Selefilik - Vehhabilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selefilik - Vehhabilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-03-28

Nâsıruddîn el-Albânî muteber birisi midir?

Nâsıruddîn el-Albânî muteber birisi midir?


Zamanımızın Önde Gelen Reformcusu el-Albânî Hakkında Kısa Bir Rehber
Yazan: Dr. Cibril Fuad Haddad
Tercüme: Murat Yazıcı
[Not: Köşeli parantez içindeki notlar mütercim tarafından eklenmiştir.]
Nâsıruddîn el-Albânî günümüz Vehhabî ve “Selefîleri” arasında en önde gelen bir bid’atçı ve reformcudur. Meslek olarak saat tamircisidir. Kendi kendisini eğiterek [sadece kitap okuyarak] hadîs âlimi olmak iddiasında olan bir kişidir. İslâmî ilimlerden herhangi birinde bir hocası [ve icazeti] yoktur. Kur’an-ı kerimi veya herhangi bir hadîs, fıkıh, akaid, üsûl veya imlâ kitabını ezberlemediğini itiraf etmiştir. Büyük Ehl-i sünnet âlimlerine hücum ederek ve fıkıh ilmini aşağılayarak meşhur olmuştur. Bilhassa, bir Hanefi fıkıhçısı olan babasının mezhebine karşı kötü niyet sergilemiştir.
Allahü teâlânın dostlarına ve tasavvuf ehline karşı aşırı saygısızdır. Önce Suriye’den, sonra Suudi Arabistan’dan çıkarılmış, 1999’da ölene kadar Amman-Ürdün’de ev hapsi altında yaşamıştır. Bid’atçıların, kendilerine has yeni yollar tutan reformcuların ve “Selefî” ve Vehhabî sempatizanlarının kıblesi olmaya devam etmektedir. Kitap tüccarlarının ve birçok eğitimsiz Müslümanın tercih ettiği bir yazardır. Çağımız Sünnî âlimlerinin ekserisi onun sapıklıkları hakkında ikazlarda bulunmuş ve birçokları onu reddeden makaleler veya kitaplar yazmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:


1 – Hindistanlı hadîs âlimi Habiburrahman el-A’zami: 4 ciltlik “el-Albânî Şudhudhuhu ve Ahtâ’uh” (Albânî’nin Sapmaları ve Hataları).

2 – Suriyeli âlim Muhammed Sa’id Ramazan el-Buti iki klasik eser yazmıştır: “El lâ mezhebiyye ehtaru bid’atin…” (Bir Mezhebe Tâbi’’ Olmamak Şerî’atı Tehdid Eden En Büyük Tehlikedir) ve “Es Selefiyye Merhalatun Zemaniyyetun Mübareke lâ Mezhebun İslâmi” (Selefin Yolu Mübarek ve Tarihî Bir Çığırdı, İslâmî Bir Mezheb Değildi).
3 – Faslı hadîs âlimi Abdullah ibni Muhammed ibni Sıddîk el-Gummari: “Irğam el mubtedi’ el ğabi bi cevaz-it tevessul bi-n Nebî fi-r Redd ‘alel Albânî el vabi” (Muzır el-Albânî’ye Reddiye: Akılsız Bid’atçının Peygamber aleyhisselâm ile Tevessülün Cevâzına Mecbur Edilmesi), “El kavl-ul mukni’ fi-r redd ‘alel Albânî’l mubtadi’” (Bid’atçı el-Albânî’nin Reddi için İkna Edici İzah) , “Itkan es-sun’a fiy tahkik ma’nal bid’a” (Bid’atın Ma’nâsının Tahkiki için Hassas Çalışma).
4 – Faslı hadîs âlimi Abdulaziz ibni Muhammed ibni Sıddîk el-Gummari: “Beyan neks-el nekîs el mu’tadi” (İsyancının İhanetinin Teşhiri).
5 – Suriyeli hadîs âlimi Abdu’l-Fettah Ebû Gudde: “Redd ‘alel ebatil vel iftira-ât nasir el-Albânî ve sahibihi sabikan Zuheyr el-Şeviş ve mu’azirihima” (el-Albânî’nin ve eski arkadaşı Zuheyr el-Şeviş’in ve Destekçilerinin Yalanlarının ve Uydurmalarının Reddi).
6 – Mısırlı hadîs âlimi Muhammed Avvame: “Âdâb el-İhtilâf” (Görüş Farklılıklarını Uygun Şekilde İfade Etme Adabı).
7 – Mısırlı hadîs Âlimi Mahmud Sa’id Memduh: “Vusul et-Tahani bi isbat Sunniyet-üs subha ve-r redd ‘alel Albânî” (el-Albânî’ye Reddiye: Tesbihin Bir Sünnet Oluşunun Teyidi ve Karşılıklı Faydanın Varışı), Tenbih-ül Muslim ila ta’addi-l Albânî ‘ala Sahihi Muslim” (el-Albânî’nin Sahih-i Müslim’e Saldırısı Hakkında Müslümana İkaz).
8 – Suudi hadîs âlimi İsma’il ibni Muhammed el-Ensâr: “Te’akkubat ‘ala “silsilet-ul Ehadîs ed-da’îfe vel mevdu’e” lil Albânî” (el-Albânî’nin Zayıf ve Mevdu Hadîsler Hakkındaki Kitabının Tenkidi), “Tashih Salat-ut Teravih ‘işrîne rek’aten ve-r redd ‘alel Albânî fi tad’îfih” (Teravih Namazının Yirmi Rekat Oluşunun Doğruluğunun Tesbiti ve el-Albânî’nin Bunu Zayıflatmasının Reddi), “İbahat et-tahalli biz’zeheb el muhallak lin-nisa ver-redd ‘alel Albânî fi tahrîmih” (Kadınların Altın Takıları Kullanmasının Cevâzı ve el-Albânî’nin Bunu Yasaklamasının Reddi).
9 – Suriyeli âlim Bedreddin Hasan Diab: “Envar el mesabîh ‘ala zulumat el-Albânî fi salat-et teravih” (el-Albânî’nin Teravih Namazı Üzerindeki Karanlığının Aydınlatılması).
10 – Dubai’ın Diyanet İşleri Reisi ‘İsa ibni Abdullah ibni Mani’ el-Himyâri: “El i’lam bi istihbab şedd er-rihâl li Ziyareti Kabri Hayr-il Enâm” (Mahlukatın En Hayırlısının Kabrini Ziyaret için Seyahatin Tavsiyesi Hakkında Bildirim), “El bid’a el hasene aslun min usul-it teşri’” (Bid’at-ı Hasene İslâm Hukukunun Kaynaklarındandır).
11 – Birleşik Arap Emirlikleri’nin Diyanet İşleri Bakanı Şeyh Muhammed ibni Ahmed el-Hazreci’nin makalesi: ” el-Albânî: tetarrufâtuh” (el-Albânî’nin Aşırılıkları).
12 –Suriyeli âlim Firas Muhammed Velid Veys’in neşre hazırladığı İbni Mulakkin’e ait Sünniyyatü’l-Cumu’atü’l-Kabliyye’deki bir yazısı (Cuma Namazından Önce Kılınması Gereken Sünnet Namazlar).
13. Suriyeli âlim Semir İslâmbulî: el-Ahad, el-İcmâ’, en-Nesh.
14. Ürdünlü âlim Es’ad Selim Tayyim: Beyanu Evhâmi’l-Albânî fî Tahkikihi li Kitâb Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (el-Albânî’nin Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî Kitabını Neşrederken Yaptığı Hataların Teşhiri).
15 – Ürdünlü âlim Hasan Ali es-Sakkaf: 1. Tanâkuzâtü’l-Albânî el-Vâdihati fî ma Vaka’a fî Tashîhi’l-Ahadîsi ve Tad’îfiha min Ahta’in ve Galtatin, iki cilt (Albânî’nin Hadîsleri Sahih veya Zayıf İlan Ederken Yaptığı Hatalarda ve Gaflarda Mevcut Açık Çelişkileri), 2. İhticâcu’l-Ha’ibi bi ‘İbârâti men İdde’a el-İcmâ’a fe Hüve Kâzibun (Beceriksizin “İcma Vardır Diyen Yalancıdır!” İfadesine Sığınışı), 3. el-Kavlü’z-Zabtu fî Siyami Yevmi’s-Sebt (Cumartesi Günleri Oruç Tutmak Hakkındaki Sağlam İzahat), 4. el-Lecifu’d-Du’af li’l-Mutala’ib bi Ahkami’l-İ’tikaf (İ’tikafın Hükümleriyle Oynayan Kişiye Öldürücü Darbe), 5. Sahih Sıfat Salat en-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (Peygamberimizin Namazının Doğru Tarifi), 6. İ’lamu’l-Ha’id bi Tahrimi’l-Kur’ani ‘ale’l-Cünübi ve’l-Ha’idi (Hayzlıya ve Cünübe Kur’an-ı Kerimin [tutmanın ve okumanın] Yasaklığı Konusuna Burnunu Sokan İşgüzar Kişinin Değerinin Takdiri), 7. Telkihu’l-Fuhumi’l-’Aliyeti (Yüksek Anlayışın Sık Tekrarla Öğretilmesi), 8. Sahihu Şerhi’l-’Akideti’t-Tahâviyye (İmam Tahâvî’nin Akidesinin Doğru İzahatı).
Albânî’nin bid’atları arasında şunlar vardır:
1. Adabuz Zifaf [Evlenme Adabı] kitabında kadınların altın yüzük, bilezik, zincir vs. giymesini yasaklamaktadır; bu ulemânın icmâ’ına aykırıdır. [Mütercimin notu: Albânî’nin bahis konusu kitabının tercümesindeki yazı şöyledir: “Bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında parmaklarına altın yüzük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için evvela onlara benzemek olur. Sonra da İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten haramdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden nasslara muhalefet etmektir.” (N. Albânî, Hadîs-i Şeriflere Göre Evlenme Adabı, Arslan Yayınları, s. 64) Bu kitabın mütercimi Ali Arslan, bir not ilave etmiş: “Bu fetva, dört mezhebe muhaliftir. Dört mezhebe göre de altın kadınlara helaldir, bilinsin.” (s.66)]
2. Ticaretten kazanılan paranın % 2,5’lik zekâta tâbi’ olmadığını iddia etmektedir. [Halbuki] Ticaret Müslümanların arasında parayı deveran ettiren en temel faaliyettir.
3- Cumartesi günleri oruç tutmayı mutlak olarak yasaklamaktadır.
4- Üç Mescid dışındaki herhangi bir mescidde i`tikaf yapmayı yasaklamaktadır.
5. Ramazan ayında, şerî’atın tarif ettiği akşam vaktinden önce ve hakiki imsaktan sonra yiyip içmenin câiz olduğunu iddia etmektedir.
6. Hanefî fıkhını [bugünkü] İncil’e benzetiyor. (Bkz. Münzirî’nin Sahih-i Müslim Muhtasarı’na yaptığı yorum, 3. Baskı, Beyrut: el-Mekteb el-İslâmî, 1977, s.548). Bu ifade sonraki baskılardan çıkarılmıştır.
7- İnsanları, selef imamları (mesela, dört mezheb imamı) yerine kendisini taklid etmeye davet etmektedir. Takipçileri Albânî’nin görüşlerine uymayan hadîs-i şerifleri geçersiz kılmaya çalışmaktadırlar.
8- Kasden terk edilen namazların kazâ edilmesini yasaklamaktadır.
9. Hayızlı kadının ve cünübün Kur’an-ı kerîmi okumasının, tutmasının ve taşımasının câiz olduğunu iddia etmektedir.
10. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrinin mescid içinde bulunmaya devam etmesinin Medîne’de mevcut bid’atlardan biri olduğunu tekrar tekrar iddia etmektedir.
11. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret etmek veya O’ndan şefaat istemek maksadıyla seyahat edenin yanıltılmış bir bid’atçı olduğunu iddia etmektedir.
12. Allahü teâlâyı hatırlamak için elinde tesbih taşıyanın yanlış yapığını ve bid’atçı olduğunu iddia etmektedir.
13. Allahü teâlâ için Arş’ın üzerinde bir mekân uydurmuş ve buna el-mekân el-ademî (mevcut olmayan mekân) adını vermiştir.
14. Tamamü’l-minne isimli kitabında istimnânın [masturbasyonun] orucu bozmadığını iddia etmektedir.
15. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhârî’nin “düzeltilmiş” baskılarını neşretmiş ve “muhtasar” [kısaltılmış] ismini vererek hileli bir yol izlemiştir. Böylece bu temel ve mühim kitabların bütünlüğünü [bozulmamış hallerini] ihlâl etmiştir.
16. Dört Sünen’in, İmam Buhârî’nin Edeb-ül Müfred’inin, Münzirî’nin Tergib ve Terhib’inin ve Süyûti’nin Cami’üs – Sağir’inin değişik bir şablonla yeni baskılarını neşretmiş ve bunların her birini “Sahih” ve “Zayıf” adını verdiği iki kısma ayırarak bu temel kaynakların bütünlüğünü [bozulmamışlığını] ihlâl ve tahrif etmiştir.
17. Diyor ki: “İlâhî sıfatları te’vil edenlerin bir çoğu zındık değillerdir, ama zındıkların söylediğini söylemektedirler.” Yine diyor ki: “Te’vil ile ta’til aynı şeydir.” (Fetâvâ (s. 522-523) ve Muhtasar el-Uluv (s. 23 vd.)).
18. Kasas/88’deki “O’nun vechinden [zatından] başka her şey yokluğa mahkumdur” meâlindeki âyette geçen “vech” kelimesini hâkimiyet ve mülk olarak açıkladığı için Buhârî’nin kâfir olduğunu imâ etmektedir. İmam Buhârî Sahih’inin Tefsir Kitabı kısmında der ki: “Vechi hariç, mülkü hariç ma’nâsındadır. Şöyle de söylenmiştir: Sadece O’nun vechi için yapılanlar hariç…” [Mütercimin notu: Kurtubî Tefsiri’nde diyor ki: “Ebû'l-Aliye ve Süfyan da şöyle demişlerdir: Kendisi ile yalnız­ca O'nun Vechi dilenen şeyler... (kalıcıdır) demektir. Yani sadece O'na yakınlaşmak maksadı ile yapılan ameller kalıcıdır.”] Buna karşı Albânî şu lafı ağzından kaçırmaktadır: “Hiç bir gerçek mü’min böyle bir şey demez” ve “el-Buhârî’nin böyle söylemediğini düşünmeliyiz.” (Fetâvâ s. 523)
19. Albânî el-Tevessül isimli kitapçıkda Mu’tezileyi taklid ederek, Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) veya Evliyadan biri vasıtası ile tevessül, istigase ve teşeffü’yü İslâm’daki haramlardan biri olarak ilan etmekde ve şirke denk olduğunu söylemektedir. Arkadaşları İbni Baz ve el-Kahtani (bkz. el-Vela ve el-Bera) gibi taklidçileri ve başkaları da böyle iddia ediyorlar. Bunlar böylece çok sayıdaki sağlam ve açık rivâyeti inkar etmiş oluyorlar. Meselâ, İmam Buhârî’nin İbni Ömer’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği şu hadîs-i şerif böyledir: “Kıyamet Günü güneş öylesine yaklaşacaktır ki, akan terler kulakların ortasına kadar erişecektir. Böyleyken Adem aleyhisselâmdan yardım isterler (istigasu), sonra Musa aleyhisselâmdan, ve sonra Muhammed aleyhisselâmdan. Muhammed aleyhisselâm onlar için şefaat edecektir (fe yeşfe’u)… ve o gün Allahü teâlâ O’nu yüce bir makama çıkaracaktır, böylece ayakta duran herkes (kâfirler dahil) O’nu öveceklerdir (yehmeduhu ehlu el-cem’i küllühüm).”
20 – Ölüm meleğinin isminin Azrâîl olduğunu inkâr etmekte ve bu ismin İsrailiyattan başka kaynağı olmadığını söylemektedir. Halbuki, Kâdî İyâd rahimehullah Şifâ-i Şerîf’de bu konuda icmâ’-ı ümmet olduğunu bildirmektedir.
21 – Diğer Vehhabîler ve “Selefî” bid’atçılar gibi Albânî de Eş’arîlerin, Mâtürîdîlerin ve tasavvufçuların Ehl-i sünnet dışı ve hatta İslâm dışı olduğunu iddia etmektedir. Halbuki Allahü teâlâ ve Peygamberi (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bunları övmüştür! “Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler…” (5:54) meâlindeki âyet-i kerîme indikten sonra, Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Ebû Musa el-Eş’arî’ye işaret etti ve dedi ki: “Onlar bu zatın kavmidir.” (İyad’dan rivâyet eden İbni Ebi Şeybe ve el-Hâkim bunun Müslim’in kıstasına göre sahih olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca el-Heysemî’nin sahih olduğunu bildirdiği bir isnadla el-Taberânî tarafından rivâyet edilmiştir.) el-Kuşeyrî, İbni Asakir, el-Beyhakî, İbni Sübkî ve başkaları dedi ki: Ebû Hasen el-Eş’arî’nin takipçileri –yani Eş’arîler, ki ekserisi tasavvuf ehlidir- Ebû Musa’nın kavmine dahildir çünkü, bir Peygamberin kavminden bahsedilen her yerde kasdedilen o Peygambere tâbi’ olanlardır. [Mütercimin notu: Ehl-i sünnet i'tikâdındaki iki mezheb imâmından biri olan Ebû Hasen el-Eş’arî (Ali bin İsmâil) hazretleri Eş'arî kavmindendir. Şeceresi şöyledir: Ali bin İsmâil bin İshâk bin Sâlim bin İsmâil bin Abdullah bin Mûsâ bin Bilâl bin Ebî Bürde bin Ebû Musel-Eş’arî. Ayrıca bkz. Kurtubî Tefsiri, Mâide/54.]
Mâtürîdîlere gelince, Hâkim, Zehebî, Süyûtî ve Heysemî’ye göre Bişr el-Ganevî veya Bişr el-Has’ami’den sahih bir zincirle gelen şu hadîs-i şerifde onlara atıfda bulunulmaktadır: “Kostantiniyye elbette feth edilecektir. O’nu feth eden kumandan (Fatih Sultan Mehmed, Allahü teâlâ ondan razı olsun), ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” Hem kumandan hem de asker klasik Hanefi Mâtürîdî idi ve biliniyor ki Fatih Sultan Mehmed tasavvufçuları sever ve sayardı, tevessül yapardı ve bir şeyhe bağlıydı.
Üstelik, Mâtürîdîlere, Eş’arîlere ve Ehl-i Tasavvufa düşmanlık nifâktır ve İslâm ümmetine düşmanlıktır; çünkü İslâm âlimlerinin ekserisi bu tarife dahil [Mâtürîdî, Eş’arî ve tasavvuf ehli] idi.
22- En az beş kitabında Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’deki Yeşil Kubbe’nin yıkılmasına ve Peygamberimizin (aleyhisselâm) kabrinin mescid dışına alınmasına çağrı yapmıştır (Ahkâmu’l-Cenâiz ve Bida`uha, Telhis Ahkâmu’l-Cenâiz, Tahziru’s-Sâcid, Hiccet el-Nebî, and Menasik el-Hac ve el-`Umre). [Mütercimin notu: Sevgili Peygamberimizin (aleyhisselâm) kabrinin mescid içine alınması Halife Velid zamanında, Ömer bin Abdülaziz Medîne valisi iken 87-88 senelerinde gerçekleşmiştir.]
23 – Diyor ki: “Peygamberin (aleyhisselâm) kabrinin yanında kendisine selâm verenleri işittiğine dair hiç bir delil bulamadım” ve “İbni Teymiyye’nin (Mecmû’u'l-Fetâvâ (27:384)) Peygamberin (aleyhisselâm) yakında bulunanların selâmını işittiğine dair iddiasını nereden aldığını bilmiyorum.” (Numan Alusi’ye ait el-Âyât’ul-Beyyinât hakkındaki notlarında (s.80) ve Silsiletut Da’ifa isimli eserinde (No: 203).) Bu ve bir evvelki [22.] maddedeki görüşleri Albânî’nin en büyük anormallikleri arasındadır ve hiç şüphesiz bid’at ve sapıklık imzasını taşımaktadır.
24. Bayram günlerinde akrabaları, komşuları ve arkadaşları ziyaret etmeyi bid’at sayıyor ve yasaklıyor (Fetâvâ, s. 61-63).
25. Dar’ül-harb olması gerekçesiyle Müslümanların toplu olarak Filistin’i terk etmeleri ve yahudilere bırakmaları gerektiği yönünde bir fetva vermiştir (Fetâvâ, s. 18).
26. Salat el-Nebî kitabında, teşehhüdde söylediğimiz “Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi Senin üzerine olsun” ifadesi yerine “…O’nun üzerine olsun” ifadesini tavsiye etmektedir. Bu görüşü dört Sünnî mezhebe aykırıdır. Buna dayanak olarak Peygamberimizin vefatından sonra Sahabelerin dolaylı hitab formülünü kullandıklarından bahseden bir İbni Mesud hadîsini öne sürmektedir. Ancak Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bizzat kendisinin namaz kıldığı gibi kılınmasını emretmiş ve “Ey Nebî, Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi Senin üzerine olsun” demiştir ve vefatından sonra bunu değiştirilmesini emretmemiştir. Üstelik, sünnetlerine tâbi’ olmamız emredilen Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahü anhüm) gibi büyük sahâbîler de diğer sahâbîlere ve tâbi’îne böyle bir değişiklik öğretmemişlerdir!
27. Teravih namazının 11 rekattan fazla kılınmasını yasaklamaktadır. Buna dayanak olarak Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) 11 rekattan fazla kılmadığını öne sürmektedir. Bu tavrıyla, Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kendisinden sonra gelen Hulefâ-i râşidîn’in sünnetine uyulması yönündeki açık emrine küstahça karşı gelmektedir.
28. On bir rekat teheccüd namazı kıldıktan sonra fazladan nâfile namaz kılmanın bir itaat fiili olmaktan ziyade bir bid’at olduğunu iddia etmektedir. Bu görüşüne gerekçe olarak Peygamberimiz “tüm hayatında hiç bir zaman 100 rekat namaz kılmamıştır” demektedir (Fetâvâ, s. 315-316). Halbuki âlimler Peygamberimizin belli bir miktar bildirmeden tavsiye ettiği bir iş için bir üst sınır olmadığı konusunda sözbirliği yapmışlardır. Üstelik, Peygamberimiz üç ayrı sahih rivâyette şöyle buyurmuştur: “Bilin ki iyi işlerinizin en iyisi namazdır” (İbni Mace ve İmam Ahmed), “Namaz nûrdur” (Müslim, Tirmizi, Nesai, İbni Mace, İmam Ahmed, Darimi) ve “Gece namazı ikişer (rekat) kılınır ve eğer biriniz sabah namazının vaktinin girmesinden korkarsa bir tek kılsın” (Dokuz hadîs kitabında mevcut İbni Ömer rivâyeti). Ayrıca, İmam Abdülhayy Leknevî’nin İkâmetu’l-Hücce alâ enne’l-İksâr fi’Ta’abbüd Leyse bi Bid’a kitabının ikinci kısmında derlediği birçok sahih rivâyetle sabit olmuştur ki Eshab-ı Kiram (aleyhimürrıdvan) ve Selef-i Salihin her gün yüzlerce ve hatta binlerce rekat namaz kılarlardı!
29. Cuma’nın iki ezanı arasında ve namazdan önce dört rekat namaz kılmanın bid’at olduğunu kabul etmektedir. Halbuki, Peygamberimizden (aleyhisselâm) sahih olarak rivâyet edilmiştir ki Peygamberimiz Cuma’dan önce dört rekat ve Cuma’dan sonra dört rekat namaz kılardı (Hazret-i Ali ve İbni Abbas’tan (radıyallahü anhüm) hasen bir zincir ile: El-Irakî (Tarhu’t-Tesrib, 3:42), İbni Hacer (Telhîs’ül-Habîr, 2:74), el-Tahanavi (İlâu’s-Sunen, 7:9).)
30. Sakalı bir tutamdan fazla uzatmanın haram ve bid’at olduğunu söylemektedir. Halbuki şerî’atte buna bir delil yoktur ve ulemâdan kimse böyle bir şey söylememiştir (Fetâvâ, s. 53) [Mütercimin notu: Sakalın bir tutamdan fazlasını kesmek sünnettir. Bkz. İbni Abidin.]
31- Geçmiş ulemâyı ve çağdaşlarını aşağılamak ve kötülemek yönündeki meylinin dizginini salıvermektedir. Netice olarak, Albânî’nin yazılarını içlerinde mevcut menfur ve kötü niyetli yaklaşımdan etkilenmeden okumak zordur. Mesela, Buhârî’nin Edebü’l-Müfred’inin geçmişteki editör ve şarihlerini “günahkâr”, “dayanılmaz oranda cahil” ve hatta “yalancılar” ve “haydutlar” diyerek karalamaktadır. Bunlardan biri hakkında diyor ki: “(Onun seçimlerinde) O kadar çok zayıf hadîs var ki… bu İslâm dışı bir yaklaşımdır”. Bir başkası hakkında şöye diyor: “Bu müsamaha edilmemesi gereken cehalettir”. Bir başkası hakkında da “Uydurma ve açık yalan… Onun baskısı (geçmiş bir baskıdan) çalıntıdır.” (Sahihü’l-Edebi’l-Müfred, Giriş Kısmı, s. 15, 20, 26). Bunlar gibi misaller aslında Şeyh Hasan Ali el-Sakkaf tarafından derlenmiş olan “Albânî’nin Ümmetin Âlimlerine Karşı Sarfettiği Hakaretlerin ve Tiksindirici İfadelerin Sözlüğü” başlıklı bir kitabı doldurmaktadır.
32. İbni Hazm’ın ihtilafların hiç bir zaman rahmet olamayacağı ve “Eğer o, Allah’dan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı” meâlindeki Nisâ/82 âyet-i kerîmesine dayanarak ihtilafların her zaman belâ olduğu şeklindeki mezheb düşmanı iddiasını tekrar gündeme getirmiştir (Silsiletut Da’ifa, 1:76 No: 57). Halbuki çok önceleri İmam Nevevî Sahih-i Müslim’e yaptığı şerhde bu görüşü çürütmüş ve şöyle demiştir: “Bir şey rahmet ise, onun zıddının rahmetin zıddı olması lazım gelmez. Kimse böyle bir şart öne sürmemiş ve hatta cahillerden ve cehaleti yayanlardan başka kimse böyle bir şey söylememiştir.” Bunun gibi, el-Münâvî Feyzü’l Kadir’de der ki: “Bu kalplerinde hastalık olan bazı kişilerde tezahür eden bir uydurmadır.”
33. İmam Busayrî’nin Kasîde-i Bürde’sini okuyanlara kin kusmakta ve onlara, yani Kasîde-i Bürde’yi okuyan milyonlarca Müslümana (ki bunların içinde Kasîde-i Bürde’yi okunması şart eserlerden biri olarak İslâmî müfredata dahil eden İbni Hacer el-Askalanî, es-Süyûtî ve es-Sehâvî gibi imamlar vardır. Bkz. Es-Süyûtî, Hüsn-ül-Muhâdara, Kahire 1293 baskısı, 1:260 ve es-Sehâvî: A.J. Arberry, Sakhawiana: A Study Based on the Chester Beatty Ms. Arab. 773 (London: Emery Walker Ltd., 1951, s. 5-9)), “mehâbîl” [kreten] diyerek hakaret etmektedir (es-San’ânî’nin Ref’ul-Estâr’ının girişinde, s. 24-25).
34. Eş’arîleri küçülten yalanları devam ettirmektedir. Mesela, İmam Seyfeddin el-Âmidî’nin namaz kılmadığını söylemektedir (Numan Alusi’nin el-Âyât’ul-Beyyinât’ına eklediği notlarda, s. 88). Halbuki, Dr. Hasan el-Şafii “el-Âmidî ve ârâuhu’l-kelâmiyye” isimli dev biyografide Âmidî’nin namaz kılmadığı şeklindeki bu hikayenin Şam’da mantık ve felsefe dersleri verdiği için kendisine karşı açılan bir kampanya sırasında yayılmış bir yalan olduğunu göstermiştir. [Mütercimin notu: el-Albânî'nin İmam Seyfeddin el-Âmidî hakkındaki çirkin lakırdısı şudur: "İtikadı bozuk olduğu için Şam’dan sürgün edilmiştir. Namaz kılmayı terk ettiği doğrudur."]
35. İlk olarak Mısır’daki Selefîyye Matbaası’nın kurucusu Münir Ağa tarafından öne sürülmüş olan ve İmam Muhammed el-Cüveynî’nin –İmam el-Haremeyn’in babasıdır- Eş’arî akidesinden “tevbe ettiği” ve güya “Risâle fî İsbâti’l-İstivâ ve’l-Fevkıyye” başlıklı bir eser yazdığı şeklindeki yanlış iddiayı sürdürmektedir (Muhtasar el-Uluv, s. 277). Bu uydurma iddia günümüz “Selefîleri” tarafından bâriz saiklerle ve delilsiz olarak yayılmaya devam etmektedir. “Selefîler” [Vehhabîler] bunu İmam Cüveynî’nin [kendileri gibi] tecsim ve teşbih fikirlerini benimsediğini göstermek için kullanmaktadırlar. Halbuki böyle bir risaleden bibliyografyaların ve biyografilerin hiç birinde bahsedilmemektedir. Hatta, Zehebî bile el-Uluv isimli mücessime görüşleri ansiklopedisinde böyle bir risaleden bahsetmemektedir. Daha da mühimi, mezkur risale modern tartışmacı üslub ile yazılmıştır ve çağdaşımız olan mücessimelerin tipik saplantılarını yansıtmaktadır.
36. İctihad hakkındaki Muaz bin Cebel hadîsini –çok büyük bir ekseriyetle- sahih kabul ettikleri için fıkıh âlimlerini küçültmektedir. İslâm’da “ilim” tarifinde fıkıh değil sadece hadîs olduğunu iddia etmektedir (el-Kasımî’nin el-Mesh ala’l-Cevrabeyn’ine eklediği notlarda, s.38. Muaz hadîsi hakkında Mayıs 1999 tarihli “[4] Probativeness of the Sunna” [Sünnetin Hüccet Oluşu] başlıklı yazımıza ve o yazıdaki 5 numaralı nota bakınız. [Mütercimin notu: Bu yazı internette bulunabilir.]) Halbuki selef âlimleri açıkca ifade etmişlerdir ki, fıkıh bilmeyen bir hadîs âlimi sapıtmış bir bid’açıdır! Âlimi “elbette, Selefî âlim ma’nâsındadır, Halefî âlim (Mısırlı Şeyh) Gazalî değildir!” diyerek tarif etmektedir. (Tahrimu Alati’t Tarab, s. 160). El-Kurtubî der ki: “Allah adamlarından biri dedi ki: Zamanımızda henüz ortaya çıkmamış bir taife âhir zamanda ortaya çıkar, âlimlere lanet eder ve fakihleri aşağılar.” (El-Kurtubî, Tefsir, 7:191).
[Bu yazının İngilizce orijinali şu adreste bulunabilir:
http://www.livingislam.org/alb_e.html ]
Not (21 Temmuz 2009): Bu tercümeyi tamamlamam için beni teşvik eden Mehmed Şevket Eygi Bey’e teşekkür ediyorum. Bu yazı ilk olarak 2004′de “Albani and His Friends” isimli eserde neşredilmiştir. Bu tercüme, yazının yukarıda bağlantısını verdiğim adresteki biraz kısaltılmış şekline göre yapılmıştır. Kendisi ile yazışmalarımda, Dr. Haddad kitabının 2. baskısının hazır olduğunu ve bir süre sonra satışa sunulacağını haber vermiş bulunuyor.
Not (2 Ocak 2011): Kitabın ikinci baskısı çıkmış bulunuyor:
Gibril Fouad Haddad, Albani & His Friends: A Concise Guide to the Salafi Movement, 2nd Ed. Revised and Expanded, AQSA Publications, UK, 2009.

2012-03-27

Yusuf el Karadavi nasıl birisidir?

Yusuf el Karadavi nasıl birisidir?
Yusuf el Karadavi nasıl birisidir?


Yusuf el Karadavi : (1926 Mısır)

İslam'da Helal ve Haram kitabının daha ön sözünde kendisinin mezhepsiz olduğunu zaten itiraf eden bu kişi için fazla söze gerek yok aslında. Mezhepler arası çelişkilerde tam ve kesin hüküm vermek mecburiyetindeymiş. Belirli bir mezhebi taklid etmeyi kendine yakıştıramamış, taklid aklın çalışmasını durdururmuş.Yalnız bir mezhebin esiri olmak O'nun gibi bir ilim adamına yaraşmazmış!

Şimdi bu kitap, bu itiraflardan sonra nasıl okunur? Adam açıkça mezhep tanımaz olduğunu beyan ediyor. Belki de kendisini mutlak müçtehid olarak gördüğü için bunları söylemiştir(!) Bu gibi mezhep tanımazlardan neler duymadık ki..

Bir onun bu sözlerine bakın, bir de mesela, fukahanın yedinci derecesinde allame olan Seyyid İbn-i Abidin (Rh.A) efendimizin "şu evrakı toplayan günahkâr kul dahi musannıfın, yani mukallidler sınıfına dahil olduğunu beyan eder"[1] sözlerine ..! Dolu başak mütevaziliğinden yerlere eğilir, boş başak da başı yükseklerde olurmuş!

Taklid aklın çalışmasını durdurur”muş. Elbette; şeytanı, hevayı ve sapık mezhepsiz ustaları taklid insanın aklını durdurur. İşte bakın nakil ve ehl-i sünnet caddesinden ayrılanın aklı nasıl durur, kendisinden dehşet ve yalnızca İslami değil, dünya medyasında geniş yer bulan meşhur bir örnek :“Üniversiteye alınmayan başörtülü kızlar başlarını açabilirler” (!)
Mezhep tanımazlığın vardığı son nokta, Zahid el Kevseri merhumun teşhisi ile işte böyle "dinsizliğe köprü" oluyor!

Kendisinin bu fetvayı verebilme cür’etinden sonra, bu kişiyi ve yazdıklarını hala baştacı edenlere şifalar dileriz, tartışmayız bile..

İslam fıkhı metodolojisine bağlı olmadığından, kendi görüşleri ile fetvalar vermesi, onu İslam dünyasında tartışmalı konuma getirdi. Hasan el Benna liderliğindeki ihvan hareketlerinde tutuklanmasıyla gelişen yaşamı onu bir dönem hoca kimliğinden siyasi kimliğinin ön plana çıkması ile kariyerine (!) bu açıdan da zarar verdi.

Karadavi’ye İslam dünyasında yöneltilen eleştirilerden bazıları da şunlardır:

Zayıf hadisleri kanıt olarak kullanmak, buna karşın Buhari ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarındaki bazı hadisleri reddetmekle itham edilmektedir.

Bazı konularda kat’i icmaya muhalefet ettiği öne sürülmektedir. Bu eleştiriye bazı El-Ezher şeyhleri de katılıyor. Selefiler, Karadavi’nin hukuk metodolojisinde bazı kaideler icat ettiğini öne sürüyor.

En ağır eleştirilerden biri de, Karadavi’nin ABD’deki Müslümanların ABD ordusu bünyesinde Afganistan’da savaşabileceklerine dair fetvasıdır.Karadavi’nin Filistin davası noktasındaki fetvalarının İslami olmaktan çok milli eksenli olduğunu savunuluyor.

Özellikle de Habeşişler tarafından Kader ve tevil meselelerinde Eşari düşüncesini eleştirmesine, İbni Teymiyye ve İbni Kayyim’i ise eleştiriden muaf tutmasına karşı çıkılıyor.

“Fakat beni rahatsız eden bir şey var Yusuf el- Karadavi’nin söylemleri içerisinde. Bu müslümanlar arası, müslümanlar içi bir meseledir. İslam’ı günümüz insanına anlatırken, yaşamaya çalışırken, tarih içerisinde oluşmuş ve bugüne kadar varlığını taşımış, devam ettirmiş İslam mezhepleriyle Yusuf el-Kardavi’nin bir derdi var. Bunu burada mutlaka dile getirmem lazım. Bu konuda gazetede de yazdım.Bu konuda tavrı mı var? Evet, yani herhangi bir mezheple bağımlı kalmak, herhangi bir mezhebin mukallidi olmak ki o buna, mezhep taassubu diyor, çağdaş bir müslüman için Yusuf el-Karadavi’nin onaylamadığı bir şey. Bir de şunu söylüyor: “Global bir köy haline gelen, çok küçülmüş olan bir dünyada artık mezheplerle bir yere varamayız. Mezhep taassubunu bırakacağız, İslam’ın kolaylaştırılmış hükümleri nerde varsa onu alacağız.” Hatta daha ileri giderek şunu da söylüyor: “Kur’an ve sünnet aslında bu dini kolaylaştırdığı halde fıkıh zorlaştırmıştır. Fuzûli, gereksiz birtakım hassasiyetlerle birtakım yükler getirmiştir. Şimdi bu yükleri atıp bu fıkhı, bu dini kolaylaştırmamız lazım.”(Ebubekir Sifil İle Mülakat–2: Güncellenmiş Bir Ehl-i Sünnet Kelamına İhtiyaç Var, İlkadım - Eylül-2005)

''Yeri gelmişken el-Karadavi'nin, İbn Teymiyye'ye ittibaen Cehennem'in kâfir ve müşrikler için de ebedi olmadığı görüşünü benimsediğini bir not olarak eklemiş olalım." 

[1] İbn-i Abidin c.1, sh: 98-99

2011-07-17

Kur'an meallerinden islami ilimler/hükümler öğrenilemez. Mealcilik doğru bir akım değildir.

Kur'an meallerinden islami ilimler/hükümler öğrenilemez. Mealcilik doğru bir akım değildir.


Mukallidler(bir mezhep imamına tabi olup onu taklid edenler) Dini, Tercüme ve Meâllerden Öğrenemez...

Yeni hidâyete gelmiş üniversite mezunu bir kimse namaza başlamak istiyor. Abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, hiç bilgisi yok, her şeyi öğrenmesi gerekiyor. Bu kişiye beş ayrı Kur'an tercümesi ve meâli, on tefsir verseniz. Bu tefsirlerden biri otuz cilt olsa. Bunların yanında on kadar hadîs külliyatı...

Bu kültürlü, iyi niyetli kimse bu eserleri üç ay boyunca okusa; doğru dürüst abdest almayı, iki rekat namaz kılmayı öğrenebilir mi?

Öğrenemez.

Ne yapması lâzımdır?

İcazetli bir Ehl-i Sünnet aliminin yazmış olduğu bir namaz hocası kitabı alır, onu okur ve çok kısa zamanda abdest almayı ve namaz kılmayı sahih ve doğru bir şekilde öğrenir.

Halkı ve gençliği Ehl-i Sünnet'ten ayırmak ve kopartmak isteyenler bazıları şu edebiyatı yapıyor:

Kur'an tek kaynaktır. Herkes Kur'an meali, tercümesi, yorumu okusun ve dinini öğrensin.

Kur'an elbette Allah'ın kitabıdır, dinin ve şeriatın ana kaynağıdır ama cahiller ve mukallidler dini ve şeriatı doğrudan doğruya Kur'andan öğrenemez.

İlimleri, irfanları, kültürleri, ufukları buna yeterli değildir.

Ashab-ı Kiram radiyallahu anhüm ecmain efendilerimiz dini, imanı, namazı, abdesti Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden öğrenmişlerdir.

O, bu fanî dünyaya veda ettikten sonra Tâbiîn Ashab'tan, Tebe-i Tâbiîn Tâbiînden öğrenmiştir.
(Tabiin: sahabeleri görüp peygamberimizi göremeyen devrin müslümanları...
Tebe-i Tabiin: Ne peygamberi ne ashabını göremeyip de sadece tabiini gören devrin müslümanları...)

Sonra her asırda âlet ilimlerini ve 'âli ilimleri tahsil etmiş icazetli ulama ve fukaha halka dinini, ibadetini, Şeriatını, ahlakını sözlü veya yazılı olarak öğretmiştir.

İcâzetli gerçek ulema Resullullah Efendimizin temsilcileri, vekilleri, vârisleri durumundadır. Din onlardan öğrenilir.

İcazetli ulema ve fukaha tarafından te'lif ve tasnif edilmemiş (yazılmamış, derlenmemiş), re'y/oy, heva ve para kazanmak için yayınlanmış kitaplardan din öğrenilmez.

Bir reformcu din kitabı yazmış, o kitabı okuyan yanılmaya ve sapıtmaya mahkumdur.

Reformcu beş yüz sayfalık kitap yazar, bunun içindeki bilgilerin yüzde doksanı doğrudur ama yüzde on vahim hatâ vardır: Bu kitap okunmaz.

Bugün öyle ilahiyatçılar vardır ki, Mutezile mezhebine bağlıdır, fakat tepkilerden korktuğu için taqiyye yaparak gizlemektedir. Ehl-i Sünnet Müslümanlarının onun yazdığı din kitaplarını okumamaları gerekir.

Zamanımızda Selefîlik mezhebi yayılıyor. Bu mezhebin taraftarları kendilerini Selef-i Sâlihîn yolunda gösteriyor.

Selef-i Sâlihîn yolunda olanlar Ehl-i Sünnet ve Cemaat(peygamberin sünnetine ve ashabına uyan) Müslümanlarıdır.

Selefîlerin büyük çoğunluğu Vehhabîdir. Vehhabîler Muhammed ibn Abdilvehhab'ın peşinden gidiyor.

Bu zatın imamı ise İbn Teymiye'dir.

Muhammed ibn Abdilvehhab, İbn Teymiye'den de aşırıdır, onun vur dediğine öldür demektedir.

Vehhabîliğin bid'at ve bâtıl olduğu hususunda Ehl-i Sünnet uleması, fukahası ve müftüleri ittifak etmiştir.

Zamanımızda bir de Mealciler bozuk bir fırkası zuhur etmiştir.

Bütün bozuk, bid'atçi, bâtıl fırkalar ve cereyanlar Ehl-i Sünnet'i yıkmak için seferber olmuştur.

Bunların tahribatından korunmak için dinimizi, akaidimizi, Şeriatımızı, ahlak kurallarımızı Ehl-i Sünnet ulema ve fukahasından öğrenelim.

Dinimizi rasgele kitap okuyarak doğru öğrenemeyiz.

Bazı bozuk fırkalar Allahü Tealaya, Onun Zat-ı Kibriyasına yakışmayacak noksan sıfatlar izafe ederek küfre düşüyor.

Bozuk fırkaların bazısı cihad fi selibillah(sırf Allah rızası için cihad) ile terörü birbirine karıştırıyor.

Bazı bozuk fırkalar kaderi inkar ederek küfre düşüyor.

Kimisi şefaati, kabir ahvalini inkar ediyor.

Ashab-ı Kiram efendilerimize iftira eden, düşmanlık besleyen bozuklar var.

"Bozuk düzenlerde bozuk işler yapılır" diyerek İslam'ın kesinlikle yasak ettiği haram işleri fütursuzca işleyen, haram kazançlar ve servetler elde edenleri görüyoruz.

Bozuk fırkaların çoğu taqiyye yaparak Müslümanları aldatıyor.

Birkaç yıldan beri 14 asırlık İslam tarihinde görülmemiş bir fitne çıktı. İslam'ı, Kur'anı, Resûlullah'ı inkar, tekzib ve reddeden kâfirlerin de ehl-i necat(kurtuluş ehli) ve ehl-i Cennet olduğu iddiası...

Müslüman gençlik ve halk bunların yazdığı kitaplardan dinini sahih olarak öğrenebilir mi?

Maalesef İmam Hatip mekteplerinde ve İlahiyat fakültelerinde bid'at cereyanları cirit atıyor.

İtikad konusundaki bozukluklar ayyuka çıkmıştır.

Bütün okullarda mecburî olarak okutulan sözde din dersleri kitaplarına bakınız. Başında Paşa'nın kocaman bir resmi ve Gençliğe Hitabesi... Bunun İslam diniyle ne alakası var?

Kemalist ilahiyatçılar İslam dini ile Kemalizm ideolojisini bağdaştırmaya uğraşıyor. Boşuna gayret.

Bid'atçilerin şu söylemlerine dikkat buyurunuz: Sizin Müslümanlığınız ilmihal Müslümanlığıdır. Bu ilmihal Müslümanlığın içine hurafeler karışmıştır. Biz size Kur'an Müslümanlığını öğretiyoruz. Doğru olan budur.

Evet halkı ve gençliği Kur'an ile aldatıyorlar.

Asıl Kur'an Müslümanlığı Ehl-i Sünnet ve Cemaat Müslümanlığıdır.

Asıl Kur'an Müslümanlığı cumhur-i ulemanın anlattığı ve öğrettiği Müslümanlıktır.

Agâh olunuz:

Bilcümle reformcuların,

Dinde yenilik isteyenlerin,

Dinde değişim isteyenlerin,

Vehhabîlerin,

Selefîlerin,

BOP'çuların,

Ilımlı/light İslamcıların,

Kemalist ilahiyatçıların,

Fazlurrahmancıların,

Mezhepsizlerin,

Telfik-i mezahib taraftarlarının,

Müctehid taslaklarının,

Farmason Afganîcilerin,

Bevval-i çeh-i Zemzem'lerin... Ehl-i Sünnete aykırı inanç, fikir, görüş, fetva ve ictihadlarının tamamı bâtıldır.

Dinini, imanını, ahlakını, Şeriatını, ebedî saadetini kurtarmak isteyen iki ayağıyla Ehl-i Sünnet dairesi içinde bulunsun.

Bir ayağı Ehl-i Sünnette, diğer ayağı bid'atte... Olmaz olmaz olmaz!..

(İkinci yazı)


Çocuklara Özel Din ve Kur'an Dersleri Verilmelidir

Yaz tâtili geldi. Çocuklar, öğrenciler elbette dinlenecek. Lakin tatil esnasında, istirahatten ve eğlenceden biraz fedakârlık yaparak dinlerini öğrenmeleri de lazımdır.

Din eğitimi beş yaşında başlamalıdır.

Bugün, 28 Şubat zâlimleri tarafından konulmuş, küçük çocuklara ve öğrencilere özel din ve Kur'an eğitimi yasağı çok ağır ve vahim bir insan hakları ihlâlidir.

Bütün şuurlu Müslümanlar bu yasağın kalkması için elbirliğiyle çalışmalıdır.

Bu konudaki ihtilaflar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) kadar götürülmelidir.

Bir Müslüman çocuğun din eğitimi çok küçük yaşlarda başlamazsa ilerideki eğitim temelsiz kalır.

Müslümanlar bu gibi haksızlık ve zulümlerle mücadele etmezlerse sorumlu olacak, vebal altında kalacaklardır. Kendileri namaz kılan Müslüman anne babalar büluğa eren çocuklarına da namaz kıldırmalıdır.

Baba namazlı abdestli oğlan serseri, böyle İslam ailesi olmaz. Anne tesettürlü, kız açık saçık hoppa mı hoppa. Böyle Müslüman aile olur mu?

Ana baba umreye gitmiş, oğlan Bağdad caddesinde lüks arabasıyla yarış yapıyor, dehşet saçıyor.

Anne tarikata mensup, kız fink atıyor.

Müslümanların çocuklarını imanlı, dindar, ahlaklı ve faziletli yetiştirmeleri farzdır. Ana baba gayret gösterir, elinden geleni yapar ama çocuklar dindar olmaz. O takdirde sorumlu olmazlar ama gereken çabayı göstermezler, gereken tedbirleri almazlarsa sorumlu olurlar. Ebedî saadetleri elden giden çocuklar yarın Mahkeme-i Kübra'da, kendilerini dindar yetiştirmeyen anne ve babalarından dâvacı olacaklardır.

Metin yetişsin, iyi para kazansın, lüks hayat sürsün, dünyada keyif çatsın...

Mübeccel lüks bir hayat yaşasın, refahlı olsun, elini sıcak sudan soğuk suya sokmasın.

Müslüman ana babalar çocukları için böyle düşünmez.

Nasıl düşünür?

Oğlum kızım iyi insan, iyi Müslüman olsun, hayır hasenat yapsın, biz öldükten sonra, onların iyilikleri bizim defterimize de sadaka-i câriye olarak yazılmaya devam etsin.

Çocuklarınıza ehliyetli Ehl-i Sünnet hocaları tarafından özel din ve Kur'an dersleri verdiriniz.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
17 TEM 2011

2011-07-05

Selefiye / Selefilik yada Selefiyecilik nedir?

Selefiye yada Selefiyecilik nedir?

Sual: Selefiyecilik nedir? Selefiye mezhebi diye bir mezhep var mı?
CEVAP
Selefiyecilik, vehhabiliğin kamufle adıdır. Vehhabiler, bu isim altında kendilerini gizliyorlar. Hatta kendilerine hakiki ehl-i sünnet anlamında Ehl-i sünneti hassa diyorlar.

Selef, önceki demektir. Istılahta Sahabe ve Tabiine Selef veya selef-i salihin denir. Selef-i salihinin yolunda bulunan müslümanlara (Ehl-i sünnet) denir. Ehl-i sünnet olmayıp, Ehl-i sünnet âlimlerinin nasslarda açık bildirilmemiş olan ahkamdaki ictihadlarını beğenmeyen ve bu manası açıkça anlaşılamayan nassları yanlış tevil ederek, anladıklarını Selef-i salihinin yolu olarak savunan sapıklara Selefiye denir. Selefin mezhebi vardır, selefiye mezhebi diye bir şey yoktur. Selefin mezhebi ise ehl-i sünnet vel cemaattir.

Ehl-i sünnet itikadından ayrılan bazı din adamları Selefiye adını verdikleri sapık bir yol tutmuşlardır.
Bunun itikadda mezhep olduğunu söyleyip, kitaplarında yazmışlardır. Halbuki İslamiyet’te Selefiye mezhebi diye bir şey yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bir şey bildirmemişler ve kitaplarında asla yazmamışlardır.

İslamiyet’te Selef-i salihin mezhebi, yani Ehl-i sünnet mezhebi vardır. Selef-i salihin; hadis-i şerif ile methedilen, övülen ilk iki asrın müslümanlarıdır. Yani Selef-i salihin, Eshab-ı kiram ve Tabiine verilen isimdir. Bu şerefli insanların itikadına Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi denir. Bu mezhep, iman, inanç mezhebidir. Eshab-ı kiramın ve Tabiin-i i'zamın imanları hep aynı idi, inançları arasında hiçbir fark yoktu.

İmam-ı Gazali hazretleri İlcam-ül-avam kitabında; "Bu kitapta itikad fırkalarından Selef mezhebinin hak olduğunu bildireceğim. Bu mezhepten ayrılanların bid’at sahibi olduklarını anlatacağım. Selef mezhebi demek, Eshabın ve Tabiinin itikadları demektir..." buyurarak Selef mezhebi demenin, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi demek olduğunu açıkça bildirmiştir.

Mısır'daki Ezher Üniversitesinden mezun üstad ibni Halife Alivi Akıdet-üs-selefi vel-halef adlı kitabında şöyle yazmıştır:

"Ebu Zehra Tarih-ül-mezahib-ül islamiyye kitabında yazdığı gibi, hicretin dördüncü asrında, Hanbeli mezhebinden ayrılan bazı kimseler, kendilerine Selefiyin ismini verdiler. Hanbeli mezhebi âlimlerinden Ebu'l-Ferec ibni Cevzi ve diğer âlimler bu selefilerin, Selef-i salihinin yolunda olmadıklarını, bid’at ehli, mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Daha sonra yedinci asırda, ibni Teymiye el-Harrani bu fitneyi tekrar alevlendirdi. Kendilerine Selefiye ismini takanlar, ibni Teymiye’yi kendilerine imam bildiler.”

İbni Teymiye, Hanbeli mezhebinde olarak yetişti. Yani Ehl-i sünnet idi. Fakat sonradan kendi aklına uyarak, sapık görüşler ortaya attı. Ehl-i sünnet itikadından ve dolayısı ile Hanbeli mezhebinden ayrılıp uzaklaştı.

Kendi başına ayrı bir yol tutup, tuttuğu bu sapık yolda sürüklenip gitti. Kendine tâbi olanları da saptırdı. Ona tâbi olanlar onun bu yoluna selefiye dediler. Bu hususu derinlemesine araştırıp, incelememiş ve kaynakları iyi anlayamamış olan bazıları Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarındaki "Selef” ve "Selef-i salihin" ifadelerini değiştirerek, Selefiye şeklinde nakletmişler ve yazmışlardır. İtikadda Selefiye diye bir mezhep yoktur. Peygamber efendimizin hadis-i şerifte fırka-i naciyye, kurtuluş fırkası olarak bildirdiği tek bir itikad mezhebi vardır. O da Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir, imam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari bu mezhepte iki itikad imamıdır ve bu mezhebi yaymışlardır.

İmam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari hazretleri ayrı bir mezhep kurmamışlar, Eshab-ı kiramın, Tabiinin, dört mezhep imamının ve sonra Ehl-i sünnet âlimlerinin nakil ve tevatür yolu ile bildirdikleri iman ve itikad bilgilerini açıklamışlar, anlaşılmasını kolaylaştırmak için kısımlara bölmüşler ve herkesin anlayabileceği şekilde yaymışlardır. Bunlardan imam-ı Eşari, imam-ı Şafi hazretlerinin talebe zincirinde bulunmaktadır. İmam-ı Matüridi ise imam-ı a’zam hazretlerinin talebe zincirindedir.

Ehl-i sünnet itikadının açıklamasında bu iki imam meşhur olmuş, yaşadıkları zamanlarda itikadda doğru yoldan ayrılmış sapıkların ve yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış maddecilerin bozuk düşüncelerine karşı Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını izah etmekte, bazı bakımlardan farklı usuller takip etmişlerdir. Daha sonraki asırlarda gelen Ehl-i sünnet âlimleri, bu iki imamın koyduğu usullere uyarak, Ehl-i sünnet itikadını nakletmişlerdir.

Ehl-i sünnetin reisi ise imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleridir. İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri, fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usuller, metotlar koyduğu gibi, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın bildirdiği itikad, iman bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden, ilm-i kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan imam-ı a’zamın talebesi olan imam-ı Muhammed Şeybani'nin yetiştirdiklerinden, Ebu Bekri Cürcani dünyaca meşhur oldu. Bunun talebesinden de, Ebu Nasır-ı Iyad, kelam ilminde, Ebu Mensur-i Matüridi'yi yetiştirdi. Ebu Mensur, imam-ı a’zamdan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı. Doğru yoldan sapmış olanlarla mücadele ederek, Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirdi ve her tarafa yaydı.

İmam-ı Eşari de, imam-ı Şafii'nin talebesi zincirinde bulunmaktadır. Bu iki büyük imam, Eshab-ı kiram, Tabiin ve Tebe-i tabiinin bildirdiği itikad ve iman bilgilerini açıklamışlar, kısımlara bölmüşler, herkesin anlayabileceği bir şekilde yaymışlardır. İmam-ı Eşari ve imam-ı Matüridi hazretleri, hocalarının müşterek mezhebi olan Ehl-i sünnet vel-cemaattan dışarı çıkmamışlar, ayrı bir mezhep kurmamışlardır.

Taşköprüzade şöyle yazmıştır:
"Ehl-i sünnet vel cemaatın kelam ilmindeki reisleri iki zattır. Bunlardan birisi Hanefi, diğeri Şafii'dir. Hanefi olanı, Ebu Mensur Matüridi, Şafii olanı ise Ebu'l Hasen el-Eşari'dir."

Bazı kitaplarda, Eşariyye mezhebi, Matüridiyye mezhebi diye yazılı ise de, bu kendi çalışmalarına verilen isimdir, ayrı mezhep değildir. Her ikisi de Ehl-i sünnet itikadını anlatmıştır. Aralarında ictihad farkları vardır. Bu ayrılıklar temelde ayrılık olmadığı için, ikisi de Ehl-i sünnettir.
Zebidi de şöyle demiştir:
"Ehl-i sünnet vel-cemaat ismi geçince, Eşariler ve Matüridiler kastedilir."

İmanda, itikadda tek mezhep vardır
Bu iki imamın ve hocalarının, amelde dört hak mezhep imamlarının ve onlara tâbi olanların; imanda, itikadda tek bir mezhebi vardır. Bu mezhep Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir. Çünkü İslamiyet, bütün insanlara yalnız bir tek imanı ve itikadı emretmektedir. Bu imanın esaslarını ve nasıl itikad edileceğini, bizzat Peygamber efendimiz tebliğ etmiştir. İnsanlara, kendilerini ve her şeyi yaratan Allahü teâlâyı haber veren Peygamberimiz, Allahü teâlâya, Onun yarattıklarına ve Onun emir ve yasaklarına imanın nasıl olacağını da bildirmiştir. Muhammed aleyhisselama ve Onun bildirdiklerine, temiz, dürüst ve hakiki bir iman, ancak Onun bildirdiğine tam ve hiç şüphesiz kabul edip inanmakla mümkün olur. Bu hususta çok az, kıl kadar da olsa bir ayrılığın, Ondan ayrılmak olacağı meydandadır. Böyle bir ayrılığa düşenlerin kendilerini haklı çıkarmak için öne sürecekleri dini, siyasi, beşeri, içtimai, fenni v.s. gibi sebeplerin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü İslamiyet her ne suret ve sebeple olursa olsun, imanda ve itikadda ayrılığa asla izin vermemekte, yasaklamaktadır.

Eshab-ı kiramın iman ve itikadda hiçbir ayrılıkları olmadı. Eshabdan olmayanlar ve daha sonraki asırlarda gelenler arasında ise zamanla imanda, itikadda bazı ayrılıklar ortaya çıkarıldı ve bid’at fırkalarının sayısı 72’ye ulaştı. Bu ayrılıkları çıkaranların ve bunların sözlerine inanarak bozuk düşüncelerini benimseyenlerin ileri sürdükleri sebepler çok çeşitli ve herbirine göre farklı olmakla beraber, esas sebepler; "Münafık ve başka dinden olanların çıkardıkları fitneler, Kur’an-ı kerimin müteşabih âyetlerini kendi anlayışlarına göre tevil etmeye kalkışmaları, eski Hind ve Yunan felsefesi ile Mecusi inançlarının İslamiyet’e sokulma çabaları, Eshab-ı kiramın maslahata (huzurun, dirliğin, iyiliğin teminine) ait konulardaki ictihad ayrılıklarını anlayamama ve bunları kendi nefsani arzularına, siyasi maksat ve ihtiraslarına perde veya alet etme, kısa zamanda çok geniş ülkelere yayılan İslamiyet’in henüz yeni müslüman olmuş büyük kitlelerce tam anlaşılmadan birtakım insanların eski din ve inançlarına ait bazı unsurları tamamen terk edememeleri ve bunları İslamiyet’ten sayma yanlışına düşmeleri" şeklinde özetlenebilir.

Ancak, İslam tarihinde görülen 72 sapık fırkanın ortak vasfı; siyasi ve dünyevi menfaat ve saiklerle ortaya çıkmış olmalarına rağmen, hemen hepsi Kur’an-ı kerimdeki muhkem ve bilhassa müteşabih âyet-i kerimeleri kendi akıllarına göre tefsir yoluna gitmişler, böylece felsefe yaparak ve bu âyetleri, iddiaları istikametinde tevil ederek kendilerine Kur’an-ı kerimden deliller bulduklarını ileri sürmüşlerdir.
Mesela, Kur’an-ı kerimde geçen, Allah’ın eli, yüzü vb. sıfatlarını gösteren ifadeleri, kendi düşüncelerine ve konuşma dilindeki manalarıyla kabul ederek, Allahü teâlâyı zatı ve sıfatlarıyla tecsim eden, yani cisim ve insan şeklinde düşünen bu sapık fırkalar, Kur’an-ı kerimin doğru manası olan murad-ı ilahiyi anlayamamışlar, doğrusunu anlatan Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarını kabul etmedikleri gibi, ayrıca onlara fikren ve fiilen saldırmışlardır.

İslamiyet’te (Selefiye mezhebi) diye bir şey yoktur
Selef-i salihinin yolunda bulunan müslümanlara (Ehl-i sünnet) denir. Ehl-i sünnet olmayıp, Ehl-i sünnet âlimlerinin nasslarda açık bildirilmemiş olan ahkamdaki ictihadlarını beğenmeyen ve bu manası açıkça anlaşılamayan nassları yanlış tevil ederek, anladıklarını Selef-i salihinin yolu olarak savunan sapıklara Selefiye denir. Bu bid’ati ortaya çıkaranların en meşhuru İbni Teymiye ve vehhabilerdir. Bunlar kendilerinin Eshab-ı kiram yolunda olduğunu savunuyor, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden yanlış ve bozuk manalar çıkararak, Ehl-i sünnet olan hakiki müslümanları kötülüyorlar.

Hemen söyleyelim ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında, Selefiye denilen bir isim ve Selefiye Mezhebi diye bir yazı yoktur. Bu isimler mezhepsizler tarafından sonradan uydurulmuş ve cahil din adamları tarafından, mezhepsizlerin kitapları Arabiden Türkçeye tercüme edilirken, Türkler arasında da yayılmaya başlamıştır.
Bunlara göre:
(Eşari ve Matüridi mezhepleri kurulmadan evvel bütün Sünnilerin tâbi oldukları mezhebe Selefiye adı verilmektedir. Bunlar Sahabe ve Tabiinin izinde yürümüşlerdir. Selefiye mezhebi Eshabın, Tabiinin ve Tebe-i tabiinin mezhebidir. Dört büyük imam bu mezhebe mensup idi. Selefiye mezhebini müdafaa için ilk eser, (Fıkh-ul-ekber) ismi ile imam-ı a’zam tarafından yazılmıştır. İmam-ı Gazali, (İlcam-ül avam-anil kelam) eserinde Selefiye mezhebinin esaslarını yedi olarak bildirmektedir. İmam-ı Gazalinin zuhuru ile müteahhirinin ilm-i kelamı başlar. İmam-ı Gazali, önce gelen kelamcıların mezheplerini ve İslam filozoflarının fikirlerini tetkik ettikten sonra, kelam ilminin metotlarında değişiklikler yaptı. Felsefi düşünceleri, red maksadıyla kelama soktu. Razi ve Amidi, kelam ile felsefeyi mecz ederek bir ilim haline koydular. Beydavi ise, kelam ile felsefeyi birbirinden ayrılmaz hâle koydu. Müteahhirinin ilm-i kelamı Selefiye mezhebinin yayılmasına mani oldu. İbni Teymiye ve talebesi İbn-ül-Kayyım-il-cevziyye, Selefiye mezhebini ihyaya çalıştılar. Selefiye mezhebi sonradan ikiye ayrılmıştır: Eski Selefiler, Allah’ın sıfatları ve müteşabih nassları hakkında tafsilata girmemişlerdir. Sonraki Selefiler bunlar hakkında tafsil cihetine ehemmiyet vermişlerdir. İbni Teymiye ve ibni Kayyım Cevziyye gibi sonraki Selefilerde bu hâl açık olarak görülmektedir. Eski ve yeni Selefilerin hepsine birden (Ehl-i sünneti hassa) denir. Ehl-i sünnet kelamcıları bazı nassları tevil etmişlerse de, Selefiye buna muhaliftir. Selefiye, Allah’ın yüzü ve gelmesi, insanların yüzüne ve gelmesine benzemez diyerek müşebbiheden ayrılmıştır) diyorlar.
CEVAP
Eşari ve Matüridi mezhepleri sonradan kurulmuş demek doğru değildir. Bu iki büyük imam, Selef-i salihinin bildirdikleri itikad, iman bilgilerini açıklamışlar, kısımlara bölmüşler, herkesin anlayabileceği bir şekilde yaymışlardır. İmam-ı Eşari, imam-ı Şafii’nin talebesi zincirinde bulunmaktadır. İmam-ı Matüridi de, imam-ı a’zam Ebu Hanife’nin talebeleri zincirinin büyük bir halkasıdır.

İmam-ı Eşari ve imam-ı Matüridi, hocalarının itikaddaki müşterek olan mezheplerinden dışarı çıkmamış, mezhep kurmamıştır. Bu ikisinin ve hocalarının ve dört mezhep imamının tek bir itikadı vardır. Bu da Ehl-i sünnet vel cemaat ismi ile meşhur olan itikad mezhebidir. Bu fırkada bulunanların itikadları, inanışları, Eshab-ı kiramın ve Tabiinin ve Tebe-i tabiinin inanışlarıdır. İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin yazdığı, Fıkh-ul-ekber kitabı, Ehl-i sünnet mezhebini müdafaa etmektedir. Bu kitapta ve imam-ı Gazali hazretlerinin, İlcam-ül-avam-anil-kelam kitabında Selefiye kelimesi yoktur. Bu iki kitap ve Fıkh-ul-ekber kitabının şerhleri arasında Kavl-ül-fasl kitabı, Ehl-i sünnet fırkasını bildirmekte ve bid’at fırkaları ile felsefecilere cevaplar vermektedir.

İmam-ı Gazali hazretleri, İlcam-ül-avam kitabında, (Bu kitapta itikaddaki fırkalardan, Selef mezhebinin hak olduğunu, bildireceğim. Bu mezhepten ayrılanların bid’at sahibi olduklarını anlatacağım. Selef mezhebi demek, Eshabın ve Tabiinin itikadları demektir. Bu mezhebin esasları yedidir) diyor. Görülüyor ki, İlcam kitabı, Selef mezhebinin yedi esasını yazmaktadır. Buna Selefiyenin yedi esası demek, kitabın yazısını değiştirmek ve imam-ı Gazali hazretlerine iftira etmek olmaktadır.

Ehl-i sünnet kitaplarının hepsinde, mesela, çok kıymetli fıkıh kitabı olan, Dürr-ül-muhtar’ın şahidlik kısmında, Selef ve Halef dedikten sonra; (Selef, Eshab-ı kiramın ve Tabiinin ismidir. Bunlara (Selef-i salihin) de denir. Halef de, Selef-i salihinden sonra gelen Ehl-i sünnet âlimlerine denir) yazılıdır.

İmam-ı Gazali ve imam-ı Razi ve tefsir âlimlerinin baş tacı olan imam-ı Beydavi hazretleri, hep Selef-i salihin mezhebinde idiler. Bunların zamanında türeyen bid’at fırkaları, ilmi kelama felsefeyi karıştırdılar. Hatta imanlarının esasını felsefe üzerine kurdular. Milel ve Nihal kitabında bu bozuk fırkaların inançları geniş anlatılmaktadır.

Bu üç imam, bu bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet itikadını müdafaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, onların felsefelerine de geniş cevaplar verdiler. Bu cevapları, Ehl-i sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak değildir. Bilakis kelam ilmini, kendisine karıştırılan felsefi düşüncelerden temizlemektir. Beydavi’de ve bunun şerhlerinin en kıymetlisi olan Şeyhzade tefsirinde hiçbir felsefi düşünce, hiçbir felsefi metot yoktur. Bu yüce imamlara felsefe yolunda idiler demek, çok çirkin iftiradır.

Ehl-i sünnet âlimlerine bu iftirayı ilk olarak, İbni Teymiye, Vasıta kitabında yazmıştır. İbni Teymiye’nin ve talebesi İbn-ül-Kayyım-ıl-cevziyye’nin Selefiye mezhebini ihyaya çalıştıklarını söylemek ise, hak yolda olanlar ile bâtıl yola sapmış olanların ayrıldığı mühim bir noktadır. Bu iki şahıstan evvel Selefiye mezhebi, hatta Selefiye kelimesi yok idi ki, bu ikisinin ihyaya çalıştığı söylenilebilsin. Bu ikisinden evvel yalnız ve tek hak itikad olarak (Ehl-i sünnet vel-cemaat) ismi verilmiş olan Selef-i salihinin mezhebi vardı. İbni Teymiye, bu hak mezhebi bozmuş, birçok bid’atler meydana çıkarmıştır. Şimdi mezhepsizlerin, dinde reformcuların, kitaplarının, sözlerinin, yanlış düşüncelerinin kaynağı, hep İbni Teymiye’nin bid’atleridir.

Bunlar, kendilerinin hak yolda olduklarına gençleri inandırmak için, korkunç bir hile ortaya çıkardılar. İbni Teymiye’nin bid’atlerini, yanlış fikirlerini haklı göstererek, gençleri onun yoluna sürüklemek için, Selef-i salihine Selefiye ismini verdiler. Selef-i salihinin halefleri olan İslam âlimlerine felsefe ve bid’at lekelerini bulaştırdılar. Bunları, Selefiye dedikleri uydurma isimden ayrılmakla suçladılar. İbni Teymiye’yi Selefiyeyi yeniden canlandıran bir kahraman, bir müctehid olarak ortaya koydular. Halbuki, Selef-i salihinin halefleri olan Ehl-i sünnet âlimleri, zamanımıza kadar, hatta bugün bile, yazdıkları kitaplarında Selef-i salihinin mezhebi olan (Ehl-i sünnet) itikad bilgilerini savunmuşlar, ibni Teymiye’nin, Şevkani’nin ve benzerlerinin Selef-i salihinin yolundan ayrıldıklarını ve müslümanları felakete ve Cehenneme sürüklediklerini bildirmişlerdir. Et-tevessül-ü-bin-Nebi ve bis-Salihin ve Ulema-ül-müslimin vel-muhalifun ve Şifa-üs-sikam ile bunun ön sözü olan Tathirul-füad min-denisil-itikad kitaplarını okuyanlar, yeni Selefiye denilen bu inanışları ortaya çıkaranların, müslümanları felakete götürdüklerini ve İslam dinini içeriden yıkmakta olduklarını çok iyi anlar.

Son günlerde, bazı ağızlardan Selefiye ismi işitilmeye başlandı. Her müslüman şunu iyi bilmelidir ki, İslamiyet’te Selefiye mezhebi diye bir şey yoktur. İslamiyet’te yalnız Selef-i salihin mezhebi vardır. Selef-i salihin, hadis-i şerif ile meth ve sena buyurulmuş olan, ilk iki asrın müslümanlarıdır. Üçüncü ve dördüncü asırlarda gelen İslam âlimlerine Halef-i sadıkin denir. Bu şerefli insanların itikadına, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi denir. Bu mezhep, iman, inanış mezhebidir. Selef-i salihinin, yani Eshab-ı kiram ile Tabiin-i izamın imanları hep aynı idi. İnanışları arasında hiç fark yoktu. Şimdi yer yüzünde bulunan müslümanların çoğu, Ehl-i sünnet mezhebindedirler. Yetmişiki sapık bid’at fırkalarının hepsi ikinci asırdan sonra ortaya çıktı. Bunların bir kısmının kurucuları daha önceden yaşamış iseler de, kitaplarının yazılması ve toplu olarak ortaya çıkmaları ve Ehl-i sünnete karşı baş kaldırmaları Tabiin-i izamdan sonra oldu.

Ehl-i sünnet itikadını ortaya koyan Resulullahtır
Ehl-i sünnet itikadını ortaya koyan Resulullahtır. İman bilgilerini Eshab-ı kiram bu kaynaktan aldılar. Tabiin-i izam da bu bilgilerini, Eshab-ı kiramdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece, Ehl-i sünnet bilgileri bizlere nakil ve tevatür yoluyla geldi. Bu bilgiler akıl ile bulunamaz. Akıl bunları değiştiremez. Akıl, bunları anlamaya yardımcı olur. Yani, bunları anlamak, doğruluklarını, kıymetlerini kavramak için akıl lazımdır.

Hadis âlimlerinin hepsi, Ehl-i sünnet itikadında idiler. Amelde dört mezhebin imamları da bu mezhepte idi. İtikadda mezhebimizin iki imamı olan Matüridi ve Eşari de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Bu her iki imam, hep bu mezhebi yaydılar. Sapıklara karşı ve eski yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin zamanları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metotları ve tenkitleri birbirinden farklı olmuş ise de, bu hâl, yollarının ayrı olduğunu göstermez. Bunlardan sonra gelen yüzbinlerle derin âlim ve veliler, bu iki yüce imamın kitaplarını inceleyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz birliği ile bildirmişlerdir.

Ehl-i sünnet âlimleri, manaları açık olan nassları, zahirleri üzere almışlardır. Yani, böyle âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere açık olan manaları vermişler, zaruret olmadıkça böyle nassları (tevil) etmemişler, bu manaları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik hiç yapmamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve mezhepsizler ise, yunan felsefecilerinden ve din düşmanı olan fen taklitçilerinden işittiklerine uyarak, iman bilgilerinde ve ibadetlerde değişiklik yapmaktan çekinmemişlerdir.

İmanda parçalanmak, fırkalara ayrılmak yasaktır
İmanda parçalanma, gruplara ayrılmak kötüdür, asla caiz değildir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Hidayeti [kurtuluş yolunu] öğrendikten sonra, Peygambere uymayıp, müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve çok fena olan Cehenneme atarız.) [Nisa 115]

(Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız. [İmanda] Fırkalara bölünmeyiniz.) [Al-i İmran 103]

Peygamber efendimiz de, Müslümanlar arasında imanda ve itikadda ayrılıkların felaket olduğunu bildirerek, meşhur olan bir hadis-i şerifinde, (Yahudiler, 71 fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan 70’i Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtuldu. Hıristiyanlar da, 72 fırkaya ayrıldı. 71’i Cehenneme gitti. Benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılır. Bunlardan 72’si Cehenneme gider, yalnız bir fırka kurtulur) buyurdu. Eshab-ı kiram, bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduğunda; (Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir) buyurdu. (Tirmizi, İbni Mace)

İbni Teymiye’nin sapık fikirleri vehhabilere kaynak oldu
Mezhepsizler kendilerine, Selefiye ismini takmışlar. İbni Teymiye, Selefilerin büyük imamıdır diyorlar. Bu sözleri bir bakımdan doğrudur. Çünkü, ibni Teymiye’den önce (Selefi) ismi yoktu. Selef-i salihin vardı. Bunların itikadları da Ehl-i sünnet mezhebi idi. İbni Teymiye’nin sapık fikirleri vehhabilere ve diğer mezhepsizlere kaynak oldu. İbni Teymiye Hanbeli mezhebinde olarak yetişti. Yani Ehl-i sünnet idi. Fakat ilmi çoğalınca kendi fikirlerini beğenmeye, kendini Ehl-i sünnet âlimlerinden üstün görmeye başladı. İlminin çoğalması, dalaletine, sapıtmasına sebep oldu. Hanbeli olması kalmadı. Çünkü, dört mezhepten birinde olabilmek için, ehl-i sünnet itikadında olmak lazımdır. Ehl-i sünnet itikadında olmayan kimse için Hanbeli mezhebindedir denilemez.

Zamanımızda, ibni Teymiye’yi taklit etmek modası ortaya çıktı. Onun sapık yazılarını savunuyor ve kitaplarını, bilhassa Vasıta kitabını bastırıyorlar. Bu kitap baştan başa onun Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere ve icma-ı müslimine uymayan fikirleri ile doludur. Okuyanlar arasında büyük fitne ve bölücülük uyandırmakta, kardeşi kardeşe düşman etmektedir. Hindistan’da bulunan vehhabiler ve başka İslam memleketlerinde, bunların tuzaklarına düşmüş olan cahil din adamları, ibni Teymiye’yi kendilerine bayrak yapmışlar, ona (Büyük müctehid), (Şeyh-ül-İslam) gibi isimler takıyorlar. Onun sapık fikirlerine, bozuk yazılarına din ve iman diye sarılıyorlar. Müslümanları parçalayan, İslamiyet’i içerden yıkan bu feci akıntıyı durdurmak için Ehl-i sünnet âlimlerinin onu red eden, vesikalarla çürüten kıymetli kitaplarını okumalıdır. Bu kıymetli kitaplar arasında, büyük imam, derin âlim Takıyyüddin-üs-Sübki hazretlerinin, Şifa-üs-sikam fi-ziyareti-hayril-enam kitabı, İbni Teymiye’nin bozuk fikirlerini mahvetmekte, fesatlarını yok etmekte, inatçılığını ortaya koymaktadır. Kötü niyetlerinin, bozuk inanışlarının yayılmasını önlemektedir.

Vehhabilerin ve bazı mezhepsizlerin Şeyh-ül-İslam bilip yolundan gittikleri İbni Teymiye hakkında geniş bilgi Mezhep ve Mezhepsizlik maddesinde, Bazı şahıslar hakkında özet bilgi kısmında var.

Yehova Şahitleri ve Selefiyecilerin benzer yönleri

Yehova (Yehve), Yahudilerin milli ilahlarıdır. Yehova dini, önce Russel tarikatı, 1931'de Yehova Şahitleri adını aldı. "İsa'nın dünya krallığı başladı" diyerek, devletlerin sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya attılar. Bu tarihler, 1914, 1918, 1925 ve 1975'tir. Tabii hepsi de boşa çıktı.
Öteki Hıristiyanlar (İsa üç tanrıdan biridir) derler iken, Yehovacılar için, ilah tek ise de, (İsa, Yehova'nın oğludur) derler. Hazret-i İsa'yı ilahlıktan çıkarmaları diğer Hıristiyanları kızdırmıştır. Milliyet ve vatan sevgisini reddederler ve askerlik yapmaya karşıdırlar. Mevcut rejimlere ayaklanmaları, isyanı teşvik ederler.

Yahudilik dışında bütün dinleri düşman bilirler. Yöneticilerin hemen hepsi Yahudi'dir. Yahudi'lerin 19 kitabını bunlar da mukaddes kabul ederler. 144 bin seçkin Yahudi'nin dünyayı yönlendireceğine, Cennetin dünyada olacağına, Hazret-i İsa'nın dünyadaki Cennette krallık kuracağına, Yehovacıların dışında herkesin ölüp bir daha dirilmeyeceğine ve ölen Yehovacıların dirileceğine ve bir daha ölmeyeceğine inanırlar. Her çocuk günahkâr doğar derler.

Müslümanları aldatmak için, Yehova yerine "Allah" ve diğer İslami terimleri kullanırlar. Şık, süslü giyinmiş güzel kızlarla, tatlı, okşayıcı dillerle cahilleri aldatmaya, Hıristiyan yapmaya çalışırlar. Ele geçirdikleri adreslere broşür, kitap ve kaset gönderirler. E-maillerle, sitelerle zehir kusarlar.
Bunlar, birçok yönden Selefiyecilere (Necdilere) benzerler.

Bazıları şöyledir:
1- Yehovacılar, "İlk Hıristiyanlar gibi, İncillere sarılalım" derler. Selefiyeciler de, "Yalnız Kur'ana sarılalım" derler.

2- Yehovacılar da, selefiyeciler de mezhebe, tarikata karşıdırlar. Selefiyeciler, birçok tasavvuf büyüğüne kâfir derler.

3- Yehovacılar, ilk Hıristiyanların yolunda olduklarını söylerler. Selefiyeciler de aynı mantıkla ilk Müslümanların yolunda olduklarını söylerler. (Selef, ilk Müslümanlar manasına gelir.)

4- Yehovacılar Cehennemi inkâr ederler. Selefiyeciler de, pirleri olan İbni Teymiye gibi Cehennem sonsuz değil derler.

5- Yehovacılar, Allah insan gibi düşünür diyerek "Tanrının düşüncesi" tabirini kullanırlar. Selefiyeciler de, "Kur'ani düşünce, İslam düşüncesi" gibi tabirler kullanırlar. Halbuki İslamiyet’i bir düşünce olarak kabul etmek küfürdür.

6- Yehovacılar da Selefiyeciler de, Allah gökte derler.

7- Yehovacılar ruha inanmaz, "Elektriğe benzeyen kişiliksiz bir kuvvet" derler. Bazı selefiyeciler de meleklere, rüzgar, tabiat kuvvetleri derler.

8- Yehovacılar, doğum günü kutlamazlar. Doğum günü kutlamasına yaratıklara tapınmak derler. Selefiyeciler de doğum günü olan mevlidi bid’at sayar, Peygambere tapmak derler.

9- Yehovacılar, kadere inanmazlar. Selefiyecilerin bir kısmı da kadere inanmaz.

10- İncilleri işlerine geldiği gibi yorumlar, Yehovacı olmayanlara kâfir derler. Selefiyeciler de, Kur'anı işlerine geldiği gibi yorumlarlar. Selefiyeci olmayanlara müşrik derler.

İbni Sebe, bir Yahudidir, Hıristiyanlığı bozan Pavlos da Yahudi'dir. Selefiyecilerin Yehovacılara benzemeleri tesadüf değildir. Her bozuk fırkanın altında, bir Yahudi veya İngiliz parmağı vardır. Her taşın altında onlar gizlidir.

Selefilik [Vehhabilik]
Sual: İtikadda tek mezhep, Ehl-i sünnet vel cemaattir. Amelde ise dört hak mezhep vardır. Son zamanlarda, selefiye mezhebi diye bir şey çıkardılar. Selefilik nedir?
CEVAP
Eshab-ı kirama, tabiine, tebe-i tabiine selef veya selef-i salihin denir. Bunların yoluna Ehl-i sünnet vel-cemaat denir.

Mezhepsizler, selef kelimesini istismar ediyorlar. (Selefiye mezhebi, selefin yoludur) diyorlar. İmam-ı a’zamın, imam-ı Eşari’nin, imam-ı Matüridi’nin yolu selefin yolu değilmiş gibi bir intiba vermeye çalışıyorlar.

Bazı sapıklar da çıkıp, (Peygamberiyye mezhebi) kursa, buna da bu peygamberin yoludur dese itibar edilir mi? İmam-ı Gazali hazretleri, Eshab-ı kiramın yolu olan Ehl-i sünnet itikadını anlatıp, (İşte selefin mezhebi budur) buyuruyor.

İtikadda mezhep tektir. Çünkü itikadda ayrılık olmaz. İtikadda mezhebimiz Ehl-i sünnet vel-cemaattır. Ehl-i sünnet fırkasının meşhur iki imamı vardır. Birincisi imam-ı eşari, ikincisi imam-ı Matüridi’dir. İkisinin ictihadları arasındaki farklılık temelde değildir. Eğer farklılık temelde olsa idi, birisi Ehl-i sünnet itikadından ayrı olsaydı, elbette onun itikadı Ehl-i sünnet kabul edilmezdi.

Amele ait bir mezhepte farklı ictihadlara sahip imamlar olabilir. Mesela imam-ı a'zam ile imam-ı Ebu Yusuf’un ictihadı farklı olabilir. Farklı olması, rahmet olup Hanefi mezhebine aykırı olmaz. İmam-ı Eşari ile imam-ı Matüridi arasında iman konusunda temelde ayrılık yoktur. Hatta biri Hanefilerin, diğeri Şafiilerin imamı demek de doğru değildir. İkisi de ehl-i sünnetin imamlarıdır.

İmam-ı Rabbani ve imam-ı Matüridi, Hanefi mezhebine göre amel ettikleri için itikadda Hanefi imamları olarak bilinmektedir. Ebul Hasen-i Eşari de Şafii’ye göre amel ettiği için itikadda Şafii imamı olarak tanınmaktadır. Bir şafii, imam-ı Matüridi gibi inansa veya bir hanefi, imam-ı Eşari gibi inansa Ehl-i sünnet olmaktan çıkmaz. Fakat bir kimse, amele ait bir hükümde ihtiyaçsız kendi mezhebini bırakıp, başka bir mezhebin hükmü ile amel etse mezhepsiz olur. (Hulasat-üt-tahkik)

Hiçbir İslam âlimi, selefiye mezhebi diye bir mezhepten bahsetmemiştir. İbni Teymiyeciler, selefiyiz diyorlar. Selefilik, vehhabiliğin kamufle adıdır. Bazı selefi yazarlar, itikadda hak olan mezhebi üçe ayırıyorlar. Halbuki Tirmizi’nin bildirdiği hadis-i şerifte (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, yetmiş ikisi Cehenneme gidecektir) buyurulurken, üç fırkaya fırka-i naciyye denir mi, itikadda üç tane hak mezhep olur mu? Fırka-i naciyye denilen kurtuluş fırkası bir tanedir. O da Ehl-i sünnet-vel-cemaattir. Hadis-i şerifle de bildirildiği gibi, diğerleri Cehenneme gidecektir. (Hadika)

İtikadda ve amelde mezhep
Sual: İtikatta ve amelde kaç hak mezhep vardır?
CEVAP
İtikatta hak fırka tektir. O da, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Bu fırka, amelde, dört hak mezhebe ayrılmıştır. Bunlar, Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli’dir. Her mezhebin içinde müctehidler vardır. Mesela Hanefi mezhebinde, İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer gibi. Bunlar Hanefi mezhebinin üsul ve kaidelerine aykırı olmadan farklı ictihadlarda bulundukları için, Hanefi’den farklı bir mezhep sayılmamıştır.

Ehl-i sünnetin iki itikat imamı olan İmam-ı Matüridi ve İmam-ı Eş’ari de, Ehl-i sünnete aykırı olmayan farklı bazı ictihadlarda bulunmuşlardır. Bu farklı ictihadları Ehl-i sünnet itikadını zedelemez.

Mezhepsizler itikatta mezhebi üçe ayırıp, yani Matüridi ve Eş’ari diye ayırıp bir de selefiyye diye bir şey çıkarmışlardır. Bu selefiyyenin adından başka, selefi salihin ile hiçbir ilgisi yoktur. Vehhabiler kendilerini bu isim altında gizlemektedirler.

Tevhid ehli
Sual: Bazıları, kendileri için, tevhid ehli diyorlar. Her Müslüman tevhid ehli değil mi?
CEVAP
Elbette, her Müslüman tevhid ehlidir. Öyle söyleyenler, kendilerine selefi diyen kimselerdir. Selefilik, Vehhabiliğin kamufle edilmiş halidir. Bunlar, kendilerinden olmayana müşrik derler.

Bu ay öne çıkanlar