2011-06-28

Doğu ve Güneydoğu Niçin Boşaltılıyor?

Doğu ve Güneydoğu Niçin Boşaltılıyor?


Şu gerçeği kimse inkar edemez: 1980′lerden bu yana doğu ve güneydoğu Anadolu boşalmaktadır. Milyonlarca vatandaşımız evlerini, köylerini, bağ ve bahçelerini terk edip Batı’ya göç etmektedir. Diyarbakır, Adana, Tarsus gibi şehirlerde milyonlarca güneydoğulu vatandaşımız zor ve kötü şartlar altında yaşamaktadır. Şimdi keskin bir soru yönelteceğim: Doğu ve güneydoğu Anadolu boşalıyor mu, boşaltılıyor mu?

İkinci dehşetli bir gerçek: Doğu bölgemizde üç ile beş bin arasında köy boşaltılmış, milyonlarca vatandaşımız mağdur edilmiştir. Bu kütlevi (yığınsal) boşaltma işi sadece güvenlik sebebiyle midir, yoksa bu meselenin ardında gizli ve derin sebepler mi vardır? Varsa bunlar nelerdir? Bir diğer keskin ve yakıcı sorum şudur: Birtakım dış mihraklı güçler ve onların içimizdeki işbirlikçileri, doğu ve güneydoğuda boşalan yerlere ileride başka nüfuslar ithal edilmesini mi planlıyor ve düşünüyor?
Üçüncü bir gerçek: Bir kısım Ermenilerin Türkiye’den toprak ve arazi istekleri vardır. Geçenlerde bir Ermeni politikacı “Ermenistan’ın başkenti Kars olmalıdır” mealinde bir beyanda bulundu. İnternetten ararsanız Ermenilerin ülkemizin bir kısmını istediklerine dair binlerce site, makale, beyanat, bilgi ve belge bulursunuz.
Evet sorularımdan birini tekrarlıyorum: Doğu ve güneydoğu bölgemiz kasıtlı ve planlı bir şekilde boşaltılıyor mu?


Sakın kimse, yukarıdaki sorularıma uçuk ve paranoyak sorular demeye kalkmasın. PKK terörü yangınının kasıtlı ve planlı bir şekilde sürdürüldüğü artık inkar edilemez bir gerçektir. Bu terörün gölgesinde şimdiye kadar yüz milyarlarca dolarlık uyuşturucu ticareti, kaçakçılığı yapılmıştır. Bir ara uyuşturucu helikopterlerle taşınmıştır. Birileri bu işten efsanevi servetler vurmuştur. Bazı devletler, şahıslar, mafyalar silah, mühimmat ve savaş malzemesi kaçakçılığından yine yüz milyarlarca dolar vurmuştur.

Büyük Ermenistan hayalleri besleyen emperyalist Ermenilerin ümidi PKK teröründedir. Megali İdea‘nın gerçekleşmesini isteyen Elen milliyetçilerinin ümidi PKK teröründedir. Anadolu’yu tekrar bir Hıristiyan yurdu yapmak isteyen emperyalist, agresif, fanatik ve sömürgeci misyonerlerin ümidi PKK savaşındadır. Şu meşhur BOP‘un gizli protokollerinde Türkiye’nin parçalanmasına dair maddeler bulunduğu iddia edilmektedir.

Kürt nüfusunu yoğun olduğu bölgelerden, bütün Anadolu yüzeyine yaymak isteyen iyi niyetliler de bulunmaktadır. Nüfus yayılacak; Türk, Kürt, diğer unsurlar içiçe yaşayacak ve Türkiye’nin parçalanması böylece önlenecek.

Eskiden Kürt kardeşlerimizin ve vatandaşlarımızın en yoğun olduğu şehir Diyarbakır’dı. Şu anda İstanbul’daki Kürt nüfusu oradakini geçmiştir. Mersin’de, İzmir’de, Bursa’da ve diğer büyük Batı ve orta Anadolu şehirlerinde büyük Kürt nüfusu yaşamaktadır.

Bendeniz bir Müslüman olarak bundan rahatsız olmam ama bu göçün, bu sürgünün, bu göç ettirilmenin planlı ve kasıtlı olup olmadığını da bilmek isterim.

Evet soruyorum:

Beş bin Kürt köyü niçin boşaltılmıştır?
Milyonlarca Kürt kökenli vatandaşımız niçin perişan edilmiştir?
Türkiye’nin Müslüman nüfusu niçin batıya sürülmektedir?
Doğu ve güneydoğudaki boşluğu doldurmak isteyen güçler var mıdır?
Bu boşatmanın, bu sürgünlerin ardında gizli Kripto Yahudi, Kripto Ermeni, Siyonist, Haçlı, emperyalist, sömürgeci güçler var mıdır?
Türkiye’nin boşalan, boşaltılan yerlerine ileride dışarıdan nüfus mu ithal edilecektir?

(Mehmet Şevket Eygi, 2011)

2011-06-26

Kadını Soyma Yarışı

Kadını Soyma Yarışı


İslam kadını adi ucuz bir mal ve meta olmaktan korumak ve rezil nefislerin ayakları altında zillet çekmesini engellemek için örterek değerini artırmaya çalışırken, şeytanın ve nefis kölesi ve uşağı olan mimsiz medeniyetin memleketimizdeki temsilcileri ise kadını açmak suretiyle soyarak kıymet kazandırmaya çalışmaktadır.

Analık, kadınlık, şefkat, merhamet vb gibi güzel seciyelerinden(huylarından) ilgilenmek ve faidelenmek yerine cazibesiyle, güzelliğiyle, çekiciliğiyle, dişiliğiyle gözlere lezzet, uçkurlara şehvet verme hizmeti peşinde koşmaktadır. Özgürlük, güzellik, kariyer, liyakat değer etiketlerini yaftaladığı kadını kendi sömürge iş alanlarına göre istihdam ederek kullanmaktadır.

Kimisi kadın ve kızları mağazasında tezgahtar namıyla soyarak yada süsleyerek müşterilerine peşkeş çekerken, kimisi uçağında soyarak erkeklere vip hizmeti yaptırıyor. Kimisi ise son tasarladığı iç çamaşırlarını giydirerek, donlarını ve donlarının içerisindekileri pazarlıyor, kimisi kadını gazetesinde soyup sütun fahişeliği yaptırırken, kimisi filmlerde soyarak cazibesini ve çirkefliğini bütün dünyaya porno yıldızı adı altında satıyor.

Kimisi sanat adı altında filmlerde soyarak milyonlarca insanların gözleri önünde erkeklerin altlarına atıyor, kimisi yarışmalarla soyup muza çeviriyor, kimisi internetlerde soyarak chat orospusu yapıyor, kimisi meşhur çikolatasıyla kadının cazibesini artırmakta veya çikolotasıyla yarıştırarak “bakın hangisi daha cazib ve alıcı” mesajı verme peşinde koşuyor, kimisi arabasını satmak için araba kaportasının önünde kadının çıplak kaportasını sergiliyor, kimisi dondurma reklamıyla “dondurma böyle yalanır, çıplak karıda şöyle yalanır” demeye getiriyor, kimisi açılışlara çıplak mankenler getirip, canlı canlı çıplak karı defileleri yaparak gözlere haram bayramlar yaşatma ile müşteri kazanma peşinde koşuyor, kimisi şampuanı ile kadın soyup saça başa değil dikkatleri kıça çekiyor, bazıları ise kadını sattığı mal ve yaptığı işle alakası olmadığı halde ahlaksızlık için soyuyor.

Artık nereye ne tarafa kafanızı çevirip baksanız her tarafta çıplak yığınları çıkıyor karşımıza, reklâmlarda anadan üryan gezen kadınlar, filmlerde dişilik silahıyla arzı endam eden kadınlar, plajlarda balık istifi et yığınları, reklâm panolarında küçük büyük bütün gözlere sokulan çıplak karı kişnemeleri, mağaza vitrinlerinde iç çamaşırlı sürtük bozması resimler, sinema afişlerinde fettan artist bozması çıplak gülümsemeler, dergi kapaklarında hayır adına soyunan soysuzlarla doldu taştı memleket.

Zavallı kadını gelen soyuyor, giden soyuyor, Hacısı, hocası, bacısı, kapitalisti, masonu, fasonu, tüccarı, kavatı, babası, anası ve kocası herkes kadını soyma yarışında. Bu kadın soyucularına ne müslümanı ne solcusu, ne golcüsü, ne dernekler ne de feministler dur demiyor, ya ödül veriyorlar, ya yıldız yapıyorlar yada alkışlıyor yada yakışmış diyor.

Bu soyucu sanayiciler ve sanatseverlerin soyduğu kadınlara ve kızlara aldanan zavallı insanımız karı ve kızlarının soyunmasına ses çıkarmıyor, örtünmekten men edip soyunmasını teşvik ediyor. Bu kadar yalan dolan telkin karşısında çağdaşlık medenileşmek adına soyuldukça kadın soyuluyor, bu soyulmalar ile aslında kadın sadece bedenen mi soyuluyor zannediyorsunuz, soyulan kadının sadece bedeni değil kadını kadın yapan ona şahsiyet kişilik ve şeref kazandıran hayası, ahlakı, iffeti şerefi, edebi de soyuluyor, çağdaşlık adı altında modayla, kozmetikle parası ve malı ve hayatı soyuluyor.

Ticari kaygılar yüzünden, medenilk, çağdaşlık maskesi adı altında din ahlak ve sünneti hiçe sayıp kadının edebini, iffetini namusu ve şerefini yok etmek isteyen bu soyguncu haramilere ve acımasızlara dur denilmeli.

Kadının bedeni böyle alçaltılmamalı,
sömürü aracı yapılmamalı,
Kadının ahireti ve gençliği, iffeti ve şerefi böyle alçak haram yollarda kullanılarak ebedi saadeti yok edilmemeli,
Ticaretin sanatın ana harcı kadın değildir. Kalitedir, üründür. Kadını soymadan alçatmadan mal satılmalıdır. Malın satışının şartı olarak kadının çıplak bedeni ve cazibesi görülmemelidir.

Kadın çalıştırmadan da kalkılınılabileceği bilinmelidir. Kadının vazifesi bankalarda, mağazalarda, pazarlarda, ekranlarda cazibesiyle gözlere zevk, çıplak bedeniyle, kokusuyla, uçkurlara şehvet vermek değildir. O annedir, muallimdir, eşine muavindir, pavyonlara metres, genelevlerine orospu, tezgahlara tezgahtar, filmlere yıldız, kavatlara sermaye, ticarete meta mal olsun diye yaratılmamıştır.O Esfeli safilin (Sefillerin Sefili) çukurlarına atılsın diye yaratılmamıştır.

Bugün kadını böyle soyan alçakları yarın Rabbimiz kabirde soyup yılanlara akreplere yem edeceği gibi yevmi mahşerde ve cehennemde de ateşlere verecektir. O ateş dalgaları öyle bir vuracak ki “Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler. (MÜ'MİNUN SURESİ / 104) ayetinin sırrıyla bu azap hali sonsuza kadar devam edecektir.

Kadını vicdansızca ve imansızca soyan, ahlaksızlaştıran, satan kapitalist tüccarlara ve örtülü bayanları modayla soymaya çalışan kapitalist hacılara duyurulur.

Muhammed ŞAMİL KAKÇA

Flört ve Zina Artığı Kızlar

Flört ve Zina Artığı Kızlar


Karma eğitim, karma hayat ve çağdaş yaşamın gereği olarak kadın ve erkeğin fıtratının zıddına olarak birlikte okutulması, medyanın düzenli ve sistemli telkinleri, ifsat komitelerinin ahlaki yapıyı bozma gayretleri, sistemin ideolojik dayatmaları ve insanın fıtratını hiçe sayan eğitim sistemi yüzünden bayanlar zarar görmekle beraber mağdurda edilmektedir...

Geleceğin anneleri ve ailenin temel çekirdeği olan genç bayanlar sistemli ve sinsice ahlaksızlığın girdabına itiliyor...

Her gün onları sevmeye ve aşka davet eden şarkılar, türküler ve filmler ve özendirilen hayatlar yüzünden bu gencecik kızlar daha bluğ çağının başında kalbi ve hissi kemalata(olgunluğa) ermeden kendilerini aşk ve sevgi moduna sokmaya başlıyorlar. Sevmenin heyecanlı büyüsüne kendilerini kaptırıyorlar. Gençliğin toz pembe hülyalarına dalarak gerçeklerin ve hakikatlerin kıyısından uzaklaşıyorlar.

Sanki sadece dünyaya sevmeye ve zevk almaya gelmişler gibi bir inanç sistemine kendilerini adapte ediyorlar... Bu bilinç altına yerleştiren “hayatın gayesi sevmektir”. ”lezzet almaktır”. ”hayatı doya doya yaşamaktır “ telkinleri sonucu bir erkeği sevmemeyi eksiklik olarak gördükleri için genç kızlar daha ilköğretim çağında kendine bir erkek arkadaş veya sevgili bulma derdine düşürülüyor...

Kadınlar ve genç kızlar üzerinde planlanan bu çabalar ve gayretler neticesi flört kültürü toplumda her geçen gün daha da yaygınlaşıp sıradan bir hale gelmeye başlamıştır... Bu flört kültürü yüzünden genç bir kız belki evleninceye kadar onlarca erkekle arkadaşlık yapıyor. Bir adamla evlenmek için onlarca erkekle deneme arkadaşlık yapıyor. Bu arkadaşlık kültürü süresince bir çok genç kız daha lise çağında ömrün sonuna kadar şerefle taşıması gereken namus ve şerefini sevdiğini ve evleneceğini zannettiği yada aşık olduğunu düşündüğü kişiye gözünü kırpmadan teslim ediyor.

Bu büyülü rüya sevdiğini zannedip yada aşkı uğruna her şeyi feda etmekten çekinmediği erkek arkadaşının “seninle evlenmek bana hayır getirmez”, "artık senden bıktım” , “seninle evlenirsem mutlu olamam” sözleriyle kabusa ve sukutu hayale dönüyor. Sonra sevginin ve aşkın limitsiz olarak feda edilmesi neticesinde namus ve şerefi kirlenmiş flört artığı ve zina artığı olup kirlenmiş, bütün hayalleri yıkılmış genç bir kız kalıyor..

Aslında adına her ne kadar flört denilse de zinadan ibaret olan bu flört ve arkadaşlık kültürü ve karma eğitim ve karma hayat yüzünden nice kızlarımız flörtün, aşkın ve romantizm belasıyla zina artığı olmuşlar ve olmaya deva ediyorlar... Bu zina artığı olan kızlar ise sahipsiz ve hamisiz olarak ortada kalıyorlar. Bu zina artığı olan kızlar sevdikleri insanlar tarafından terk edilip kendi kaderleriyle baş başa bırakılıyor...

Çoğu genç kız farkında olmadan 5 dakikalık kaçamak zevkler uğrunda hayallerini yıkıyor. Sevgi ve aşkına her şeyi feda ediyor. Sevmeyi her şeyini korkusuzca feda etmek olarak zannediyor. Daha yolun başında sadece sevgisine ve aşkına referans yaptığı için namusunu bir erkeğe veriyor. Sonra elemler, kederler, endişeler, acılar felaketlere maruz kalıyor. Severek kendini teslim ettiği erkek tarafından dışlanınca ortada kalıyor. Derdini kime nasıl anlatacağını bilmiyor. Ömür boyunca bu lekeyi nasıl temizleyeceğinin derdini ezasını çekiyor. Sevginin ve aşkın bedelini zina artığı olarak ödüyor... Bu zina artığı hükmüne geçen kızların bir kısmı katı gelenek sahibi olan ailesi tarafından öldürülürken bir kısmı yaşlı insanlara eş olarak veriliyor. Bir kısmı evinden kaçarak güya bu utancını ailesine yaşatmamak için kendisini kötü yollara itiyor. Bir kısmı bir daha evlenememek korku ve utancı yaşanıyor. Bir kısmı bekareti gayri meşru bir şekilde yitirdiği için ailesine bu olayı nasıl izah edeceğini bilemediği için bu utançtan dolayı intiharı seçerek kurtuluşu intihar da bulurken; kimisi ömür boyu evlenmemekte çareyi görüyor. Kimisi hayatını suskunlukla geçirip utancını kimseyle paylaşmıyor.

Bütün bu Acıların ve felaketlerin başlangıç noktası sevgi ve aşk adına kendisini çok sevdiğini zannettiği bir insana teslim edip namusunu feda etmesi yüzündendir... Bütün bu felaketlerin başlangıç noktası sınırsız ve özgürce yaşama telkinlerine kendilerini kızların kaptırması sonucudur. Bu acıların ve elemlerin başlangıç noktası Hayat ve yaşamın sadece sevmekten ibaret olmadığı gerçeğinin bilinmemesidir. Bu feryatların ve figanların çıkış noktası kadın ve erkeğin fıtratlarının zıddına olarak beraber karma bir eğitim sisteminde okutulması ve etkileşim içerisine sokulmasıdır. Ateşle barutun kasıtlı olarak infilak ettirilmesidir.

Genç kızların başına gelen bu tür elim ve acı durumların en mühim sebeplerinden birisi de aklın muhakemesi ile değil hislerin tahakkümü ile hareket etmesi neticesidir. Namus ve şerefin kıymetini bilmeyerek onu basit sözlere ve hislere feda etmesi neticesidir. Namus ve şeref hiçbir zevke lezzete söze ve vaade feda edilecek kadar ucuz değildir. Feda edilecek hale getirenleri ellerinde geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Ellerinde kalacak olan ise bir saatlik zevkin ve lezzetin acısını zina artığı olarak bir ömür boyu çekmektir...

Flört sürecindeki yakınlaşmalar tenhalaşmalar ve arzuların taşkınlığı ve şehvetin kabarması ve aklın gitmesi sonucu vücuda gelen zina neticesinde toz pembe aşklar kabuslara, tatlı düşler ise acı çığlıklara dönecektir... Erkeğin namus ve şerefine bir şeycikler olmazken kızların bakirelikleri yanında şerefleri ve namusları ve haysiyetleri de gidecektir

Halbuki islami ve ahlaki bir hayat tarzı yaşayan insanlar hayatlarını ve yaşamlarını imani ve Kur-ani bir çizgi ve sınıra çektikleri için evlilik dışı olan ilişki olan flörte asla girmezler. Senet sepeti ve garantisi olmayan ve sadece söze dayanan ve aşkı referans almazlar. Onlar evlilikte ve aşkta referans olarak başta Allah rızasını sonra ise Kur-an ve sünneti esas alırlar...

Ve onlar için iki tarafın birbirini sevmesi ve aşık olması yeterli değildir. Ölçü ailelerin rızası dahilindeki nikah akdi yapılmasıdır. Evlenmeden önceki deneme yanılma yöntemi olan flörtle ile deneme süreçlerine girerek bir bilerinin namus ve şereflerine halel getirmezler. Uhrevi ve dünyevi kriterleri birlikte değerlendirip hareket ederler. Evlilik dışı olan bütün ilişkilerin mahiyeti itibariyle zina olduğunu bildikleri için flörte yaklaşmazlar. Flörte yaklaşmadıkları için duygu ve arzuların kontrolü harama kaymaz. Namus ve şeref eğitimi aldıkları için kendilerini erkeklerin söz ve yakışıklılıklarına kaptırmazlar. İslamın onlara çizdiği sınır ve ölçülerin dışına çıkmadıkları için emniyet ve selamette ve saadette kalırlar. Beyaz gelinliklerle baba evinden ayrılırlar. Kapkara zinalara bulaşarak bedbaht olmaz. Kızıl kanlara boyanarak hayatları son bulmaz. Yada rezil bir hayata düçar olarak yaşamazlar.

Allahın en munis emaneti olan ve toplumun manevi mimarı olan ve geleceğin anneleri olan kızlara aileleri gerekli imani ve ahlaki alt yapıyı sağlamadığı,onlara namus ve şerefin hiçbir zevke ve lezzete ve aşka feda edilmeyecek kadar değerli olduğu dersi verilmediği, karma eğitime karşı çıkılmadığı ve ahlaksız filmlerin tesirinden kızlar kurtarılmadığı takdirde toplum zina ve fuhuş artığı kızlarla dolacaktır. Zina ve fuhuş mağduru ve artığı olan kadınların olduğu bir toplumda akıl, nesil, din ve ahlak asla muhafaza edilmeyecek ve aile denilen kurum yıkılıp gidecektir. Bu yıkıntıların altında herkes kalacaktır.

Muhammed Şamil KAKÇA

Osmanlı nereye Kürdistan derdi?

Osmanlı nereye Kürdistan derdi?


Tarihi kayıtlarda Kürdistan denilen asıl bölge Güneybatı İran, Osmanlı döneminde ise Güneydoğu Anadolu'nun çok az bir kısmıdır.

Osmanlı idare sisteminde eyaletler (beylerbeyilikler), sancaklara; sancaklar da kazalara ayrılmıştı. Eyaletlere merkezden beylerbeyi adıyla bir yönetici tayin edilirdi. Osmanlı yönetimi beylerbeyi eyalette tam hakim konumda olmasın diye bölgenin mali işlerine bakan vilayet defterdarları ile yargılamaya bakan kadıları beylerbeyinin emri altına vermemişti. Kadılar, İstanbul'daki Anadolu veya Rumeli kadıaskerine; eyalet defterdarları da merkezdeki başdefterdara tabiydiler.

YURTLUK-OCAKLIK SİSTEMİ

Osmanlı döneminde bunlardan farklı olarak bir de yurtluk-ocaklık adı verilen bir idari sistem vardı. Bu sancakların diğerlerinden farkı yönetimin ırsi olarak bir ailenin elinde olmasıydı. Arap bölgelerinde, Gürcü topraklarında ve Güneydoğu Anadolu'daki bazı sancaklarda idare bu şekildeydi. Bu şekilde yönetimin tercih edilmesinin en önemli sebebi bu bölgelerde bulunan büyük aşiret beylerinin nüfuzlarından faydalanılmak istenmesiydi. Ancak bu sancaklar muhtar bir idare tarzına sahip değillerdi. Herhangi bir disiplinsizlikte sancakbeyi azledilir, yerine başkası tayin edilirdi. Ahaliye kötü davranan, devlete sadakatten ayrılan, uygunsuz davranışlarda bulunan yöneticiler görevden uzaklaştırılırlardı. Eğer devlete sadakatten ayrılmazlar ve kanunlara uyarlarsa, kayd-ı hayat şartıyla, yani ömür boyu o sancağın yöneticiliğini yaparlardı.

KÜRDİSTAN BEYLERİ

Osmanlı döneminde Kürdistan beyleri diye anılan aşiret reislerinin bölgeleri çok geniş bir coğrafya değildir. Kanunî'nin içinde Kürdistan ifadesi geçen fermanından bir yıl sonraya ait imparatorluğun idari taksimatını gösteren arşiv kayıtları elimizdedir. Metin Kunt tarafından yayınlanan ve Kanunî Sultan Süleyman zamanında 1527'de Osmanlı İmparatorluğu'nun idari taksimatını gösteren defterde (Topkapı Sarayı Arşivi, D 5246) Vilayet-i Kürdistan denilen ve Kürt aşiret reisleri tarafından yönetilen sancaklar şunlardı: Cizre, Bitlis Hısnkeyf (Hasankeyf), Siverek, Çemişgezek, İmadiye, Mir Zahid Bey tarafından yönetilen sancak, Hizan, Sason, Palu, Çapakçur (Bingöl), Eğil, Sincar, Atak (Silvan'ın kuzeyi), Çermik, Hazzo, Zirkî (Metin Kunt, Sancak'tan Eyalete, s. 130-131.).

Bu beylerden Cizre, Bitlis Hısnkeyf, Siverek, Çemişgezek, İmadiye beyleri ile Mir Zahid Bey'in Kürdistan beylerinin büyükleri olduğu zikredilir. Vilayet-i Kürdistan diye kastedilen yer de tek bir idari bölgeyi değil Kürd beyleri tarafından yönetilen sancakları ifade etmek için kullanılmıştır.

Osmanlı'nın Kürdistan diye nitelendirdiği coğrafya görüldüğü gibi daha ziyade bir kalesi olan aşiret beylerinin yönetimindeki bölgelerdir. Osmanlı döneminde Diyarbekir, Urfa, Mardin gibi bölgeler merkezden gönderilen valiler tarafından yönetilmiştir.

KÜRDİSTAN

Kürdistan'ın Sultan Sencer döneminde idarî bölge olduğu söylenir. Bu bilgiyi veren 14. yüzyılda yaşayan Hamdullah Müstevfî'dir. Ancak Müstevfî, Sultan Sencer'den yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Sultan Sencer dönemine ait kaynaklarda ise Kürdistan idarî bir bölge olarak geçmez.

Kürdistan ismi Arapça "Arz-ı Ekrad" olarak ilk defa 10. yüzyılın ikinci yarısında İbn Havkal'ın "Suretül-Arz" isimli eserinde geçer. İbn Havkal'ın Kürtler'in yaşadığı yer olarak zikrettiği bölge ise İran'ın Cibal bölgesidir. Yani Hemedan'ın doğusu, Urumiye'nin güneyidir. Bugünkü Irak sınırındaki İran Kürdistan'ından Süleymaniye'ye kadar uzanan bir bölgedir. Kürdistan isimlendirmesi idarî bir ad değil, coğrafî bir isimlendirmedir. Bu konuda Adnan Çevik geniş bir araştırma hazırlamaktadır.

İbn Havkal'dan sonra 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un haritasında da "Arz-ı Ekrad" isminin geçtiği görülür. Kastedilen yine İran'dır.

OSMANLI DÖNEMİNDE KÜRD BEYLERİ MERKEZİN KONTROLÜ ALTINDA DEĞİL MİYDİ?

Osmanlı döneminde ocaklık terimi çeşitli şekillerde geçer. En yaygın şekilde idari teşkilat içerisinde rastlanan ocaklık statüsündeki sancakları ifade eder. Ocaklık sancaklar hükümet ve yurtluk-ocaklık sancaklar olmak üzere iki çeşittir. Fetih sırasında hizmeti görülen aşiret reislerine, beylere çoğunlukla kendi toprakları olmak üzere bırakılan yerlerdir. Orhan Kılıç'ın bu konuda araştırmaları vardır.

Hükümet sancaklarda timar sistemi uygulanmaz. Sancak gelirinin tamamı idareci olan beylere aittir. Yurtluk-Ocaklık sancaklarda ise timar sistemi uygulanabilir.

Ocaklık sancaklar, Bosna, Anadolu, Çıldır, Şam, Rakka, Bağdat, Basra, Tunus ve Şehrizor gibi bölgelerde görülür. Bu sistem görüldüğü gibi sadece Güneydoğu Anadolu'daki Kürd beylerine mahsus değildir. Ocaklık sancakların sayısı zamana göre değişmektedir. Özellikle savaş dönemlerinde aşiretlerin devlete bağlılığını artırmak için ocaklık sancakların sayısı artırılmıştır.

Orhan Kılıç, araştırmalarında ocaklık veya hükümet tipi sancakların devletin merkezi kontrolünden uzak müstakil birimler olduğu kanaatinin yanlış olduğunu söyler. Merkezi idare imparatorluğun diğer kısımlarında olduğu gibi burada da ağırlığını her zaman hissettirmiştir. Bu sancakların her biri merkezden atanan bir beylerbeyinin emri altındadır.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 19.06.2011)

Bu ay öne çıkanlar