitti, yerine acayip bir uygarlık geldi. Kaba saba, mürekkeb cahil, görgüsüz, edeb erkânsız, hedonist bir sistem.

Ülkenin çoğunluğunu oluşturan Müslümanların büyük bir kısmı bu zorla, şiddetle, terörle uygarlık değişimi ameliyesinin kurbanı oldu.

Halk iki arada bir derede kaldı.

Yeni uygarlığın bayları bayanları sayınları; eski beyler, hanımlar, hazretler kadar terbiyeli ve görgülü değil.

Eski medeniyetin seçkinleri 200 bin kelime, terim ve deyimden oluşan çok zengin bir edebî lisan kullanırlardı. Şimdiki devrim-zedelerin dili birkaç yüz sözcükten ibaret fakir bir lisan.

Başka milletlerin birkaç bin yıl ötesine giden yazılı bir hafızaları var. Bizim hâfıza saatimiz 1928'de durmuş.

Şu zavallılara bakınız: Lüks meskenlerde sefih bir hayat sürmeyi, lüks otolarla gezmeyi, lüks cep telefonlarıyla durmadan konuşmayı, kokuşmayı, bayağı ve âdi bir hedonizmi medeniyet sanıyorlar.

Bir medeniyet değiştirme macerasının hazîn sonu...

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
16 TEMMUZ 2011

2011-07-04

Bu ülkede Müslümanların Satanistler kadar hürriyeti yok

Bu ülkede Müslümanların Satanistler kadar hürriyeti yok


Bu ülkenin hakim çoğunluğu Sünni Müslümanlardır. Bu ülkede egemen azınlıklar vardır. Bu egemen azınlıklar, Sünni çoğunluğun temel insan haklarını ve hürriyetlerini kabul etmiyor.

Bu ülkedeki Masonlar sayıca çok küçük, güç ve etki bakımından çok büyük bir egemen azınlıktır.

Masonların sahip olduğu haklar ve hürriyetler Müslümanlara tanınmıyor.

Müslümanların hiç hakkı ve hürriyeti yok değil. Lakin onların hak ve hürriyetleri keyfi şekilde kısıtlanmıştır. Onlar vesayet altındadır. Sömürge yerlilerinin de birtakım hakları vardır...

Resmi ideoloji Müslümanlara bir din gibi benimsetilmek isteniyor. Bu konuda ağır baskılar yapılıyor. Bu ülkedeki tek kimlikli Musevilerin, iki kimlikli Kripto Yahudilerin, Sabataycıların sayısı en fazla bir buçuk milyondur. Onlar Müslümanları baskı altında tutuyor ve haklarını çiğniyor. Yahudiler kendi kutsal günleri olan cumartesileri resmi tatil yapıyor ama Müslümanlar, çoğunlukta olmalarına rağmen cuma günleri tatil yapamıyor.

Halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin hafta tatili cumadır ama halkının çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'de bu hak çoğunluğa tanınmıyor.

Bu ülkede Müslümanların Satanistler kadar hakkı ve hürriyeti yok.

Ermeniler patriklerini kendileri seçiyor, Müslümanlar dini reislerini seçemiyor.

Fuhuş, zina, içki, ahlaksızlık, fuhuş, bin türlü çılgınlık diz boyu ama Müslümanların tasavvuf tekkesi açıp zikrullah yapması yasak.

Bu ülkede Çince, Hintçe, Japonca, istersen Tibetçe yayın yapabilirsin ama İslam ve Kur'an yazısıyla Türkçe yayın yapamazsın. Yasak!..

İstanbul'da Ermenilerin, Rumların, Fransız papazlarının, Amerikan misyonerlerinin okulları var ama Müslümanların bağımsız özel İslam okulu açmaları yasak!

Çoğunluktaki Müslümanlar baskı altında, tehdit altında.

Bizde laiklik yok laikçilik var.

Laikliği de, laikçiliği de, İslam'a karşı bir dinmiş gibi algılayanlar ve uygulayanlar var.

Resmi ideoloji rejiminin gayr-i milli eğitimi Müslümanları yabancılaştırmak için var gücüyle çalışıyor, genç nesillerin beyinlerini yıkıyor.

M. Kemal Paşa'nın ölümünden sonra egemen azınlıkların çıkarttığı Kemalizm ideolojisi devletin, hukukun, milli kimlik ve kültürün, insan haklarının üzerinde tutuluyor.

Demokrasinin ve insan haklarının beşiği İngiltere'de başörtüsü, dini kıyafetler, inanç ve ibadetler alabildiğine serbest, bizde ise kısıtlı.

Ülkenin bir numaralı gücü olan silahlı kuvvetlere dindar öğrenci ve eleman alınmıyor.

Daha çok yakın bir zamana kadar devletin gizli stratejisinin birinci maddesi irtica (İslam) tehdit ve tehlikesi idi.

İslam, dindarlık, tesettür, Şeriat İngiltere'de tehdit ve tehlike değil, bizde tehdit ve tehlike!..

Bir mahalledeki birkaç Müslüman aile, özel bir din ve Kur'an hocası tutarak çocuklarına din dersi verdiremiyor.

İngiltere, isteyen Müslümanlar için Şeriat mahkemeleri kurulmasına izin verdi. Bizde Şeriat öcü, tabu.

İslamla, din ve diyanetle, namaz ve secde ile, ibadetle hiç ama hiç ilgisi olmayan birtakım adamlar ve kadınlar zaman zaman Ezan Türkçe okunsun, namaz Türkçe kılınsın diye yaygara kopartıyor.

Egemen azınlıklar, Müslümanları koyun sürüleri gibi idare edebilmek için onları bölmüşler, parçalamışlar, bin fırkaya, hizbe, gruba, kliğe ayırmışlar.

Egemen azınlıklar cami imamlarının çoğunu namaz kılma memuru haline düşürmüş.

Egemen azınlıklar cuma hutbelerine bile karışıyor.

Egemen azınlıklar Ehl-i Sünnet Müslümanlığını açık veya sinsi şekilde yıkmaya çalışıyor.

Maalesef on milyonlarca Müslüman, egemen azınlıkların zokalarını yutmuş vaziyette.

Egemen azınlıkların Kemalist ilahiyatçıları ilahi İslam dini ile beşeri Kemalizm ideolojisini bağdaştırmak için saçma sapan kitaplar yazıyor. Vaktiyle Hindistan'da Ekfer Şah tarafından çıkartılan sapık dine benzer bir din uydurmaya çalışılıyor.

Resmi ideoloji, musalli Müslümanlardan hoşlanmıyor, musalla Müslümanı istiyor.

Müslüman halkı müstehcen yayınlarla, seks serbestliği ile, ahlaksız eğlencelerle, çıplaklıkla "terbiye" ediyorlar.

Egemen azınlıkların kontrolündeki bir kısım büyük medya Müslüman çoğunluğun harim-i ismetlerine günde 24 saat küfür, fısk, fücur, çirkef, isyan, günah, seks lağımları akıtıyor.

Bir güruh sapık İslam'ı, Kur'an ve Sünnet ahkamını AB ve BOP standartlarına uydurmaya çalışıyor.

Okullardaki mecburi din dersi kitapları ve müfredatı tam bir rezalet ve kepazelik. Kitabın başında Paşa'nın tam sayfa fotoğrafı yer alıyor.

İslam medreseleri kapalı ve yasak olduğu için halkı irşad edecek, bilgilendirecek, aydınlatacak yeterli sayıda icazetli gerçek hocalar ve mürşidler yok.

Bu memlekette genelev, meyhane, bar, pavyon, diskotek "masaj salonu", plaj açmak serbest ama tasavvuf dergahı ve tekkesi açmak yasak.

Zina suç değil ama bir tekkede topluca zikrullah yapmak suç.

Mini etek serbest, İslami tesettür kamu alanında yasak.

İngiltere'de, Norveç'te yaşasanız kızınızı koleje başörtüsü ile gönderebilirsiniz ama Türkiye'de gönderemezsiniz.

Başörtülü iç hastalıkları uzmanı Dr. Zeliha hanım Bolu'da bir devlet hastahanesinden kovuldu.

Namaz kıldığı için çok çalışkan, birkaç ödül sahibi, ahlaklı ve faziletli astsubay ordudan, yargı yolu kapalı olarak atıldı, hiçbir hakkı tanınmadı. Şimdi geçinmek için perişan vaziyette çöplüklerden kağıt ve kutu topluyor.

Kötü, bozuk, şerir düzen Müslümanları pasif hale getirmek için birtakım sahte İslamcıların önlerine bol miktarda haram rant kemikleri attı.

Zalimlere göre en iyi Müslümanlar birbirleriyle çekişen ve tepişen Müslümanlardır.

Müslümanların bir İmam-ı Kebir'e biat ve itaat ederek birleşmeleri küfür ve nifak için en büyük felaket olur.

Müslümanlar maalesef bir yığın hizbe, fırkaya, cemaate, parçaya ayrılmıştır.

Müslümanların başında bir İmam-ı Kebir yoktur.

Siyonistler ve Evangelistler Müslümanların başına evcil, itaatli, fantoş, kukla bir Halife seçmek için hazırlık yapıyor.

Peygamber (Salat ve selam olsun ona) ne demiş:

"Yaşadığı zamandaki İmam'a biat etmeden ölen kişi, sanki cahiliye ölümüyle ölmüş olur."

Müslümanların bundan haberi var mı? Çoğunun yok. Bilenler de bilmeyenlere bildirmiyor.

Ahir zamanda bina ve zina çoğalacakmış.

Ribaya bulaşmayan kimse kaldı mı?

Kıyametler veya Büyük Kıyamet yaklaşıyor, birtakım Müslümanlar vur patlasın, çal oynasın.

Ramazan'a az kaldı. Kutsal ay Ramazan şenlikleri ve etkinlikleri. Vur patlasın çal oynasın.

Vatan Sodom Gomore'ye dönmüş. Biz piknik yapıyoruz zevk ü safa içinde.

Alt katlarda yangın var, üst katlarda çalgı çengi.

Haram yeme yaygın ve yoğun hale gelmiş.

Müslümanlar, başında ehil bir Emirülmü'minin olan haysiyetli bir Ümmet olmaktan çıkmış; karanlık gecede yağmura yakalanmış, fırtınaya tutulmuş, kurtların hücumuna uğramış çobansız perişan bir sürüye benzemiş.

Gaflet denizine batmış Müslümanlar küfre, fısk u fücura kanıksamış.

Mukaddesat bezirganlığı büyük bir sektör olmuş. "Onların dinleri paradır..."

Beş vakit namaz terk edilmiş... Halk yığınları şehvetlerine uymuş... Zekat doğru dürüst verilmiyor... Başta gıybet olmak üzere lisan afetleri son haddine varmış...

On bin karı devlete dilekçe vermiş, fahişelik vesikası almak için. Sıra bekliyorlarmış sabırsızlıkla. Üzerinde TC başlığı bulunan resmi "vesikaları" alınca işe başlayacaklarmış.

Öyle ya kadın hakları var. KDV'li, gelir vergili, sağlık kontrollu, polis nezaretinde yasal fuhuş da demokratik ve çağdaş bir haktır.

Genelevlerden toplanan KDV ve gelir vergisi devlet bütçesine katılıyor.

Sizin maaşınızda da bu haram paradan bir miktar vardır.

Canım böyle karamsar tablolar çizerek içimizi karartmasana. Bak para toplayıp camiye beş lüks klima cihazı aldık. Bir de soğuk su makinası. Daha ne istiyorsun?

Sabah namazına on kişi geliyor diye şikayet edip durma. Mihraba bak. Dört sabit mikrofon var, imam bir de yakasına kablolu seyyar mikrofon takıyor. On kişilik cemaat iyi duysun diye. Efendi sen sağır mısın, hoparlörlerden çıkan ve yeri göğü inleten 120 desibel davudi sedaları duymuyor musun? Evet nice Müslüman seher vakitlerinde leşler gibi uyuyor ama hoparlörler uyumuyor...

Müslüman Türkiye'nin işi yaman.

Türkiye'nin Müslüman çoğunluğunun işi yaman

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci Yazar
11 HAZİRAN 2011

2011-05-07

Atatürk'ün Türkçesi (Anlayabilen beri gelsin)

Atatürk'ün Türkçesi (Anlayabilen beri gelsin)

4 Ekim 1934 tarihli CHP'nin yayın organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) Gazetesi'nde şu haber yayınlanmıştı:

"Reisicumhurumuzun Konukları Geldiler... Reisicumhur Hazretlerinin büyük misafirleri İsveç Veliahtı Prens Güstav Adolf Hazretleriyle zevcesi Prenses Luiz ve kerimesi Prenses İngrit hazeratı hususi trenle dün saat 10.45'de Ankara'ya gelmişlerdir...

Akşam muhterem misafirimiz veliaht Prens Güstav Adolf şerefine Reisicumhur Hazretleri tarafından bir ziyafet verilmiştir. Ziyafette Reisicumhur Hazretleriyle Prens Hazretleri arasında ayrıca dercettiğimiz nutuklar irat edilmiştir. Ziyafeti bir suvare takip etmiş ve geç vakte kadar devam etmiştir.

Gazi'mizin ziyafette söylediği nutuk:

"Altes Ruvayâl!.. Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye'ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. İsveç Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu, bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özençe değer değildir.

Avrupa'nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.

Altes Ruvayal!.. Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır. Ünlü babanız, yüksek Kralınız Beşinci Güstav'ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl Prenses Luiz'in, sevimli kızınız Altes Ruvayâl Prenses İngrit'in esenliğine, tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum."

Veliaht Hazretlerinin söyledikleri nutuk:

"Reis Hazretleri!.. Haşmetlû İsveç Kralı Hazretleriyle ailem ve şahsım hakkındaki çok dostane sözlerinizden pek ziyade mütehassis olduğum halde Prenseslerle birlikte Türkiye'yi ilk defa olarak ziyaretimizden fevkalade memnun ve mahzuz olduğumuzu Zat-ı Devletlerine temin etmek isterim. Bize karşı gösterilmiş olan güzel kabul, bizde çok kıymetli bir hatıra bırakacaktır. Hatırası İsveç'te hala canlı olan tarihi hadiseler vaktiyle milletlerimizi birleştirmiştir. Şu halde terakkisi Zat-ı Devletlerinin münevver ve şeciane idareleri altında bahir bir surette göze çarpan genç Türkiye cumhuriyetinin doğmasının, kuvvet bulmasının memleketimizde çok hususi bir alâka ve teveccühle takip edilmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Birbirlerinden uzak mıntıkada ve yekdigerinden tamamiyle farklı şartlara tabi bulunan memleketlerimiz, aynı gayeyi, fikri ve iktisadi memba ve servetlerimizin inkişafını mümkün kılacak yegane çare olan sulhun istikrarı gayesini takip ediyorlar. Bu gaye edildiği ve dünyada itimat hüküm sürmeğe başladığı takdirde milletlerimiz arasında daha normal münasebata rücu ümidi hasıl olabilecektir. Türkiye ve İsveç, her ikisinin de muhtaç olduğu mütekabiliyet esasına müstenit ticari münasebetleri de bundan müstefit olacaklardır.

Kadehimi, yeni Türkiye'nin Büyük Gazisi Zat-ı Devletlerinin sıhhatine ve asil, kahraman Türk milletinin saadet ve refahına kaldırır ve içerim."

72 yıl önce Köşk'teki Atatürk'ün İsveç veliahtine verdiği yemeğin mönüsü:

Çankaya Kaymağı... Prens Gustave Adolphe levreği... Gurmelerin kuzu yemeği... Krallara layık bıldırcın... Soslu kuşkonmaz... Odun ateşinde pişmiş piliç... Salata... Stockholm dondurmalı parfe... Şekerlemeler... Peynir çeşitleri ve meyve sepeti.

İçkiler: Perle d'Ankara... Rubis de Çankaya... Pouilly Fuisse... Chateau Pontet Canet 1923, Pommery et Greno Extra Sec...

(Yıllarca sonra Türkiye cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Ankara'yı resmen ziyaret eden İsveç kralına çektiği ziyafetin mönüsü de şuydu: Kabak çiçeği gratenli kuşkonmaz... Karides ve havyar sosu ile... Zeytinyağlı biber dolması... Akdeniz salatası... Dil balığına sarılı istakoz bacağı,... Karışık sebzeler ile... Ananaslı çikolatalı şarlot... Kahve ve çikolata.

İçkiler: Kavaklıdere Altın Köpük şampanyası, Kavaklıdere Selection... Narince Semillon şarabı, Kavaklıdere Selection Öküzgözü Boğazkere...)

Mustafa Kemal Paşa'nın konuşmasındaki Türkçe A. Dilaçar (Agob Martayan) Dil Kurumu devrim Türkçesidir. İsveç veliahtının Türkçesi ise normal edebi Türkçedir.

1934'teki Çankaya yemekleri ve şarapları mı daha lüks, yoksa A.N. Sezer'inkiler mi?.. Bu hususta karar vermeyi okuyucularıma bırakıyorum

Mehmet Şevket Eygi
Araştırmacı Yazar
6 Mayıs 2011

2011-05-02

Teke Tek Özel; Konuk, Mehmet Şevket Eygi



Kültür, Medeniyet, Estetik, Mimari, Tesettür, İffet, Türkçe, Osmanlıca, İsim seçimi ve Müslümanların Haline dair dikkatle ve mutlaka dinlenmesi gereken hoş bir sohbet...

2011-04-30

Gençlik Harcanıyor

Gençlik Harcanıyor

Gençler harcanıyorsunuz, feci şekilde harcanıyorsunuz!.. Haddim olmayarak sizleri uyarmama izin veriniz.
Hepsi için söylemem ama bir kısım aileler, ana babalar evlâtlarını harcıyor.

Metin okusun, Mübeccel okusun, çok para getiren mesleklere ve uzmanlıklara sahip olsunlar, refah içinde yaşasınlar, evleri lüks, yazlıkları lüks, otomobilleri lüks, sofraları lüks, giyim kuşamları lüks, hayatları lüks olsun... Biz sıkıntılar çektik, onlar çekmesin...

Müslüman bir ana baba çocukları için böyle mi düşünür? Peki nasıl düşünecek?..

Şöyle düşünecek:

Oğlum kızım iyi Müslüman, iyi insan, iyi vatandaş olarak yetişsin...Faydalı ilimler ve kültür sahibi olsun...Ahlâklı ve faziletli olsun...Yaratanının rızasını kazansın... İnsanlara, kendi halkına, ülkesine hizmet etsin...

Bunları istemeyip de lüks hayatı öne almak ne büyük bir çarpıklık ve sapıklıktır.

İslâm dini lüksü, israfı, her türlü sefahati (beyinsizliği) yasak ediyor. Böyle kötü şeyleri insan kendi evlâdı için ister mi?

Gençlerin şu üç sahada (boyutta) iyi yetişmesi gerekir:
(1)İnanç, bilgi ve kültür boyutu.
(2)Ahlâk, karakter boyutu,
(3)Güzellik, estetik boyutu.

Şu adamlara ve kadınlara bakınız: Çocuklarına İngilizce, matematik, fizik, kimya dersleri aldırıyorlar ama ilim, irfan, hikmet, görgü, edeb, insanlık dersleri aldırmıyorlar.

Bir gence neler lazımdır?..

(1) Öğrenilmesi farz olan faydalı ve kurtarıcı bilgiler lazımdır.
(2)Faydalı olmak şartıyla dünya kültürü lazımdır.
(3) İyi bir insan olmak için bilinmesi ve hayata uygulanması gerekli ahlâk, aksiyon, amel bilgileri lazımdır.
(4) Medenî görgü lazımdır.
(5) Edeb, nezaket, mürüvvet, fütüvvet lazımdır.

Gençlere bunlar mutlaka öğretilmelidir.

Kapağı yaldızlı, ismi cafcaflı birkaç kitap alır, okur ve bunları öğrenir... Hayır!.. Bu iş bu kadar kolay değildir. Bu saydıklarım ehliyetli üstadların, mürşidlerin önüne diz çöküp ders almakla öğrenilir.

Gençlerin çoğu ilmihallerini bilmiyor.

Üniversiteye gidiyor, zengin Türkçeyi bilmiyor. Bilmekten geçtim, okumasını bile bilmiyor.

Görgü kurallarını bilmiyor.

Paranın ne tehlikeli ve yakıcı bir âlet olduğunu bilmiyor.

Gençlere bunları kimler, hangi kurumlar öğretecektir?..

Şu yirmi milyonluk İstanbul'da İslâm görgüsü öğreten bir kurs, bir dershane var mı?

İslâm medeniyeti nedir öğreten bir mektep var mı?

İstanbul kültürünü öğreten bir merci var mı?

Evet gençlerimiz hüda-yı nâbit yetişiyor. Buna yetişme denirse...

Peki ne gibi çareler ve çözümler tavsiye ve teklif edersiniz?

Bu saydıklarım cemaat işidir, fert işi değildir... Bunca zengin cemaat var, mektepler açsınlar, kurs ve dershaneler açsınlar, dergahlar açsınlar, sohbethaneler açsınlar ve boşluğu doldursunlar...

"Bizim cemaat çok büyük, bizim baron çok büyük...Benim şeyhim senin şeyhini döver..." gibi safsatalarla gençlik yetiştirilmez.

Aklı fikri olanın elinde imkânı yok. İmkânı ve parası olanın aklı ve fikri yeterli değil... Arada olan gençliğe oluyor.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar

2011-04-24

Türkçe'mizi yıkan Ermeni Agop'u, Yahudi Mustafa Kemal Kurtarmış

Türkçe'mizi yıkan Ermeni Agop'u, Yahudi Mustafa Kemal Kurtarmış


Dilimizi dilim dilim... Agop Dilaçar

UYDUR UYDUR
7 Mart 1933: TDTC Genel Merkez Kurulu toplanır. Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelere savaş açılır, yerlerine yeni “tilcikler” konması için karar alınır.

...İPE DİZ...
Valide yerine doğurgaç, baba yerine doğurtgaç, aşevi yerine otlangaç, belediye için uray, mebus için saylav, sanat için dorut gibi ucubeler dayatılır ki milletimiz Agopça der bunlara...

KAKINÇ, aldatı, YONTU, söylev, gömüt, imge, NESNEL, avunç, bağıt, kaydırgaç, erek, varsıl, Açgı, basçık, alnaç, alışkı, İÇERİK, ansıma, ÇAVLAN, ardıl,

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...
Ya bunlar Türkçe değil, ya da ben Türk değilim! Necip Fazıl Kısakürek

Efendim onurlandırdınız.
Ne yani gururlandırdınız mı demek istiyor, şereflendirdiniz mi? Yoksa müftehir mi oldu?
İzzetli, haysiyetli, namuslu, vakarlı, erdemli, hatırlı, itibarlı, muazzez, muhterem, saygıdeğer, seciyeli...
Onur, bunların hangisi? Yeni kuşaklar “hepsi” diyecekler, eskiler “hiçbiri!”
Bakıyorsunuz Osmanlıda Rüşdiye ve İdadi mezunları bile (orta lise) sular seller gibi Fransızca konuşuyorlar.
Peki biz niye kıvıramıyoruz? Lisanımız kısırlaşmış da ondan... Bin kelimeyle iktifa edersen olacağı bu, zihni melekelerimiz dumura uğruyor.
Herkesin ağzında bir “stres”. İyi de stresten maksadın ne güzelim? Dert mi, gam mı, kahır mı, keder mi, gussa mı, yeis mi, tasa mı, mihnet mi, elem mi, üzüntü mü, sıkıntı mı, endişe mi, kasvet mi, nedamet mi, melâl mi, enduh mu, füduret mi, hüzün mü, hüsran mı, hicrân mı, ızdırap mı, inkisar mı, kâbus mu, hafakan mı, teessüf mü, teessür mü, vehim mi, buhran mı, matem mi, gaile mi? Söyle hangisi?
Kısrak, beygir, aygır, tay, gölük, kadana, küheylan, safkan, ester, güre, kulun, midilli, rahvan... Bunların hepsi ayrı şeyler ama “at” deyip geçiyoruz alayına...
Araplar aslana esed deyip geçemiyorlar ama... Adam n’apsın? Lûgatında 20 ayrı aslan olunca...

BU LİSANLA MI?
Siyasilerimiz konuşuyor: Biizz Çin Seddinden Adriyatik kıyılarınaaa...
Ata yurda ne ile gideceksiniz sahi? Oturgaçlı götürgeçle mi?
İnanın insan özeniyor. İranlı ilk mektep talebeleri iki bin yıllık metinleri şakır şakır okuyor, biz (ki yaşımız elli) Rahmetli Menderes’in Yassıada müdafaalarını çözemiyoruz daha.
Türkçe artık Babür Şahın, Gazneli Mahmud’un, Hüseyin Baykara’nın ve Ali Şir Nevai’nin yaşadığı coğrafyada bile kullanılmıyor. Haberiniz olsun ağalar, Acemin dili patlamış gidiyor. Asya’da İran yükseliyor.
Evet Kabil’de, Gazne’de, Mezar-ı şerif’te, Kunduz’da Herat’ta oğuz boyundan kardeşlerimiz var ama ne yazık ki bizi anlayamıyorlar.

VURUN AGOP’A
Hep öyle olur. Söz dilimizdeki tahribattan açıldı mı yaylar gerilir, oklar bir Ermeni’ye döner anında.
Agop Dilaçar’a!
İyi de kimdir bu adam? Ne yapar? Nasıl yapar? Elinden kim tutar?
1. Cihan Harbi... Suriye Cephesi...
Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Maksat ne olursa olsun, esirlerle temas affedilmez bir suçtur.
Sadece bizde değil bütün dünyada...
Onu ihanet-i vataniye cürmü ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir, sorgudan sonra...
Kendi kendine “ben bittim” der, “demek ki buraya kadar...”

DARAĞACINDAN
Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da suçtur ayrıca. (Türk ordusuna hakaretten okka altına girebilir pekâlâ)
Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kağıtlardadır zira. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar.
Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve ast zabiti rahatlatıp uğurlar.
Agop şaşkındır. Onun M. Kemal olduğunu bilmiyordur daha...
Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce muallimliği yapar.
Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada...
Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar yollamaktadır hâlâ... Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

TDK’NIN BAŞINA
22 Eylül 1932... M. Kemal, Agop Martayan’ı Dolmabahçe Sarayı’na çağırır...
Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır.
Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendiler de vardır ki, soydaşlarını görünce içi rahatlar.
M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar.
Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar.
İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar.
Tarihimizin Eti, Sümer, Urartu gibi karanlık kuyularda aranmasından rahatsız olanlar da vardır. Prof. Tahsin Banguoğlu bunlardan biridir mesela...

ADİL AÇAR!
1934’te Soyadı Kanunu kabul edilir. M. Kemal kendisine Dilaçar soyadını verir o da M. Kemal için Atatürk soyadını “önerir.”
Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi onun çapında bir akademisyenin altına imza atamayacağı nazariyelerdir. Mertçe çıkıp “gülünç olmayalım” demesi gerekir.
Ama o görüşünü belirtmez sadece emredileni yapar.
Latin harflerinin oturtulması hususunda aşırı gayret gösterir. Dil Tarih Coğrafya’da Türkoloji dersleri verir.
O kadar Türk asıllı varken “Türk Ansiklopedisi”ni hazırlanma işi de ona ihale edilir.
1979’da ölür. Nedendir bilinmez Devlet ajansı adını “A nokta Dilaçar” olarak geçer, TRT spikeri de “Adil Açar” diye okuyup ayrı bir garabete imza atar.
Agopsa Agop kardeşim, adamın adını niye saklıyorsunuz, kimden korkuyor, niye utanıyorsunuz? Doğru dürüst söyleyin “TDK baş uzmanı Agop Martayan yarın filan kiliseden kaldırılıp Şişli Ermeni Gregoryan Mezarlığına...”
Bizim cenahta hep Agop’a sövülür, yok dilimizi mahvetti de kahretti de filan...
Eğer Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan Ermeni Dil Komitesinin başına geçirmek için bir Türk arasa, hayır demeyecek bir sürü dil uzmanımız çıkar.
Ki Ermeniceyi bozup kısırlaştırmak, Ermeni çocuklarını dedesi ile anlaşamaz hale getirmek için fırsatı kaçırmazlar. Ermenicenin hece yapısını, alfabesini de değiştirirler icabında.


TDK’DA YARIM ASIR
Agop Martayan İstanbul Büyükdere’de doğar (1895).
İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar.
1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar.
1. Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.
1932’de Türkiye’ye getirilir, ölünceye kadar TDK’da “baş uzman” olarak vazife yapar.


MİLLİYETÇİLİK DERSLERİ
“...Kemalizm Türkçülüğü, Ziya Gökalp Türkçülüğünü reddetmez tamamlar. Ziya Gökalp için menşe birliği mevzubahis değildi, yabancı kaynaktan gelen fakat Türk kültürüne temessül eden ve onunla kaynaşan her şey Türk’tü. Kemalizm Türkçülüğüne göre ise “her Türk asıllı olan Türk’tür”; yabancılaşmaya yüz tutmuşsa, onu tekrar kültürüne döndürmeli, zira o Türk’ün malıdır...
(Agop Dilaçar, “Alpin ırk, Türk etnisi ve Hatay halkı”, CHP Konferanslar Serisi)

KURTULUŞ GEOMETRİDE!
Atatürk’ü, siyaset olaylarının büyük bir devlet adamı yaptığı gibi, yurdun kültür sorunları da onu büyük bir eğitimci durumuna getirdiğini, bu nitelikleriyle bîr önder değil, içten, özden, yüreği açık bir Ata, kılıcı ile ulusunu kurtaran, kalemi ile de onu yükselten bir şahsiyet olarak tanımlamaktadır.
Büyük bir asker, devlet adamı, önder, eğitimci deha olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta ifade ettiği “... Millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu...” anlatmanın en güzel örneği hayatının son yılında yazdığı Geometri kitabıdır.
Agop Dilaçar


MAZHAR OLMUŞ
“Atatürk, (Elâziz) seyahati esnasında Sivas’a uğradı. Burada bir okulda (Sivas Lisesi) talebeyi imtihan ederken Hendese (Geometri) terimlerinin hâlâ eskisi gibi devam ettiğini görmüş, canı sıkılmış. Derhal, Atatürk’ün yanında bulunan Celal Bayar, Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’a yazdığı bir telgrafla bu kitapların okullardan kaldırılmasını bildirmiş. Saffet Arıkan’ın cevabı şu oldu: “İlk irşadınıza bendeniz mazhar oldum.”
Asım Us

KUTUNBİTİK ALDIM
“Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım”
Gazi Mustafa Kemal

KARANLIKTA N’APCAZ?
...Teklif, tavsiye, telkıyn için ÖNERİ; alenî, bâriz, âşikâr, ayan, bedîhî, vâzıh, sarih, müstehcen, münhâl, üryan, meftuf, berrak ve defisiter için AÇIK “sözcük”leriye yetinmek zorunda kaldığımız kafama dank etdi!
Türkolog Prof. Otto Jastrow şu tesbitte bulunuyor: “Bu yüzden Türk Dili kültürel çokkatlılığını ve nüans zenginliğini geniş ölçüde kaybederek yeniden ilk çıkdığı tek boyutlu bozkır diline yaklaşıyor.”
Aynı bağlamda babam da derdi ki “Yakında artık karanlıkda konuşamayacağız. Çünki el kol işâreti yapmaksızın merâmımızı anlatabilme imkânını kaybediyoruz.”
Yağmur Atsız

BARİ AHENKLİ OLSA
Şair Bâki “Baş eğmeziz” demiş, “edâniye dünyâ-yı dûn için, Allah’adır tevekkülümüz i’timâdımız.”
Şu inceliğe, şu derinliğe bakın. Edâni, dünya ve dûn... Üçü de “deni” kökünden geliyor, yani “alçak!”
Bir mısrada peş peşe “alçak alçak alçak” demek zorunda kaldığınızı düşünün...
Tuhaf... Acizlik... Nakarat!
Böyle bir dille ne şiir olur, ne sanat!
Ne gönül okşar, ne kulak!
Hayati İnanç

BİR İHTİMAL DAHA
Bir olasılık daha var.
O da ölmek mi dersin?
Söyle tinim ne dersin?
...İş buna gidiyordu. Yani ‘Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin’i; ‘kavuşgung başka acun, sen bir yaşama karşılıksın’ diye çevirirseniz bu Türkçe mi olacak?
Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya

İz bırakanlar
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura@tg.com.tr
03 Nisan 2011 Pazar

2011-04-23

Okur Yazar Cahiller Ordusu (Acınacak Halimiz)

Okur Yazar Cahiller Ordusu (Acınacak Halimiz)

ESKİDEN halkın yüzde sekseni okuma yazma bilmeyen cahilmiş. Sonra her yere okullar açıldı, eğitim mecburî hale getirildi ve Latin harfleriyle okuma yazma bilen cahiller yetiştirildi. Tabiî ki, okul bitirmiş herkese cahil damgası vurmuyorum.

Adam Türkiyeli. Anadili Türkçe, liseyi bitirmiş, üniversitede okumuş. Kendisine Çalıkuşu romanın...ın 1928’den önceki bir baskısını veriyorsunuz, yüzünüze şaşkın şaşkın bakıyor ve “ben bunu okuyamam” diyor.

Nasıl okuyamazsın, senin anadilin Türkçe, bu kitap da Türkçe, nasıl oluyor bu iş?

Adamcağız İstanbul Üniversitesinde profesör, tarihî ana kapının üzerindeki kocaman Türkçe mermer kitabeyi okuyamıyor...

Karacaahmet mezarlığına gidiyor. Atalarının Türkçe mezar taşlarını okuyamıyor...

Şöyle veya böyle… Bu anlattıklarım cahillik değil de nedir?

Stalin zamanında, Sovyetler Birliğinin üyesi (veya sömürgesi) olan Müslüman Türk ülkelerinde alfabe değişikliği yapılarak kültür hayatında büyük bir kopukluk meydana getirilmişti.

Bırakın alfabeyi değiştirmek, klavyeyi değiştirmek bile kopukluğa sebep olur. “F klavye” ile on parmak rüzgâr gibi hızlı yazan birine Q klavyeli bir cihaz verin doğru dürüst yazamayacaktır.

Solak birine ille de sağ elinle yazacaksın derseniz ne olur? Zar zor eciş bücüş yazabilir.

Peki, başka bir konuya geçelim: Öğrenilmesi zor bir yazı sistemi mi faydalıdır, yoksa zor ve çetrefil bir sistem mi?

Çine, Japonya’ya bakınız. Yazıları ne kadar zor ve girift. Onlar bu yazıyla ilimlerde, fenlerde, edebiyatta, sanatta, kültürde harikalar meydana getirdi.

Japonya’da 400 üniversite var. Günde 13,5 milyon (hafta tatilinde bir milyon daha fazla…) basan gazeteleri var. Bir yığın Nobel kazanmış ilim adamları var. Muazzam bir sanayileri var.

Evet, zor bir yazı toplumu güçlendirir, onu öğrenen çocuklara fikir ve kültür çilesi çektirerek onları daha tecrübeli, daha talimli, daha sebatlı yapar. Kolay bir alfabe ise zihin tembelliğine, gevşekliğe yol açar, okumuşları da cahil derecesine indirir.

Vatandaş Türkiyeli, anadili Türkçe ve 1897’de basılmış Türkçe bir Fuzulî Divanı’nı okuyamıyor. Ha Türkçe ha Çince. Ben böyle bir eğitimi, böyle bir okumuşluğu ne yapayım?

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar

2011-04-09

Şair, edip ve devlet adamı ALİ ŞİR NEVAİ

Şair, edip ve devlet adamı ALİ ŞİR NEVAİ

Türklüğün Çağatay sahasında bilgin ve devlet adamı. 1441’de Herat’ta doğdu. Timur Hanın meliklerinden Sultan Ebu Said’in vezirlerinden olan babası Kiçkine Bahşi, Ali Şir Nevai’nin terbiye ve eğitimine çok önem verdi.

Sultan Hüseyin Baykara ile mektepte ders arkadaşıydı. İkisinden hangisi devlet idaresine geçerse, diğerini unutmamak üzere aralarında sözleşmişlerdi. Ali Şir, bir müddet Horasan’da, sonra da Semerkant’ta tahsil ile meşgul oldu. Bir hayli zaman sonra, Hüseyin Baykara Herat’ta tahta geçti. Verdiği sözü yerine getirmek için Ali Şir’i arattırdı. Semerkant’ta olduğunu öğrendi. Maveraünnehir meliki Ahmed Mirza’ya yazarak Ali Şir’in kendisine gönderilmesini istedi. Ali Şir, Sultan Ahmed’in yardımıyla Herat’a geldi. Hüseyin Baykara tarafından yakın ilgi ile karşılanarak önce mühürdarlığa, sonra da vezirliğe tayin edildi. Ali Şir, boş vakitlerini kitab okuma, inceleme ve araştırma yapmakla geçirdi. Bu sebepten çevresi alimler ve edipler cemiyeti haline gelmiş idi. Edip ve şairler ile bütün ilim, sanat, hüner sahiblerine yardım ederdi. Böylece maarif ve sanayinin gelişmesine yardımcı oldu.

Sultan Hüseyin kendisini çok severdi. Hatta, Herat’ta bulunmadığı zamanlar, yerine Ali Şir vekalet eder, onun namına fermanlar çıkarırdı. Bir müddet sonra siyasetten usanıp, istifa etmek istemiş ise de Sultan razı olmamış, ısrarı üzerine Esterabad valiliğine tayin etmiş idi. Ali Şir Nevai orada da çok durmayıp vazifeden ayrılarak kendisini ilim ve sanata verdi (1490). Sultan ona daima ihsanlarda bulunurdu. Şehzadeler de Ali Şir’in meclisinden eksik olmazlardı. 1501 (H. 906) yılında vefat etti. Mezarı Herat’tadır.


Ali Şir Nevai, devlet ve siyaset adamlığı yanında her şeyden önce bir şair ve alimdi. O devirde örnek gösterilen İran edebiyatını Türk geleneklerine uygun hale getirmeye çalıştı. Türkçeye büyük hizmetlerde bulundu. Ayrıca güzel sanatların hemen hepsi ile meşgul olmuş; hattat, nakkaş ve benzeri sanatçıları korumuştur.

Ali Şir, tarih, edebiyat ve lisanda söz sahibi idi. Türkçe ve Farsça şiir yazmasının yanında Arapça’yı pek iyi öğrenmişti. Şiirlerini Türkçe ve Farisi yazdığı için Züllisaneyn (iki dil sahibi) ismiyle tanınır. Meşhur alim Molla Cami onunla şiir sohbetleri yapardı. Molla Cami, İran insanının yetişip aydınlanması için eser yazarken, Ali Şir Nevai de ona paralel olarak Türk insanının yetişmesi için çalıştı. Gerçekte her iki edebiyatçı ve alim de, inanç ve fikir yönünden aynı şeylere yer vermişlerdir.

Ali Şir Nevai, Kaşgarlı Mahmud’dan sonra Türk diline hizmet eden en büyük Türk edebiyatçısıdır. Muhakemet-ül-Lugateyn (iki dilin muhakemesi) adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırmış ve birçok yerlerde Türkçenin üstünlüğünü göstermiştir. Bu eserini Türkçeyi bırakıp, Farsçayı üstün görenleri uyarmak için yazmıştır. Kendisinden sonra gelen birçok şairi etkilemiş, ona nazire yapan, onun görüşlerini savunan pek çok şair görülmüştür. Türkçe şiirlerinde Nevai, Farisi şiirlerinde Fani mahlasını kullanmıştır.

Hayrat ve iyilikleri de çok olup, bir çok medreseler ve binalar yaptırmıştır. Büyük bir kütüphanesi olup, bu kütüphaneden pek çok kişi istifade etmiştir.

Eserleri:

Ali Şir Nevai’nin dördü Türkçe, biri Farsça olmak üzere beş divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazain-ül-Maani’dir. Türkçe divanlar, sırasıyla; 1) Garaib-üs-Sıgar: Çocukluğunda yazmış olduğu şiirlerden meydana gelmiştir. 2) Nevadir-üş-Şebab: Gençliğinde yazdığı şiirleri ihtiva etmektedir. 3) Bedayi-ül-Vasat: Olgunluk devresine ait şiirleri bu eserde toplamıştır. 4) Fevaid-ül-Kiber: Yaşlılığında söylemiş olduğu şiirlere ayrılmıştır.

Ali Şir Nevai’nin diğer eserleri şunlardır: 1) Hayret-ül-Ebrar: İslam ahlakı, tasavvuf, iman, adalet, doğruluk, ilim, cehalet, yiğitlik, edeb gibi konular üzerine yazılmış, manzum makale ve hikayelerden müteşekkil bir mesnevidir. 2) Ferhad ve Şirin. 3) Leyla ve Mecnun: Nevai’nin üçüncü mesnevisidir. Bu mesnevi, Nizami’nin ve Hüsrev-i Dehlevi’nin izinde yazılmış olmakla beraber, olayların psikolojisi, tasviri ve sosyal hayat içinde işleyişi bakımından tamamiyle orijinal, milli ve mahalli bir eser görünüşündedir. Hikayede şahısların ve olayların tasviri, kelimelerle yapılan bir tablo halinde, adeta Orta Asya hayatını ortaya sermektedir. 4) Seb’a-i Seyyare: Bu mesnevi, meşhur Sasani Hükümdarı Behram-ı Gur’un hikayesidir. Daha çocukken babası tarafından Medain’den çıkarılan ve babasının ölümünden sonra çıkan taht kavgaları arasında, bir ordu ile Medain’e gelerek hükümdar olan Behram-ı Gur’un yaptığı savaşlar, av maceraları bu mesnevinin mevzuunu teşkil etmektedir. 5) Sedd-i İskenderi: Bu mesnevi, Zülkarneyn aleyhisselamın hayatını, fetihlerini, kahramanlıklarını ve adaletini anlatan bir İskendernamedir. Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatında ilk hamse yazan da Ali Şir Nevai’dir. 6) Lisan-üt-Tayr: Büyük alim Feridüddin-i Attar’ın Mantık-ut-Tayr’ına nazire olarak yazılmış, 3500 beytten meydana gelen tasavvufi bir eserdir. 7) Muhakemet-ül-Lügateyn, 8) Mecalis-ün-Nefais: Bu eser, Türk edebiyatında ilk defa Ali Şir Nevai tarafından yazılan bir şairler tezkeresidir ve pekçok şair tarafından örnek alınmıştır. 9) Mizan-ül-Evzan: Türkçe olup, bu eserde, Orta Asya Türk nazım şekilleri hakkında bilgiler ve örnekler verilmektedir. 10) Nesaim-ül-Mehabbe: Orta Asya’da yaşayan velilerin hayat ve menkıbelerini anlatan bir Tezkiret-ül-Evliya’dır. Tasavvufun Türkler arasında nasıl karşılandığı, büyük velilerin Türklerden nasıl saygı ve sevgi gördüğü, Türk tasavvufu hakkında bilgiler veren bu eserde, özellikle halk psikolojisi bakımından önemli çizgiler vardır. 11) Nazm-ül-Cevahir (Türkçe), 12) Hamset-ül-Mütehayyirin, 13) Tuhfet-ül-Müluk (Farisi), 14) Münşeat (Türkçe), 15) Sirac-ül-Müslimin, 16) Tarih-ül-Enbiya (Türkçe), 17) Mahbub-ül-Kulub fil-Ahlak, 18) Seyf-ül-Hadi ve Rekabet-ül-Münadi.

Bu ay öne çıkanlar