2011-07-17

Padişah Her İstediğini Yapabilir miydi?

Padişah Her İstediğini Yapabilir miydi?

Bir defasında Yavuz Sultan Selim Han, Enderûn-u Hümâyûn ağalarından 30-40 kişinin, işledikleri bir suç üzerine derhâl öldürülmelerini emretmişti. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi durumu öğrenince, acele ile pâdişâhın yanına vararak;

"Şöyle bir haber işittim" dedi. Yavuz da:
"Doğrudur, ancak senin saltanat işlerine karışmaya ne hakkın vardır ki bunu bana sorarsın?" diye sert bir cevap verdi. Zenbilli Ali Efendi;

"Biz âhiret işlerini tanzim etmekle vazîfeli olduğumuzdan, sana şer'î hükümleri bildirmeye geldim" diye cevap verdi. Pâdişâhın;

"Umûmî ahvâlin (Sosyal düzenin) düzelmesi İçin bir fırkanın öldürülmesine cevaz verilmez mi?" sözüne karşılık, Zenbilli:

"Âlemin düzelmesi bunların öldürülmelerine bağlı değildir. Suçlarına göre cezalandırılmak yeter" karşılığını verdi. Bunun üzerine Pâdişâh:

"Peki öldürülmelerinden vazgeçtim; fakat kapımdan çekip gitsinler" demişti. Zenbilli de:
"Bu mümkündür; ancak bunlar sizin husûsî hizmetlilerlnizdendirler. Bu itibârla kendilerine, geçimlerini sağlayacak bir şey verilmeden çıkarılırlarsa süfli işlerde çalışmak zorunda kalırlar. Bu ise sizin saltanat ve sânınıza yakışmaz. Eğer hizmetten atar da beytü'lmâlden (devlet hazinesinden) karşılıksız bir şey verirseniz bu sefer de hazîneye zarar vermeniz doğru olmaz. En iyisi suçlarına göre ta'zîr ile başka hizmetlerde alıkoyun" deyince Yavuz Sultan Selim Han "şeriatın dediği olur" dedi.

Zenbilli Ali Efendi teşekkür ederek pâdişâhın huzurundan ayrıldı. Yavuz Sultan Selim Han da onu methederek uğurladı.

Yavuz Sultan Selim Han, Zenbilli Ali Efendi'yi takdir etti. Anadolu ve Rumeli kazaskerliğini de onun uhdesine verdiğini bildirdi.

Zenbilli Ali Efendi bu teklifi önce nezâketen kabul etti. Sonra da şöyle bir cevap yazıp gönderdi:-"Velâkin Hazret-i Hak ile ahdim vardır ki: Söz veya kalemimden (Hükmettim!..) kelimesi çıkmaya... Ol ahdimizi korumak yüzünden, vuku bulan kusurumuzu af buyurmak, bu duacınızın sonsuz recâlarıdır..."

Osmanlı'ya ihanetin bedeli

Osmanlı'ya ihanetin bedeli

1941 yılında, yani İkinci Dünya Harbi sırasında, savaşın tesirlerini araştırmak üzere, Feridun Cemal Erkin, devlet tarafından Arap ülkelerine gönderilir. Suriye, Irak, Filistin ve Mısır’ı dolaşır. Bu esnada, krallığı henüz îlan edilmemiş olan Emir Abdullah tarafından Ürdün'e de davet edilir. Abdullah, İstanbul’da büyümüş, tahsilini de Devlet-i Âliye'nin bu muhteşem idâri ve irfan merkezinde tamamlamıştır.

Bununla beraber bedevî hayat tarzına bağlı bir Arap'tır. Çadırda yaşamakta ve bundan da büyük zevk almaktadır. Feridun Cemali de Şerta nehrinin karşı yakasındaki Şu'ne ovasına kurdurduğu çadırında kabul eder. Türkçe'yi, gayet nefis bir İstanbul şîvesiye konuşmaktadır.

Harp hakkında fikir teatisinde bulunurlar. Neticede söz dönüp dolaşır ve Devlet-i Âliye'nin yıkılışına gelir. Çadırda ikisinden başkası yoktur. Emir Abdullah, uzun bir muhasebeden sonra kendisini itirafa hazır hisseden bir suçlu gibi,

—Bakın Feridun Bey, der. Bunu yalnız size anlatıyorum. Babam Şerif Hüseyin, İngilizler'in kendisini Hicaz Kralı ilan etme va'dine kanarak, Osmanlı İdaresine isyan etti. Gerçi İngilizler sözlerini tuttular ve kendisini kral yaptılar; fakat, bir süre sonra Vehhâbîler tarafından düşürüldü ve kaçmak zorunda kaldı. Çaresizdi, ister istemez İngilizler'İn himâyesi altında Kıbrıs'a yerleşerek sürgün hayatı yaşamaya başladı..."

Emir Abdullah, bu samimi itiraflardan sonra kısa bir süre susar ve dolu gözlerini Feridun Cemalden kaçırmaya çalışarak devam eder:

"Babam Kıbrıs ‘ta hastalandı!.. Bunun üzerine kendisini Amman 'a getirttim. Uzun müddet hasta yattı ve hakikaten çok acı çekti. Bir gün Saray Bandosu, öteden beri âdet olduğu üzere,ikindi vakti bahçede konser veriyordu. Hava çok sıcak ve pencereler açıktı. Bir ara bando İzmir Marşı 'nı çalmaya başlamaz mı?! Babam eski güzel hâtıraları hafızasında canlandırıp da üzülmesin diye, pencereyi yavaşça kapadım. 'Evlat!' diye seslendi, 'Neden pencereyi kapıyorsun? İzmir Marşı'nı dinlemiyeyim diye mi?' Sonra beni yanına çağırdı, 'Dinle' dedi.
... 'Ben, yani senin baban, velînimetine İhanet etmiş âsi bir kulum, günâhım büyüktür. Kral olacağımı sandım, sürgün oldum. O da yetmedi, hastalanıp buraya sığındım. Aç şu pencereyi de marşı dinleyeyim; duyduğum vicdan azabının şiddeti, bu marşın uyandırdığı hâtıralarla büsbütün artsın; bu dünyada çektiğim ıztırâp, artan vicdan azâbıyla büsbütün ağırlaşsın! O zaman belki Cenâb-ı Hakk, bu günahkâr kulunu dünyada affederek hesap gününde daha ağır bir cezaya çarptırmaz!"

Feridun Cemal Erkin, Emir Abdullah'ın büyük bir samimiyetle anlattıklarını hayret ve heyecanla dinlemiş ve ömrünün sonuna kadar hiç unutmamıştır. Bunun için Şerif Hüseyin hanedanının akıbetini hususi bir dikkatle takip etmiştir.

Abdullah, günahlarına ortak olduğu Şerif Hüseyin'in ortanca oğluydu. İngilizler onun için Ürdün'de bir emirlik kuruvermişlerdi. 20 Temmuz 1951'de, Kudüs'te Ömer Câmilnin önünde uğradığı suikasttan kurtulamadı ve yerine oğlu Tallâl geçti. Onun da aklî muvâzenesi yerinde değildi, 1952 yılında tahttan indirildi. İstanbul’da Ortaköyde Sağlık Yurdunda öldü. 1999’ da kanserden ölen kral Hüseyin, Tallâl'in oğlu idi.

İngilizler, Şerif Hüseyin'in büyük oğlu Faysalı da Irak kralı ilan etmişlerdi. Lawrence'le iş birliği yaparak Osmanlı garnizonlarına kanlı baskınlar düzenleyen ve Birinci Dünya Harbi sonunda Versay muahedesine babası adına katılan bu Faysal da, esrarlı bir şekilde zehirlenerek öldürüldü.

Genç yaşta tahta oturan oğlu Gazi ise, şüpheli bir trafik kazası neticesinde hayatını kaybetti. Yine genç yaşta tahta geçen torunu Faysal, amcası Emir Abdullah ve bütün aile fertleri, Bağdat’ta General Kasım’ın adamları tarafından katledildiler. Evet, krallık hayâli ve Osmanlı'ya ihanetle başlayan maceranın kısaca kıssası böyle... Bundan hisse çıkarmak da bize kalıyor.

İnsanı ihmal edenler hayvana sarılıyor

İnsanı ihmal edenler hayvana sarılıyor

"Hayvanlar âleminin kendi sırları, düzenleri var. Hâlık Teâlâ'nın verdiği sevk-i tabiî (içgüdü) ile onların düzenleri en sağlıklı bir şekilde korunmakta ve yürütülmektedir. Bir hayvan kolay kolay kabızlık çekmez. Çünkü seçtiği gıdalarla sindirim sistemi dengesini ayarlar.

Ne var ki kafeslere, cumbalara ve benzeri yerlere tıkılan, böylece en evvel hürriyetine el konanlarda ise bazı şeyler altüst olmakta; bu defa hayvanın tabiî dengesi bozulmaktadır. Tedbir olarak onların bu sıkıntılardan kurtarılmaması hâlinde, hayvan haklan açısından ihlâllerin olduğunu söyleyebiliriz.

Eskilerde, evlerin içinde kedi; ihtiyaç hâlinde, evin içine konulmamak kaydıyla, dışarıda köpek de beslenirdi. Köpekler kendi yerlerini bilirler ve evin içine teklifsizce girmezlerdi.

Şimdilerde hayat tarzı ve anlayış değişti. Köpekler, bazı evlerin âdeta ceddi oldular ve üst köşelerdeki yerlerini aldılar. Hatta bazı evlerde hayata ortak olarak yataklarda da onlarsız yatılmaz oldu.

Birinci dereceden yakınlarını, 'Bakamam, benim de sıkıntılarım var; çekemem...'gibi bahanelerle terk ve ihmâl edenler, onları huzur evlerine gönderenler, ele-güne muhtaç bırakanlar... bakıyorum köpekleri can dostu ediniyor ve kendi yalnızlıklarını onlarla gideriyorlar.

Sabahın erken saatlerinde çocuklarının, en evvel uykularına el koyarak, onları bakıcı yabancı kadınlara bırakanlar ve gözyaşlarını görmezlikten gelerek kreşlere teslim edenler, çocuklarının gelecekleri için büyük bir ihanet içinde bulunduklarını acaba ciddî boyutlu (buutlu) düşünüyorlar mı?

Bir çocuk için anne kucağından daha sıcak ve şefkatli hangi kucak düşünülebilir, baba kucağı bile denmemiş. İşte böyle insafsızlara, Allah, köpek bakıcılığı yaptırır..."

(Prof. Dr. Abdülkadir Abdülkadiroğlu, Zaman/25.12.98)

Yıldırım Bayezid'in iade ettiği yemin

Yıldırım Bayezid'in iade ettiği yemin

Yıldırım Bâyezîd'in Niğbolu zaferi tarihin en büyük muharebelerinden biri sayılır. 120.000 kişilik haçlı orduları 90.000'e yakın zâyiât verdi. Çok azı kaçmayı başarabildi. Geri kalanlar esir edildi.

Esirler, Edirne ve Gelibolu üzerinden Bursa'ya gönderildi. Yıldırım Han Bursa'ya gelince esirlerin tamâmını fidye karşılığı serbest bıraktı.

Esirler arasında bulunan Korkusuz Jean ve arkadaşları; "Bu andan îtibâren Yıldırım Bâyezîd'e karşı gelmeyeceğimize ve ona karşı silah kullanmayacağımıza namusumuz ve şerefimiz üzerine and içeriz." diye yemin edince; Yıldırım Bâyezîd; "Bana karşı silah kullanmayacağınıza dâir ettiğiniz yeminlerinizi size iade ediyorum. Gidiniz ordular toplayınız, benim ülkeme geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanma imkânı vermiş olursunuz. Zira ben, Allâhü Teâlâ'nın dînini yaymak ve onun rızâsını kazanmak için dünyâya gelmişim." dedi.

Bu ay öne çıkanlar