islam tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014-03-29

Kırım Müslümanları, Rusya'daki 20 Milyonluk Müslüman kitleye dahil oldular.

Kırım Müslümanları, Rusya'daki 20 Milyonluk Müslüman kitleye dahil oldular.
Kırım Müslümanları, Rusya'daki 20 Milyonluk Müslüman kitleye dahil oldular.

Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynutdin, dün Kırım’daki camileri ziyaret ederek Kırımlıları destekledi. Görüşme, Kırım Müftüsü Emirali Ablayev’in daveti üzerine yapıldı.

2013-08-27

Hanımların efendisi Hz. Fatıma

Hz. Fatıma
Hz. Fatıma
Hazret-i Âişe (r.anhâ) anlatıyor: Bir gün Resûlullâh'ın (s.a.v.) yanında oturuyorduk. Hazret-i Fâtıma geldi. Yürüyüşü tıpkı Resûlullâh'ın (s.a.v.) yürüyüşü gibiydi. Resûlüllâh (s.a.v.) onu “Merhaba ey kızım!” diye taltif ettikten sonra yanına oturtup kulağına gizlice bir şeyler söylediler. Hazret-i Fâtıma ağladı. Tekrar bir şeyler söyledi Hz. Fâtıma güldü.


Ben, ‘Resûlüllâh'ın (s.a.v.) söylediği ne idi ki önce ağladınız, sonra güldünüz?' diye sordumsa da cevap olarak “Resûlüllâh'ın sırrını kimseye ifşa etmem” dedi.


Resûlüllâh (s.a.v.) âhirete irtihal ettikten sonra tekrar sordum. Şöyle dedi:

Ashab-ı Kirâm'a hürmet

Ashab-ı Kirâm'a hürmet
Ashab-ı Kirâm'a hürmet

Ashâb-ı Kirâm'ın hepsine hürmet etmek ve onlar hakkında ileri geri konuşmayıp onları hayırla yâd etmek vâcibdir. Allâhü Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde onları medhetmiştir. Bunlardan biri, Hadîd Sûresinin 10. âyetidir ki, meâli: “...Fetihden evvel infak edip çarpışanlarınız diğerlerine müsavi olmaz, onlar sonradan infak edip çarpışanlardan derece itibariyle daha büyüktür. Bununla beraber hepsine de Allah hüsnayı (cenneti) va'd buyurdu...” Bu âyet, Ashâb-ı Kirâm’ın tamamına müjdedir.

Resûlullâh da onları sevmiştir. Onları methettiği birçok hadîs-i şerîfden bazıları:

2012-05-31

Süt annesi Hazreti Halime, Peygamberimizi (s.a.v.) anlatıyor

Süt annesi Hazreti Halime, Peygamberimizi (s.a.v.) anlatıyor
Süt annesi Hazreti Halime, Peygamberimizi (s.a.v.) anlatıyor

"Muhammed Mustafâ'nın mübarek cismini yeşil bir ipeğe sarmışlar, üstüne de sütten beyaz ve misk kokulu beyaz bir yün örtmüşlerdi.

Peygamberimizi (s.a.v.) mübarek arkası üstüne yatırmışlardı. Uyuyordu. Cemâl-i şerifine baktım, uyandırmaya kıyamadım. Yavaş yavaş yanına vardım. Elimi göğsünün üstüne koydum. Mübarek gözlerini açıp yüzüme baktı, güldü ve gözlerinden bir nur çıkıp tâ göklere yetiştiğini gördüm. Onu, iki gözlerinin arasından öptüm ve ona sağ mememi verdim, aldı. Doyana kadar emdi. Ondan sonra sol mememi verdim, almadı. Daha sonra da hep böyle yaptı. Dâima sağ mememi emerdi, sol taraftan hiç emmezdi.

Bir merkebimiz vardı, yürümezdi. Mekke'den kendi yerimize dönerken merkep öyle hızlı yürümeye başladı ki, diğer kadınların merkepleri arkamızda kaldı.
Bir devemiz vardı, çocuğumuza gıda olacak kadar süt vermezdi. Peygamberimizi alıp evimize getirir getirmez kocam deveyi sağmaya gitti. Gördü ki, memeleri sütle dopdolu olmuş. Kocam dedi ki: Yâ Halîme! Aldığın yetimin ayakları mübarek imiş. Gelir gelmez bereketi zahir oldu, gecemiz bir başka oldu.

O yıl öyle bir kıtlık yılı idi ki, davarlar otlayacak bir şey bulamazlardı. Bizim koyunlarımız Allah'ın fazlı ve inayeti ile sütlenirdi. Bolluk ve nimetler içinde geçinirdik.
Diğer kimselerin davarları bir damla süt vermezdi. Çobanlarına tenbih ederler, siz de davarınızı Halîme'nin davarlarının gezip otladığı yere alın götürün, derlerdi.
Onlar da öyle yaparlardı, fakat yine fayda vermezdi."

Halîme Hatun Peygamber Efendimizi yanından hiç ayırmazdı. Bir gün Resûlullâh Efendimiz, süt kardeşi Şeymâ ile öğle sıcağında kuzularının arasına gittiler. Halîme hanım gidip onları buldu. Bu sıcakta niçin dışarı gidiyorsunuz? dedi. Şeymâ dedi ki: Anneciğim! Kardeşime sıcak dokunmaz. Ben gözlerimle gördüm. Gezdiği yerlerde başının üzerinde bir parça bulut, o nereye giderse onunla beraber gidiyor, durduğu zaman da duruyor.

Sallallâhü aleyhi ve alâ âlihî ve sellem.

2012-05-09

Çok büyük oyunlar kuruyorlar; yeni bir din türetilmek isteniyor... Dinler arası diyalog tuzaklarına karşı dikkat!

Çok büyük oyunlar kuruyorlar; yeni bir din türetilmek isteniyor... Dinler arası diyalog tuzaklarına karşı dikkat!
Çok büyük oyunlar kuruyorlar; yeni bir din türetilmek isteniyor... Dinler arası diyalog tuzaklarına karşı dikkat!
Vaktiyle Hindistan'da Ekber Şah ismindeki sultan İslam'ı, Mecusiliği ve Hıristiyanlığı karıştırarak yeni bir din çıkartmıştı. Bu dine "Din-i İlahî" adını vermiş, "İbadet-hâne" denilen tapınaklar kurmuş, İslam selamını kaldırmış, onun yerine "Allahu Ekber" denilmesini emr etmiş, bunlara benzer temel değişiklikler ve yenilikler yapmıştı. .

Bugün Türkiye'de buna benzer bir hareket başlatılmıştır.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam bir kazanda kaynatılarak yeni bir din türetilmek isteniyor.

Bu dinin bazı özellikleri ve temel inançları şunlardır:

1. Kelime-i Tevhid'in ilk kısmını söylemek, gerektiğinde ikinci kısmını (Yahudileri ve Hıristiyanları üzmemek için) söylememek.

2. Kur'andaki "Allah katında (hak ve geçerli) din İslam'dır" temel inancını kaldırıp, onun yerine "Üç hak ibrahimî din vardır. Bunların üçünün mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'tir" inancını getirmek.

3. Kur'anın Yahudileri İslam'a çağırmadığını kabul etmek.

4. Yine Kur'anın Hıristiyanları İslam'a çağırmadığına inanmak.

5. İslam kadınlarının Yahudi ve Hıristiyan erkeklerle evlenmesini meşru görmek.

6. Muharref Tevrat ve İncil'i dinî referans olarak kabul etmek.

7. İslam'ın camilerini, kilise ve sinagoglara benzetmek için sıralar, tabureler, sandalyalarla doldurmak.

8. Yahudi ve Hıristiyan din adamlarıyla toplantılar tertip etmek, ezanlar okunurken çanlar çalarken, müşterek âyinler yapmak.

9. Yahudi, Katolik, Süryanî, Gregoryen, çeşit çeşit Protestan temsilcilerle; patrikler, papazlar, monsenyörler, pastörler ile birlikte mübarek Ramazan aylarında beş yıldızlı içkili otellerde iftar ziyafetlerinde buluşmak.

10. İslam'ın tek hak din olduğu inancını kaldırıp, onun yerine üç İbrahimî hak din vardır inancını ikame etmek.

11. Yahudilerin ve Hıristiyanların, Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın son Peygamber olduğunu inkar etmelerine önem vermemek.

12. Tevhid ile Teslis inancını, âmentü bakımından bir görmek.

13. Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki kutsal metinleri muteber kabul etmek.

14. Onların şeriatlarının nesh edilmiş olduğunu kabul etmeyip, yürürlükte ve muteber olduğuna inanmak.

15. Yahudi ve Hıristiyanları dost ve veli kabul etmek. Bu ise, açık ve muhkem Kur'an ayetlerine aykırıdır.

Bilindiği gibi 1925'ten bu yana İslam'ın tasavvuf tarikatları yasak ve kapalıdır. Yukarıda bahs ettiğim yeni dininin müzikli âyinleri ise serbestçe yapılabilmektedir.

Ankara Diyanet'inin bu yeni dine cephe alması ve Müslümanları bu konuda uyarması gerekirken maalesef bu yapılmamaktadır. Mardin'in tarihî Kasımiye medresesinde yapılan papazlarla karışık ayin ve törenlere Diyanet, büyük bir il müftüsünü göndererek katılmıştır.

Nâçizane talebim:

Bir Ehl-i Sünnet ve cemaat Müslümanı olarak, ülkemizdeki bütün sünnî cemaat, tarikat, grup, hizip, fırka ve toplulukların bir araya gelerek bir ulema meclisi kurmalarını, türetilmek istenen yeni dinin incelenmesini ve bu konuda halkın uyarılmasını candan temenni etmekteyim.
Mehmet Şevket Eygi
09/05/2012

2012-02-19

Yarın Onlar Bana Sorulacak

Yarın Onlar Bana Sorulacak
Ashâb-ı Kirâm'dan Eslem (r.a.) anlatıyor:

Hz. Ömer halifeliği zamanında gece dolaşırken bir evde çocukların ağladığını duydu. Bunun üzerine kapıya yaklaşarak, "Bu çocuklar niçin ağlıyorlar?" diye sordu. Bir kadın kapıyı açtı ve 'Onlar açlıktan ağlıyorlar.' dedi. 'Peki, öyleyse bu ateşin üzerindeki tencere nedir?' diye sordu. 'O tencerenin içine su doldurdum, uyutuncaya kadar bununla onları meşgul ediyorum.'

Bunun üzerine Hz. Ömer ağlamaya başladı. Sonra hemen kalkıp sadakaların konulduğu beytülmâle geldi. Eline bir çuval alıp iyice doluncaya kadar içine un, iç yağı, yağ, hurma, giyecek ve bir miktar para koydu. Sonra bana "Ey Eslem! Çuvalı omzuma kaldır" dedi.

Ben "Ey mü'minlerin emiri! Siz bırakın ben götürürüm." dedim.

Bana, "Ey Eslem! Bu çuvalı ben götüreceğim. Çünkü yarın kıyamet gününde onların hesabı ancak bana sorulacak." dedi. Çuvalı omzuna alıp o kadının evine getirdi. Tencereyi alıp içine biraz un, biraz iç yağı ve bir miktar hurma koydu ve karıştırmaya başladı. Bir taraftan da tencerenin altındaki ateşe üflüyordu. Öyle ki sakallarının arasında dumanın çıktığını gördüm. Nihayet onlara yemeği pişirdi. Kendi elleriyle tencereden yemeği alıp onlara yedirdi, karınlarını doyurdu.

Sonra kalkıp onların yanlarına oturdu. Sanki bir aslan gibiydi, ben bir şey söylemeye korktum. Çocuklar kalkıp oynamaya ve gülmeye başlayana kadar bekledi. Sonra kalkıp "Ey Eslem! Onların yanında neden beklediğimi biliyor musun?" diye sordu.

Ben de "Hayır bilmiyorum." dedim.

Dedi ki "Onları ağlarken gördüm. Onların güldüklerini görmeden bırakıp gitmeyi istemedim. Onlar gülmeye başlayınca benim içim de rahat etti."

2012-02-17

İsa aleyhisselamın bir mucizesi; Yarasa

İsa aleyhisselamın bir mucizesi; Yarasa


îsâ aleyhisselam kavmine "Ben size Rabbinizden (peygamberliğimin alameti olan) bir âyet ile geldim: Ben size çamurdan kuş biçimi gibi bir mahlûk yaparım da içine üflerim. Allah'ın izni ile derhal kuş olur..." (Âl-i imran Sûresi, âyet 49) buyurdu ve bir yarasa yaptı. Üfleyince yarasa Allah'ın izni ile uçtu.

Yahudiler Hz. îsâ'nın bu mucizesini de gördükleri halde inanmadılar ve "Bu bir sihirdir" dediler.

îsâ aleyhisselam bunca kuş türü arasından yarasayı tercih etti. Çünkü o diğer yaratılmışlardan daha acaip, daha farklıdır:


Yarasalar, kan ve etten ibarettir. Kanatlarını çırparak uçan yegâne memelidir. Kuşlar gibi tüyü yoktur. Gövdesi çok ince kıllarla kaplıdır. Ayrıca kuşlar gibi yumurtlamaz; doğurur ve yavrusunu memesinden süt ile besler. Gündüzün ışığında ve gecenin karanlığında görmez. Güneş battıktan.sonraki ve güneş doğmadan önceki saatlerde görür. İnsan gibi güler, kadın gibi hayız olur.

Zannedildiği gibi pis hayvanlar değildir. Her sabah ve avlandıktan sonra kediler gibi yalanarak kendilerini temizlerler. Buzdolabında bile hayatlarını devam ettirebilirler. Laboratuvarlardaki buzdolaplarında uyuyan yarasalar üzerinde yapılan çalışmalar kalp ve dolaşım hastalıkları ile kadın hastalıklarına ışık tutmaktadır.

Gündüzleri karanlık yerlerde, arka ayaklarının çengellerine baş aşağı sarkarak dinlenirler. Gece avlanmaya çıkarlar, Çoğu böcekçildir. Bazısı da meyve ve çiçek özü ile beslenir.

Arı kuşu kadar minik yarasalar olduğu gibi, kanatlan açıldığında 1,5 metre eninde olanları da vardır. Sıcak bölgelerdekilerin boyları daha büyüktür. Mağaralar, ağaç kovukları veya harabelerde tünerler.

Yarasalar ses titreşimi (ultrasonik titreşimler) ile cisimlerin şekil ve uzaklıklarını, hareketli veya sabit olduklarını tespit ederek hem yönünü bulur hem de avını tespit eder.

Yarasalar 200.000 frekanslı sesleri duyabildikleri halde insanlar, frekansı azamî 20.000 olan titreşimleri ses olarak duyarlar.

*****

"Üstlerinde kanatlarını aça-kapata uçan kuşları (hiç) görmediler mi? Onları (havada) Rahman olan Allah'tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla ve kemaliyle görendir."

[Mülk Suresi, 19. ayet-i kerime)

2012-01-02

Medeniyetin Ulaştığı Son Nokta: Sodom ve Gomore

Medeniyetin Ulaştığı Son Nokta: Sodom ve Gomore


Kur'an'da Yüce Allah'ın Lut kavmi üzerine göklerden ateş yağdırdığını, o şehirleri ve orada yaşayanların hepsini yok ettiğini yazar. (Araf Suresi)O şehirler Sodom ve Gomorra şehirleridir. Peki bu şehirler Allah'ın gazabına neden uğramışlardır?

Lut, kavmine dedi ki:
" Alemlerde, sizden önce hiç kimsenin yapmadığı 'fahşayı' (hayasızlığı) mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, 'müsrif'(haddi aşan) bir kavimsiniz."

Lut Kavmi'nin cevabı:
"Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın, muhakkak bunlar, çokça temizlenen insanlardır." demekten başkası olmadı.

Bunun üzerine Biz, karısı dışında, (Lut'u) ve ailesini kurtardık; (karısı) ise, helake uğrayanlardan oldu. Ve onların üzerine, bir (azap) sağanağı yağdırdık. Bak! Mücrimlerin(suçluların) akıbeti nasılmış?
[ARAF(7)/80-84]
Kur’an’a göre ahlaksızlık içindeki bu şehirler yerle bir edilmiş, yerin altına gömülmüştür.

Bu günahkar kentlerin İsrail'de, Lut Gölü'nün güneydoğusundaki el-Lisan Yarımadasının güneyinde sığ suların altında kaldıkları tahmin edilmektedir. Kuran'da anlatılan olayın başlıca karakterleri Hz. İbrahim ile yeğeni Lût'tur.

Lut Peygamber, İbrahim Peygamberle aynı dönemde yaşadı. Hz. Lut, Hz. İbrahim'e komşu kavimlerden birine elçi olarak gönderilmişti. Bu kavim, Kuran'da belirtildiğine göre o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı, eşcinselliği uyguluyordu.
Hz. Lut, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söyledi. Eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde "Allah hepinizi yok edecek" dedi. Yüce Allah (c.c) bu kesin kararını bildirmek ve kendisine inanmış birkaç yakını ile birlikte, son günlerini yaşayan günahkar şehirden ayrılmasını söylemek üzere Hz. Lût'a günün birinde üç tane melek gönderir. Melekler; genç ve yakışıklı erkek kılığına girerek yeryüzüne inmişlerdi.

Şehvet sapıkları şehre üç tane genç ve yakışıklı delikanlının geldiğini duyunca bir anda yollara dökülerek gelenleri görmek istediler. Ahlaksız Sodomlular'ın melekleri taciz edeceklerinden korkan Lût, kalabalığa onlar yerine "kızlarımı alın" der.
Fakat kendinden geçmiş kalabalık hiçbir söz dinlememekte ve hiçbir teklife yanaşmamaktadır. Evin kapılarını arka arkaya zorluyor ve içerdeki gençleri istiyorlardı.Çaresiz kalan Lut’a melekler gerçeği açıklar: "Allah'ın emri artık kesindir. Yıllardan beri söz dinletemediğin bu beyinsiz halkın artık sonu gelmiştir. Birkaç saat sonra topuna gökten ateş ve ölüm yağacak ve şehirleri ile birlikte yokluğa kavuşacaklardır. Onların başlarına gelmek üzere olan bu felaket, ısrarla Allah'ın emirlerine karşı gelenlere ve Peygamberler'in verdiği öğütlerine arka dönen sapıklara bütün devirler boyunca ibret dersi olacaktır. Allah'ın sana emri böyledir:
Gece olunca sana inananları ve yakınlarını alacak ve ölüm kokan şu lanetlik şehirden habersizce uzaklaşacak ve şu sapık halkı lanetlik akibetleri ile baş başa bırakacaksın. Sana bunları söyleme geldik."

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte lanetlik şehirlere ve sapık halkına gökyüzünden görülmemiş bir Allah gazabı boşalmaya başlamıştı. Ahlaksız soysuzlar neye uğradıklarını anlayamadılar.Allah Sodom ve Gomorra kentlerine kükürt ve ateş yağdırırken Hz.Lut iki kızıyla Tsoar kentine kaçmaya başlar. Yanlarında Lût'un karısı yoktur. Çünkü o da Allah'ın emirlerine karşı gelip, günahkarlara arasına girenlerdendir...

Allah (c.c) bir kaç saniyelik afet ve ölüm saçan bir yağmur sonunda, halkın tamamı ile birlikte bütün şehirlerini ilerdeki insanlığın gözleri önüne bir ibret dersinin örneği olmak üzere harabeye çevirmiş ve yerle bir etmişti.

Bilim adamları yıllarca bu hikayenin gerçek olup olmadığını araştırdılar. Tekvin'de işledikleri günahlardan ötürü gökyüzünden yağan kükürt ve ateşle yok edildiği anlatılan bu iki kentin, İsrail'deki Şeria Irmağından Doğu Afrika'da Zambezi Irmağına uzanan Büyük Rift Vadisinde MÖ y. 1900'de meydana gelen bir depremle yok olduğu sanılır.
National Geographic dergisinin Aralık 1957 sayısında bu konuyla ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır:


"Sodom Tepesi, Ölü Deniz'e doğru yükselir. Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorrah'ı bulamadı, fakat bilim adamlarına göre bu şehirler kayalıkların karşısındaki Siddim Vadisi'nde duruyorlar. Büyük ihtimalle Ölü Deniz'in taşkın suları ve depremin altında kaldılar.

2011-12-24

Haremeynin (Mekke ve Medine‛nin) Hizmeti Kendisine Verildi, Kalkıp Gelsin!

Haremeynin (Mekke ve Medine‛nin) Hizmeti Kendisine Verildi, Kalkıp Gelsin!

Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri çoğu geceleri sabah namazına kadar kitap okumakla geçirir.Hasan Can da pâdişâhın hizmetini görürdü. Zaman zaman da ona okutup, kendileri dinlerlerdi. Bir gece Hasan Can uyuyakalır ve pâdişâhın hizmetinde bulunamaz. Pâdişâha o gece rüyasında, Hasan isminde bir şahıs vasıtasıyla kendisine bir hizmetin görülmesinin tebliğ olunacağı haber verilir.

Sabah namazı vaktinde uyanan Hasan Can namazını kıldıktan sonra, hemen sultânın hizmetine koşar ve"Bu gece gaflet bastırdı hizmetinizden uzak kaldım." diyerek özür diler. Bunun üzerine pâdişâh: "Öyleyse şimdi anlat bakalım, bu gece nasıl bir rüya gördün?" diye sorar. Hasan Can "Rüya görmedim." diye cevap verir. Pâdişâh: "Hayret doğrusu! Herhalde bir şeyler görülmüştür. Benden gizleme!" diye ısrar eder fakat nafile. Pâdişâh, başını sallayıp; "Tuhaf şey!" der. Hasan Can bu hâdiseye bir mânâ veremez. 
Topkapı Sarayı'nın kapıları, sabah güneş doğduğunda açılır, akşam güneş batınca kapatılırdı. Kapılardan ve sarayın emniyetinden mes'ul zamanın kapı ağası; Hasan Ağa isminde bir muhterem zât idi. Bir ara Hasan Can, Hasan Ağa'nın odasında hazînedârbaşı, kilercibaşı ile saray ağasını sohbet ederken, Kapı Ağası Hasan Ağa'yı ise düşünceli, başını önüne eğmiş, gözü yaşlı oturuyorken bulur ve "Ağa hazretleri, geçmiş olsun!" diye suâl edince, Ağa hâlini gizlemek ister. Hazînedârbaşı; "Kardeş! Ağa bu gece bir rüya görmüş. Daha o rüyanın te'sirindedir" der. 


Hasan Can, Hasan Ağa'ya; "Allah rızâsı için anlatın, Sultanımıza iyi bir hediye olur" diye ısrar eder. Hasan Ağa ise; "Benim gibi yüzü kara günahkârın ne rüyası ola ki, pâdişâh katında söylensin!" diye anlatmaktan çekinir. Hazînedârbaşı: "Niçin söylemezsin? Daha önce bize anlattığında, pâdişâha anlatmak için memur edildiğini söylemiştin ya! Gizlenmesi hıyanet olmaz mı?" deyince, çaresiz Hasan Ağa, rüyasını anlatır: 
"Bu gece rüyamda, bu eşiğinde oturduğunuz kapıyı hızlı hızlı çaldılar. Ne var deyip kapıya koştum. Baktım ki, kapı biraz aralanmış dışarısı görünüyor, fakat bir adam sığacak kadar değildir. Aralıktan baktığımda gördüm ki, saray, başları sarıklı, nûr yüzlü kimselerle dolu. Ellerinde bayraklar ve silâhlar ile hazır vaziyetle duruyorlar. Kapı dibinde ise nûr yüzlü dört kişi duruyor. Onların ellerinde de birer sancak var. Pâdişâhımızın sancağı, kapıyı çalanın elinde. O zât, bana dedi ki: "Biz neye geldik, bilir misiniz?" Ben de "Buyurun." dedim. Dedi ki: "O gördüğün kişiler, Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) ashabıdır. Bizi dahi Resûl-i Ekrem Efendimiz gönderip, Sultan Selîm Han'a selâm söyledi ve buyurdu ki: "Haremeyn'in (Mekke ve Medine'nin) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin. Gördüğün bu dört kimsenin birisi Ebû Bekr-i Sıddîk, diğeri Ömerü'l-Fârûk ve bir diğeri de Osmân-ı Zinnûreyn (r.anhüm)dir. Ben de, Ali bin Ebî Talibim. Bunu hemen varıp Selîm Han'a söyle!" dedi ve gözümün önünden yok olup gittiler."

Hasan Can huzura girip: "Pâdişâhım, rüyayı bu Hasan kulunuz görmedi ise de, bir başka Hasan kulunuz görmüş. Emriniz olursa araz edeyim." diyerek, Kapı Ağası Hasan Ağa'nın rüyasını aynen nakleder. Anlattıkça pâdişâhın mübarek yüzü kızarır ve nihayet dayanamayıp, mübarek gözlerinden yaşlar boşanır. Rüya tamamlanınca; "Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki biz, bir tarafa memur olunmadıkça hareket etmeyiz. Ecdadımızdan her biri evliyalıktan nasibini almışlardır. Her birinin nice kerametleri vardır. Ancak biz onlara benzemedik." diyerek tevazu gösterir.

2011-11-17

Endülüs'ten Kareler

Endülüs fotoğrafları, Endülüs İslam Devleti'nden kalan kareler

Endülüs fotoğrafları, Endülüs İslam Devleti'nden kalan kareler

Endülüs fotoğrafları, Endülüs İslam Devleti'nden kalan kareler

2011-07-27

Peygamberlerin hepsi çobanlık yapmış, koyun gütmüştür

Peygamberlerin hepsi çobanlık yapmış, koyun gütmüştür


PEYGAMBERLERİN (A.S.) MESLEKLERİ

Cebrâîl aleyhisselâmın öğretmesi ile ilk defa dokumacılık, terzilik, Kasaplık, çiftçilik ve demircilik yapan Adem aleyhisselâmdır. (Anlaşılacağı üzere taş devri diye bir devir yaşanmamıştır. Mevla, eşyanın hepsinin isimlerini Adem aleyhisselama öğretmiştir. Hatta Adem aleyhisselam çocuklarına farklı farklı lisanlar/diller öğretmiştir))

İdris aleyhisselâm terzilik ve yazıcılık sanatını ilk yapandır.

Nûh aleyhisselâm marangoz idi. Gemi yapma sanatını vahiy ile öğrenmiştir ve bu sanatın ilk üstadıdır.

Hûd aleyhisselâm tüccar idi.

Hz. Lokman hekim terzi idi.

Şâlih aleyhisselâm ticâret yapar, kumaş dokurdu.

İbrahim aleyhisselâm, kumaş tüccarı idi.

Lût aleyhisselâm, çiftçilik yapardı.

İsmâîl aleyhisselâm, avcı idi.

İshak aleyhisselâm bir zaman çobanlık etti.

Ya'kub aleyhisselâm da önce çobanlık yaptı; sonra oğulları buna devam ettiler.

Yûsuf aleyhisselâm, Mısır'ın mâliye nazırı (bakanı) ve baş veziri (başbakanı) idi. Peygamberlikle birlikte devlet ve millet işlerini de yürütürdü.

Şuayb aleyhisselâm çobanlık yaptı.

Ilyâs aleyhisselâm dokumacılık yapmıştır.

Dâvud aleyhisselâm demir döver, zırh yapardı.

Süleyman aleyhisselâm insan, cin ve yeryüzündeki mahlukâtın çoğuna hükmetti. Helâl kazanç için mübarek eliyle zenbil (Hasırdan örülmüş saplı torba) örüp geçinirdi.

Zekeriyyâ aleyhisselâm marangozluk yapardı.

îsâ aleyhisselâm da dünyayı terk etmiş bir seyyah (gezgin) idi.

Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafâ (sallallânü aleyhi ve sellem), çocuk iken koyun güderdi. Bir hadîs-i şerîfde: "Cenâb-ı Hakk'ın gönderdiği peygamberlerin hepsi çobanlık etmiş, koyun gütmüştür. Ben de Mekkelilere, ücretle koyun gütmüşümdür." buyurdu.

Peygamberlerin koyun gütmüş olmalarının hikmeti, tevazuu(alçakgönüllülüğü) huy edinmek, zayıf, fakir kimselerle ülfet (dostluk) ve ünsiyet (tanışıklık) etmek ve kendi kalblerini yalnızlıkla tasfiye ve uzlet süsü ile zînetlendirmektir.

(A.S.)= aleyhisselam: Ona selam olsun demektir.

Öyle üstü başı toz toprak içinde olanlar vardır ki...

Öyle üstü başı toz toprak içinde olanlar vardır ki...

"Nice mühimsenmeyen, saçı sakalı birbirine karışmış, toz toprak içinde, kendisine değer verilmeyen insanlar vardır ki, Allah'a yemin etseler, Allah onları yeminlerinde sâdık kılar ve istediklerini kabul eder. İşte onlardan birisi de Berâ b. Mâlik'tir." Hadis-i Şerif

----

ASHÂB-I KİRÂM'DAN BERÂ (R.A.)

Hz. Berâ (r.a.), Enes b. Mâlik (r.a.)'ın kardeşidir. Resûlullah (s.a.v.)'in bazı seferlerinde güzel sesi ile şiir okurdu. Bedir hariç Resûlullah (s.a.v.) ile bütün savaşlarda bulunmuştur.
Yemâme Savaşı'nda Müslümanlar, müşrikleri sıkıştırdılar, hatta onları, Allah düşmanı Müseyleme'nin bulunduğu bahçeye sığınmaya mecbur bıraktılar. Berâ b. Mâlik "Ey müslümanlar! Beni onların arasına atın." dedi. Bunun üzerine onu tutup duvarın üstüne kaldırdılar ve duvardan bahçeye atladı. Bahçede onlarla kıyasıya savaştı. Bahçenin kapısını açıp Müslümanların da içeriye girmesini sağladı. Vücudunda seksen küsur ok ve darbe yarası vardı. Allah o gün Müseyleme'nin canını aldı.


Enes b. Mâlik (r.a.) ile kardeşi Berâ (r.a.) Irak'ın Harîk mevkiindeki kalelerin birinin muhasarasında savaşırlarken, düşman yukarıdan, ateşte kızdırılmış çengelleri zincirlere takıp sarkıtıyorlar ve çengele takılan insanı yukarıya çekiyorlardı. Hz. Enes de bu çengele takılıp çekilmişti. Berâ (r.a.) hemen atıldı ve bir anda duvarın üstünde görüldü. Hemen o zinciri yakaladı. Fakat az sonra zincir koptu. Sonra eline baktı, üzerindeki et gitmiş, sadece kemikleri görünüyordu. Ve Allah bu sayede Enes b. Mâlik'i kurtardı.
Resûlullah (s.a.v.) "Nice mühimsenmeyen, saçı sakalı birbirine karışmış, toz toprak içinde, kendisine değer verilmeyen insanlar vardır ki, Allah'a yemin etseler, Allah onları yeminlerinde sâdık kılar ve istediklerini kabul eder. İşte onlardan birisi de Berâ b. Mâlik'tir." buyurdu.
İran'ın Tüster kasabasında düşman görününce Müslümanlar "Ey Berâ! Haydi, Rabbine yemin et!" dediler. O da "Yâ Rabbi, sana yemin ederim ki onların sırtlarını yere getirmeye beni muvaffak kıldın ve beni Resulüne kavuşturdun" diye yemin etti ve hemen düşmana saldırdı, ordu da onunla beraber hücum etti. Hz. Berâ, Fâris büyüklerinden Merzübân Zâre'yi öldürdü. Acemler yenildi ve Berâ (r.a.) da şehit oldu.

(r.a.)= radiyallahü anh: Allah ondan razı olsun. sahabeler ve bazı büyük zatlar için söylenir.

2011-07-06

Yüzyıllarca Uyutuldular, Korundular; Ashab-ı Kehf

Yüzyıllarca Uyutuldular, Korundular; Ashab-ı Kehf


Îsâ aleyhisselâmdan sonra, din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)taki mağarada medfun bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur’ân-ı kerîmde Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir.

Eshâb-ı Kehf denilen îmânlı gençler, Efsûs yâni Tarsus şehri ahâlisinden idiler. Bunlardan altısı sarayda vazîfeli, hükümdâra yakın kimselerdi. Hazret-i Ali’nin rivâyetine göre Eshâb-ı Kehf’in adedi yedi olup, bunların altısı hükümdârın müşâvere heyetinde idi. Onun sağında ve solunda bulunurlardı. Sağındakiler Yemlîha, Mekselînâ ve Mislînâ idi. Bunlara “Eshâb-ı yemîn” denmiştir. Hükümdârın solunda bulunanlar ise, Mernûş, Debernûş ve Şâzenûş’tur. Bunlara da “Eshâb-ı yesâr” denmiştir.

Hükümdâr o târihte Roma imparatorlarından Dimityanus veya Dokyanus olup, rezil, zâlim bir kimseydi. Putlara tapardı. Sonra tanrılığını îlân etti.Putperestliği kabul etmeyen az sayıdaki mü minleri yakalatıp parçalattıktan sonra şehrin kapılarına astırdı. Hükümdâr bir ihbâr üzerine saraydaki bu îmânlı gençlerin durumlarını öğrendi. Büyük bir öfke ile onları çağırıp tehdid etti. Fakat onlar, îmân yolunda sebât gösterip, şirki ve putperestliği kabul etmediler. Üstelik Dokyanus’u îmâna dâvet ettiler. Eshâb-ı Kehf bu hak sözleri Dokyanus’a sarayda, hazır olan bir topluluk içinde söylediler. Çünkü Dokyanus bunları oradaki topluluk içinde putperestliğe çağırmıştı. Onlar da, saray erkânı içinde büyük bir cesâretle: “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbi’dir. Fânî (yok olucu) şeyler nasıl yaratıcı olabilir.” dediler. Hükümdâr onların eski günlerine dönmeleri için zaman tanıdı. Bu da îmânlı gençlere Allahü teâlânın bir lütfu oldu. Çünkü bu bekleme esnâsında birbirleriyle istişâre ederek, hicret imkânını elde ettiler. Dinlerini korumak için gerekli hazırlıkları gizlice yapıp, şehre yakın bir dağ cihetine gittiler.Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların hâlini anlayıp îmân etti ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmîr de onlara katılıp, arkalarından tâkib etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Onlar mağarada Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu dileyerek duâda bulundular. Allahü teâlâ bu husûsu Kur’ân-ı kerîmde Kehf sûresinin 13. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle bildirmektedir:

O zaman o genç yiğitler mağaraya sığınmışlardı da: “Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet (dinde hidâyet, günâhlarımızı da mağfiret et ve helâl rızık) düşmanlarından emniyet ver ve işimizden (dînimizi korumak için kâfirlerden ayrılıp, mağaraya ilticâ ettiğimizden dolayı) bizim için muvaffakiyet hazırla (o sâyede rüşd ve hidâyete ermiş, böylece çok sevâba kavuşmuş olalım).

Diğer taraftan zâlim hükümdâr Dokyanus, Efsûs’a gelip, onları sordu. Kaçtıklarını haber verdiklerinde, babalarını, onların getirilmesine zorladı. Babaları; “Bizim malımızı alıp, dağa doğru gittiler.” dediler Dokyanus adamları ile gidip, o mağarayı bulunca; “Burada ölsünler!” diye mağaranın ağzını kuvvetlice kapattırdı. Dokyanus’un yakınlarından iki mümin, gençlerin isimlerini ve hâllerini bir taşa nakşedip, mağaranın duvarına koydular. Bu mağara Betâhlus Dağının güney tarafında idi. Güneş doğarken ve batarken oraya vurup, rütûbet olmazdı. Allahü teâlâ, meleklerle onları sağ ve sol taraflarına döndürürdü. Köpekleri dirseklerini kapının eşiğine uzatmıştı. Ölü değillerdi. Uyurken de gözleri açıktı. Nefes alırlar; saçları, tırnakları uzardı.

Allahü teâlâ, kemâl-i kudretiyle ceset ve elbiselerini değiştirmedi. Uzun müddet uyuduktan sonra onları uyandırdı.

Eshâb-ı Kehf’in mağaradaki uyku müddeti Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir:

Bunun üzerine biz, nice yıllar mağarada onların kulaklarına (hâricî şeyleri işitmelerine mâni perde) vurduk. (Nice yıllar tam bir sükûn içinde uyuttuk). (Kehf sûresi: 11)

Onlar mağalarında üç yüz sene eğleştiler. (Buna) dokuz (yıl) daha kattılar. (Kehf sûresi: 25)

Cenâb-ı Hak bu uzun uykudan sonra Eshâb-ı Kehf’i uyandırınca, onlar henüz yattıkları günde bulunduklarını sandılar. Eshâb-ı Kehf’in uykudan kalkmaları, birbirleriyle konuşmaları ve içlerinden birini şehre göndermeleri Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir:

Biz, onları (uyuttuğumuz gibi, kudretimizle ceset ve elbiseleri bu uzun zamanda değişmeksizin) uyandırdık ki, hâllerini bilsinler. (Birbiriyle soruşup hâllerini ve Allahü teâlânın kendilerine ne yaptığını öğrensinler de cenâb-ı Hakk’ın kudretine olan yakînleri, îmânları artsın. Öldükten sonra dirilmenin ne olduğunu ve bunun bir örneğini görsünler. Allahü teâlânın kendilerine olan nîmetlerine şükretsinler.) Onlardan birisi (Mekselîna) dedi ki: “Ne kadar zaman (yatıp) eğleştiniz!” (Zîrâ onların mağaraya girmeleri güneş doğarken idi. Uyanmaları guruba yakın olmakla cevapta bâzıları) “Bir gün, yâhut günden bir mikdâr uykuda kaldık.” dediler. (Tekrar uzamış kıllarına, tırnaklarına bakıp) birbirlerine; “Ne kadar eğlendiğimizi Rabbimiz daha iyi bilendir. Şimdi siz birinizi bu gümüş para ile şehre (Tarsus’a) gönderin de baksın, onun hangi yiyeceği temizse (daha helâl, daha güzel, daha bol, daha ucuz ise) ondan bir rızık getirsin. Çok nâzik hareket etsin. Sizi hiçbir kimseye sakın hissettirmesin.” dediler. (Kehf sûresi: 19)

Bunlar şehre gidip yiyecek getirecek kimsenin (Yemlîhâ’nın) elbise değiştirerek hâlini kimseye bildirmeden gidip gelmesini uygun gördüler.

Bunların en olgunu ve akıllıları olan Yemlîhâ, bu vasiyetleri kabûl edip şehre geldiğinde çok değişmiş bir başka âlem buldu. Hayret etti. İçi burkuldu. Nihâyet ekmekçi dükkanına girdi. O parayı yâni Dokyânus zamânında, onun adına olan sikkeyi ekmekçiye verince, ekmekçi bu adamın hazîne bulduğunu sandı ve hemen elden ele göstererek polise vardı. Yemlîhâ’yı tutup, “Bulduğun hazîneyi ver.” diye tehdid ettiler. Yemlîhâ dedi ki: “Ben hazîne bulmadım. Dün bu altını evden aldım. Bugün çarşıya getirdim.”

Babasının ismini sordular. Söyledi. “Burada o isimde kimse yoktur.” deyip, yalan söylüyorsun dediler. Çok sıkıldı. “Beni Dokyânus’a götürün, o benim işimi bilir.” Bu sözünü de alaya alıp; “Dokyânus öleli üç yüz seneye yakın oldu. Sen bize hikâye mi anlatıyorsun?” dediler.

Velhâsıl pâdişâhları olan Sâlih Melik Tendrus’a götürdüler. Bu pâdişah mümin idi. Vaktindeki insanların çoğu, cesetlerin haşrını inkâr ederdi. Pâdişâh onlara bu hususta ne kadar nasîhat ettiyse, fayda vermezdi.

Yemlîhâ, başından geçenleri o pâdişâha anlatınca, pâdişah; oğlu, eşrâfı ve yakın adamlarıyla birlikte, mağaraya geldiler. Yemlîhâ varıp arkadaşlarına haber verdi. Pâdişâh dahi yetişip, önceki hâlleri üzerine yazılan taşı getirip okudular. İsimleri ve hâlleri anlaşıldı. Onlara selâm verip cevap aldı. Hepsinin boynuna sarılıp, vedâ ederken, tekrar eskisi gibi uykuya vardılar.

Resûlullah efendimiz zamânında, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali, Eshâb-ı Kehf’e gittiler. O zaman Eshâb-ı Kehf uykudan uyanıp onları gördüler. Resûlullah’a îmân ettiklerini bildirdiler ve selâm gönderip duâ istediler.

Eshâb-ı Kehf, hazret-i Mehdî zamânında yine uykudan kalkıp, onun yanına gidip askeri olacaklar ve yardım edeceklerdir. Köpekleri Kıtmîr dahi Cennet’e girecektir.

Peygamber efendimiz Eshâb-ı Kehf hakkındaki hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur: Eshâb-ı Kehf, (hazret-i) Mehdî’nin yardımcıları olacaktır ve Îsâ (aleyhisselâm) bunun zamânında gökten inecektir.

2011-06-30

Dikkat; Gerçek İsevilik Bozuldu ve Hıristiyanlığa Dönüştü, Sizi Aldatmasınlar!

Dikkat; Gerçek İsevilik Bozuldu ve Hıristiyanlığa Dönüştü, Sizi Aldatmasınlar!



ÎSEVÎLİK

Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak dîne verilen ad. Îsâ aleyhisselâma nisbetle Îsevîlik, yerleştiği yer olan Nasıra’ya nisbetle Nasrânîlik adı verilmiştir.

Allahü teâlâ insanlara, dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermeleri için yol gösterici peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bir kısmı yeni bir din getirmiş bir kısmı ise bu dînin emir ve yasaklarını tebliğle vazifelendirilmiştir. Yeni bir din getiren peygamberlerden birisi de Mûsâ aleyhisselâmdır. Mûsâ aleyhisselâma Tevrat adında ilâhî kitap indirildi. Mûsevîlik dîninin esaslarını insanlara tebliğ etmesi emredildi. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamberler de Mûsevîlik dîninin emir ve yasaklarını insanlara tebliğ ettiler. Peygamberlere karşı çıkan ve hatta onları şehid eden İsrâiloğulları Tevrat’ı ve Mûsevîlik dînini değiştirdiler.

Allahü teâlâ Kudüs yakınındaki Nâsıra şehrine yerleşmiş olan Îsâ aleyhisselâma otuz yaşındayken peygamberlik emrini bildirdi. Îsâ aleyhisselâm insanların Allahü teâlâya inanmalarını ve O’nun emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmalarını istedi. İsrâiloğulları onun dâvetini kabul etmedikleri gibi O’na karşı çıktılar. Îsâ aleyhisselâm birçok mûcizeler gösterdi. Fakat O’na pek az kimse îmân etti. Kendisine îmân edenler arasından seçtiği havârî adı verilen on iki kişiden Allahü teâlâya îmân ve ibâdet edeceklerine dâir söz aldı.

İsrâiloğulları Îsâ aleyhisselâma çeşitli iftiralarda bulunup onu öldürmeye karar verdiler. Hazret-i Îsâ’yı aramaya başladılar. Îsâ aleyhisselâmın havârilerinden Yehûda (Judas) birkaç kuruş karşılığı Îsâ aleyhisselâmın yerini haber verdi. Îsâ aleyhisselâmı yakalamak üzere Yahûdîlerle birlikte eve girince,Allahü teâlâ Yehûda’yı Îsâ aleyhisselâma benzetti. Yahûdîler de onu Îsâ aleyhisselâm diye yakaladılar, haça (çarmıha) gerip asarak öldürdüler. Allahü teâlâ hazret-i Îsâ’yı göğe kaldırdı. Îsâ aleyhisselâm bu sırada otuz üç yaşındaydı.

Yahûdîler Îsâ aleyhisselâmı tutup asmak veyâ öldürmek istediklerinde yanında bulunan İncil-i şerîfi de yok ettiler. O zaman İncil henüz dünyâya yayılmamış, Îsâ aleyhisselâmın dîni olan İsevîlik henüz yerleşmemişti. Çünkü Îsâ aleyhisselâm ancak iki buçuk, üç sene kadar din tebliğ edebilmişti. Bu sebeple İncil’in bir nüshasının, daha yazılmış olması ihtimali yoktu. Îsâ aleyhisselâmın Eshâbı hem çok az, hem de ekserîsi câhillerden olduğu için onlarda yazılı bir nüsha olması imkanı da yoktu. Îsâ aleyhisselâmdan başkasının da ezberinde değildi. Yahûdîlerin ileri gelenlerinden ve Îsevîlerin en büyük düşmanlarından olan Paul Îsevîliği kabul ettiğini, Îsâ aleyhisselâmın kendisini, Yahûdî olmayan milletleri dâvet için şakirt (talebe) tâyin ettiği yalanını uydurdu. İsmini Pavlos (Bolüs) olarak değiştirdi. Çok iyi bir Îsevî görünerek Îsâ aleyhisselâmın dînini bozdu. Tevhîdi (tek Allah inancını) teslise (üç tanrı inancına), Îsevîliği de Hıristiyanlığa çevirdi. Havârîlerin Îsâ aleyhisselâmdan duyup yazdıkları İncillere âit hüküm ve emirleri değiştirdi. Hazret-i Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğu (hâşâ) inancını yaymaya çalıştı. Böylece hakîkî Îsevîlik yok olup, yerini bozuk olan Hıristiyanlığa bıraktı.

Îsevîlikte tek Allah’a inanmak esâsı vardı. Ahkâm, yâni emirler ve yasaklar pek azdı. Îsâ aleyhisselâm yeni bir din getirdiğinden bahsetmemiş; “Ben yeni bir din kurmuyorum. Ben, Benî İsrâîl peygamberlerinin getirdiği ve şimdi bozulmaya başlayan, tek Allaha inanan hak dinini izhar için geldim.” diyordu. O halde Îsevîliği yeni bir din olarak kabul etmek doğru değildir. Îsevîlik, tek Allaha inanma dîni olan İbrâhim aleyhisselâm ve Mûsâ aleyhisselâmın dinlerinin aynısıdır. Îsâ aleyhisselâm kendi vaazlarını yazmadı. Allahü teâlânın gönderdiği İncil de kayboldu. Bugün Hıristiyanların elinde bulunan Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat’tan alınan kısımlar Eski Ahid ile, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın sonradan yazdıkları İnciller ile, Resuller tâbir edilen şâkirdlerin risâlelerinden, mektuplarından yâni Yeni Ahid’den meydana getirilmiştir. Bu dört yazarın kitapları birbirini tutmaz. Aynı hâdise hakkında birbirinden farklı yazılar yazmışlardır. Diğer havârilerin yazdıkları İnciller toplattırılıp yaktırılmıştır. Yakılan bu İnciller arasında bulunan ve içinde Muhammed aleyhisselâmın geleceğini uzun uzadıya anlatan Barnabas İncili de yok olmuştur. Bugün insaflı Hıristiyan din adamları bile şimdiki Hıristiyanların ellerindeki İncil’in artık Allah kelâmı olarak kabul edilmeyeceğini itiraf etmektedirler. Bugünkü İncillerde Allah kelâmı olan bâzı kısımlar da vardır. Bir Müslüman için yapılacak en doğru hareket İncil’de bulunan ve Kur’ân-ı kerîm’de bildirilen hususları kabul, Kur’ân-ı kerîme muhâlif olan hususları insan ilâvesi olduğu için reddetmek, Kur’ân-ı kerîmde kabul veya reddedilmeyen hususları ise iyice inceledikten ve İslâm akidelerine uygun olduğunu anladıktan sonra doğru kabul etmektir.

Yalnız Yürür, Yalnız Gezer, Yalnız Ölür; Ebu Zerr...

Yalnız Yürür, Yalnız Gezer, Yalnız Ölür; Ebu Zerr...


“Allahü teâlâ, yalnız başına yürüyen, yalnız başına vefât edecek ve yalnız başına haşr olunacak olan Ebû Zer’e rahmet eylesin.” Hadis-i Şerif

****

EBÛ ZERR-İL-GIFÂRÎ

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, İslâmı kabul edenlerin beşincisidir. İsminin ne olduğunda ihtilâf edildi. Kabul edileni Cündeb bin Cünâde’dir. Ancak İslâm târihinde Ebû Zer künyesiyle meşhur oldu. Lakabı Mesîh-ül-İslâm’dır. Benî Gıfâr kabîlesindendir ve doğum târihi belli değildir. 652 (H.32) senesinde, Medîne civârındaki Rebeze denilen yerde vefât etti.

Ebû Zer, Mekke’nin ticâret yolu üzerinde bulunan Gıfâroğulları yurdunda yaşamaktaydı. Benî Gıfârlar, Arabistan’da bulunan diğer kabîleler gibi câhiliyye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyorlardı.

Ebû Zerr-i Gıfârî de çevresinin tesirinde kalarak onlar gibi hareket ediyordu. Nihâyet bir gün, her şeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yaptığı işlerden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devâm etti. O, bu durumdayken, Resûl-i ekrem efendimize, Allahü teâlâ tarafından peygamberliği bildirilmiş, İslâmın nûru âlemi aydınlatmaya başlamıştı. İslâmın doğuş haberi gün geçtikçe yayılıyor, müşrikler de engellemeye çalışıyorlardı. Nihâyet bu haber Benî Gıfâr yurduna da ulaştı.

Bunu duyan Ebû Zerr-i Gıfârî, gerekli araştırma ve soruşturmayı yaptıktan sonra, Müslüman olmaya karar verip, Mekke yoluna düştü. Mekke’ye varınca, hâlini kimseye anlatmadı. Garip ve yabancıydı. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan varıp Kâbe’nin yanına oturdu. Peygamber efendimizi görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işâret arıyordu.

Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hazret-i Ali onu gördü. Garib olduğunu anlayarak evine götürdü ve misâfir etti. Fakat bir şey sormadığı için hazret-i Ebû Zer sırrını açmadı. Sabah olunca tekrar Kâbe’ye gitti. Akşama kadar dolaştı yine hiçbir ipucu elde edemedi. Eski yere gelip oturdu. Hazret-i Ali o gece yine oradan geçerken, onu görünce; “Bu biçâre hâlâ gideceği yeri öğrenememiş!” diyerek tekrar götürdü. Sabahleyin yine Beytullah’a, sonra oturduğu köşeye çekildi. Akşam olunca Ali tekrar evine dâvet etti. Nereden ve niçin geldiğini sordu. Hazret-i Ebû Zer; “Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat’î söz verirsen söylerim.” dedi. Hazret-i Ali; “Söyle, hâlini kimseye açmam.” deyince, Ebû Zerr-il-Gıfârî; “Bir peygamberin çıktığını işittim. Buraya O’na kavuşmak ve O’nunla görüşmek için geldim.” dedi. Hazret-i Ali; “Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Şimdi o zâtın yanına gidiyorum. Arkamdan gel. Benim girdiğim eve sen de gir. Eğer yolda sana bir kimsenin zarar vereceğini anlarsam, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi davranırım. O zaman beni geçiverirsin.” dedi. Ebû Zerr-il-Gıfârî, hazret-i Ali’nin dediği şekilde davranarak sevgili Peygamberimizin mübârek yüzünü görmekle şereflendi ve hemen; “Esselâmü aleyküm” diyerek selâm verdi. Bu selâm, İslâmda verilen ilk selâm ve Ebû Zerr-il-Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu. Peygamber efedimiz selâmına cevap verip: “Allah’ın rahmeti üzerine olsun.” buyurduktan sonra; “Sen kimsin?” diye sordu. “Ben, Gıfâr kabîlesindenim.” dedi. “Ne zamandan beri buradasın?” buyurdu. Üç gün üç geceden beri buradayım.” dedi. “Seni kim doyurdu?” buyurunca; “Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım? Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım.” dedi. Peygamber efendimiz; “Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur.” buyurdu. Bundan sonra Ebû Zerr-il-Gıfârî; “Bana İslâmı bildir.” dedi. Peygamber efendimiz ona Kelime-i şehâdeti okudu. O da söyleyip, Müslüman oldu.

Ebû Zerr-il-Gıfârî hazretleri Müslüman olduktan sonra, Kâbe yanına gidip, yüksek sesle; “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh” dedi. Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş sopa ve kemik parçaları vurarak çok dövdüler ve kanlar içinde bıraktılar. Bu hâli gören hazret-i Abbâs, onu müşriklerden kurtardı. Ebû Zer, Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün yine Kâbe’nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine saldıran müşrikler, öldü zannedinceye kadar dövdüler. Yine Abbâs yetişip, ellerinden kurtardı.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Ebû Zerr-il-Gıfârî’ye kendi memleketine dönmesini ve orada İslâmiyeti yaymasını emir buyurdu. O da bu emir üzerine kendi kabîlesi arasına dönüp, onlara İslâmiyeti, Allah’ın birliğini, Muhammed aleyhisselâmın O’nun Resûlü olduğunu ve bildirdiklerinin hak olduğunu anlattı. Kabîlesinin içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp bunların zararlarını ve çirkinliğini gâyet açık bir şekilde dile getirdi. Dinleyenler arasında başta kabîle reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi görerek Müslümanlığı kabul ettiler.

Ebû Zerr-il Gıfârî, kabîlesi arasında İslâmı yayma hizmetinde olduğundan; Bedr, Uhud ve Hendek savaşlarında bulunamadı. Daha sonra, Medîne’ye geldi ve yerleşti. Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Önce Resûlullah efendimizin hizmetini görür, sonra mescide gider, başka işle meşgul olmazdı. Öyle ki, Peygamberimizin evindeki bir fert gibi olmuştu. Her hareketinde ve her işinde Resûlullah efendimize uyardı. Bütün zamânını dîni öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek husûsunda büyük gayret sâhibiydi.

Tebük Seferinde, hazret-i Ebû Zerr’in devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyâsını sırtına yükleyerek orduya yetişti. Yalnız başına tenhâ bir yere oturdu. Sevgili Peygamberimiz, Ebû Zer’i böyle tenhâda görünce; “Allahü teâlâ, yalnız başına yürüyen, yalnız başına vefât edecek ve yalnız başına haşr olunacak olan Ebû Zer’e rahmet eylesin.” buyurdular.

Peygamber efendimizin vefâtından sonra bir köşeye çekilip, son derece mahzun ve yalnız bir hayat sürdü. Hazret-i Ebû Bekr devrinde de böyle yaşayıp, onun vefâtından sonra Şam’a yerleşti. Orada kâdılık, yâni hâkimlik yaptı.

Hazret-i Osman’ın halîfeliğine kadar orada kaldı. Sonra Medîne-i münevvereye geldi. Halîfenin izniyle Medîne yakınında Rebeze’ye yerleşti. Buraya bir mescid yaptırdı. Vefât edinceye kadar gelenlere İslâm dînini öğretti. Hadîs-i şerîfler rivâyet eyledi. Kalan ömrünü burada geçirdi ve orada vefât etti. Vefâtı pek garib oldu. Ebû Zer hazretleri vefât ettiğinde bir evi, üç koyunu ve birkaç keçisinden başka malı yoktu.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Ebû Zerr-il-Gıfârî hakkında buyurdu ki:

Benim ümmetimde Ebû Zer, Meryem oğlu Îsâ’nın zühdüne sâhiptir. Bu fıtrat üzere yaratılmıştır.

Îsâ aleyhisselâmın tevâzuuna bakmak kendisini mesrûr eden kimse, Ebû Zer’e nazar eylesin.

Ebû Zer’den daha sâdık bir söz (lehçe) ne yeryüzü tanımıştır, ne de bir yeşillik üzerine gölge salmıştır (yâni onun gibi doğru sözlü bir kimse dünyâya gelmiş değildir).

Hazret-i Ebû Zer buyurdu ki:

Şüphesiz malının iki ortağı vardır: Biri semâvî âfetler, diğeri de vârisler. Şu hâlde, malından nasibi en az olan kimse olmak istemiyorsan ve buna gücün yetiyorsa, Allahü teâlânın yolunda sarf et.

Fakir, yâni ihtiyaç hâli benim için zenginlikten ve hastalık da sıhhatli olmaktan daha sevgilidir.

İnsan ne kadar dünyâ malı toplarsa, o kadar dünyâya düşkün olur.

En garip ve en muhtaç olduğun gün, kabre konduğun gündür.

Ebû Zerr-il-Gıfârî Peygamber efendimizden bizzat işiterek iki yüz seksen bir hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden; Enes bin Mâlik, İbn-i Abbâs, Hâlid bin Vehban; Zeyd bin Vehb, Cübeyr bin Nüfeyr, Ahnef (Dehhâk) bin Kays, Abdullah bin Sâmit, Amr bin Meymûn ve daha çok sayıda hadis âlimi, hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Ondan rivâyet edilen bu hadîs-i şerîfler, Kütüb-i sitte adlı meşhur altı hadis kitabında yer almıştır. Ebû Zer’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:

Akıllı kimse zamânını üçe bölmeli; bir kısmını ibâdetle, bir kısmını nefis muhâsebesiyle, diğerini de öbür işlerini yapmakla geçirmelidir.

Nerede olursan ol takvâ üzerine bulun, Allah’tan kork.

Eğer iyilik yapmaya gücün yetmiyorsa, hiç olmazsa kötülük etme. Bu da nefsin için verilmiş bir sadakadır.

İsra ve Mi'raç Mucizesi

İsra ve Mi'raç Mucizesi


Resulullah Efendimiz (s.a.v.), Hicretten bir buçuk sene evvel Receb ayının yirmi yedinci gecesi Burak ile Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürüldükten sonra sahradan semaya(gök yüzüne) çıkartıldı.
Sema katlarının her birinde peygamberlerden biriyle görüştü. Nice melekler gördü. Cennet ve Cehennemi müşahade etti(seyretti).
Sidre-i Münteha’yı geçti, Allahü Teala’nın melekutundan bir çok acayibat gördü. Beş vakit namaz emri ile aynı gece geri döndü.
Sabahleyin mescide çıkıp Kureyş’e haber verdi. Şaşkınlık ve inkardan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu.İman etmiş olanlardan bazıları dinden döndüler.

İçlerinden bir kısmı Hz. Ebu Bekir’e(r.a.) Koştular; Ebu Bekr-i Sıddık; “Eğer O, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur.” Dedi.
“O’nu buna karşıda mı tasdik ediyorsun?” Dediler. O’da “Ben O’nu bundan daha ötesinde -yani peygamberliğini- tasdik ediyorum!” Dedi. Bunun üzerine “Sıddik” diye isimlendirildi.

Kureyşlilerden Mescid-i Aksa’yı bilenler Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Onunla alakalı sualler sordular, tarifini istediler. Allahü Tela Mescid-i Aksa’yı Resulullah’a gösterdi, ona bakıp tarif ediyordu. Müşrikler, “Tarifinde isabet etti, doğru söyledi.” Dediler.

Sonra da “Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” Dediler. Evet, “Filanların kervanına rast geldim. Revha’da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine eskisi gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?”buyurdu. “Bu da diğer bir delildir” dediler.
Sonra sayılarını, yüklerini, şekillerini sordular. Bu defa da Resulullah’a(s.a.v.) Kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi; İçlerinde falan ve filan, önde karamtık beyaz bir deve üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filan gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler” buyurdu. “Bu da diğer bir delildir” dediler.

O gün hızla Seniyye’ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da O’nu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi “Güneş doğdu” diye haykırdı. Diğer birisi de “İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filan da var, tıpkı dediği gibi” dedi. Böyle iken yine iman etmediler de “Bu apaçık bir sihirdir.” Dediler.

Miraç hadisesinde peygamberimizin Mescid-i Haram(Mekke)’dan Mescid-i Aksa(Kudüs)’ya götürüldüğünü inkar edenler Kuran’da Allahü Teala’nın açıkca bildirdiği bir ayeti inkar etmiş ve küfre girmiş olurlar. Mescid-i Aksa’dan semalara yükseltildiğini inkar edenler ise dinden çıkmasalar da ehli bidat (dalalet fırkalarından) olurlar…

2011-06-28

Tam Yetmiş Bin İcazet Verdi; Fahrettin-i Razi

Tam Yetmiş Bin İcazet Verdi; Fahrettin-i Razi




Horasan’da yetişmiş, meşhur din ve fen âlimi. İsmi, Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî’dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü’l-Me’âlî, lakabı Fahrüddîn’dir. Allâme, Şeyhülislâm ve Fahr-i Râzî denilmiş, İbn-i Hatîb-ir-Rey (Rey Hatîbi’nin oğlu) diye tanınmıştır. Soyu Kureyş Kabîlesine ulaşır. Aslen Taberistanlıdır. 1149 (H.544) senesinde Rey şehrinde doğdu. 1209 (H.606) senesinde Herat’ta vefât etti.

Fahrüddîn-i Râzî, önce büyük bir âlim olan babası Ziyâüddîn Ömer’den ders aldı. Babası, Muhyissünne Muhammed Begavî’nin talebelerindendi. Râzî fen ilimlerini Necd-i Cîlî’den, fıkıh ilmini Kemâl Simnânî’den öğrendi. Bunlardan başka asrının büyük âlimleriyle görüştü ve onlardan ilim öğrendi. Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin sohbetinde bulunmak sûretiyle tasavvufta olgunlaştı.

Tahsilini bitirip, ilimde yüksek derecelere kavuştuktan sonra, bâzı seyâhatler yaptı. Harezm’de bozuk îtikâd sâhibi Mûtezileye mensup kimselerle münâzaralarda bulundu. Daha sonra Mâverâünnehr’e gitti. Buradan memleketine dönen Fahrüddîn-i Râzî, daha sonra Gazne’ye, oradan da Horasan’a gitti. İlimdeki yüksekliği sebebiyle, Sultân-ı Kebîr Alâüddîn Muhammed Harezmşâh’ın sevgi ve saygısını kazandı. Sultan sık sık onun ziyâretine giderdi. Bir müddet Herat’ta kalan Fahrüddîn-i Râzî, bozuk bir inanca sâhib olan Kerrâmiyye mensuplarının îtikatlarının yanlış olduğunu delilleriyle ispatladı.

Fahreddîn-i Râzî, yalnız Arabî ilimlerde değil, zamânın bütün ilimlerinde mütehassıs idi. Bu yüzden gittiği her yerde sultanların iltifâtını kazandı. Sultan Gıyâseddîn Gûrî onun için, Herat’ta bir medrese yaptırdı. Kerrâmiyye îtikâdında olan halk, sultânın ona olan iltifâtlarını çekemeyip fitneye sebeb olduklarından, buradan da ayrılmak zorunda kaldı ve gittiği her yerde ilimle meşgûl oldu. İlim ve irfâna susayanlar, âlimler, gittiği her yere peşinden gittiler.

Pekçok âlim yetiştiren Fahrüddîn-i Râzî 1209 (H.606) senesinde Heret’ta vefât etti.

Fahrüddîn-i Râzî hazretleri; tefsir, fıkıh, kelâm ve usûl-i fıkıh gibi dînî ilimlerde çok derin bir âlim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik, kimyâ, astronomi, tıb gibi zamânın fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. O zaman İslâm âleminde ortaya çıkan bid’atleri, yanlış îtikâd sâhiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferruâtına kadar araştırarak, onların bozuk ve yanlış olduğunu delilleriyle ispat etmiş, Müslümanları onların sapık ve yanlış sözlerine aldanmaktan kurtarmıştır.

Fahrüddîn-i Râzî de, İmâm- Gazâlî ve İmâm-ı Beydâvî gibi Ehl-i sünnet îtikâtında, yâni Eshâb-ı kirâmın ve onların talebelerinin yolundaydı. Bunların zamânında türeyen bid’at fırkaları ilm-i kelâma felsefeyi karıştırdılar. Hattâ, îmânlarının esâsını felsefe üzerine kurdular. Bu üç imâm, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet îtikâdını müdâfaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, felsefecilere de geniş cevaplar verdiler. Onların bu cevapları, Ehl-i sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak olmayıp, kelâm ilmini, kendisine karıştırılmak istenen felsefî düşüncelerden temizlemektir.

Din ilimlerindeki otoritesi yanında, fen ilimlerinde özellikle fizik ve tabîat ilimleri sâhasında asrının bir tânesiydi. Bu ilim dallarının gelişmesinde büyük katkıları oldu. Fiziğin temel konularından olan hareket, sürat, zaman-mekân ve enerji konularını derinlemesine araştırdı. Aralarında sıkı münâsebet bulunduğunu belirtti. Kuvvetin, şiddet ve süre îtibârıyla arz ettiği farklılıkları gösterdi. Ağır bir cismin uzayda durabilmesi için kendi ağırlığına eşit bir kuvvete muhtac olduğunu ve bu kuvvet devâm ettiği sürece cismin uzayda durabileceğini delîllendirdi. Mekaniğin temellerinden olan birinci ve üçüncü hareket kânunlarını da, gâyet açık ve esaslı bir şekilde ortaya koydu. Ayrıca, ışık ve ses konularını da inceledi. Görme olayının ışık vâsıtasıyla gözde teşekkül ettiğini, renklerin de ışık sebebiyle meydana geldiklerini ve ışıksız cisimlerde herhangi bir rengin mevcud olamayacağını söyledi. Ona göre suda dalgalanma olduğu gibi, havada da dalgalanma meydana gelmekte; bundan da ses ortaya çıkmaktadır.

Eserleri: Fahrüddîn-i Râzî, din ve fen ilimlerine dâir pekçok eser yazdı.

Tefsire dâir eserlerinden bâzıları:

1) Tefsîr-ul-Kebîr, on cildlik bir eserdir. Mefâtih-ül-Gayb ismiyle de bilinir. 2) Tefsîru Sûret-il-Fâtihâ.

Fıkıh ilmine dâir eserlerinden bâzıları:

1) El-Muhassal fî Usûl-il-Fıkh, 2) El-Me’âlim fî Usûl-il-Fıkh, 3) El-Muhtehab-ül-Mahsûl fî Usûl-il-Fıkh, 4) İhkâm-ul-Ahkâm

Kelâm ve akâide âit eserlerinden bâzıları:

1) Ez-Zübde fî İlm-il-Kelâm, 2) El-Me’âlim fî Usûl-id-Dîn, 3) İrşâd-ün-Nüzzâr ilâ Letâif-il-Esrâr, 4) El-Cebru vel Kader, 5) İsmet-ül-Enbiyâ, 6) Risâlet-ül-Me’ad, 7) Hudûs-ul-Âlem, 8) Esâs-üt-Takdîs, 9) Risâletün fin-Nübüvvet.

Fizik, hikmet, mantık, ahlâk ve psikolojiye dâir eserlerinden bâzıları:

1) El-Mebâhis-ül-Meşrikiyye fî İlm-it-Tabiiyyet vel-İlâhiyyât, 2) Lübâb-ül-İşârât, 3) Ta’ciz-ül-Felâsife, 4) El-Mantık-ül-Kebîr, 5- El-Âyât-ül-Beyyinât fil-Mantık, 6) Risâletün fî Ziyâret-il-Kubûr.

Cedel ilmine dâir eserlerinden bâzıları:

1) El-Cedel, 2) Et-Tarîkat-ül-Alâiyye fil-Hilâf.

Arap dili, lügat ve edebiyâtı ile ilgili eserlerinden bâzıları:

1) Şerhu Nehc-il-Belâga, 2) Şerhu Şakt-iz-Zend li-Ebi’l-A’lâ el-Me’arrî, 3) Nihâyet-ül-Îcâz fî Dirâyet-il-Îcâz, 4) El-Mevrid fî Hakâyık-ın-Nahv.

Matematik, astronomi ve tıb ilmine dâir eserlerinden bâzıları:

1) Kitâbun fil-Hendese, 2) Risâle fî İlm-il-Felek, 3) Kitâb-ut-Tıbb-il-Kebîr, 4) Et-Teşrih Miner-Re’sî ilel-Halk, 5) El-Eşribe.

2011-06-23

Ad Kavmi ve İrem Bağları (Akıl almaz kibrin feci sonu)

Ad Kavmi ve İrem Bağları (Akıl almaz kibrin feci sonu)


Allah her daim darlıkla, hastalıkla, sıkıntı ile imtihan etmez, bazen de bollukla, güçle, kuvvetle, imkan genişliği ile, çeşit çeşit nimetlerle imtihan eder... Ad Kavmi... Geçici nimetlerle imtihan olup aldanıp ebedi hayatlarını mahveden kavim...

****

Hud aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği ve isyanları yüzünden rüzgarla helak edilen kavim. Bu kavim, Nuh aleyhisselamın oğullarından Sam'ın torunlarından Ad'ın neslidir. Yaşadıkları yer Ahkaf diyarı olup, Yemen'de Aden ile Umman arasındadır. Bu bölgeye Şihr de denilmiştir.

Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sonra gemide bulunup kurtulanlar değişik bölgelerde yerleşip çoğaldılar. Ad kavmi de kendi arasında yirmi üç kabileden meydana gelen büyük bir Arap kavmi idi. Ad kavminin insanları, iri cüsseli, uzun boylu, kuvvetli, tuttuğunu koparan uzun ömürlü kimselerdi. Yaşadıkları bölgenin toprağı çok verimli, yağmuru boldu. Her taraf yemyeşil, bağlar, bahçeler, pınarlar, akarsular ile kaplı olan yerler "İrem Bağları" diye tanınmıştı.

Bu kavim büyük kayaları yontarak direk ve bu direkler üzerine çok gösterişli binalar yaptılar. Yaşadıkları bölgede her taraf akıl almaz süslere, göz kamaştıran güzelliklere sahipti.

Nuh aleyhisselam zamanındaki tufandan sekiz asır gibi bir zaman aradan geçmesi sebebiyle tufanı görüp, ibret alanlar ve bunları nesillere anlatanlar çoktan vefat etmişlerdi. Ad kavmi insanları sıhhatlerine, kuvvetlerine, zenginliklerine ve servetlerine bakarak her geçen gün kibirleniyor, büyükleniyor, taşkınlıklarını artırıyordu. Onların bu halleri Kur'an-ı kerimde mealen şöyle bildirilmektedir: "Yer yüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bizden daha kuvvetli kim var (olabilir) ki dediler." (Fussilet suresi: 15)

Gün geçtikçe azan Ad kavmi, nihayet Samed, Samud, Sada ve Heba adlı putlara tapmaya başladılar. Bağ, bahçe, tarla, hayvan, mahsul ve nesillerinde şaşılacak bir bereket vardı. Dünya nimetleri bakımından ulaşılması arzu edilen her şeye kavuşmuş olmaları, tamamen azmalarına sebep oldu. Zulüm ve işkenceye başladılar. Etraflarındaki kabilelere, zayıf ve kimsesizlere ağır zulümler yapıyorlardı. Zavallı kimseleri yüksek binalardan atmaktan zevk alıyorlardı.

Ad kavmi, bu azgın haldeyken, Allahü teala onlara ebedi seadet yolunu göstermek için Hud aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. Elli seneden fazla bir zaman bu kavmi imana çağırdı. Bu azgın kavmi Hud aleyhisselam devamlı Müslüman olmaya davet ettiği halde iman etmeye yanaşmadılar. İman edenler de korkularından imanlarını açıklayamadılar. Bunun üzerine kendilerine ağır azab geleceğini ve helak edileceklerini söyledi. Yine inanmayıp alay ettiler.

Nihayet gelecek olan azabın işaretleri görülmeye başladı. Üç sene yağmur yağmadı. Pınarlar kuruyup ağaçlar sararıp soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. Hayvanlar susuzluktan telef oldu. İnsanlar da bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düştüler. Devamlı bunaltıcı ve kuru bir rüzgar esiyordu. Tozdan göz gözü görmüyordu. Hud aleyhisselam ise onları durmadan iman etmeye davet ediyordu. Fakat inatlarından vaz geçmiyorlardı. Kadınları da kısırlaşıp hiç çocuk doğmaz oldu. Şiddetli kuraklık dört sene devam etti. Bundan sonra kendilerini helak eden azab geldi. Bir gün yurtları üzerinde her tarafı kaplayan siyah bir bulut göründü. Yağmur geliyor zannettiler. Hud aleyhisselam durumu bildirip tekrar imana davet etti ise de kabul etmediler. Buluttan şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Korkunç bir uğultusu ve dayanılmaz bir soğuğu vardı. Rüzgar estikçe şiddetlendi. İnsanları tutundukları taş ve ağaçlarla birlikte göklere fırlatıyor, sonra da bırakıveriyordu. Havada adeta saman çöpleri gibi savruluyorlardı. Azgın Ad kavminin insanları param parça oldu. Yerleri yurtları yıkılıp harabe halini aldı. Sonra da fırtına onların ölülerini süpürüp denize attı. Bu rüzgar, Kur'an-ı kerimde rih-i akim, sarsar, azab-ı elim ve atiye olarak bildirilmektedir. Kur'an-ı kerimde mealen; "Hud (aleyhisselam) ve dinde ona tabi olanları rahmetimizle kurtardık. Bizim ayetlerimizi tekzib edip (yalanlayıp) mü'min olmayanların ise silsile ve köklerini kestik." buyruldu (A'raf suresi: 72). Hud aleyhisselam, iman edenlerle birlikte Mekke'ye gitti. Bunlara "Ad-ı uhra" (ikinci Ad) denilmiştir.

Şeddad'ın YAPAY CENNETİnde Elektrik vardı

Şeddad'ın YAPAY CENNETİnde Elektrik vardı


İrem bağının sahibi olan Şeddad ibnü Ad, öyle suni bir cennet yaptı ki, hiç bir yerde ve hiç bir belde de onun misli halk olunmadı ve olunmayacak. Rüzgarın bir taraftan esmesi ile ağaçların üzerinde duran kuşlar, diğer tarafta sada veriyormuş. O zaman da elektriğin mevcut olduğu anlaşılıyor.Fenniyatta(bilimde) da muazzam terakki (ilerleme) varmış. Sonra Süleyman (a.s.) zamanında sönmüştür.

(Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sirruh)

---

(İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın, “Ey Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şâhâne olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.)

2011-06-16

Bastırılamayan İç Fitne; İbn-i Teymiyye

Bastırılamayan İç Fitne; İbn-i Teymiyye


On üçüncü ve on dördüncü asırlarda yetişen din adamlarından. İsmi Ahmed bin Abdülhalîm bin Abdüsselâm bin Abdullah bin Muhammed bin Teymiyye’dir. İbn-i Teymiyye diye meşhur olmuştur. Künyesi, Ebü’l-Abbâs, lakabı Takıyyüddîn’dir. 1263 (H.661) senesinde Şam civârındaki Harrân’da doğduğu için Harrânî nisbesiyle bilinir. Şam’da, Hanbelî fıkıh ve hadis âlimiydi. Çok kitap yazdı. Şiîleri ve eski Yunan filozoflarını reddetti. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defâ hapsedildi. Şam’daki kalede, hapisteyken hastalanarak 1328 (H. 728)de öldü.

Moğolların zulmünden kaçan babası, âilesiyle birlikte bugünkü Urfa civârında yerleşti. Harrân’da doğan İbn-i Teymiyye küçük yaşından îtibâren babasından, Zeynüddîn Makdisî gibi zâtlardan Hanbelî fıkhını ve hadis ilmini öğrendi. Tahsilini yirmi yaşındayken tamamladı. 1282’de babasının vefâtı üzerine, yerine müderris oldu. İlminin çokluğuna aldanarak babasının ve hocalarının doğru yolunu bıraktı. Kendi görüşlerini üstün görerek, çeşitli konularda fetvâ ve sözleri ile Ehl-i sünnet îtikâdından ayrıldı. Bozuk fikirleri sebebiyle müderrislik vazîfesinden alınarak Kâhire’ye vâiz tâyin edildi. Yine sapık fikirlerini yaymaya çalışan İbn-i Teymiyye, Kâdıl-kudât Zeynüddîn-i Mâlikî başkanlığındaki Ehl-i sünnet âlimlerinin suâllerine cevap veremeyince, 1305’te hapsedildi. İki sene sonra tövbe edince serbest bırakıldı. Sözünde durmadığı için tekrar hapsedildi. Yine tövbe etti ve tekrar serbest bırakıldı. Bundan sonra Şam’a gelerek orada yerleşti.

Talâk (boşama) ve Resûlullah’ın kabrini ziyâret husûslarında dört mezhebe de uymayan fetvâlar verdiği ve fetvâsında ısrâr ettiği için, Şam Kalesine hapsedildi. Kısa bir müddet sonra affedilip, serbest bırakıldı. Bozuk fikirlerini ve sapık inanışını yaymaya ve yanlış fetvâlar vermeye devâm ettiği için Şam Kalesinde kendisine bir oda verilerek insanlardan tecrid edildi. Burada bozuk inanışlarını anlatan risâleler yazmaya başladı ise de bundan men edildi. 1328 senesinde yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp öldü.

İyi bir tahsil gören, çok kitap okuyan ve ilim sâhibi olan İbn-i Teymiyye, önceleri Hanbelî mezhebi müderrisliği gibi büyük bir vazîfeyi îfâ etti. Hanbelî mezhebinde olanların sorularına cevap ve fetvâ verdi. Şiîlerin ve Yunan filozoflarının bozuk fikirlerini tenkid etmek için kıymetli kitaplar yazdı. Fakat îtikâdî ve amelî konularda kendi fikirlerini beğenmeye, kendini ve fikirleriniEhl-i sünnet âlimlerinden üstün görmeye başlayınca, Ehl-i sünnet yolundan ayrıldı. Hulefâ-i Râşidîn (dört büyük halîfe), diğer Eshâb-ı kirâm ve din büyüklerini küfürle ithâm edecek derecede ileri geri sözler sarfetti. İlk Müslümanların, Kur’ân-ı kerîm’e ve hadîs-i şerîflere uyduklarını, sonradan gelen mezheb imâmlarının kendi görüşlerini de işe karıştırdıklarını iddiâ etti. Kendisini zamânının imâmı olarak tanıtmak istedi. Allahü teâlânın ve peygamberlerin sıfatlarını ve tasavvufu inkâr edip, evliyâyı küfürle ithâm etti. Bilhassa İmâm-ı Eş’arî, İmâm-ı Gazâlî ve Muhyiddîn-i Arabî’ye dil uzattı. Kendi düşüncesi hâriç her düşünceyi tenkid etti. Onun bu sapık fikirleri gerek zamânında, gerekse sonra gelen Ehl-i sünnet âlimleri tarafından şiddetle reddedilip, tuttuğu yolun bozukluğunu ispat eden yüzlerce kitap yazıldı. İbn-i Teymiyye’nin fikirlerinin sapıklığını bildiren âlimler arasında, İbn-i Battûta, İbn-i Hacer-i Mekkî, Takiyyüddîn Sübkî, oğlu Tâcüddîn Sübkî, Abdülvehhâb Sübkî, İzzeddîn bin Cemâa, Ebû Hayyân, Zâhid-ül-Kevserî, Yûsuf-i Nebhânî, Muhammed bin Ali Zemlikânî, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Zeynî Dahlan, İmâm-ı Rabbânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Mustafa Sabri Efendi ve Abdülhakîm Arvâsî gibi sözü senet âlimler zikredilebilir.

İmâm-ı Süyûtî, Kâm’-ul Muârıd kitabında buyuruyor ki: “İbn-i Teymiyye kibirliydi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi.” Muhammed Ali Bey; Hitat-uş-Şâm kitabında diyor ki: “İbn-i Teymiyye’nin hedefi, Luther adındaki papazın hedefine benzer. Fakat, Hıristiyanlığın reformcusu muvaffak oldu. İslâmınki olamadı.” İbn-i Hacer-i Askalânî, Ed-Dürer-ül-Kâmine’de buyuruyor ki: İbn-i Teymiyye; “Kabr-i Nebevîyi ziyâret için sefere çıkmak harâmdır. Hazret-i Ali îmân ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. Hazret-i Osmân malı çok severdi.” dedi, diyerek Eshâb-ı kiramın büyüklerine dil uzattı.

İbn-i Teymiyye’nin bozuk fikirlerinden bâzılarını İbn-i Hacer-i Mekkî, Fetâvâ-i Hadîsiyye kitâbında şöyle bildirmektedir.

1. Allahü teâlâya oturmak, kalkmak, yürümek, inmek, çıkmak gibi insanlara mahsus sıfatlar izâfe etmektedir. Hâlbuki; Allahü teâlâ, hiçbir bakımdan insanlara(ve diğer mahlûklara) benzemez, zamandan ve mekândan münezzehtir, uzaktır.

2. Peygamberlerin mâsumiyyetini (günahtan korunmuş olduklarını) reddetmiştir. Hâlbuki, mâsumiyyet peygamberlerin sıfatlarındandır.

3. Cehennem’in ebedî olmadığını ve kâfirlerin Cehennem’de ebedî kalmayacağını söylemiştir. Hâlbuki Cehennem’in ebedî olduğunu ve kâfirlerin burada ebedî kalacağını Kur’ân-ı kerîm haber vermektedir.

4. Muhyiddîn-i Arabî, Sadreddîn Konevî gibi bâzı tasavvuf büyüklerini küfürle ithâm etmiş, tasavvufu reddetmiştir. Hâlbuki tasavvuf, Peygamber efendimiz zamânından beri vardı ve tasavvuf büyüklerine hiçbir Ehl-i sünnet âlimi dil uzatmadı.

5. Başta Peygamber efendimizin kabr-i şerîfleri olmak üzere Eshâb-ı kirâmın, velîlerin, âlimlerin ve sâlih Müslümanların kabirlerinin ziyâret edilmesine karşı çıkmış, bunları şefâate vesîle kılmayı da harâm saymıştır.

İbn-i Teymiyye bunlar gibi birçok meseleye dâir yanlış ve çirkin sözlerinden dolayı Ehl-i sünnet âlimleri tarafından şiddetli bir şekilde reddedilmiştir. Şifâ-üs-Sikâm fî Ziyâreti-Hayril-Enâm, Şevâhid-ül-Hak, El-Fetâvâ-el-Hadîsiyye, Er-Reddü li-İbn-i Teymiyye, Hidâyet-ül-Hâlik gibi kitaplar onun sapık fikirlerini reddetmek için yazılan kitaplardan bâzılarıdır.

İbn-i Teymiyye’nin İslâm âlemindeki şöhreti; dindeki büyüklüğünden değil, kendisinden sonra ortaya çıkıp, mezhepsizlik fikrini yaymaya çalışanlar ile, kendi kısa akıllarına göre dinde değişiklik yapmak isteyenlerin sapıklıklarına kaynak olması sebebiyledir. Kendilerine Selefî adını veren mezhepsizlerle, Mısır’da yetişen dinde reformcular ve Vehhâbîler, tuttukları bozuk yoldaki fikirlerine delil olarak yalnızİbn-i Teymiyye ve talebelerinin ileri sürdüğü yanlış görüşleri göstermekte ve ona dayanmaktadırlar. Onun sapık fikirlerini savunanlar, İbn-i Teymiyye’nin kitaplarını, bilhassa Kur’ân-ı kerîme, hadîs-i şerîflere ve icmâ-i ümmete uymayan fikirlerle dolu olan Vâsıta kitabını bastırıp dağıtıyorlar.

Vâsıta, Kitâb-ül-Arş, Minhâc-üs-Sünne, Es-Siyâset-üş-Şer’iyye, Ziyâret-ül-Kubûr, Fetâvâ, Felsefe-i İbn-i Rüşd İktizâu Sırât-il-Müstekîm, El-Furkân, gibi eserler İbn-i Teymiyye’nin yazdığı kitaplarından bâzılarıdır.

Ahmed ibni Teymiyye ile Ehl-i sünnet olan Mecdûddîn ibni Teymiyye ve Fahreddîn Muhammed bin Ebi’l-Kâsım ibni Teymiyye bâzan birbirleriyle karıştırılmaktadır. Fahreddîn ibni Teymiyye, doğru yoldan ayrılan sapık İbn-i Teymiyye’den önce 1147-1224 (H.542-621) yıllarında Harrân’da yaşamıştır. Hanbelî fıkıh âlimidir ve tefsiri vardır. Mecdüddîn ibni Teymiyye ise, İbn-i Teymiyye’nin amcası olup, 1193-1254 (H.590-652) târihleri arasında yaşamıştır. Dürrü Teârud-ül-Akl ven-Nakl adlı eseri vardır.

Bu ay öne çıkanlar